Ana Sayfa İktibaslar Vahdet-i Vucud

Vahdet-i Vucud

157
0

Mustafa FEYZİ

Başlık olarak seçtiğim izâfet terkîbini/isim tamlamasını görüp te taklidçi cahillerin mümkinât alemine/Allah’ın dışındaki varlıklara kayıtsız şardsız hâşâ (Allah’dır) dedikleri gibi bir fikre kapılmayınız. Maksadım o değildir; gerçekte de öyle olamaz.

Büyük sûfîlerin hatıratının/kalblerine gelen Vâridât’ın ikiye ayrılıp ta bir kısmı (همه ازوست) (Hepsi ondanè mesleğinde vahdet-i şuhûd’a, diğer bir kısmı ise (همه اوست ) (Hepsi o) diyerek vahdet-i vucûda kâil olmaları bir başına çene yarıştırmakdan ibârettir. Netice itibariyle bir çekişme yoktur.

( همه ازوست ) (Hepsi ondandır) diyenler Şerîat’ın zâhirini de muhafaza buyurarak herkesin anlayabileceği bir yol gösteriyorlar. Her neyi görseler, esmâ ve sıfat-ı ilâhiye, dolayısıyla, Zat-ı Mutlak’ın eserleri ve şuûnâtı olması itibariyle Hakkı görüyorlar; fakat bu ifâdeden, eserden sahibine intikal suretiyle yaratılmışlardan yaratanın varlığını çıkarıyorlar sanılmasın. Gerçi bu bir yoldur ki, büyük ulemâ’nın beyânı üzere buna muvaffak olanlar, taklîd şübhesinden kurtulsalar da, ilmel-yakîn mertebesine terfî edemezler. Burada yaratılanlardan yaratana ulaşmak vardır.

Bizim arz etmek istediğimiz Vahdet-i Şuhûd mertebesi bunun aksidir. Orada haktan halka inme yolu vardır. Mesela delille anlayanlar, içinde bulundukları odanın penceresinden sızan ışığı görür de onunla güneşin varlığı neticesini çıkarır. Vahdet-i Şühûd erbabı ise, doğrudan doğruya güneşe bakar da kainatta mevcûd olan ışığın güneşten çıktığını görür, ki, işte kelam ve lisanla söylenebilecek ( همه ازوست) (Hepsi ondan) ve Vahdet-i Şühûd bu demektir. Bu yolun taklîdçileri her ne kadar hakikattan nasîbsiz olsalar da dinsizlik şaibesinden uzaktırlar.

Delille anlamak ile görmek arasında hiç münâsebetin olmadığı erbabı katında bellidir. Bunun ilerisi zevkle alâkalı hallerdir.

Vahdet-i Vücûd erbabı ise, denize bakıp da, oradaki mahlûkatın maya ve sermayesinin ancak yine kendisi/deniz olup o çeşitli mahluklar ondan ve ondaki hayat gücünden meydana gelip ve de izsiz olanların bir an bile yaşayamayacaklarını apaçık gören ve onların varlığının müstakil olmadığını bilip de hepsini nazar-ı itibardan uzaklaştırarak, yalnız denizin varlığını ileri süren kişiye benzetilebilir ki hakikaten mümkinâtın eğreti varlığının Hakk’ın Kayûmiy-yetiyle/vâr ediciliği ve ayakta tutmasıyla kaim/mevcûd olduğunda akıl ve nakil müttefiktir. (همه اوست) (Hepsi o dur ) Vahdet-i Vücûd erbabı, bu mananın hakîkâtıyla ictihad etmiş oluyorlar.

Gerek önceki Vahdet-i Şühûd ve (hepsi O’ndan) ve gerek sonraki Vahdet-i Vücûd ve (hepsi O’dur) yollarının şu belirtilen cereyan tarzı sadece bir İlm-i Yakîn’in beyânından ibâret tir. Ayne’l-Yakîn ve Hakkal-Yakîn mertebelerinin söz ve yazıyla tezahür edemeyeceği, arz ve beyana yeltenilse bile, hazırdakini aramaya çıkan kimseye, o var olan hazırın kayıblığıyla, daima aralarında uzaklık hâsıl olacağı misalini teşkil eden çıkmaz yola sapılacağı erbabı katında malumdur. Bunun için şu arz olunan dereceden ilerisi zevkle alâkalı hallerden olmakla birlikte, kapısı da yolu da kapalı değildir.

Muhammedî irfan mektebinde ilimden sonra amelî ahlak tahsîline bağlıdır. Fakat muallimin çok mükemmel olması, talebede de kabiliyet bulun ması şarttır.

Bu yolun muhakkıkı/hakîkatine varan, Vahdet-i Şühûd erbabıyla asılda ittifak etmekle birlikte, taklîdçileri cebir yolunda, kuldan Hakk’ın teklîfinin düşeceğini[1] gerekli görmek suretiyle ayakları kayıp, şeytanın yolunda nefis ve hevâları’nın ilah edinilmiş olduğunu bile anlamayacak kadar cahildirler.

Bu davanın isbâtı ise Ehl-i Vücûd’un/Vahdet-i Vücûdçuların büyüklerinin ilâhi teklîfler/kulluk vazîfeleri ve Şerîat’ın zâhirinde Resûlüllah S izinden asla ayrılmadıkları tevâtüren sabitken taklîdçilerin, cahillerin Şer’î muamele ve Allah Y nün teklîflerinde/kullarına yüklediği vazîfelerinde tembellik ederek nefsânî şehvetlerin icrasında büyük bir faaliyetle (Hak böyle istiyor, böyle yapıyor, kim kime ibadet edecek, hak hem ibâdet eden hem de ibadet edilen olur mu? Hakkın ibadete ihtiyacı yoktur) gibi birçok yanıltıcı sözlerle kendilerini aldattıkları bir takım nefis ve hevasına meyilli ve din ilminde nasîbsizliği hasebiyle dalâlet/sapıklık yoluna hazır olan halkın avâmını iğfal ederler.

Bu hususta, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn-i A’rabî kuddise sir-ruhû gibi Sûfiyye’nin mütefekkirleri-nin önde gelenleri melâike-i mukar-rebûn[2] gibi (سبحانك لاعلم لنا الا ما علمتنا) [3] diyerek kulluk secdesinden başlarını kaldıramazken, sapık taklîdçiler, (ابا واستكبر و كان)[4] ayeti celilesine münâsib olarak Allah’ın muhkem sınırlarına asla aldırmazlar. Ne büyük cesaret, ne muazzam cür’et!..

(والله خلقكم وما تعملون) [5] ayet-i celîlesinden yardımla cebir ve ibâha/ iyi kötü amellerin hepsini Allah’ın kullarına zorla yaptırması ve her günâhı mübâh görme yoluna sapanlar için bu ma- kalemize ek olacak olan diğer hitabemizde cevab vardır.[6]

Ceride-i Sûfiyye, Sayı: 65, sh. 184-1858 Zilk’ade 1331

[1] Evet, bu söz bazı muhakkıklardan da sâdır olmuştur; lâkin bunun onların yanındaki ve dilindeki ma’nâsı, esâsen bir yük ve ağırlık demek olan (teklîf)in, belli bir yüksek makama varan kimseler katında artık bir yük olmaktan çıkıp zevk hâlini alması, demektir. Nâşir.

[2] Melâikei kerûbiyyûn: Allah’a en yakın melekler.

[3] Bakara: 32 Meâli: (Sübhansın, ya Rabb!.. Bizim, senin bildirdiğinden başka hiçbir ilmimiz yoktur!…)

[4][4] Bakara süresi ayet 34 meali (ve o vakit meleklere “Âdem’e secde edin” dedik; derhal sec de ettiler; ancak İblis dayattı, kibrine yediremedi ve kâfirlerden oldu.)

[5] Saffât; 96. Meâli: (Halbu ki sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı.)

[6] Evet, ileriki sayılarda inşâallah Ğurabâ Mecmûası olarak biz de bu mes’elelere dâir makâleler neşredeceğiz.

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin