Ana Sayfa İktibaslar Sadece Kuran-ı Kerimle Amel Edilebilir mi ?

Sadece Kuran-ı Kerimle Amel Edilebilir mi ?

279
0

Kendisine bir vahiy gelmeyen ve Allah tarafından vahiyle des­teklenmeyen hiçbir kimsenin, sadece Kur’ân’dan, İslâm şeriatının hüküm ve tafsilâtını anlaması mümkün değildir. Bunun için o kimse­ye, vahiy yoluyla gelen veya Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendi içtihadıy­la Kur’ân’dan çıkardığı ve Allah Teâlâ’nın tasvip ettiği sünnete bak­ması gerekir. Ancak bu. şekilde, Allah’ın murâdını anlamak ve Kur’ân’dan, hükümlerin tafsilâtını ortaya çıkarmak mümkün olur. Çünkü bunun için tek yol sünnettir.

Şayet sünnet, hüccet (hükümlerde delil ve kaynak) olmasaydı, müçtehidlerden hiçbirinin ona bakması ve bu konuda ondan destek alması sahih olmaz ve hiçbir kimse, mükellef olduğu şeyi anlamazdı. Bu durumda hükümler yok olur, teklif ortadan kalkar ve Allah Teâlâ için mümkün olmayan bir abes meydana gelmiş olurdu.

Zikrettiğimiz bu konularda, bir müçtehidin tek basma, kendi görüşüyle hareket etmesi mümkün değildir. Çünkü Kur’ân, i’cazda en yüksek noktada, belagat ve fesâhatta en ileri seviyede olduğu için pek yüksek mânâlar ve söyleyenle kendisine vahyedilenin dışında kimsenin bilemeyeceği, çoğu bize kapalı, pek çok esrar ve ilim hazi­neleri ihtiva etmektedir.

İmam Buhârî rivayet ediyor: Rasûlullah Efendimiz (s.a.v)’e, kırmızı tüylü (en değerli) develerden zekât verilip verilmeyeceği so­rulduğunda: “Bana (şu ana kadar) bu hususta: ‘Kim, zerre miktar hayır işlerse, âhirette onu görür (sevabına nail olur); kim de zerre miktar şer işlerse âhirette onu görür.'[208] mealindeki, geniş manâlı ve mevzuunda tek olan âyetten başkası inmedi,” buyurdu.[209]

Şimdi, soruya ve cevaba iyi bak. O’nun, bu âyetten, sorulan so­runun hükmünü nasıl çıkardığına dikkat et. Bir başkasının bunu yapmaya gücü yeter mi..?

Kur’ân-ı Kerîm, aynı zamanda birtakım mücmel (kapalı) ve müşkil âyetleri ihtiva etmektedir. Amel için onları açıklayacak, te’vil ve tefsir edecek bir şerh gerekmektedir. Bu şerh ve açıklamanın, Al­lah Teâlâ katından olması gerekir. Çünkü kullarım mükellef tutan, O’dur. Ayette neyin kasdedildiğini en iyi O bilir; başkası buna vâkıf olamaz. İşte bu açıklama, vahiyle bildirilmiş olan veya Rasûlullah (a.s)’m kendi içtihadıyla ortaya koyduğu ve Allah tarafından tasvip gören sünnettir.

Bunun için Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur: “Kendilerine indi­rileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye, sana bu Kur’ân’ı indirdik.” W)

Bu dediğimize örnek olabilecek birkaç misal verelim: Allah Teâlâ, âyetinde: “Gereği üzere namazı kılınız ve zekâtı veriniz,” bu­yurmaktadır.

Bu âyetten, namaz ve zekâtın farz olduğu anlaşılmaktadır. Fa­kat farz kılınan bu namazın mahiyeti ve keyfiyeti nedir? Ne zaman yapılır? Kaç rek’at kılınır? Kime farzdır? Ömürde kaç defa farz olur? Bunlar, sadece bu emirle bilinmemektedir.

Aynı şekilde zekâtı ele alalım. Zekât nedir? Kime farzdır? Hangi maldan gerekir? Miktarı ve farz olma şartı nedir? Sadece yukarıdaki emirden bunların cevabı anlaşılabilir mi?

Bir başka âyette Allah Teâlâ buyurmuştur ki: “Şimdi siz, akşa­ma ulaştığınızda ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı teşbih ediniz.”[210]

Bu âyetten teşbihin vâcib, vaktinin de kısaca sabah ve akşam olduğunu anlıyoruz.

Fakat buradaki tesbihden kasdedilen nedir? “Namaz kılınız.,” âyetindeki namaz mıdır? Yoksa “Sübhânallah” demek gibi başka bir şey midir?

Bir başka âyette ilâhî emir şudur: “Kur’ân’dan kolayına geleni oku…”[211] Bu âyetten, kolay olan şeyin kıraatinin vâcib olduğunu an­lıyoruz. Fakat bu kiraatla ne kasdedilmektedir? O, namaz mıdır? Yoksa Kur’ân okumak mıdır? Namaz olduğunda, tek rek’at yeterli midir? Yeterli olduğunu düşünelim. Peki, bu bir rek’atta neler yapı­lacak, nasıl kılınacaktır?

Başka bir âyette şu emir verilir: “Ey iman edenler! Rükû ve sec­de edin.”[212] Bu âyetten rükû ve secdenin farz olduğunu anlıyoruz. Fakat bunların yapılış şekli nasıldır? Bunlardan murâd nedir? Na­maz mıdır, yoksa başka bir şey midir? Kasdedilen namaz ise rükû ve secdelerin adedi aynı mı olacak; biri, diğerinden farklı mı olacak?.. Bunlar, bu âyetten anlaşılmamaktadır.

Bir başka iîâhî emir: “Şüphesiz Allah ve melekleri, Peygambere salât etmektedirler. Ey iman edenler, siz de Peygambere salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”[213] Ayette geçen “salât’la ne kasdedilmektedir? Bu, Allah Teâ-lâ’mn/’Salâtı (namazı) kılınız,” âyetindeki namaz mıdır, yoksa başka bir şey midir? Allah’ın, melek­lerin ve bizim salâtımız nedir? Nasıl olur?

Şu âyete bakalım: “Altını ve gümüşü biriktirip, onları Allah yo­lunda infâk etme-yenlere, acıklı bir azabı müjdele.”[214] Bu âyetten, mal biriktirmenin ve infâk etmemenin haram olduğunu anlıyoruz. Fakat mal yığmaya mukabil, yapılması istenen infâkla ne kasdedili-yor? Bu infâk şekli, âyet-i kerîme nazil olduğu zaman Sahâbe’nin anladığı gibi bütün malın infâk edilmesi inidir, yoksa bir kısmının ve­rilmesi midir? Bu kısmın da miktarı ne kadardır? Bunlar, ifade edil­memiştir.

Şu âyete bakalım: “Hacc ve umreyi Allah için tamamlayın.”[215] Âyet-i kerîmeden, hacc ve umrenin eksiksiz yapılmasının farz oldu­ğunu anlıyoruz. Fakat bunlardan kasdedilen nedir? Câhiliye döne­minde Arapların hacc ve umre adına yaptıkları bütün fiiller mi, yok­sa başka bir şey mi? Hacc ve umre nedir? Ömürde kaç kere farzdır? Âyette bu konular açıklanmamıştır.

Bir başka âyeti ele alalım. Allah Teâlâ buyurmuştur ki: “îman eden ve imanlarına zulüm karıştırmayan kimseler (var ya), işte gü­ven onlarındır. Ve doğru yolda olanlar da onlardır.”[216] Allah Teâlâ’mn emniyet ve hidâyet için bulunmamasını şart koştuğu zu­lüm nedir? Sahâbe-i Kirâm’ın anladığı gibi bütün günah çeşitleri mi­dir?[217] Yoksa ondan bir çeşit midir? Öyleyse bu çeşit hangisidir? Bü­tün bunları, direkt olarak âyetten anlama imkânımız yoktur.

“Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan (başkalarına) bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah Azız ve Hakîm’dir.”[218] Bu âyet-i kerîmeden, hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerinin kesilmesinin farz olduğunu anlıyoruz. Fakat el kes­meyi icab ettiren bu hırsızlık, lügat mânâsından anlaşılan bütün hır­sızlık çeşitleri midir, yoksa başka bir şey midir? Eğer başka bir çeşit ise, o nedir? Şartlan ve çalınması el kesmeyi gerektiren malın mikta-n (nisabı) nedir? Sonra bu kesmenin şekli nasıl olacaktır; el omuzdan itibaren mi, dirsekten aşağı mı, yoksa bilekten bu tarafı mı kesile­cektir? Ve bu kesme işi, hırsızlık tekerrür ettikçe tekrarlanacak mı­dır? Bu ve bunlara benzer pek çok konu açıklama istemekte ve bunu âyetten anlama imkânımız da bulunmamaktadır. Kur’ân’da, buna benzer pek çok âyet-i kerîme vardır.

Şimdi bir an, bu ve benzeri âyet-i kerîmelerde zikrettiğimiz du­rumları açıklayan sünneti, zarûret-i diniyyeden sünnet vasıtasıyla bilinen şeyleri ve fakihlerin sünnete dayanarak elde ettikleri kıyas ve benzeri delilleri kullanmak suretiyle içtihadlanyla ortaya koyduklan hükümleri bir kenara bırak. Evet, bütün bunları bir kenara bı­rak ve sonra düşün; yukarıda bahsettiğimiz ve benzeri durumlara ce­vap vermeye kim güç yetirebilir? Şayet bir kısmına cevap verilebildi­ğini düşünsek bile bu, hepsi için mümkün müdür?

Kimse buna güç yetiremediği zaman, bu vazifeleri yerine getir­memiz mümkün olabilir mi? Hem Allah Teâlâ’nın bizden gizlediği ve ne istediğini açıklamadığı birtakım vazifelerle bizi yükümlü tutması düşünülebilir mi? Böyle bir şeyin Allah Teâlâ’dan sâdır olması, hem muhal hem de abes değil midir?

Bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın, Kitabı’nda kapalı olarak zikret­tiği bu tekliflerle bizi yükümlü tutmadığını -çünkü O, bizim akılları­mızın, ilâhî muradı anlamaktan âciz olduğunu en güzel şekilde bil­mektedir- ancak onları bize açıklayacak, tefsir edecek bir şârih ve müfessir tayin ettiğini göstermektedir. O da bütün bunları, vahiy ve onun desteği ile yapan Rasûlullah’tır (s.a.v).

İbn Hazm’m (r.h) sözleri de bu söylediklerimizi desteklemekte­dir; o, el-îhkam’&a şöyle demektedir: “Kur’ân’ın hangi âyetinde, öğle namazının farzının dört ve akşamın üç rek’at olduğunu, ruhunun, secdenin, kıraatin ve selâmın yapılış şeklini, oruçta sakınılacak şey­leri, altın, gümüş, koyun, deve ve sığır zekâtlarının ne şekilde oldu­ğunu ve bunların ne kadarından ne kadar zekât alınacağını, haccın vakti, Arafat’ta vakfe, orada ve müzdelifedeki namaz, taşların atıl­ması, ihramın şekli, hacda sakınılacak şeyler gibi hacla ilgili amelle­ri, hırsızın elinin kesilmesini, haram kılan süt emme şeklini, haram olan yiyecekleri, hayvan boğazlama ve kurban kesmenin usûlünü, hadlerin hükümlerini, boşamanın nasıl vuku bulacağını, alış-veriş hükümlerini, faizin ne ve nasıl oluştuğunu, hüküm ve dâvaların te­ferruatını, yemin çeşitlerini, hapis sebeplerini, mehirler ve diğer fıkhı meselelerin açıklamasını bulabiliriz? ”

“Kur’ân’da birtakım hükümler vardır ki, eğer onlarla karşı kar­şıya bırakılsak, nasıl amel edeceğimizi anlayamayız. Onları anla­mak için tek müracaat kaynağı, Hz. Peygamber (s.a.v)’den gelen na­killerdir. İcmâ da bir kaynaktır; fakat o, bazı meselelerde hükme medar olur. Biz, bütün bunları, Kitâbu’l-Merâtib adlı eserimizde top­layıp zikrettik. Demek ki, zarurî olarak hadise başvurmak lâzımdır.”[219]

“Şayet bir kimse, ‘Biz, ancak Kur’ân’da bulduğumuzu alır, uy­gularız’ derse, icmâ-i ümmet ile kâfir olur. Böyle düşünen bir kimseye namaz olarak öğle ile akşam arasında bir rek’at, fecrin doğusuyla da diğer bir rek’at kılması gerekli olmaktadır.[220] Çünkü namaz di­yebilmek için en az bir rek’at olması yeterlidir. En fazlası için de âyette bir sınır yoktur. Bunu söyleyen kimse, malı ve kanı helâl müş­rik bir kâfirdir. Böyle bir görüşe, sadece ümmetin kâfir olduklarında icmâ ettiği bazı müfrid Râfizî’ler sahiptir. Hidâyet ve tevfik Allah’ın elindedir.”

“Şunu da bilelim: Eğer bir kimse, sadece ümmetin icmâ ettiği hükümleri alıp hakkında nass bulunan konularda ihtilâf ettikleri bütün hükümleri terketse, ittifakla fasık olur.”

İmam Şafiî (r.h), (204/819) er-Risâle ve Cimâu’l-îlm adlı eser­lerinde, ibn Hazmın söylediklerine benzer şeyler zikretmiştir. Daha Önce, Ustad Hüdarî’nin, kendisinden yapmış olduğu nakillerde bu konuyla ilgili bahisler geçmişti. Şimdi onun, Risâle’de geçen bazı sözlerini zikredelim:

Allah-kendisine rahmet etsin, O, Risâle’de demiştir ki:[221]

“Allah’ın Kitabı’nın tam olarak anlaşılması için şunların bilin­mesi gerekir;

1- Bütün Kur’ân’ın kendisiyle nazil olduğu Arapça.

2- Kur’ân’ın nâsih ve mensûhu.

3- Farz, edeb, irşâd ve ibâha ifade eden hükümler.

4- Allah’ın Kitabı’nda farz kıldığı ve Peygamberi’nin diliyle (sünnet yoluyla) açıkladığı hükümlerde, Peygamberi’ne verdiği açık­lama görevi ve yetkisi.

5- Allah’ın farz kıldığı bütün hükümlerde muradının ne ve kim­ler olduğu, hükmün bütün kullarına mı yoksa bazısına mı hitab etti­ği.

G- İnsanlara farz kıldığı taat ve ibâdetler.

7- Darb’i meseller ki bunlar, Allah’ın taatına sevkeden, O’na is­yandan sakındıran, nefsanî kazların getirdiği gafleti ortadan kaldı­ran; nafile ve faziletlere iştiyakı artıran birtakım misallerdir. Âlimle­rinde ancak bildikleri konularda konuşmaları gerekir.”

İleride yine İmam Şafiî’den bazı nakiller yapacağız inşâallah.

Allah’ın Kitabı’nı, sadece âyetlerle ve aklımızla anlayamayaca­ğımız konusunda ve sünnet olmadan bunun mümkün olmadığı husu­sunda pek çok hadîs-i şerifler vârid olmuştur. Yine bu konuda Sahabe ve onlardan sonrakilerden sayısız haber rivayet edilmiştir. Hepsi de aynı konuda ittifak halindedir.

Şimdi bunlardan bir kısmım zikredelim:

İbn Ebî Müleyke, Hz. Ebû Bekir (r.a)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Allah’ın Kitabı’ndan bir âyet hakkında kendi görü­şümle bir şey söyler veya bilmediğim bir konuda konuşursam, hangi yer beni üzerinde taşır ve hangi semâ beni gölgelendirir.”

İbn Abdilberr, Amr b. Dinar’dan, Hz. Ömer’in (r.a) şöyle de­diğini rivayet etmiştir: “Sizin için sadece iki adamdan korkuyorum: Biri, Kur’ân’ı asıl mânâsının dışında yorumlayan, diğeri de mü’min kardeşinin aleyhine sultana şikâyete koşuşturan.”

Yine İbn Abdilberr, Abdulazîz b. Ebî Hâzim’den, Hz. Ömer

(r.a)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Bu ümmet için imanı kendi­sini kötülükten koruyacak mü’minle, fışkı açık fâsıktan korkmuyo­rum. Fakat diliyle süsleyerek Kur’ân okuyan ve sonra onu asıl mânâsının dışında yorumlayan adamdan korkuyorum.”

Beyhakî el-Medhal’de, Lâlekâî es-Sünne’de, Hz. Ömer’in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Kendi görüşüyle hüküm çıkaran­lardan sakının. Şüphesiz onlar, sünnet düşmanıdırlar. Rasûlullah (s.a.v)’ın hadislerini ezberlemek ve öğrenmek kendilerine zor geldiği için kendi görüşleriyle konuşmaya başladılar. Böylece, kendileri hak­tan saptı; başkalarını da sapıttılar.”

Dârimî ve Lâlekâî es-Sünne’de, Hz. Ömer’in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Sizinle, Kur’ân’ın müteşâbih ve hükmü kesin ol­mayan âyetleriyle mücadeleye giren birtakım insanlar gelecektir. On­ları, sünneti bilenlere götürün. Şüphesiz sünnet âlimleri, Allah’ın Ki-tabı’nı en iyi bilenlerdir.” Lâlekâî, Hz. Ali’den benzeri bir rivayet nakletmiştir.

İbn Sa’d, Tabâkâfmda, İkrime yoluyla, İbnu Abbas’m şöyle dediğini nakleder: Hz. Ali (r.a), beni Haricîlere gönderdi ve: “Onlara git. Kendileriyle tartış; fakat Kur’ân’la delil getirme. Çünkü Kur’ân’ın pek çok bakış açıları vardır. Onlarla, sünneti delil göstere­rek tartış.”

İbn Sa’d, başka bir tarikle de şu rivayeti nakleder: İbn Abbas (r.a) der ki: “Ey mü’minlerin emiri! Ben, Allah’ın Kitabı’nı onlardan daha iyi biliyorum; çünkü Kur’ân, bizim evlerimizde nazil oluyordu.” Hz. Ali (r.a), kendisine: “Doğru söylüyorsun. Fakat Kur’ân, pek çok mânâlar ve bakış açıları taşır özelliktedir. Sen, bir şey söylersin; on­lar da başka bir şey söylerler. İyisi mi. sen, onlarla, sünnete dayana­rak tartış. Kendilerine hadisleri arzettiğin zaman kaçacak yer bula­mazlar,” dedi. Bunun üzerine İbn Abbas (r.h), yanlarına vardı. On­larla, hadislere dayanarak tartıştı ve Haricîlerin elinde ona karşı bir delil kalmadı, sustular.

el-Makdisî, el-Hucce’de, Hz. Ali’nin şöyle dediğini nakleder: “Her şeyin ilmi Kur’ân’da mevcuttur; fakat insanların görüşü onu bulup çıkarmaktan âcizdir.”

Ebû Hatim (354/965), İbn Mesud’un (r.a) şöyle dediğini nakle­der: “Her şey bize Kur’ân’da açıklanmıştır; fakat bizim anlayışımız, onu idrakten âcizdir. Bunun için Allah Teâlâ: ‘Kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye sana Kur’ân’ı indirdik,'[222] buyurmuş­tur.”

Beyhakî, el-Medhal’de; Dârimî, Sünen’inde, İbn Mesud’un (r.a) şu sözünü naklederler: “Ey insanlar! İlim kaldırılmadan Önce ilim öğrenmeye bakınız. İlmin kaldırılması, ilim ehlinin tükenmesi-dir. Bid’atlerden, lügat parçalayarak, ağzı lâfla doldurarak lüzum­suz konuşmaktan sakının. Sizden öncekilerin yolunda bulunun (Kur’ân ve sünnete tutunun). Bu ümmetin son zamanlarında bazı gruplar çıkacak, Allah’ın Kitabı’na çağırdıklarını iddia edecekler. Halbuki kendileri, onunla ameli terketmişlerdir.”[223]

İbn Abdilberr (463/1071), Recâ b. Hayve’den, bir adamın şöy­le dediğini nakleder: “Hz. Muâviye’nin yanında oturuyorduk, bize: ‘Dalâletin en kötüsü şudur: Bir adam Kur’ân’ı okur, fakat onu hak­kıyla anlamaz. Sonra onu çocuk, köle, kadın ve cariyelere öğretir; on­lar da kalkar, ehl-i ilme karşı Kur’ân’la mücadeleye girişir,’ dedi.'[224]

Ahmed b. Hanbel (r.h), İmran b. Husayn (r.a)’m şöyle dediği­ni rivayet etmiştir: “Kur’ân indi. Rasûlullah (a. s) da birtakım sün­netler ortaya koydu ve: ‘Bize (Kur’ân ve sünnete) uyunuz. Vallahi, eğer bunu yapmazsanız, sapıtırsınız,’ buyurdu.”

Said b. Mansur da İmran’dan şunu nakleder: Aralarında ha­dis müzâkere ederken, oradan biri: “Bırakın şu hadisi, bize Allah’ın Kitabından bahsedin!” der. Bunun üzerine İmraıı: “Sen bir ahmak­sın, söyle bakalım, Allah’ın Kitabı’nda, namazın nasıl kılınacağını, orucun ne şekil tutulacağını teferruatıyla bulabilir misin? Kur’ân, bunları emretmiş; sünnet de açıklamıştır,” diye cevap verir.

Beyhakî de Medhal’de, Şebib b. Ebî Fudâle el-Mekkî yoluy­la, İmran b. Husayn’dan (r.a) şunu rivayet eder: İmran (r.a), şefa-attan bahsetti. Cemaattan bir adam söze karışarak:

“Ya Ebâ Nüceyd! Sen, bize Kur’ân’da delilini bulamadığımız birtakım hadislerden bahsediyorsun,” dedi. Bu sözü duyan imran (r.a) kızdı ve adama:

“Sen Kur’ân’ı okudun mu?” diye sordu. Adam: “Evet,” dedi. İmran (r.a):

“Peki, söyle bakalım: Sen, Kur’ân’da yatsının farzının dört, ak­şamın üç, sabahın iki, öğle ve ikindinin dört rek’at olduğuna rastla­dın mı?” diye sordu. Adam:

“Hayır,” dedi. İmran (r.a):

“Siz, bütün bunları kimden alıp Öğrendiniz? Siz bizden, biz de Hz. Peygamber (s.a.v)’den öğrenmedik mi? Allah Teâlâ, Kur’ân’da: ‘Beyt-i Atik’i (Kabe’yi) tavaf ediniz.’[225] buyurmaktadır. Peki, Kur’ân’da: Yedi defa tavaf ediniz, makâm-ı İbrahim’in arkasında iki rek’at namaz kılınız,’ diye bir emir bulabilir misiniz? Veya Kur’ân’da: İslâm’da Celb[226], Cenb[227] ve Sigar[228] yoktur,'[229] şek­linde hükümlere rastladınız mı? Bütün bunlar, hadisle sabittir. Peki Allah Teâlâ’nın, Kitabı’nda: ‘Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da kaçının,'(195> buyurduğunu duyma­dınız mı ?”

İmran (r.a), daha sonra şöyle söyler: “Biz, Rasûlullah’tan, sizin bilmediğiniz daha başka şeyler de öğrendik.”

Beyhakî, ayrıca Hasan el-Basrî yoluyla, İmran b. Hu­sayn’dan, benzeri bir konuşmayı, kısa olarak rivayet etmiştir. Hâkim de hâdiseyi aynı yolla nakletmiştir.

İmam Mâlik, İbn Şihab’dan, Hâlid b. Useyd’in ailesinden bir adamın şöyle dediğini rivayet eder: Abdullah b. Ömer’e: ‘Ya Ebâ Abdurrahman, korku nama-zını, mukim kimsenin namazını, Kur’ân’da buluyoruz; fakat yolcu namazının nasıl kılınacağını beyân eden bir âyete rastlamadık, onu neye göre kılıyoruz?” dedi. İbn Ömer (r.a):

“Ey kardeşimin oğlu! Biz, hiçbir şey bilmezken Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v)’i gönderdi; O, bize neyi, nasıl yapacağımızı öğ­retti. Biz, ancak O’ndan gördüğümüzü yaparız,” dedi.

Beyhakî, el-Medhal’de, Ümeyye b. Abdullah b. Hâlid’den, yukarıdaki rivayetin benzerini rivayet etmiştir.

İbn Abdilberr, Ebû Said el-Hudrî’nin (r.a) şöyle dediğini nakleder: Rasûlullah (s.a.v) âhirete intikal edince, hadiseyi kendimiz için bir felâket gördük. Nasıl böyle görmeyelim ki; Allah Subhânehû, âyet-i kerîmesinde: “Hem bilin ki, içinizde Allah’ın Rasûlü vardır. Şayet O, birçok işlerde size uysaydı, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz.'[230] buyurmuştur.

Dârimî, Said b. Cübeyr’den, şunu nakleder: Said b. Cübeyr (r.h), birgün Rasûlullah (s.a.v)’dan hadis rivayet ediyordu. Oradan, adamın biri: “Allah’ın Kitabı’nda buna muhalif hüküm vardır,” dedi. Bunun üzerine Said b. Cübeyr:

“Ben, sana Allah’ın Rasûlü (s.a.v)’nden hadis rivayet ediyorum; sen, Allah’ın Kitabı’yla ona karşı çıkıyorsun. Allah’ın Rasûlü (s.a.v), Allah’ın Kitabı’nı senden daha iyi biliyordu,” dedi.

İbn Abdilberr ve Beyhakî, Medhal’âe, Eyyûb es-Sahtiyânî’den şunu naklederler: Bir adam, Mutarrıf b. Abdul­lah’a: “Bize, sadece Kur’ân’dan bahsedin; hadis anlatıp durmayın,” dedi. Mutarrıf, adama:

“Vallahi biz, hadisleri Kur’ân’ın yerine anlatmıyoruz. Bilakis, hadisleri anlatmaktaki gayemiz, Kur’ân’ı en iyi bilenin bildiklerini nakletmektir,” diye cevap verdi.

İbn Abdilberr, Evzâî’den, Hasan b. Atiyye’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v)’e vahiy inerken Cebrail (a.s), inen âyeti açıklayan sünneti, o anda kalbine ilham ediyordu.”

Bu haberi, Ebû Dâvud Merâsilîn’da, Beyhakî el-Medhal’de değişik bir lafızla rivayet etmişlerdir. Beyhakî’nin rivayeti ileride gelecektir.

İbn Abdilberr (380/990), Meymun b. Mihran’m şöyle dediğini nakleder: “Şüphesiz bu Kur’ân, insanlardan çoklarının kalbinde yer­leşmiştir. Siz, Kur’ân’ın dışında hadisleri araştırınız. Bu ilmi, bazı­ları dünya malı için, bazıları onunla mücadele etmek için, bazıları da şöhret bulup kendisine iltifat ve işaret olunması için öğrenirler. Halbuki ilim ehlinin en hayırlısı, onu, Allah’a itaat için öğrenenler­dir.”

İbn Abdilberr demiştir ki: “Kur’ân’ın kalblerde yerleşmesi -Al­lah en iyisini bilir- ancak sünneti bilen selefin rivayet ettiği hadisler sayesinde, kıraatından çıkan değişik te’villerin tesbitidir. Çünkü bunlara ancak sahih hadislerle vâkıf olunur. Yoksa nefsin desise ve fikirlerin çekişmesiyle bu oluşmaz. Ehl-i hevânın yapıp da yıktığı gi­bi.”

İbn Abdilberr, Hasan el-Basrînin şöyle dediğini rivayet eder: “Sizden öncekilerin helak oluşunun tek sebebi şudur: Önlerine birçok yol çıkınca hak yoldan ayrıldılar, peygamberlerinden gelen haberleri terkettiler, dinî konularda kendi görüşleriyle hüküm vermeye başla­dılar. Böylece kendileri sapıttı, başkalarını da sapıklığa şevkettiler.”

İbn Abdilberr, İbn Mübârek’ten nakleder: O, bir adama, şöy­le demiştir: “Hüküm verme işiyle mübtelâ olduğun zaman, hadis ve selefin haberlerine yapışman gerekir.”

Beyhakî’nin Medhal’de naklettiğine göre İbnu’l Mübârek’e:

“Kişi ne zaman fetva verebilir?” diye sorulunca: “Hadis ve haberleri iyi bildiği ve keskin görüşlü olduğu zaman,” demiştir.

Yine Beyhakî, el-Medhal adlı eserinde, Eyyûb es-Sahtiyânî’nin (131/748) şöyle dediğini rivayet eder: Bir adama sünnetten bahsettiğin de, ‘Bırak sünneti; sen, bize Kur’ân’dan haber ver,’ derse, bil ki o adam, haktan sapmış birisidir.”

Evzâî (176/792) der ki: “Bunun sebebi şudur: Sünnet, Kur’ân üzerine hüküm koyucu olarak gelmiştir. Kur’ân ise sünnet üzerine hüküm koyucu olarak gelmemiştir.”Beyhakî bu sözü, Yahya b. İbn Kesir’den de rivayet etmiştir.

Yine Beyhakî, Mekhul’dan şunu nakleder: “(Açıklanmaya ih­tiyacı olduğu için) Kur’ân, sünnetin ona muhtaç olmasından daha çok, sünnete muhtaçtır. Alimler, bununla, sünnetin Kitab’ı tefsir edip ondaki ilâhî muradı açıkladığını vurgulamak isterler.

Fadl b. Ziyad el-Bağdâdî demiştir ki: Ahmed b. Hanbel’e,

‘Sünnet, Kur’ân üzerine hüküm koyucudur/ şeklinde rivayet edilen söz sorulduğu zaman, şöyle söyledi: ‘Ben, bu şekil söylemeye cesaret edemiyorum. Fakat sünnet, Kitab’ı tefsir eder ve açıklar/ diyorum.”[231]

Lâlekâî, es-Sünne adlı eserinde, Ahmed b. Hanbel’in şöyle dediğini nakleder: “Hadisler, bizim yanımızda Rasûlullah (s.a.v)’tan gelen rivayetlerdir. Onlar, Kur’ân’ı açıklar. Onlar, Kur’ân’ın işaret ettiği mânâların delilleridir.”

Nasr b. el-Makdisî, el-Hucce adlı eserinde, Abdurrahman b. Mehdî’nin şöyle dediğini nakleder: “İnsan, yeme ve içmeye ihtiyacın­dan daha fazla, hadislere muhtaçtır. Çünkü hadisler, Kur’ân’ı tefsir ederler.”

Bu, mutlak böyledir. Hem Kur’ân, aynı zamanda nâsih ve mensûhu da ihtiva etmektedir. Her ikisinin bilinmesi, müçtehid için zarurîdir.

İmam Müslim, Hz. Ali’den şunu rivayet eder: Hz. Ali (k.v), in­sanlara kıssa anlatan bir kıssacıya uğradı. Kendisine: “Nâsihi ve mensûhu biliyor musun1?” diye sordu. Adam, “Hayır” deyince, Hz. Ali (k.v) şöyle dedi: “Kendini ve insanları helak ettin.” İmam Müs­lim, bu haberin aynısını, İbn Abbas’tan (r.a) rivayet etmiştir.

Bir müçtehid için nâsihi ve mensûhu tanımak, ancak her ikisi­nin iniş vakitlerini bilmekle veya Hz. Peygamber (s.a.v)’in haber ve beyanıyla olabilir. İmam Şafiî (r,h), demiştir ki: “Allah’ın Kitabı’n-daki nâsih âyetlerin ekseriyeti, Rasûlullah (s.a.v)’ın sünneti sayesin­de bilinebilir.”[232]

Şayet, nâsih ve mensûh konusunda sünnet yol göstermeseydi, bu durumda, ya her ikisiyle amel edecek ya ikisini de terk edecek ve­ya hangisinin nâsih olduğunu bilmeden birisiyle amel etmemiz gere­kecekti. Halbuki bütün bunlar bâtıldır.

Son olarak şunu da hatırlatalım: İmam Ahmed (r.h), Hz. Pey­gamber (s.a.v)’e itaat konusunda bir kitap yazmış ve kitabında, Rasûlullah’ın sünnetlerinin birbirine taâruzu konusunda, Kur’ân’ın zahiriyle delil getirene ve sünnetle hüküm çıkarmayı terkedene ce­vaplar vermiştir.

Bahsimizin sonunu, Ibnu’l-Kayyim’m (751/1350) misk kokulu şu güzel açıklamalarıyla bağlayalım; o, der ki: “Allah Teâlâ, Hz. Muhammed’i hidâyet ve hak din ile gönderdi. Kâfir ve müşrikler is­temeseler de Allah, onunla gönderdiği dini, bütün dinlere üstün kıl­mak için peygamberini görevlendirdi.

Ona tâbi olanlara, nur ve hidâyet olan Kitabı’nı indirdi. O Ki-tab’ın zahirinden, bâtınından, hâss ve umûmî olanından, nâsihin-den, mensûhundan, kısaca ilâhî Kitab’ın bütün âyetlerinden neyi murâd ettiğini ifade için Hz. Peygamberi’ni delil ve aracı kıldı. Bu durumda Rasûlullah (s.a.v), Allah’ın Kitabı’nı halka sunan ve mâ­nâlarını açan bir mübelliğ oldu. Bu vazifede, Allah Teâlâ’nın Pey­gamberi için seçtiği ve sevdiği Ashâb-ı Kiram, kendisine şahid oldu ve O’ndan bu ilimleri naklettiler. Bu müşahede ve beraberlik sayesin­de onlar, Rasûlullah’ı, Allah’ın Kitabı’nda neyi murâd ettiğini ve âyetlerin ne mânâlara geldiğini bilmede insanların en âlimi oldular. Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra bu ilmin ifade ve nakil işini, onlar üstlendiler.”[233]

Câbir (r.a) demiştir ki: “Rasûlullah aramızda iken kendisine vahiy geliyor ve kendisi, gelen âyetin mânâ ve yorumunu biliyordu. Sonra O, âyetle nasıl amel ederse, biz de öylece amel ediyorduk.”

Dipnotlar :

[208] Zilzâl, 7-8.

[209] Buhârî, Tefsiru Sûre (99), 1, 2; Müslim, Zekât, 24, 25; Tâc, IV, 296. (174)NahI,44.

[210] Rum, 17.

[211] Müzzemmil, 20.

[212] Hacc, 77.

[213] Ahzâb, 56.

[214] Tevbe, 34.

[215] Bakara, 196.

[216] En’am, 82.

[217] Bu âyet-i kerîme nazil olduğu zaman Ashâb-ı Kirâm’a ağır geldi ve: “Hangimiz nefsine zulmetmedi ki?” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v): “Sizin zannettiğiniz gibi değildir. Burada kasdedilen zulüm, Lokman’m vasiyyetinde: “Yavrum, Allah’a şirk koşma, şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.’ (Lokman, 13) dediği şirktir,” buyurdu. Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyân, Cüz: VII, 255; Kurtûbî, el-Câmi’, VII, 30.

[218] Mâide, 38.

[219] İbn Hazm, el-İhkam, II, 79-80.

[220] Namazla ilgili âyetten anlaşılan budur (İsrâ, 78). Fakat âyet kapalıdır. Hz. Peygamber’in uygulama ve beyanları ile murâd-ı ilâhî anlaşılmakta ve emir uygulanabilmektedir.

[221] Şâfıî, Risale, 40-41.

[222] Nahl, 44.

[223] Beyhakî, Medhal, 272; Dârimî, Mukaddime, 19.

[224] İbn Abdilberr, Beyâni’l-İlm, II, 194.

[225] Hacc, 29.

[226] Zekâtını verecek olanın, malını zekât tahsildarının ayağına kadar getirmesi.

[227] Zekât malını bulunduğu yerden uzaklaştırması.

[228] Kişilerin, birbirlerine kızkardeşlerini vererek mehirsiz olarak evlenmeleri.

[229] Ebû Dâvud, Zekât, 9; Tirmizî,Nikâh, 30. U95)Haşr, 7.

[230] Hucurât, 7.

[231] Bkz. Muhtasara Tabakâti’l-Hariebile, 180; İbn Abdilberr, Beyâni’l-İlm, II, 191-192.

[232] Şafiî, Hisâle, 222.

[233] İbn Kayyım, î’lârnu’UMuvakkiîn, II, 367.

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin