Ana Sayfa İktibaslar Reddul Muhtar da İbni Arabi Mudafası

Reddul Muhtar da İbni Arabi Mudafası

50
0

METİN KISMI

Eşşeyhu’l-Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin hall beyanında – AIlah Teâlâ bizi onunla fâidelendirsin –

Ebussûud Efendi’nin Marûzât’ında zikredilmiştir ki, Ebussûud Efendi’ye “Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin “Füsûsu’l-Hikem” isimli eserindeki bazı sözleri şeriata uymamaktadır. O eseri kendinden sonra gelenleri sapıtmak için yazmıştır. Onu okuyan mülhiddir, diyen kimsenin sözünün mânası nedir? Ve bu kimseye ne lâzım gelir?” diye sorulmuş. Ebussûud Efendi de: “Evet, o eserde şeriata uymayan bazı sözler vardır. Bazıları bu sözleri şeriata uydurmak için tevîl etmişlerdir. Fakat biz, bu şeriata uymayan sözlerin bazı Yahudiler tarafından Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretlerine iftira edilmiş olduğunu yakinen biliyoruz. Artık bu şeriata uymayan sözleri ihtiyaten okumamak vâcibdir. Sultan, bunların okunmasını yasaklayan bir de emir çıkarmıştır. Buna göre şeriata uymayanı eserleri okumaktan, ezberlemekten ve dinlemekten sakınmak vâcibdir.” diye cevap vermiştir.

Kâmûs sahibine Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî hakkında sorulduğunda onu çok medh-ü senâ edip, onun fasîh ve beliğ olan sözlerini güzel bir vecih ile, tefsir ve tevîl edip dedi ki: AIIah’ım! O Şeyh-i Ekber’in i’tikad ve kendisiyle Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretlerine amel ve ibâdet ettiği şeylerde ve kendisinde Senin rızan olan hayırlı sözleri bize ilham ederek söylet! Muhyidin İbnü’l-Arabi, hal ve ilim cihetinden Tarîkatın şeyhidir. Hakikaten ve resmen erbab-ı hakayık ve ashab-ı dekayık olan kâmil, mükemmel ve vâkıf-ı esrarın imamıdır. Yıkılmış ve harap olmuş -Maârifi fiiliyle eserleriyle, talim ve terbiyesiyle ihyâ eden büyük bir zattır. Şeyh-i Ekber’in uçsuz bucaksız deniz gibi olan ilimlerinden bir tarafına âlimlerin fikirleri ulaşınca, orada fikirleri ve düşünceleri gark olup hayrette kalırlar. Şeyh-i Ekber öyle bir ırmaktır ki, onu kovalar bulandırıp, onun fezâil ve kemâlâtına bir noksanlık arız olmaz. Şeyh-i Ekber, zamanında yıldızlar gibi olan âlimleri gizleyen bir buluttur ki, kendisiyle beraber meydana çıkıp şöhret bulamazlar.

Dûaları yedi kat semâyı geçip berekâtı etraf ve afâkı dolduran ve dûası kabul olunan pek muhterem bir zat idi. Ben, o ilim ve hikmet kaynağı, faziletve kerametin toplanma yeri olan o zatı güzel vasıflar ve beğenilen fiiller ile tavsif ediyorum. Halbuki o zatın benim vasıf ve methettiğimden çok yüksekte olduğunu yakinen bilmekteyim. Kendisini hakkıyla vasfetmekten acizim. Hakkında yazmış olduğum vasıfların doğruluğunu kavillerinin fiillerine uygun olması ikrar etmektedir.

Ben zann-ı galibime göre, kendilerini lâyıkıyla medh-u sena edemedim.

Ben kendi inandığım şeyi söylediğim takdirde bana bir vebal yoktur. Şeyh-i Ekber’in kadrinin yüksekliğini ve şânının büyüklüğünü bilmeyip, onu şeriatın hududunu tecavüz eden kimselerden zanneden cahilin sözüne bakma! Ve onun sözüne itibar etme!

Ben, Allah azimuşşân’a ve kendisini Allah Teâlâ’nın hükmünü ve sırlarını beyan etmek için hüccet ve delil olarak diktiği kimsenin Rabbisine yemin ederim ki, şübhesiz benim zikir ve beyan ettiğim Şeyh-i Ekber’in medih ve senasının bazısıdır. Yoksa her ne kadar medholunsa medhe lâyık dır.

Bu dereceye kadar Şeyh-i Ekber’in medihlerinde ziyade ettiğim ancak kendi nefsime noksanlığın ziyade olmasından korktuğum içindir Çünkü bu gibi pek çok fazilet sahibi bir zatı az bir fazilet ve kemâl ile zikretmek hakkında noksanlık olur.

Kâmûs sahibi Şeyh’in medh-u senasına devam ederek: “Şeyh-i Ekber’in kitaplarının hâssalarındandır ki, onları okumaya devam eden kimsenin en güç ve en müşkil meseleleri çözmek için zihni açılır.” demiştir.

İmanı Şarani de “Şeyh-i Ekber Hazretlerini medh-ü sena” etmiştir. Bilhassa “Tenbihü’l-Ağbiya alâ katretinmin bahır-ı ulûmi’l-evliya” isimli eserinde “medh-ü senâ” etmiştir.

İZAH KISMI

“Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabi İlh…” Muhyiddin İbnü’l-Arabi (560 – 637) Muvahhidler Sultanı Ebû Yusuf Yakub devrinde (560) senesinde İspanya’daki Mürsiyye’de dünyaya gelmiştir. Daha küçük yaşlarında ailesiyle birlikte İşbiliyye şehrine gitmiş, ilk tahsilini burada tamamlamıştır. O günün öğretim sistemine göre Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemiş, tefsir, hadîs ve fıkıh okumuştur. İbnü’l-Arabi, meşhur Arap Tayyî kabîlesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılmaktadır.

Akrabaları arasında tasavvufi bilgilere sahip kimseler mevcuttu. Kendisi de, ifadesine göre, Tasavvufda, kutupluk mertebelerine varmış bir zat idi.

Dayısı Ebû Müslim el-Havlâni de, kutupların büyüklerindendi. Diğer dayısı Yahya b. Yaan Telemsan şehrinin meliki bulunuyordu. İbnü’l-Arabî’nin rivâyetine göre Ebû Abdillah et-Tûsî adlı bir şeyhin tesiri ile hükümdarlığı bırakıp tasavvuf yoluna girmiştir.

Yine kendi ifadesi ne göre, babası Ali b. Muhammed’in devlet ileri gelenleriyle, bilhassa filozof İbn-i Rüşd ile dostluğu vardı.

İbnü’l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık halvete çekilmiş. Her sahada ve bilhassa tasavvufî marifetler sahasında hiç bir şey bilmezken ve bu hususta hiç bir kitap da okumadan, mükâşefe tarikiyle bir çok şeylere muttali olarak halvetten çıkmıştır.

İbnü’l-Arabî, Endülüs’te bir müddet daha kaldıktan sonra seyahate çıkmış, Şam, Bağdat ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış âlim ve şeyhlerle görüşmüş, onlardan pek çok istifade ve istifaza etmiştir.
Bir aralık Konya’ya gelip Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram görmüş, burada iken Sadrüddin Konevî’nin dul bulunan annesini de kendisine nikahlamıştır.

Bundan sonra tekrar Şam’a donmuş ve (637) tarihinde orada vefat etmiştir.

Nefahat’ın beyanına göre, Bağdat ulemasından biri Muhyiddin hakkında bir kitap telif etmiş ve bu kitapta eserlerinin beş yüzden fazla olduğunu beyan etmiştir.

Muhyiddin İbnu’l-Arabi’nin eserlerinden bugün elde mevcut olanlarının bir kısmı şunlardır:

1 – Fütuhat-ı Mekkiyye fi Esrari’l-Malikiyye ve’l-Mülkiyye.
2 – Kitabu’l-İsra ilâ Makâmi’l-Esrâ.
3 – Füsûsu’l-Hikem.
4 – Muhadaratü’l-Ebrâr ve Müsâmeretü’l-Ahyâr.
5 – Kelâmü’l-Abâdile.
6 – Tâcü’r-Resail ve Minhâcü’l-Vesail.
7 – Mevâkiu’n-Nücûm ve Metali Ehilletü’l-Esrâr vel Ulûm.
8 – Rûhu’l-Kuds fi Münasahâti’n-Nefs.
9 – Kitabü’l-Esfâr.
10 – El-İsfar an Netâici’l-Esfâr.
11 – Divan.
12 – Tercemânü’l-Eşvak.
13 – Kitabu Hidâyeti’l-Ebdâl.
14 – Kitabü’ş-Şevâhid.
15 – Kitabü’l-Bâ.

“Yakînen biliyoruz ilh…” Yani şeriata uymayan sözlerin bazı Yahudiler tarafından Muhyiddin Arabî Hazretlerine iftira edilmiş olduğunu Ebussûud Efendinin yakînen bilmesi ya yanında sâbit olan bir delil iledir veya Şeyh-i Ekber’in bu sözler ile muradı anlaşılmayıp tevili de mümkün olmadığı için bu sözlerin Şeyh-i Ekber’e iftira olduğu taayyün etmekledir. Nitekim İmam Şarânî’yi de çekemeyenler, bazı kitaplarına şeriata muhâlif sözler ilave edip İmam Şarânî’ye iftirada bulunmuşlardır. Bunun üzerine İmam Şarânî asrındaki âlimleri toplayıp, bu kitabların müsveddelerini göstermiş. Bu müsveddelerde şeriata muhâlif sözlerin bulunmadığı görülmüştür.

Şeyh-i Ekber’in itiraz ettikleri sözlerinin açıklanmasını isteyenler Nablûsi Abdülganî’nin “Er-Reddü’l-metin alâ müntakısı’l-ârif Muhyiddin” isimli kitabına müracaat etsinler.

“İhtiyaten okumamak vâcibdir ilh…” Şeyh-i Ekber’in kitabında şeriata uymayan sözlerin iftira olduğu sâbit olursa zaten bunların okunmaması vâcibdir. İftira olduğu sâbit olmazsa herkes bu sözler ile Şeyh-i Ekber’in ya muradını anlayamaz veya muradının hilâfını onlar da bu sözleri inkâr eder. Bu takdirde de bu sözlerin okunmaması vâcibdir.

İmam Suyûtî “Tenbihü’l-gabî bi-tebriet-i İbn-i Arabî” ismindeki risâlesinde: “Muhyiddin İbnü’l-Arabî hakkında âlimler iki fırkaya ayrılıp birisi onun velî olduğuna, diğeri ise velî olmadığına inanmıştır. Bence iki fırkanın da razı olmayacağı bir yol vardır: Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin velî olduğuna inanılması, fakat kitablarının okunmasının haram olmasıdır.” demiştir.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den “Biz öyle bir zümreyiz ki, bizden olmayanların kitablarımızı okumaları haramdır.” diye nakledilmiştir. Çünkü Sufiler ıstılah olarak bir takım lâfızlar üzerine anlaşıp o lâfızlar ile fukahâ arasında bilinen mânaları murad etmemişlerdir. Kim o lâfızları fukahâ arasında bilinen mânâlara hamlederse kâfir olur.

İmam Gazâli bazı kitablarında; “Sufilerin bazı sözleri, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şerifdeki yed, ayn, istivâ gibi müteşabih olan âyet ve hadîslere benzemektedir.” demiştir.

Bir kitabın Muhyiddin Arabî’ye aid olduğu sâbit olunca, o kitaba bir düşman veya bir mülhid veyahut bir zındık tarafından kelimeler sokulmuş olması ihtimali bulunabileceğinden o kitapta mevcud olan her kelimenin Şeyhin sözlerinden olduğunun sâbit olması veya o kelimeler ile sufiler arasında bilinen manânın kasdedilmiş olduğunun sâbit olması lazımdır. Bunu bilmek ise mümkün değildir. Bildiğini iddia eden insan kâfir olur. Çünkü bu kalbe aid olan işlerdendir ki, bunu ancak Allah Teâlâ bilir.

Büyük âlimlerden birisi sufilerin büyüklerinden birisine “Zâhiri inkârı gerektiren lâfızlar üzerine anlaşıp ıstılah yapmağa sizi sevk eden nedir?” diye sormuş. Sufi de: “Bu ıstılahları bilmeyen, tarikat dâvâsında bulunmasın ve ehil olmayan tarikata girmesin. Ehil olmayan kitaplarımızı okumasın. Bilhassa kitaplarımızı okuyan zâhiri ilimleri anlamaktan âciz ise hem kendisi sapar, hem de başkalarını sapıtır. Kitaplarımızı okuyan ârif ise müritlerine kitap okutmak tarikatlarından değildir ve ilmi de kitaplardan almazlar.” diye cevap vermiştir.

İmam Suyûtî’nin Risâlesinin başka bir yerinde “Fakîh, âlim İzzüddin b. Abdüsselâm “Muhyiddin İbnü’l-Arabî aleyhinde konuşur ve o, zındık dır.” derdi. Bir gün arkadaşları kendisine “Bize kutubu göstermeni istiyoruz.” dediler. O da Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi gösterdi. Bunun üzerine arkadaşları: “Sen ona hem zındıkdır, hem de kutubdur diyorsun. Bu nasıl olur?” dediler. İzzüddin b. Abdüsselâm: “Ben, ona zındık demekle şeriatı koruyorum. Kutub demekle hakikatı söylüyorum.” demiştir.” diye zikredilmiştir. İmam Suyûtî’nin sözü burada bitmiştir.

Muhakkık İbn-i Kemal Paşa Fetvasında “Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi medhetmiş, onun pek çok eserleri bulunduğunu söylemiş, “Füsusû’l-Hikem” ile “Fütuhât-ı Mekkiyye” onun eserlerindendir. Bu kitabların meselelerinin bazıları, Allah Teâlâ’nın emrine ve Peygamber Efendimizin sünnetine muvafıktır. Bu kitapların meselelerinin bazılarını, zahir ehil anlayamaz. Ancak keşif ve batın ehli anlar. Bu meseleler ile murad edilen mânâyı anlayamayan kimsenin bu hususda sükût etmesi vâcibdir. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri:

“Senin için hakkında bir bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalp: Bunların her biri bundan mesuldür.” (İsra Suresi: âyet : 36) buyurmuştur, diye zikretmiştir.

“Muhyiddin-i İbnü’l-Arabi hal ve ilim cihetinden tarikatın şeyhidir îlh…” Tarikat; Allah Teâlâ’ya ulaşmak arzusuyla menzillerden geçerek, makamlarda yükselerek giden kimselerin takib ettikleri hususi yoldan ibarettir.

Ehl-i Hakk’a göre hal: Sırf Hakk’ın lütfün dan kalbe gelen neşe, hüzün, sıkıntı, ferahlık gibi şeylerdir ki, bunlar insanın kendi kendine elde ettiği hallerden olmayıp, Hakk’tan kalbe gelen hallerdir.

Makam: Allah yolcusunun manevi menziline denir ki, çalışma neticesinde elde edilir.

İlim : Gerçeğe uygun olan kesin inanç dan ibarettir.

“Erbab-ı hakayık ilh…” Hakikat: Allah Teâlâ’nın sırlarını kalp ile müşahede etmekten ibarettir. Hakikat, manevi bir sırdır ki, onun sınırı ve ciheti yoktur. Şeriat, tarikat ve hakikat bir mânayadır. Allah Teâlâ’ya giden yolun bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Zâhiri: şeriat ile tarikattır. Batını ise; hakikattir. Şeriat ile tarikattaki hakikatin gizli olması, sütte kaymağın gizli olması gibidir. Sütü yaymadan kaymağını elde etmek mümkün değildir. Şeriat, tarikat ve hakikatten maksat, kulun kendisinden istenilen şekilde kulluk vazifesini yerine getirmesinden ibarettir. Futûhât-ı ilahiyye.

KAYNAK : Reddul Muhtar – İbni Abidin K.s

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin