Ana Sayfa İktibaslar Selef’imiz Olan Sahâbe, Tâbiûn ve Tebeu’t-Tâbiîn’de Mecâz Yok muydu ?

Selef’imiz Olan Sahâbe, Tâbiûn ve Tebeu’t-Tâbiîn’de Mecâz Yok muydu ?

196
0

Selef’de mecâz kesinlikle vardı. Nitekim biz ‘Selef Te’vîl Yapmamış mıydı?’ başlıklı makâlemizde bunun onlarca misâlini verdik. Yani onların bazı kelimelere ve ifâdelere lügatta bilinen ma’nâlarının dışında ma’nâlar vermekle te’vîle gittiklerini, orada göstermiştik. Evet her te’vîl, mecâz değildir; ancak her mecâzda bir çeşit te’vîl vardır. Bazıları te’vîl ile mecâzı karıştırırlar. Oysa te’vîl, bir lafzı görünürdeki ma’nâsından yeterli bir delîlle daha zayıf (gibi gözüken) başka bir ma’nâya çevirmekti. Mecâz ise, bir lafzın asıl konulduğu ma’nâsına engel teşkil eden karîne/ipucu sebebiyle başka bir ma’nâya nakledilmesine denirdi.

Biz, Sahâbe radıyellâhu anhum’dan ve diğer Selef rahimehumullâh’dan mecâza dayanan te’vîller olan bir takım misaller verelim:

Ebû Mûsâ el-Eş’arî

Ebû Ya’lâ zayıflık bulunan bir senedle Ebu Mûsâ el-Eşarî’den bu ;يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ= âyetinin tefsîri hakkında şöyle bir merfû’ rivâyet yapmıştır: ;عَنْ سَاقٍ=/‘an sâkın’/‘ayaktan’ demek, ‘an nûrin azîmin’/‘büyük bir nurdan (perdenin kaldırılacağı gün)…’ demektir[1]

Hattâbî şöyle demektedir: Meşayıhtan birçokları, ;سَاقٍ=/‘sâk’/ayak kelimesinin ma’nâsına dalmaktan korkmuşlardır. İbnu Abbâs radıyallâhu anhumâ’nın sözünün ma’nâsı ‘Allah teâlâ kudretini açığa çıkarır ki, onunla şiddet ortaya çıkar.’[2] Bu te’vîlin geldiği rivâyeti İmâm Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât’ında İbnu Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan iki senedle rivâyet etmiştir ki her iki sened de hasen’dir.[3]

Burada, ‘sâk’/‘bacak’ kelimesinin asıl ma’nâsından bir takım alâkalarla, ‘nûr’, veya ‘kudret’ gibi başka ma’nâlara taşınarak Sahâbe tarafından mecâza dayanan te’vîl yapılmıştır.

İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ, ;اَللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ= ‘Allah göklerin ve yerin nûrudur,’[4] âyeti hakkında şöyle buyuruyor: ‘Allah sübhânehû ve teâla göklerin ve yerin ahâlisine hâdî’dir/yol gösterendir.’[5]

Hafız İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî’de şöyle diyor: Hâkim’in İbnu Abbâs’dan yaptığı rivâyete göre ;سَاقٍ=/‘Sâk’/ayak hakkında İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ’dan haber verilen ;يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ= ‘ayak açılacağı gün…’[6] âyeti hakkında şöyle dedi: ‘O sıkıntı ve şiddet demektir.’ Hattâbî, ma’na ‘şiddet ve sıkıntıdan meydana gelecek kudretini ortaya çıkaracak’ demektir, dedi.[7]

Burada da, ‘sâk’/‘bacak’ kelimesinin asıl ma’nâsından bir takım alâkalarla, ‘sıkıntı ve şiddet’, veya ‘şiddet ve sıkıntıdan ortaya çıkacak kudret’ gibi başka ma’nâlara taşınarak Abdullah İbnu Abbâs radıyallâhu anhumâ ile bir muhaddis tarafından mecâza dayanan te’vîl yapılmıştır.

İmâm Buhârî, İbnu Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan ;فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآَنَهُ=/ ‘biz onu sana okuduğumuzda okunmasına tâbi’ ol’ âyetinin, ‘sana Cebrail aleyhisselâmbizim emrimizle okuduğu zaman, sen onun okuyuşuna tâbi’ ol’ ma’nâsı ile tefsîr ettiğini rivâyet etmiştir.[8]

İmâm Buhârî burada ‘Biz okuduğumuzda’ demenin ‘Cebrâîl okuduğunda’ ma’nâsında olduğunu söylemekle ‘Biz’i asıl ma’nâsından bir başka ma’nâya, ‘Cibrîl’ma’nâsına taşımakla mecâz’a dayanan bir te’vîl yapmıştır. Çünki hiçbir akıllı, ‘Allah Cebrâîl’dir’ diyemez.

Enes İbnu Mâlik radıyellâhu anhu, ‘Allah sübhanehû ve teâla’nın göklerin ve yerin nûru olması demek, ahâlisine hidâyet eden olması ma’nâsınadır dedi.[9]

Hasen-i Basrî, Allah’ın ‘ihâta’sını/kuşatmasını, ‘seni insanlardan koruyacak’ şeklinde ma’nâlandırdı.[10]

Yani, belli bir ma’nâda olan ‘ihâta’/‘kuşatmak’ kelimesini ‘korumak’ ma’nâsına, ‘muhît’/‘kuşatıcı’ kelimesini de ‘koruyucu’ ma’nâsında mecâz olarak anladı. Hiçbir akıllı, düşmanını kuşatan bir ordu içün, ‘onu korudu’ demez.

Mücâhid, (âyette geçen) ‘semâvatın ve yerin nûru’ demenin (İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ’nın dediği gibi) ‘semavat ve yeri tedbir eden’ ma’nâsında olduğunu söylemiştir.[11]

Hafız Beyhakî şöyle demiştir: ;فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ= ‘ne tarafa yüzünüzü döndürürseniz orada Allah’ın vechi vardır’[12] âyetinin tefsîrinde Mücahid, ‘vechullah’ /Allah’ın vechi, ‘kıbletullah’/‘Allah’ın kıblesidir’, diyor. Yani ‘nerde olursan ol, şarkta da olsan, ğarbda da olsan sadece ve sadece kıbleye doğru dön.’[13]

Katâde de, -ki O, Tâbiûn imâmlarındandır- Allâh’ın insanları ‘kuşatma’sını, ‘kudret’ ile te’vîl etmiştir.[14]

Süfyân-i Sevrî de te’vîl etmiştir. Hafız Beyhakî, isnâdıyla rivâyet etti: Mi’dân el-Âbid şöyle diyor: Süfyân-i Sevrî’ye

; وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ= âyeti[15] hakkında sorduğumda, ‘(O’nun beraberliği) ilmi(yle)dir’ dedi.[16]

Bütün bunlar, bir alâka sebebiyle bir takım kelimelerin asıl konuldukları ma’nâlardan başka ma’nâlara taşınmak sûretiyle mecâz’a dayanan te’vîllerdir.

İmâm Mâlik

Zürkânî, Ebû Bekir İbnu’l-Arabî’den, O’nun (Mâlik’in), ;ينْزِلُ رَبُّناَ=/‘Yenzilü Rabbuna’/‘Rabbimiz iner’ hadîsi hakkında şöyle dediğini nakletti: Nüzûl/iniş Allah Teâlâ’nın Zatına değil, fiillerine döner.. Hatta bu, O’nun emri ve nehyini indirecek olan meleğinin inişinden ibarettir. Şu halde nüzûl/iniş hissîdir/fizîkîdir ve de kendisiyle emrin gönderildiği meleğin sıfatıdır. Veyâhud da ma’nevîdir; yani ‘önce yapmayıp da sonra yaptı’ ma’nâsında, bunu, ‘nüzûl’, yani ‘bir mertebeden bir mertebeye inmek’diye isimlendirmiştir. Bu sahîh bir Arabça ifade tarzıdır.[17]

İmâm Ahmed İbnu Hanbel

İmâm Beyhakî, Menâkıbu Ahmed’de, Hâkim’den, O, Amr İbnu Semmâk’dan, O, Hanbel’den rivâyet etmiştir ki; Ahmed İbnu Hanbel ;وَجَاءَرَبُّكَ=/‘Rabbın geldi’âyetini[18] ‘Rabbının sevâbı geldi’ şeklinde te’vîll etmiştir.

Sonra Beyhakî şöyle demiştir: Bu üzerinde toz bulunmayan, sağlam bir isnâddır.[19]

Bu, hazif mecâzını kabûl edenlere göre mecâz’a dayanan bir te’vîldir. Zîrâ buna göre kelâmda kabûl edilen takdîr ;وَجَاءَ ثَوَابُ رَبِّكَ=/‘sevâbu Rabbike’/‘Rabbinin sevâbı’olmakla muzâf hazfedilmiştir.

Yine İmâm Beyhakî, Menâkıbu Ahmed’de senediyle beraber şöyle rivâyet etmiştir: Hanbel İbnu İshak anlatıyor: Amcamı -Ebu Abdillah Ahmed İbnu Hanbel’i kasdediyor- şöyle derken işittim: Emiru’l-Mü’minîn’in sarayında münâzara edildiği zaman bana karşı hüccet ileri sürüldü ve dediler ki, Kıyamet Günü’nde Bakara ve Tebâreke sûreleri gelecek. Onlara dedim ki; ‘Kıyamet Günü’nde Bakara ve Tebâreke sûrelerinin gelmesi’ demek, sadece ‘sevâbın gelmesi’dir. Çünki Allah Teâla buyurduki ;وَجَاءَ رَبُّكَ=/‘Rabbın geldi’ buyurdu. Burada sadece ve sadece ‘Rabbinin kudreti geldi, Kur’ân ve benzeri şeyler, vaazlar ve nasîhatler geldi’, demektir.

İmâm Beyhakî şöyle dedi: Bunda delil vardır ki, Ahmed İbnu Hanbel, Kitâb’da/Kur’ân’da gelen ‘Allâh’ın gelmesi’ ve Sünnet’le gelen ‘nüzûl’/‘Allah’ın inmesi’ ile murad edilenin intikal/‘bir yerden bir yere gitmek’, yani cisimlerin zâtlarının intikâli gibi bir mekândan bir mekâna intikâl olmadığına inanmaktadır; O, Allah celle celâlühû’nun âyetlerinin yani kudretinin alâmetlerinin zuhûru ma’nâsından ibârettir. Zira onlar (Bid’at ehli), ‘Kur’ân Allah’ın kelâmı olsaydı, Allah’ın zâtî sıfatlarından bir sıfat olsaydı, gelmek onun içün düşünülemezdi’ diyorlar. Ahmed İbnu Hanbel de onlara şöyle dedi: ‘Okunmasının sevâbı gelecektir ki, o gün bunu açıklamak isteyecektir. İşte bu sebeble, onu ‘ortaya çıkarma’sını, ‘gelmek’ kelimesiyle ifâde etti. (Nakil Bitti.)

Bu da İmâm Ahmed İbnu Hanbel hazretlerinin sıfat âyetleri ve sıfat hadîslerini bir mekânda yer tutmak olarak anlamadığının delîlidir ve burada yine hazife dayanan mecâz vardır; muzâf’dan, muzâfu ileyh’e geçilmiş.

İmâm Beyhakî’nin yine el-Esmâ ve’s-Sıfat’ında senediyle Hasen İbnu Meymûnî’den rivâyet ettiğine göre, (İbnu Meymûnî) şöyle dedi: Bir gün Ahmed İbnu Hanbelyanıma çıktı ve ‘içeri gir’ dedi. Ben de evine girdim. (O’na) ‘şu insanlarla (Mu’tezile sapıklarıyla) yaptığın tartışmayı ve sana karşı neyi delîl olarak ileri sürdüklerini bana haber ver’ dedim. O da ‘Kur’ân’dan bir şeyler getirip onları te’vîl ve tefsîr ediyorlar, (مَايَأْتِيهِمْ مِنذِكْر مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَث)ٍ/[kendilerine Rablerinden yeni hangi nasîhat gelirse][20] âyetini okuyorlar; ben, ‘sonradan olan’ muhtemeldir ki onun/Kur’ân’ın indirilişidir; yoksa o zikrin kendisi muhdes/yeni ve sonradan olma değildir’ dedim, dedi.

Ahmed İbnu Hanbel burada da kadîm olan ‘zikr’in söylenip, ona ârız olan ‘indirilme’sinin kasdedilmekte olduğunu söylemekle mecâza dayanan bir te’vîl yapmaktadır.

İmâm Beyhakî şöyle diyor: Ahmed İbnu Hanbel hazretlerinin (te’vîlinin) doğruluğuna şu rivâyet delâlet etmektedir: Abdullâh İbnu Mes’ûd radıyallâhu anhu şöyle buyurdu: Ben Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e vardım ve O’na selâm verdim. Bana, ‘ve aleykümüsselâm’ demedi. Kadîm/eski olan da sonradan olan da beni yakaladı (Eski yeni ne varsa hep aklıma geldi.) ‘Hakkımda yeni bir şey mi oldu’ dedim. Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem de ‘Allah, Nebîsi içün emrinden istediği şeyi ihdâs eder/sonradan ortaya çıkarır. İhdâs ettiği şeylerden biri de namazda konuşmamanızdır’ buyurdu.

İmâm Buharî, Sahîh’inde, ;كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ=/‘O’nun vechi dışında her bir şey helak olacaktır[21] âyetinin tefsîrinde ;وَجْهَهُ= kelimesini ;إِلَّامُلْكَهُ=/illâ mülkehû/mülkü müstesnâ diye tefsîr etmiştir ve şöyle demiştir: Ve yine denilir ki, ‘Kendisiyle sadece Allah’ın vechi, yani mülkü/mülkiyet ve iktidârı murâd edilen müstesnâ’.[22] (Buhârî’nin Sözü Bitti.)

İmâm Buhârî burada vech kelimesini kesin bir şekilde mülk ma’nâsına taşımakla yine mecâza dayanan bir te’vîl yapmıştır.

İmâm Buhârî ;مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا=/‘hiçbir canlı yoktur ki, ancak O, onu nasıyesinden/perçeminden tutmuş olmasın’[23] âyetinin tefsîrinde ;فِي مُلْكِهِ=/‘onumülkünde ve sultanında tutmuştur’, demiştir.[24] (Buhârî’nin Sözü Bitti.)

İmâm Buhârî Ebû Hureyre’den, ;ِويُؤْثِرُونَ عَلَي أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كاَنَ بِهِمْ خَصاَصَة=/‘onlarda ihtiyâc bulunsa da (muhâcirleri) kendilerine tercîh ediyorlar’[25] âyetinin tefsîrinde şöyle rivâyet etmektedir: Adamın biri Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz’e geldi ve efendimiz aleyhissalâtü vesselâm hanımlarına haber gönderdi; onlar da‘bizim yanımızda sudan başka bir şey yoktur’ dediler. Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem ‘kim bunu misafir edecek’ buyurdu. Ensârdan bir adam, ‘ben ederim’dedi. Onu karısına götürdü ve ‘Resûlullahın misafirine ikramda bulun’ dedi. O da ‘yanımda çocuklarımın yiyeceğinden başka bir şey yok’ dedi. Adam da ‘o yemeği hazırla ve mumunu yak ve çocuklarını uyut’ dedi. O da yemeği hazırladı, sonra kalkıp mumu düzeltecek gibi yapıp mumu söndürdü. Sonra sanki kendileri ve çocukları yiyormuş gibi yaptılar. Kendileri karınlarına taş bağlayarak gecelediler. Adam sabah olunca Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’e gitti. O, ‘Allah teâla bu gece güldü’ veya ‘sizin yaptıklarınıza taaccüb etti ve bunun üzerine Allah celle celâlühû bu âyeti[26] indirdi’ buyurdu.[27]

Hâfız İbnu Hacer, Hattâbî’den ‘gülmek’ ve ‘taaccüb etme’nin Allah’a isnâd edilmesinin imkânsız olduğunu, bununla murâd edilenin ‘Allah’ın bundan râzı olması’olacağını, ‘melekleri taaccüb ettirmek’ veya ‘güldürmek’ de olabileceğini nakletmiştir.

İmâm Buhârî, ‘gülme’yi ‘rahmet’ olarak te’vîl etmiştir. Bunu O’ndan İmâm Hattâbî nakletmiş ve şöyle demiştir: İmâm Buhârî gülmeyi başka bir yerde rahmet olarak te’vîl etmiştir.[28] Bu da ihtimâle yakın bir şeydir; ama ‘Allah teâlâ’nın razı olması’ şeklindeki te’vîli (doğruya) daha yakındır.[29]

Nereden bakılırsa bakılsın, ‘gülmek’ ve ‘teaccub etmek’ İmâm Buhârî tarafından, bilinen asıl ma’nâlarının ötesine taşınarak ma’nâlandırılmak sûretiyle mecâza dayanan bir te’vîl yapılmıştır.

İbnu Hacer bu sözü Buhârî nüshâlarında göremediğini aynı yerde beyân ettiyse de, İmâm Hattâbî ve Beyhakî gibi büyük hadîs hâfızlarının nakline biz i’timâd ediyoruz.

İmâm Beyhakî gülmek ile alâkalı birçok rivâyeti kendi isnâdları ile yaptıktan ve başkalarından naklettikten sonra mes’eleyi şöyle noktaladı: Önceki arkadaşlarımız (Hadîs âlimleri) bu amellere teşvîk edilmesini ve Allahın lütfuna dâir verilen haberi anlamışlar ve ‘gülme’nin tefsîri ile uğraşmamışlardır. Bununla berâber Allah’ın uzuvların/organların ve mahreclerin sâhibi olmadıklarına, Allah’ın (hâşâ) dişleri ve ağız açmak ile vasfedilmesinin câiz olamayacağına inanırlardı. Allah yaratılanlara benzemekten çok büyük bir yücelikle yücedir.[30] (Beyhakî’den Nakil Bitti.)

Ebû Ca’fer İbnu Cerîr et-Taberî

İbnu Cerîr -Allah ondan razı olsun- âyetü’l-kürsî tefsîrinde şöyle diyor: ;وَهُوَ الْعَلِيُّ= demek, ;وَاللهُ الْعَلِيُّ= /‘Allah’tır aliyy olan’ demektir. ;عَلِىٌّ=/‘Aliyy’, ;فَعِيلٌ=/‘feîl’mansındadır. ;عَلَى=/‘Alâ’, ;يَعْلُو=/‘ya’lû’, ;عُلُوًّا=/‘Uluvven’ kelimesinden ‘feîl’ vezninde bir kelimedir. Bir şey yükseldiği zaman böyle denilir. O ;عَالىِ=/‘Âlî’dir ve ;عَلِىّ=/‘aliyy’dir, yükselendir. ;عَلِىّ=/‘Aliyy’, ‘uluvv ve irtifa’ sahibi, mahlûkâtı üzerine yükselen’ demektir. Aynı şekilde, Allah teâlâ’nın ;ألْعَظِيمُ=/Azîm kelimesi de böyledir. Azâmet sahibi. Öyle azâmet sahibi ki, her şey onun altındadır. Ondan daha büyük hiçbir şey yoktur.[31] (İbnu Cerîr’in Sözü Bitti.)

İbnu Cerîr Nisâ sûresindeki, ; إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا= âyet-i celîlesinin tefsîrinde de şöyle diyor: Allah celle celâlühû her şey üzerine uluvv sâhibidir; öyleyse ey insanlar!.. Kadınlarınız üzerine, ellerinizin onların ellerinin üstünde olması sebebiyle (onlara hâkim olduğunuz ve gücünüz yettiği içün) -Allah sizin içün onlara bir hakkı lâzım kıldığı husûslarda size itâat ettikleri zaman- azgınlık taşkınlık yapmayınız.. Şübhesiz ki Allah, sizden daha üstündür ve her bir şeyden daha a’lâdır ve sizin onlara olan üstünlüğünüzden daha a’lâ ve daha üstün ve her bir şeyden daha büyüktür. Siz onun elinde ve onun kubbesindesiniz. Öyleyse, kadınlar size itâat ederlerken kadınlara zulmetmenizden ve onlara taşkınlık yapmaya yol aramanızdan Allah’tan korkunuz ve Allah’tan sakınınız. Yoksa Allah teâlâ onlar hesâbına sizden intikam alır. Rabbiniz -ki o sizden daha A’lâdır- her şeyden A’lâ’dır, Ekber’dir; her bir şeyden daha büyüktür.[32]

İbnu Cerîr buralarda mecâza dayalı olarak ‘uluvv’u ve ‘âlî’ olmayı asıl ma’nâlarından bir başka ma’nâya taşıyarak ‘ekber’/‘daha büyük, en büyük’ ma’nâsına te’vîl etmektedir ki, bundaki mecâz bellidir.

İbnu Cerîr ;كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ=/‘Allahın vechi müstesna, her şey helak olacaktır’ âyetinin tefsîrinde ; وَجْهَهُ= kelimesini ;إِلَّا هُو=/ ‘sadece O müstesnâ’ diye tefsîr etmiştir. [33]

İbnu Cerîr burada da Allah’ın ‘vech’ini ‘zât’ı ma’nâsına taşıyarak yine mecâz’a dayanan bir te’vîl yapmaktadır.

İmâm Taberî hazretlerinin, Allah teâlâ ;وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيم= ‘Allah çok geniştir ve çok bilendir’ âyetine yaptığı tefsîrine bakalım… O şöyle diyor: Allah ‘fazlı geniş olan’dır, lütuf ve ihsânıyla Cevvâd’dır.[34] Allah yine ;إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِالنَّاسِ=/ ‘hani sana dedik ki, şübhesiz Rabbin insanları ihâta etti/kuşattı’ buyurdu Bu âyetlerden Selef’den hiçbir kimse ilim ve iktidar kuşatmasından başka bir şeyi mi anlamıştır? Onlar ma’nâyı tayin etmişler ve açıklamışlar.[35]

ibnu Cerîr burada da Allah’ın ‘Allah geniştir’ sözünü ‘fazlı, lütfu geniştir’ı ma’nâsına, ‘Allah’ın kuşatması’nı da, ‘iktidâr kuşatması’na taşıyarak yine mecâz’a dayanan bir te’vîl yapmaktadır.

İmâm Taberî birinci âyeti celîlenin tefsîrinde şöyle dedi: Allah celle senâuhû buyuruyor ki; ‘Hatırla ey Muhammed!.. Hani sana, Rabbin insanları kudretiyle çepeçevre kuşattı. Artık onlar Rabblerinin kabzası içindedirler, oradan çıkmaya Allah’ın dilemesi olmaksızın kaadir olamazlar; biz seni onlardan engellemekteyiz. Onlardan hiç kimseden korkma ve sana risâletini tebliği noktasında neyi emrettiysek onu tatbîk et, dedik.’

Burada da aynı…

Sonra Taberî bu ma’nâyı Tâbiûn müfessirlerin en büyük âlimlerinden olan Mücahid ve Katâde’den nakletti.[36]

Taberî, ;مُحِيطٌ أَلَا إِنَّ اللهَ بِكُلِّ شَيْءٍ=/‘Hey!… Şübheniz olmasın ki, Allah her bir şeyi hakkıyla kuşatıcıdır’ âyet-i celîle(si)nin tefsîrinde şöyle diyor: Yani yarattıklarından her bir şeyi ;مُحِيطٌ=/ilmi ve kudreti ile kuşatıcıdır. Onun ilminden hiçbir şey uzak değildir. İrâdesinden hiçbir şey uzak kalmaz ki onu kaybetsin ve kaçırsın. Fakat O’dur her bir şeye muktedir olan ve onun mekânını bilen.[37] (Taberî’den Nakiller Bitti.)

İmâm Taberî burada da, ‘kuşatıcı olma’yı, ‘Onun ilminden hiçbir şey uzak olmamak, iradesinden hiçbir şey uzak kalmamak, bir şeye muktedir olmak ve onun mekânını bilmek’ ma’nâlarına taşıyarak yine mecâza dayanan bir te’vîl yapmıştır.

‘Selef’de mecâz yok’muş!… Koca bir yalan!.. İbnu Abbâs, Enes ve başka Sahâbîlerden Hasen-i Basrîlere, Mücâhidlere, Katâdelere, Süfyân-i Sevrîlere ve İmâm Mâliklere, O’nlardan İmâm Buhârîler ve İbnu Cerîrlere kadar, yukarıda nakiller yaptığımız kimseler Selef değilse, Selef kimdir? Yoksa, ‘Selef’ derken, Harrân mecûsîleri mi kasdedilmektedir? Kimmiş şu mecâz’ı kabûl etmeyen ‘Selef’ dedikleri?!.. Birkaç isim söylensin… Yalanın dîn edinilmesi artık şunlara göre sıradan işlerden olmuş.. Hayret!.. Hem ne hayret!…

[1] İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (9/66) (Dârü’l-Fiikir)

[2] İmâm Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât:436.

[3] İmâm Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât:436-437

[4] Nûr: 35

[5] İbnu Cerîr, Tefsîr-i Taberî:18/105 (Dârü’l-Ma’rife)

[6] Kalem:42

[7] İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî:9/664 (Dârü’l-Fikir)

[8] Buhârî (5044)

[9] İbnu Cerîr, Tefsîr-i Taberî:18/105 (Dârü’l-Ma’rife)

[10] İbnu Cerîr, Tefsîr-i Taberî:15/75 (Dârü’l-Ma’rife)

[11] İbnu Cerîr, Tefsîr-i Taberî:18/105 (Dârü’l-Ma’rife)

[12] Bakara:115

[13] İmâm Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât: 391, Tefsîr-i Taberî:2/536 (Dârü’l-Meârif)

[14] İbnu Cerîr, Tefsîr-i Taberî:15/75 (Dârü’l-Ma’rife)

[15] Hadîd:4

[16] İmâm Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât:433

[17] Zürkânî, Şerhu’z-Zürkânî ale’l-Muvatta:2/35

[18] Fecr:22

[19] İbnu Kesîr, el-Bidâye:10/327

[20] Enbiyâ:2

[21] Kasas:88

[22] Buhârî, Sahîh (6/17)

[23] Hûd:56

[24] Buhârî, Sahîh (5/213)

[25] Haşr:9

[26] Haşr:9

[27] Buhârî (4889)

[28] İmâm Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât (593) (İlmiye)

[29] İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (9/623) (Dârü’l-Fikir)

[30] İmâm Beyhakî el-Esmâ ve’s-Sıfât: 598

[31] Tefsîr-i Taberî:1/405 (Mektebetü İbni Teymiyye-Kâhire)

[32] Tefsîr-i Taberî:8/318 (Mektebetü İbni Teymiyye-Kâhire)

[33] Tefsîr-i Taberî:20/82 (Dârü’l-Ma’rife)

[34] Tefsîr-i Taberî:5/314-315 (Mektebetü İbni Teymiyye-Kâhire)

[35] Tefsîr-i Taberî:15/75 (Dârü’l-Ma’rife)

[36] Tefsîr-i Taberî:15/75-76 (Dârü’l-Ma’rife)

[37] Tefsîr-i Taberî:25/5 (Dârü’l-Ma’rife)

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin