Ana Sayfa İktibaslar Sahih Hadis Varsa Benim Mezhebim Odur Sözü ile Amel Edebilmek İçin Hadisin...

Sahih Hadis Varsa Benim Mezhebim Odur Sözü ile Amel Edebilmek İçin Hadisin Sahih Olması Yeterlidir Görüşlerine Dair

290
0

— «Sahih hadis varsa benim mezhebim odur» sözü. ile,

— «Amel edebilmek için hadisin sahih olması kâfidir.» görüşü’dür.

Birinci şüpheyi şöyle serdediyorlar. Diyorlar ki: «İmam eş-Şâfiî (150-204), «Sahih hadis varsa benim mezhebim odur.» demiştir. İşte — meselâ — Sahihayn’ daki hadisler sahihtir ve onlarla amel ettiğimiz zaman, sabit bir sünnet ile ve müslümanların muteber bir imamının mezhebi ile amel etmiş oluruz. eş-Şâfiî’ nin mezhebinin, sadece mezheb kitaplarında kendisinden rivayet edilenlerden ibaret olduğunu söylemek ilim mantığına yakışmaz.

İkinci şüpheyi de şu şekilde açıklayabiliriz: «Allah bize, Peygamberine (S.A.V.) uymak suretiyle kulluk etmemizi emretmiştir. Resülullahın sahih bir hadîsi varsa, onunla amel etmek ve Rasülullaha uymak için, bu yeterlidir. Daha önce zikredildiği üzre eş-Şâfiî (150-204) nin el-Humeydı (v. 219) ye «Sen beni, belimde zünnarla kiliseden çıkarken mi gördün…» dediği gibi, bir müslümanın Rasûlullahtan sahih olarak sabit olan bir hadisle amel etmekten geri durması câiz değildir.

Allah kimsenin- ilimdeki derecesi ne kadar büyük olursa olsun, mâsum olmadığı müddetçe; kimseye tâbi olmasını emretmemiştir.»

Birinci şüpheye cevab olarak deriz ki:

«Sahih hadis varsa benim mezhebim odur.» sözünü İmam eş-Şâfiî (150- 204) ve başka imamlar da söylemiştir, ve hattâ bu, «Lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r-Rasûlullah» sözünün ne demek olduğunu idrak eden her müslümanın lisân-ı hâli ile söylediği bir sözdür.

Şu kadar var ki, o imamların bu sözle kastettikleri «Hadîs, amel edilmeğe elverişli olursa, benim mezhebim odur.» demektir. Bunun açıklanmasını Hanefi, Şâfii ve Mâliki mezhebine mensub imamlara bırakıyorum. Onlar, kasdedilenin bu olduğunu ve kimin bu şekilde amele ehil olduğunu açıklamışlardır.

Hanefilere gelince : el-Kemâl b. el-Humâm (v. 861) ın şeyhi Allâme İbnu’ş-Şıhneti’I-Kebîr el-Halebî el-Hanefi, «el Hidâye» üzerine yaptığı şerhin baş taraflarında şöyle demektedir: «Sahih bir hadîs mevcûd olur da, mezhebin görüşüne aykırı olursa, hadîsle amel edilir ve mezheb bu olur; hadîsle amel etmesi, Hanefî mezhebine uymuş olan bir kimseyi Hanefî olmaktan çıkarmaz. İmam Ebû Hanîfe (70 – 150) nin «Sahih bir hadîs varsa benim mezhebim odur.» dediği doğrudur ve bunu İbn Abdilberr (368 – 463) Ebû Hanîfe’den ve başka imamlardan nakletmiştir.» İbnu’ş-Şıhne’nin sözü bitti.

Onun bu sözünü, İbn Âbidin (v. 1252), Hâşiyesinin baş tarafında (I, 68) nakletmiş ve şu notu eklemiştir : «İmam eş-Şarânî (897 – 973) de bu sözü, dört mezheb imamından nakletmiştir. Bunun; nassları, muhkemini mensûhunu incelemeğe ehil olan kimselere mahsûs olduğu aşikârdır. Mezheb ulemâsı delili inceler de onunla amel ederlerse, bunun mezhebe izafe edilmesi doğru olur, çünkü mezheb sahibi buna izin vermiştir. Şüphe yok ki, şayet mezheb imamı, delilinin zayıf olduğunu bilseydi onu terkeder ve daha kuvvetli olan (bu) delile tâbi olurdu.»

İbn Âbidin (v. 1252), matbu olan Mecmuatu’r-Re-sâil’indeki «Şerhu Resmil-Muftî» adlı risalesinin 24. sayfasında da bu söze temas etmiş ve İbnu’ş-Şıhne’ nin sözünü naklederek, bunun, daha önce Hâşiye’sinden naklettiğimiz üzre, bir şarta bağlı olduğunu söylemiş, sonra diğer bir şart daha ilâve ederek şöyle demiştir: «Yine derim ki, bunun mezhebteki bir görüşe uygun olması şartının konması da gerekir. Çünkü imamlarımızın üzerinde ittifak ettikleri delili bırakıp da, onların terkettiği bir delili alarak ictihad etmeğe izin verilmemiştir. Çünkü imamların içtihadı, o kimsenin ictihâdından daha kuvvetlidir. Belli ki imamlar, o kimsenin gördüğü delilden daha kuvvetli bir delil görmüşler ve bu delille amel etmemişlerdir. (20)
Dikkatleri iki noktaya çekmek isterim :

Birisi: Kötü niyetli bazı kimseler İbnu’ş Şıhne’-nin 15u sözünü «Hâşiyetu îbn Âb idin» den nakletmiş ve İbn Âbidin’in buna cevab vermediğini, bunun mezheb imamlarının ve özellikle mezhebin muhakkik ulemâsının sonuncularından olan İbni Âbidin’in görüşü olduğu zannını uyandırarak insanları kandırmağa çalışmışlardır.

Nitekim aynı şekilde eş-Şa’râni’nin el-Mizânu’l-Kubrâ’sından naklettikleri ibârelerde de böyle yapmışlardır ve onun sözünün arkasına saklanarak insanlara «eş-Şa’rânî âlim, sûfî, müteber bir kimsedir, sözü dört mezheb mensüblarınca makbuldür.» demişlerdir. Hakikaten de öyledir, lâkin onların bu sözleri doğru olsa da niyetleri bozuktur, doğru söze bâtıl bir kisve giydirmeğe çalışmışlardır.

İkincisi: İbn Âbidin’in İbnu’ş-Şıhne’nin sözüyle ilgili olarak söylediği «Bunun, nassları, muhkem ve mensûhunu incelemeğe ehil olan kimseye mahsûs olduğu âşikârdır (lâ yahfâ enne…)» sözü çok mühimdir. Çünkü «lâ yahfâ» demek, bizim bugün, konuşmalarımıza «bedihi» dememiz gibidir. O bu şartı, bedîhî ve doğruluğu herkesçe kabul edilen, kabul etmekte tereddüd veya ihmal gösterilmesi câiz olmayan hususlardan biri kabul etmiştir. Meselâ «Güneş doğuyor.» sözünün, vaktin gece değil gündüz olduğunu ifade etmesi nasıl bedîhidyattan ise, aynı şekilde imam’ın «Sahih hadis varsa benim mezhebim odur.» sözü de, bedîhi ve müsellem olarak, bunun; nasslan, nassların nâsih ve mensûhunu ve buna benzer meseleleri incelemeğe ehil olan kimseler için olduğunu ifade eder, yoksa câhillerin ve mağrur ilim talibi erinin bu sınırı aşmağa cüret etmeleri câiz değildir.
İnsanları aldatıp, zihinleri bulandırmak isteyenler bu zarûri şartı unutmuşlardır. înnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn.

İbnu’ş-Şıhne’nin sözü ile İbn Âbidin’in Hâşiye’sinde, bu sözle ilgili şartını Allâme, Müfessir, Muhaddis, Fakîh, Şeyh Abdulğaffâr Uyûnu’s-Sûd el-Hanefî, «Defu’l-Evhâm an Mes’eleti’l-Kırâati Halfe’I-Îmâm» adlı risalesinin 15.- sayfasında nakletmiş ve şöyle demiştir: «Bu, yerinde bir şart (kayıt) tır. Çünkü biz zamanımızda, ilim ehli olduğunu sanan ve aşağıların aşağısında olduğu halde kendini Süreyyâ’dan daha yükseklerde gören pekçok kimseye rastlamaktayız. Bazan bu kimseler meselâ Kütübü Sitte’den birini okur ve orada Hanefi mezhebine muhâlif bir hadîs görür, sonra da «Ebû Hanife’nin mezhebini yere çalın ve Rasûlullahın hadisiyle amel edin.» der. Halbuki bu hadîs mensûh olabilir veya, senedi daha sağlam bir hadîse muhalif olma v.b. amel edilmemeyi gerektiren bir durumda olabilir, o da bunu bilmez. Eğer hadîslerle amel edilmesi bu gibilere kayıtsız şartsız havale edilse, pekçok meselede hem kendileri dalâlete (hataya) dûçâr olur, hem de kendilerine soru soranları dalâlete dûçâr ederler.

Sünnet ile amel dâvasında olanlar işte burada kıyameti koparırlar ve : «Siz, sünnet ile amel eden ve insanlara hadîs mûcebince fetva veren bir kimsenin dalâlette olduğuna nasıl hükmedersiniz?» derler.

Biz de deriz ki: Evet, bu makama ehil olmadıkça, buna hükmederiz. Bu hükmü, bizden önce, hadîs ve fıkıh imamlarından birisi, yani İmam Ebû Muhammed Abdullah b. Vehb el-Mısrî (v. 197) — Medine-i Münevvere’de İmam-ı Mâlik (95 -179) ‘in; Mısırda da el-Leys b. Sa’d (94-175)3’m önde gelen tilmizlerinden idi — «Hadîs, âlimler hâriç insanların dalâlete düşmelerine sebeb olur.» demiştir. Keza Kâdî Iyâz (476 – 544) da, Tertîbu’l-Medârik, I, 96’da, aynı şeyi söylemiştir; s. 43 ve devâmından inşaallah daha fazla izâhat verilecektir.

Not : şafii ve maliki alimlerinin misallerine yazı çok fazla uzamasın diye eserden iktibas etmedim .!

ikinci süphenin cevabına gelince, deriz ki Bu şüphe, iki esâsa dayanmaktadır.

– Birincisi: Hadîsin sahîh olması, onunla amel edebilmek için kâfidir.

– İkincisi: Biz Rasulullaha uymakla memuruz, insanlardan fulan veya falana uymakla değil!

Birincinin cevâbı ; «Sahih hadis varsa, benim mezhebim odur.» sözüyle ilgili birinci şüphenin cevâbında mevcuttur. Aynı şekilde burada da deriz ki: Hadîsin sahih olması, onunla amel edebilmek için yeterlidir, sözünün mânâsı, hadîsin amel edilmeğe elverişli olması bunun için kâfidir, demektir.

Hadîsin amel edilmeğe elverişli olması ise ancak, onun metin ve senediyle ilgili pekçok şartı hâiz olmasından sonra mümkündür. Bu şartların bir kısmı hadîs ilmiyle ilgili, bir kısmı da usûl ilmiyle ilgilidir. Hadîsin senedindeki râvîlerin tedkîki, bazılarının zannettiği gibi, öyle Takrîbu’t-Tehzîb’e bakmakla halledilebilecek bir iş değildir. Bu ancak, hadîs ve hadîs ilimleriyle, usûl ve furû’da mütebahhir olan imamların üstesinden gelebileceği büyük bir iştir.

Bu yanlış anlayış sebebiyle; fıkıhtan önce, ihyâ etmek istedikleri sünneti yıkmış oluyorlar. Keza bu anlayış, insanları yanlış yola da sevkeder.

îmam, Hâfız İbn Abdilberr (368 – 463) Câmiu Beyâni’l-ilm, 11, 130’da, senediyle Kâdi, Müctehid İbn Ebî Leylâ (v. 148) dan şöyle rivayet eder: «Bir kimse (hadîslerin) bir kısmını alıp, diğerlerini terketme (ehliyetine sâhip olma)dıkça, hadîs fıkhına sâhip olamaz.»

İmam, Hâfız İbn Hıbbân (v. 354) da, el-Meçrûhin adlı eserinin mukaddimesinde (I, 42) îmam Abdullah b. Vehb, (v. 197) den senediyle şunu nakleder: «Üç-yüz altmış âlimle görüştüm, Mâlik (95 -179) ile el-Leys (94 – 175) olmasa ilimde yolumu şaşırırdım.»

Sonra yine ondan şöyle rivayet etmiştir: «İlimde dört kişiye tâbî olduk: İkisi Mısır’da, ikisi Medine’de. el-Leys b. Sa’d ve Amr b. el-Hâris (91 -147) Mısırda; Mâlik ve el-Mâcişûn (v. 164) Medine’de! Bunlar olmasaydı biz dalâlete düşerdik.»

Hafız İbn Abdilberr de el-İntikâ’sında (s. 27, 28) ondan, bunun gibi bir söz daha nakleder. Allâme el-Kevserî de, Allahın yardımı olmasa idi, onun dalâlete nasıl dûçâr olacağının sebebini açıklayan başka bir rivayet nakletmiş ve şöyle demiştir: «İbn Asâkir’in, senedi ile İbn Vehb’den rivayetinde şöyledir: «Mâlik b. Enes ve el-Leys b. Sa’d olmasaydı mutlaka helâk olurdum: Ben Rasûlullahın her hadisiyle amel edilir zannederdim.» Başka bir rivayette «(değişik hadisler sebebiyle, yolumu) şaşırırdım» denmiştir. el-Kevserî şöyle demiştir: «Nitekim, fıkıhtan uzak, amel edilmeğe elverişli olanla olmayanı ayırd edemiyen ravilerin çoğu bu durumdadır.» el-Kevserî’nin nakli ve notu sona erdi.

Kâdî Iyâz’ın Tertibu’l-Medârik, II, 427’deki rivayeti ise şöyledir: «İbn Vehb (v. 197) «Allah beni Mâlik (95-179) ve el-Leys (195-175) sayesinde kurtarmasaydı, ben yolumu şaşırırdım.» demiştir. Ona, «Bu nasıl olur?» denildi, cevâben; «Birçok hadis topladım ve hangisiyle amel edeceğimi şaşırdım. Onları Mâlik’e ve el-Leys’e arzediyordum, onlar da bana «Bunu al, bunu bırak» diyorlardı.»

İşte İbn Vehb, 34. sayfada geçen «Hadîs, âlimler hâriç insanların dalâlete düşmelerine sebep olur.» sözünü bunun için söylemiştir. Yine aynı sebeple İmam Mâlik, kızkardeşinin oğulları Ebübekr b. ebi Uveys (v. 202) ve İsmail b. ebı Uveys (v. 226) e şu vasiyette bulunmuştur: «Görüyorum ki bu ilmi — hadîs toplayıp, rivâyetleri işitmeyi — seviyor ve taleb ediyorsunuz.» Onlar «Evet» dediler. İmam Mâlik de: «Eğer hadîsten istifâde edip, Allahın sizinle başkalarını da faydalandırmasını istiyorsanız, hadîsleri azaltıp, onların fıkhını öğrenmeğe bakın.» dedi. el-Hatîb, el-Fa-kîh ve’l-Mutefakkîh, II, 28’de, bunu senediyle rivayet etmiştir.

Yine senediyle, İmam el-Buhârî (194 – 256) nin meşhur hocalarından Ebû Nuaym el-Fadl b. Dukeyn (v. 218) in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebû Hanife (70 -150) ’nin önde gelen talebelerinden Zufer (b. el-Huzeyl) (110 -158) ‘e uğrardım, o elbisesine bürünmüş bir. halde «Sen akıllı bir adamsın, gel de hadislerini elekten geçireyim» derdi, ben de işittiğim hadîsleri ona gösterirdim, o da «Bununla amel edilir, bununla edilmez; bu nâsihtir, bu da mensûhtur.» derdi.

Bu sebeple İmam Mâlik (95-179), kendilerinden hadîs aldığı kimseleri seçerdi. Seçerken kişinin sika ve makbûl olmasına bakardı. O, rivâyet ettiği hadisi anlayan dirayet ehlinden alabilmek için, onlar arasında seçme yapardı.

Kâdî lyâz, Tertîbu’l-Medârik, I, 124, 125’de şöyle demiştir: «İbn Vehb (v. 197) der ki: «Mâlik, el-AIIâf b. Hâlid’e —rivayeti makbûl olanlardan – idi— baktı ve «Duyduğuma göre siz bu adamdan hadis alıyor-muşsunuz» dedi. Ben : «Evet alıyoruz» dedim. Mâlik, «Biz ancak fâkih olan (râvi)lardan hadis alırdık.» dedi.

Mâlik bu hususta, hocası İmam Rabîatu’r-Re’y (v. 136)’e uymuştur. el-Hatîb, el-Kifâye, s. 169’da Mâ-Iik’den, Rabîa’nın İbn Şihâb ez-Zuhrî (50-124)’ye şöyle dediğini nakleder: «…mademki sen Rasûlullahın hadîslerini rivayet ediyorsun, o halde hadîslerin mânâlarını kavramağa çalış!»

Mâlik ve Rabîa’dan önce, Kûfe’nin imamı ve fakihlerin şeyhi İbrahim en-Nahai (v. 95) aynı şeyleri söylemiştir. Yine el-Hatib ondan şu rivayeti nakleder: «Muğîra ed-Dabbi (v. 136) İbrahim’in meclisine geç gelir. İbrahim ona, «Ey Muğîra, niye geciktin?» der. Muğîra : «Bir şeyh — yâni râvîlerden biri — geldi, biz de ondan hadis yazdık.» der. İbrâhim: «Görüyorsun ki biz, hadîsleri ancak helâl ile haramı birbirinden ayırabilen kimselerden alıyoruz. Bakarsın râvî hadîsi rivayet ediyorken, farkında olmadan helâlı ile haramını birbirine karıştırıverir.» der.

el-Hatîb, el-Fakîh ve’l-Mutefakkih, II, 15 -19’da, İmam eş-Şâfiî (150 – 204)’nin ilminin vârisi İmam el-Muzenî (v. 264)’den uzun bir nakilde bulunur. Sonunda el-Muzenî şöyle demektedir; «Allah size rahmet etsin, topladığımız hadîslere iyi bakın ve ilmi fıkıh ehlinden arayın ki fakih olasınız,»
Bunlar, hadîslerle ilgili araştırma yanında, fakih imamlara başvurmanın zaruretiyle ilgili şeylerdir. Onların iddiâ, ettikleri gibi hadîsin sahih olması, onunla amel etmenin vâcib olması için yeterli değildir.

Burada, bu iddia ile ilgili olarak, onun asılsızlığının ve değeri olmadığının ortaya çıkması için, açıklanması zarurî olan başka bir husus vardır.
Sahabenin ve onlardan sonra gelen selefimizin geçmişi göstermektedir ki, onlar, bir hadîsin kabul edip, onunla amel edebilmek için; hadîslerin rivayetiyle iktifa etmiyorlar, üstelik o hadislerle amel edilip edilmeyeceğini de araştırıyorlardı. el Kevserî’nin «Nitekim fıkıhtan uzak, amel edilmeğe elverişli olanla olmayanı ayırd edemiyen râvîlerin çoğu bu durumdadır.» dediği daha önce zikredilmişti.

Şimdi de Tertîbu’l-Medârik’den (X, 61) uzun bir nakilde bulunacağım. Burada, selefin; bazılarının amel etmesine bakarak, herkesin amel ettiği veya hiç kimse amel etmediği için, sika râvîlerce rivayet edilmiş olsa bile, amel etmeyi terkettikleri hadîsler karşısındaki durumu açıklanmaktadır.

Kâdî Iyâz şöyle demektedir: «Medine ehlinin ameline (tatbikatına) müracaat etmenin vâcib oluşu ve ekseriyete muhalif olsa bile, onlara göre bu tatbikâtın (amelin) hüccet oluşu ile ilgili bâb: Ömer b. el-Hattâb’ın minberde şöyle dediği rivayet edilmiştir: ‘Billahi, amel edilegelenin hilâfına rivayette bulunanın benden çekeceği var.’ îbn el-Kâsım (v. 191) ve İbn Vehb (v. 197) şöyle demişlerdir: ‘Mâlik’in nazarında, amel’in (Medinelilerin tatbîkâtının) hadîsten daha üstün olduğunu gördüm.’ Mâlik (95 – 179) de söyle demiştir: ‘Tâbiînden ilim ehli kimseler, hadîsleri rivayet ederler – sonra da başkalarının «Biz bunu bilmiyor değiliz, lâkin amel başka türlü süregelmiştir.» dediklerini duyarlardı.

Mâlik şöyle demiştir: ‘Muhammed b. Ebibekr b. Âmr b. Hazm (v. 191) ı gördüm, kadı idi. Kardeşi Abdullah (65 – 135) çok hadîs rivayet eden sadûk bir kimseydi. İşittim ki, Muhammed bir hüküm verdiği zaman, kardeşi Abdullah o hükme muhalif bir hadîs rivayet eder ve kardeşini azarlayarak, ona: ‘Bu mevzuda şu hadîs yok mudur?’ derdi. Kardeşi de ‘Evet var’ derdi. Bunun üzerine diğeri ‘Niye hadîse göre hüküm vermiyorsun?» der, o da ‘Sen asıl Medinelilerin ameline yani Medine ulemâsının ittifak ettikleri hükümlere baksana!’ derdi. (28) Bununla, Medine deki tatbîkâtın hadîsten daha üstün olduğunu kasdederdi.

İbn el-Mu’azzil (v. 240) şöyle demiştir: ‘Birisinin îbn el-Mâcîşûn (v. 213) ’a «Niye hadîsi rivayet ettiniz de, sonra (onunla amel etmeyi) terkettiniz» sualini sorduğunu işittim, o «Bir bildiğim var ki ona dayanarak terkettiğim bilinsin diye» cevâbını verdi.

İbn Mehdi (v. 195) de şöyle demiştir: «Medine ehlinin geçmiş tatbikatı, hadisten üstündür.» Yine şöyle demiştir: «………» (29)

Rabîa (v. 136) da şöyle demiştir: «Bir kişinin bin kişiden rivayetini; bir kişinin yine bir kişiden rivayetine tercih ederim; Çünkü bir kişinin yine bir kişiden rivayeti’ sünneti elinizden almaktadır.»

İbn Ebi Hâzim (v, 184) de şöyle der: «Ebu’d-Der-dâ’ya suâl sorarlar, o da cevâb verirdi. Onun cevâbına muhalif olarak, «biz şöyle bir hadîs duyduk», derlerdi. O da «O hadîsi ben de duydum, lâkin benim eriştiğim amel edile gelen tatbikat, başka şekildedir.» derdi.

İbn Ebi’z-Zinâd (100 – 174) şöyle demiştir : «Ömer b. Abdilazîz (v. 101) fakihleri toplar ve Medine’de tatbik edilen sünnetleri ve hükümleri sorar, sonra onları yazdırırdı. Medine’de tatbik edilmeyen hadîsleri ise, kaynağı sika bile olsa, ilgâ ederdi (yazdırmazdı).» Kâdi Iyâz’dan yapılan nakil sona erdi.

Âlime yakışan, hadis ve fıkhın her ikisine başvurmak ve İlmî zihniyet olarak, her birini sınırları içersinde muhafaza etmektir. Kâdî lyâz, Tertîbu’l-Medârik, II. 541’de; Mu vatta’ı İmam Mâlik’den rivayet eden Endülüsün parlak zekâsı (30) İmam Yahya b. Yahyâ el-Leysî (v. 234)’nin biyografisi esnasında şunları nakleder : «Yahyâ şöyle demiştir : Abdurrahman b. el-Kâsım (v. 191)’in yanına giderdim, o bana «Nereden geliyorsun ey Muhammed?» der, ben de «Abdullah b. Vehb’in yanından geliyorum.» derdim. O da: «Allahtan kork, çünkü amel —yani Medine âlimlerinin ittifak ettikleri hükümler — bu hadislerin çoğuna muhaliftir.» derdi. Sonra tekrar Abdullah b. Vehb iv. 197) e giderdim, o da bana «Nereden geliyorsun» der, ben de ona «İbn el-Kâsım’ın yanından» cevabını verirdim, o da bana «Allahtan kork, (ondan öğrendiğin) bu meselelerin çoğu reydir.» derdi.» (31)

Sonra Yahyâ şöyle der: «Allah ikisine de rahmet etsin, ikisi de doru söylediler. İbn el-Kâsım beni, Medine ehlinin ameline uymayan hadîslerle amel etmek ten nehyetti, dediği doğrudur, ibn Vehb de beni re’y külfetinden ve re’yi çoğaltmaktan nehyedip, hadislere tâbi olmayı emretti, onun da dediği doğrudur.» Sonra Yahyâ şöyle devam eder: «İbn el-Kâsım’ın reyine tâbi olmak rüşd’dür, İbn Vehb’in rivayet ettiği hadîslere uymak da hidâyettir.

Hafız İbn Receb el-Hanbeli (v. 795) de «Fadlu İl-mi’s-Selef ale’l-Halef» adlı kıymetli risalesinin 9. sayfasında şöyle demiştir: «İmamlara ve hadîsçilerin fakihlerine gelince, onlar sahîh hadis ile ancak, o hadîs ile, sahâbe ve ondan sonrakiler veya onlardan bir kısmı, tarafından amel edildiği takdirde amel ederlerdi. Ama onlarca, terkedilmesinde ittifâk edilmiş olan hadislerle amel etmek câiz değildir. Çünkü onlar hadîsi, onunla amel etmemeyi gerektiren bir bilgiye sahip oldukları için terk etmişlerdir. Ömer b. Abdilaziz (v. 101) şöyle demiştir: ‘Sizden öncekilerinkine muvafık olan ictihadlara uyunuz, çünkü onlar sizden daha âlim idiler!»

Sonra 13. sayfada şöyle demiştir: «İnsan onlardan imamlardan; eş-Şâfii (150-204), Ahmed (164-241) ve diğerlerinden sonra ortaya çıkan şeylerden sakınmalıdır. Çünkü onlardan sonra, yeni pek çok şey ortaya çıktı. Zahirîler ve benzerleri gibi (32) hadîs ve sünnete tâbi olma iddiâsında olanlar çıktı. Halbuki onlar, farklı anlayışları sebebiyle imamlardan ayrıldıkları ve kendilerinden önceki imamların amel etmedikleriyle amel ettikleri için, sünnete. son derece muhaliftirler.»

Î’lâmu’l-Muvakkı’în, I. 44’de İmam Ahmed (104 -241] ‘in şöyle dediği nakledilir: «Bir kimsenin elinde, içersinde Rasülulahın hadîsleriyle, Sahabe ve Tâbiîn’in ihtilâfları bulunan bir kitap varsa, ilim ehline bunlardan hangisinin kabul edileceğini sorup da, böylelikle sahih bir hükümle amel etmiş olmadıkça, o kimsenin istediğiyle amel etmesi, dilediğini tercih edip onunla hüküm vermesi ve amel etmesi câiz değildir.»

İmamın «bunlardan hangisinin kabul edileceğini ilim ehline sormadıkça…» sözüne dikkat et. Bu söz şuna işaret etmektedir: Bir kimse sahîh bir hadis görür ve sahih olmasına bakarak hadîsin sahîh olmasının, onunla amel edebilmek için yeterli olduğunu zannederek, onunla fetvâ verir. Lâkin İmam Ahmed böyle alelacele fetvâ vermenin câiz olmadığına ve üstelik, fıkıh ve mârifet ehli âlimlere, bu hadîsle amel edilip edilemiyeceğinin sorulmasının şart olduğuna işaret etmektedir. Onlar bu hadîsin amel etmeğe elverişli olup olmadığım kendisine söylerler.

imam, müctehid Sufyân es-Sevrî (97-161) de şöyle demiştir: «öyle hadîsler vardır ki, onlarla amel edilmez.» Hafız İbn Receb bu sözü «Şerhu ileli’t-Tirmizî» s. 29’da nakletmiştir. Daha önce 43. sayfada İbn Ebl Leylâ (v. 148) ‘nin «Bir kimse, (hadislerin) bir kısmını alıp diğerlerini terketme (ehliyetine sahip olma) dikçe, hadîs fıkhına sâhip olamaz.» dediğini zikretmiştik.

İkinci noktanın; «Müslüman, başkasına değil Rasûlullaha uymakla emrolunmuştur» cümlesinin cevâbına gelince, bu sözü söyleyene deriz ki: Senin, «Sünnete sarılmaya teşvik eden ve sünnetin ilmen ve amelen terkinin inhiraf, hüsran ve dalâlet olduğunu söyleyen İslâmın imamlarının görüşlerinden bir nebze bahsedilmişti…» sözün, o mezheb imamlarının hidâyet üzre olmadıklarını ve Rasûlullaha ittibâ etmemiş olmadıklarını gerektirir. Bu yüzden de sen Rasûlullaha uymak için onlarınkinin dışında bir yol arıyorsun demektir. Sen onların, sanki Allâhın Kitâbı ve Rasûlünün sünnetinden bir delile dayanmaksızın, insanlar için helâl ve haram konusunda hükmü kendileri veren ruhbanlar şeklinde tasavvur ediyorsun. Halbuki onlar, onları seven birisinin tasavvur ettiğinden daha çok sünnete bağlıydılar ve onlar kendilerinden sonra gelenlere sadece, müezzinin imamın tekbirlerini arka saflara ulaştırması gibi, Rasûlullahın emirlerini ulaştırıyorlardı.

Eğer dersen ki: Ben dînimin hükümlerini delilleriyle anlamak istiyorum. Bu hükmü Ebû Hanife (70 -150)’nin dediği şekilde anlayamadım, fakat es-Sâfiî (150- 204) ’nin dediği şekil üzere anlıyorum. Delilini anlamadığım zaman herhangi bir ameli şevkle verine getiremiyorum. Bu sebeble, bu meselede es-Sâfii’nin mezhebine göre amel edeceğim, bunda bir mahzur var mı?

Cevab şudur: Bu, bir mezhebden diğerine geçiş;

— Ya mukallidin, muhtâc olduğu bir meselede o mezhebi taklid etmesinden ileri gelir ki, bunda bir beis yoktur ve câizdir.

— Ya mezheblerin kolay taraflarını araştırmağa müsteniddir, bu câiz değildir ve mevzuumuzun dışındadır.

— Ya da bir meselede araştırma ve içtihad neticesi ortaya çıkar.

Bu takdirde bakılır:

— Eğer araştırıcı bu makâma müctehidlerin delilleri arasında tercih yapabilme makamına ehil ise ve tarafsızsa, bunda bir beis yoktur,

— Yok ehil değil ise, araştırmasında tarafsız da değil ise ki selef’e müstesib oldukları iddiasıyla, imamlara hürmette kusur eden ve onlara karşı âlimlik taslayanlann hâli de budur ve onların hâli isyan, bozgunculuk, münâkaşa ve mücâdeleden başka bir-şey değildir bizim reddettiğimiz ve hangi lâkab ve nisbet arkasına gizlenirse gizlensin, kimseyi tasdik etmediğimiz husus da budur.

(Bu yanlış fikirlere) aldanmış olanlara deriz ki Bir meselede Hanefi mezhebinden Şâfii mezhebine geçmek, başka bir meselede ise —meselâ— Mâliki mezhebine, bir “diğerinde ise Hanbeli mezhebine geçmeğe varır. Bu silsile dördüncü bir meselede ya ilk mezhebe veya dört mezheb dışında, tâbiileri bulunmayan diğer mezheblere varır.

ed-Dârimî’nin Sunen’inde (I, 91) Halîfe Ömer b. Abdilaziz (v. 101)’in «Kim dînini münâkaşalara hedef yaparsa, çok sık görüş değiştirir.» sözüyle kasdettiği de budur. (33) Sonra, birden çok mezheble birden amel eden bu kimsenin âkıbeti, kendisinin dört mezheb dışına, sonra da kırk mezheb dışına ilâh., çıkmasına varır.

İmam Mâlik (95 -179), bir münâsebetle Ömer b. Abdilaziz’in bu sözünü delil olarak kullanmıştır. Bu rada bizim de zikretmemiz münasiptir. Bunu ibn Abdilberr’in el-İntikâ’sından (s. 33) İmam Mâlik’in ashabından Ma’n b. îsâ (v. 198)’ya varan bir isnad ile zikrediyorum:

Ma’n b. îsâ anlatıyor: «Birgün Mâlik mescidden dönüyordu. Elimi tutmuş bir halde iken Ebu’l-Cuvey-riyye denilen bir adam —Mürcie’den olmakla ithâm edilirdi — ona yetişti ve «Ey Ebû Abdillah, beni dinle, sana delil getirip görüşümü açıklayacağım, birşey söyleyeceğim.» dedi. Mâlik «Ya beni mağlûb edersen?» dedi, o : «Benim dediğimi kabul edersin» dedi. Mâlik «Şayet ben seni mağlûb edersem?» dedi, o «O zaman ben senin görüşünü kabul ederim» dedi. Mâlik «Eğer biri gelir de, onunla konuşursak, o da ikimizi mağlûb ederse?» dedi. O: «Onun görüşünü kabul ederiz» dedi. Mâlik (95 -179) «Allah Muhammed’i (S.A.V.) tek bir din ile göndermiştir. Görüyorum ki sen daldan dala atlıyorsun. Ömer b. Abdilaziz (v. 101) «Kim dinini münakaşalara hedef yaparsa, çok sık görüş değiştirir.» demiştir, cevabını verdi.»

İmamların yolundan başka bir yolla, delile tâbi olduğunu iddia eden bu kimse, farkında olmadan ve hattâ sünneti neşr ve ona dâvet ettiğini iddiâ ederek hiçbir imamın söylemediği görüşleri ileri sürer.

Bu fikir, daha başka tehlikelere açılan bir dehlizdir. İmam Mâlik (95-179) bu tehlikeye en güzel şekilde dikkat çekmiş ve şöyle demiştir: «İmamlara tâbi olun ve onlarla mücadele etmeyin. Eğer cedelde başkalarından üstün gördüğümüz her adama uyacak olsaydık, Cebrail’in getirdiklerini reddetme durumunda kalacağımızdan korkulurdu.» (34)

Üstelik senin, Ebû Hanîfe (70 -150) ’nin görüşünün delilini anlayamadığın halde, eş-Şâfiî (150 – 204) ninkini anladığını iddia etmen, daha önce zikrettiğimiz âlimlerin yaptıklarına, benzemektedir. O âlimler bir meselede eş-Şâfiî’nin görüşüne muhalif sahîh bir hadis olduğunu iddia etmişler ve mezheblerindeki hükmü bırakıp, sahîh olduğunu kabul ettikleri hadîslerle amel etmişlerdir. Senin bu yaptığın, onların bu haline benzemektedir, hattâ aynı şeydir. Bunun Akıbetini görmüştün. «Fakihlere tâbi olmak dinin selâmetidir.» diyen Sufyân b. Uyeyne’den Allah razı olsun. (35)

Okuyucu, üç imamın — Mâlik (95 – 179), İbn Uyeyne (v. 198), ve İbn Vehb (v. 197)’in (s. 43 v.d. da) — fakîh imamlara tâbi olunması ve tâbi olunmadığı takdirde insanın dîni bakımdan tehlikede olduğu hususundaki sözlerinin birbirine mutâbık olduğuna dikkat etsin.

İktibas : Muhammed Avvame Rahimehullah – İmamların İhtilafında Hadislerin Rolu

Dipnotlar

20 – Sonra ibn Abidin 25. sayfada şöyle der : «Lâkin, bazan imamlarımız, ittifak ettikleri esasları, zaruret v.s. dolayısıyla — meselâ Kur’ân öğretme ve benzeri tâatlardan ücret alma meselesinde olduğu gibi terkertmişlerdir.

28 – Müellif burada ehil olmadığı halde içtihada kalkışan kimselere tevcih ettiği tenkidlerle, mevzu ila tamamen alakası olmayan uzunca bir dipnot yazmıştır. Tercüme edilmesi zarûri görülmediğinden buraya alınmamıştır. (Mütercim)

29 – Burada, müellifin anlayamadığı —ve hakikaten anlaşılmayan bir cümle yer almaktadır. Müellii tarafmdan aynen aktarılan bu cümle için Tertibu’l-Medârik, 1, 61 ve devamına bakılabilir. (Mütercim)

30 – Âkılu’l-Endelûs». Tertibu’l-Medârik, II. 537’de şöyle denmektedir: Yahya’nın davranışları ve zekası Mâlik’in hoşuna giderdi. Rivayet olunur ki, bir gün o, Mâlikin bütün ashâbı İle birlikte otururken, o sırada birisi «Fil gelmiş!» der ve Mâlik’in bütün ashâbı fili görmek için dışarı çıkarlar. Mâlik (dışarı çıkmayan Yahyâ’ya) «Endülüste fil bulunmaz, sen niye fili görmeğe gitmiyorsun?» der Yahyâ da «Memleketimden buraya, sadece seni görmek ve ilminden ve ahlâkından birşeyler öğrenmek için geldim, fili görmeğe değil!» cevabını verir. Mâlik onu takdir eder ve ona el-Akıl (akıllı, zeki) lakâbını verir.»

31 – Buraya kadar olan kısmı İbn Abdilberr, senediyle, Câmiu Beyâni’l-İîm, II. 159 da rivâyet etmiştir.

32 – Şu « ve benzerleri ..» kelimesini iyice bir düşün. Bilesin ki İslam ümmeti, bize; Cenâb-ı Hakkın «Onlara «Yeryüzünde fesad çıkarmayın» denildiğinde, «(Ne’ fesadı) biz ancak ıslah ediyoruz» derler. Dikkat edin müfsid olanlar tâ kendileridir, fakat farkında değildirler. (2 Bakara 11)» âyetini hatırlatacak kimselerle mübtelâ olmuştur.

33 – Ömer b. Abdilaziz’in bu sözü için ayrıca bakz: Te’vilu Muh-telifi’l-Hadis tercümesi (Hadis Müdafaası), 8. 87, 88 (Mütercim)

34 – eş-Şa’râni, el-Mîzânu’l-Kubrâ, I. 51.

35 – el-Kuraşî, el-Cevâhiru’l-Mudıyye, I. 166 Onun bu sözünün

hikâyesi için s. s4, Dipnot 6’ya bakınız.

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin