Ana Sayfa Müridanın El Kitabı Râbıta’nın faydası ve lüzûmu hakkında söylenen sözler

Râbıta’nın faydası ve lüzûmu hakkında söylenen sözler

218
0

Râbıta taraftârı olan âlim zâtlar ve râbıta’nın faydası ve lüzûmu hakkında söyledikleri sözler çoktur; lâkin biz burada sadece bir kısmını zikredeceğiz:

Bir: Abdülkadir-i Geylânî kuddise sirruhû. O, şöyle diyor: Dervişin, velîlerle kalbi bir râbıtası vardır. O râbıta sebebiyle bâtınen (kalbiyle) onlardan istifâde eder…[1]

“Abdülkadir-i Geylânî zâten tasavvuf adamıdır. Şer’î hükümlerde ve töhmet edildiği Tasavvuf husûsunda O’nun sözünü kabûl etmeyiz” diyecek olanlara onun Şer’îat meşâyıhından olduğunu hatırlatmaya bilmem lüzûm var mıdır? İbnü’l-İmâd’ın İbn-i Sem’ânî’den, İbn-i Receb’den ve diğerlerinden naklettiğine göre, O, Hanbelîlerin ileri gelen âlimlerindendi. İbn-i Sem’ânî’nin de dediği gibi, asrında Hanbelîlerin imâmı ve şeyhi, sâlih bir fakîh, dindâr, hayırlı, zikri çok, fikri sürekli ve ağlaması süratli olan biriydi. O’ndan (hadîs) yazdım.[2] İbn-i Kayyım el-Kasidetü’n-Nûniyye’sinde ondan nakiller yapar.[3] O’nun sözlerini akîdede kendine mesned eder.[4]

İki: İmâm Sühreverdî. O, Şöyle diyor: (Namaz kılan, teşehhüd’de) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e selâm verir ve O’nu kalbinin gözleri önünde şekillendirir.

İmâm Sühreverdî kuddise sirruhû, Şâfiî ulemâsının ileri gelenlerindendir. Hâfız ’İrâkî’nin ifâdesiyle zamanının âlimlerinin biriciği, vaktindeki Şâfiîlerin imâmı olan İsnevî (Ö:772), O’nun hakkında şu ifâdeleri kullanıyor: Tarîkat şeyhi ve hakîkat ma’deni, Lisân, hâl, ilim ve amel bakımından vaktinin imâmı idi.[5]

Üç: İmâm Ğazâlî kuddise sirruhû. O, şöyle diyor: Kalbinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve kerîm şahsını hazır et ve esselâmu aleyke eyyuhennebiyu… de, bu selâmın ona ulaşacağı ve ondan daha tamâmını sana geri iâde edeceğine (ve aleykumüsselâm diyeceğine dâir) emelin doğru olsun.[6]

Bunun namazda olması Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e hâstır. Ğazâli’nin aynı zamanda bir müctehid olduğunu ilim adamları bilir…

Dört: İbn-i Hacer el-Heytemî rahimehullah. Şöyle diyor: (Teşehhüdde) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e hitâb edilir. Sanki, ondan perdenin kaldırıldığına ve Ümmet’inden namaz kılanların ona gösterildiğine ve onlar için en fazîletli amellerinde şâhidlik yapması için onlarla hazır olduğuna işâret vardır.[7]

İbnu Hacer, Şerh-i Şemâil’de şöyle der: İbn-i Abbas radıyallâhu anhümâ’nın, rü’yâda Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i gördüğü ve mü’minlerin analarından birinin yanına girdiği, O’nun da, O’na Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in aynasını çıkardığı, o aynada Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’ın sûretini gördüğü kendisini görmediği anlatılmıştır. Bu, Sûfîlerin ıstılahında Râbıta’da yok olmak demenin kendisidir.[8]

“İnşâd (başkasına âid bir şiiri okumak) ve sözlerin sana meylettireceği güzelliklerden kulağını doldur” beytinin şerhinde şöyle diyor: Zîrâ, onlar (güzellikler) dinleyende, bir kendinden geçme râyiha ve coşkunluğu meydana getirir. Nefsi, sevgilisine doğru harekete geçirir. Bu hareket ve şevkle sevgilinin tahayyülü, zihinde hazır edilmesi ve sûretinin kalbe yaklaşması ve o sûretin fikri düşünceyi istilâ etmesi hâsıl olur…[9]

İbn-i Hacer’in Şafiîlerin fetvâ merci’i büyük bir muhaddis ve fakîh olduğu erbâbınca bilinen bir şeydir. O kadar ki onun kırkta bir ilmi zamâne cahillerinde dört mezheb İmâmının önüne geçer mutlak müçtehidliğinizi ilan ederdiniz… Gerçi şimdi de öyle düşünüyor olabilirsiniz, bilmiyorum…

Beş: Allâme, Müfessir Süleyman Cemel rahimehullah. O, Metn-i Hemziyye’ye yazdığı el-Futühâtü’l-Ahmed İbn-i Hanbelîyye isimli şerhinde aynı ifâdeleri kullanıyor.[10]

Altı: Muhammed Müftî el-Hadimî rahimehullah. Şöyle diyor: (Zikir esnasında tefrika veya vesvese gelirse) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in veya şeyhinin sûretini hayal eder…[11]

Yedi: İmâm Müfessir Âlûsi. Şöyle diyor: Kalbe gelen vesveselerin defedilmesi için çok sebebler vardır. Birisi de Râbıta diye isimlendirdikleri, şeyhinin sûretini hazır etmektir…[12]

Büyük müfessiri tanıtmaya ihtiyac var mıdır?

Sekiz: Şâh Veliyullâh ed-Dihlevî rahimehullah. Şöyle diyor: Üçüncüsü de, şeyhine Râbıta’dır. Râbıta’nın şartı, şeyhin, teveccühü kuvvetli, dâimî Allah’la beraber olan birisi olması lâzım. Mürîd onunla beraber olunca nefsini onunla beraber olmanın dışında her şeyden boşaltır, ondan gelecek olanı bekler, gözlerini kapatır ve onları (gözlerini manen hayalen) açarak şeyhinin iki gözü arasına bakar. Bir şey akarsa (gelirse) bütün kalbiyle ona tâbi’ olsun ve onu muhâfaza etsin. Şeyh, ondan uzakta olduğunda da sevgi ve hürmet vasfıyla onun sûreti onun sohbetinin/beraberliğinin verdiği faydayı verir…[13]

Şâh Veliyullah ed-Dihlevî’nin ne denli büyük bir muhaddis, ne büyük bir fakîh olduğunu anlatmaya ihtiyaç var mı? Hattâ, müctehid olduğunu söyleyenler de var.

Dokuz: Şâh Abdülazîz ed-Dihlevî rahimehullah. Büyük muhaddis ve müfessir. Veliyullah Dihlevî’nin oğlu Hindistân muhaddislerinin üstâdı…

Diyor ki: Hakîkat o ki, bu (Nakşibendiyye) Tarîkat(ı), mürîdi (Allah’a) en çok yaklaştıran bir tarîkattır. Mürîd ilim ve anlayış sâhibi değilse o zaman şeyhi mürîdin ona olan üstün sevgisi ve onunla olan Râbıtası sebebiyle onda tasarruf eder. Zîrâ hakîkat meşayıhı, Allah’la beraber ol, olmadıysan Allah’la beraber olanla beraber ol; Allah celle celâlühû kelam-ı mecîdinde sâdıklarla beraber olunuz, buyurdu dediler. Şeyhi (Mevlâ’nın) zâtî müşâhedesine ulaşmış kâmil biri ise, bunda (âyette), şeyhine Râbıta etmeye işâret vardır.[14]

On: Muhaddis ve Fakîh Abdülhakk ed-Dihlevî rahimehullah. O, şöyle diyor: (Âdâbın) Dördüncüsü, zikre başladığı zaman, kalbiyle şeyhinin himmetiyle istimdâd etmesi. İstiânede, diliyle şeyhi çağırsa câizdir.[15]

Abdulhakk ed-Dihlevî, hicrî dokuz yüz ve bininci yıllarda yaşamış Hindistan’ın önde gelen muhaddislerindendir. Mişkâtü’l-Mesâbih üzerine yazdığı Lemeâtü’t-Tenkîh Şerhu Mişkati’l-Mesâbîh isimli şerhi, kendinden sonraki ulemânın eserlerinde, Kütüb-i Sitte haşiyelerinin, Mişkâtü’l-Mesâbih şerh ve haşiyelerinin ilim ve feyz kaynağı olmuştur. Hindistanda hadîs ve fıkıh ilimlerini ihyâ eden, icâzetname silsilelerinin büyük üstâdı emsalsiz bir İmâm idi.[16] Önceleri İmâm Rabbani’ye karşı ise de sonradan onun kerâmet ve üstünlüklerini görünce tevbe edenlerden olmuştu.[17]

On Bir: Allâme Tâcüddîn el-Hindî rahimehullah. Şöyle dedi: (Mürîd) ilk oturduğunda şeyhinin sûretini (zihninde) hazır eder.[18]

On İki: Abdulğenî en-Nablûsî rahimehullah Tâciyye Şerhi’nde bu ifâdeleri aynen kabulleniyor.[19]

Abdulğanî en-Nablûsî büyük hadîs âlimi muhaddis büyük fakîh. Zehâiru’l-Mevâris isimli hadîs kitâbının sâhibi el-Hadîkatü’n-Nediyye Şerhu’t-Tarîkati’l-Muhammediyye isimli, değerli fıkıh ve mev’iza kitâbının ve Hediyyetü’l-‘İbâd Şerhu-Tuhfetı’l-Murâd isimli fıkıh kitâbının ve nice eserlerin müellifi, büyük muhaddis koca fakîh…[20]

O, Tâciyye Şerhi’nde şöyle diyor: (Mürîd), şeyhinin sûretini, O’ndan kendine meded hâsıl olması için en kâmil bir hâl üzere zihninde hazır eder…. Zîrâ, şeyhi onun Allah’a (açılan) kapısı O’na ulaştıran vesîlesidir. Nitekim Allah Teâlâ, ey îmân edenler Allah’tan ittika ediniz ve sadıklarla beraber olunuz buyurdu. Allah Teâlâ, O’na varmaya vesîle arayın buyurdu. Sâlikin (Allah yolunun yolcusunun), yolculuğunun başında Rabbini tanımaya kudreti olmaz ki Allah’la kendi arasındaki vâsıtayı düşürsün. Rabbini tanımayınca da, kalbiyle ancak, sonradan olma bir mahlûku görme imkânı olur. Eğer o, kalbiyle gördüğünü Rabbi diye görürse o kâfirlerdendir. (Bundan) Allah Teâlâ’ya sığınırız. O hâlde ona vâcib olan, şeyhini görmesi, sûretini tasavvur etmesi, ta ki Allah Teâlâ’dan mededi alan şeyhinin sûretine olan hürmeti sebebiyle Allah’tan yardım alabilsin. İlâhî fethi elde edene kadar bu hâl üzere kalsın. Biz, müridin vâsıtayı aradan kaldırıp Rabbini (zihninde ve gönlünde) hazır etmesinin en kâmil (en üstün bir mertebe) olduğunu inkâr etmiyoruz. Lâkin ilim ve üzerinde bulunduğumuz hâl îcâbı olan vicdanı zevkle (manen bulup tatmakta) kesin olarak biliyoruz ki, bu, sülûkun başında mürîd için zarûrî olarak ebediyyen imkânsızdır. Zîrâ, bütün havâtır (vesvese) ve makâsıd (maksad ve hedefler) ancak ârifin bileceği ve câhilin bilemeyeceği sonradan olma bir mahlûk üzerine gerçekleşir. Bu sonradan olma mahlûk, câhilin katında, onu tanımadığından, onun (haşa) Rabbidir. Küfürde de hiçbir mazeret olmaz. O bakımdan, (mürîdin) vesîle edinmesi lâzım olan ve idrâk edilebilen mahlûk ile idrâkinden aciz kalınan kadîm’ın (Allahın) arasını, hayali bir şekilde değil de müşâhade ve tatmaya dayanan bir ayırma ile ayırabilmesi için Râbıta gerekir… Bundan sonra da Râbıta’yı aradan kaldırır…[21]

On Üç: İmâm Şa’rânî rahimehullah. O, zikrin edeblerini sayarken şöyle dedi: Yedincisi, şeyhinin şahsını gözleri önünde hayâl etmesi… Bu, onlara göre edeblerin en kuvvetlilerindendir.

Bilenlerin bildiği şu büyük muhaddis ve fakîh İmâm Şa’rânî… Ahkâmla alâkalı hadîslerin toplandığı Keşf-ul-Ğumme’nin, Sünnet çerçevesinde hakîkî mü’minin vasıfları şeklinde tanıtabileceğimiz Levâkıhu’l-Envâri’l-Kudsiyye nâmındaki kitâbın, dört mezheb üzerine yazılan fıkıh kitâbı el-Mizanü’l-Kübrâ’nın, gerçek şeyh ve mürîd ile sahtelerini ayıran mükemmel bir mihenk olan Tenbîhu’l-Muğterrîn’in, câhiller ve hâinlerce durmadan hırlanan Tasavvuf büyüklerinin akîdelerinin Ehl-i Sünnet akâidine nasıl tıpa tıp uyduğunu apaçık bir şekilde ortaya koyan El-Yevâkıt ve’l-Cevâhir’in ve daha nice kıymetli eserlerin sâhibi… Zamânının ilim ve irfân kutbu İmâm Şa’rânî…

On Dört: İmâm Şâh-ı Nakşibend Muhammed Buhârî kuddise sirruhû .

On Beş: Ubeydullah el-Ahrâr kuddise sirruhû .

On Altı: Muhammed Pârîsa kuddise sirruhû .

Bu büyük zâtlar, aynı zamanda Buhârâ’nın ileri gelen hadîs âlimlerindendi.

On Yedi: İmâm Rabbânî kuddise sirruhû.

On Sekiz: İmâm Ma’sûm kuddise sirruhû.

On Dokuz: Mevlânâ Hâlid kuddise sirruhû.

Zamanının ileri gelen akâid âlimlerinden. Mevlâna Hâlid aynı zamanda büyük bir hadîs âlimi idi. Meşhûr Cem’u’l-Fevâid isimli hadîs kitâbı üzerine haşiyesi var. Akâide dâir benim bildiğim iki eseri mevcuddur.

Diğer eserleri için de el-Mecdü’t-Tâlid isimli esere bakılabilir.

İmâm Rabbânî ve İmâm Ma’sûm’un akîdeye dâir yazdıkları her biri müstakil bir risâle olabilecek onca mektupları var. Hattâ İmâm Rebbânî’nin, akîde mevzû’unda, İsbât-ı Nübüvvet isimli müstakil bir eseri de mevcuddur. Bu eserlerinde Ehl-i Sünnet’in birer keskin Hind Kılıcı olmuşlardır. Bunların yanında, ayrıca Kelâm ilminin ölümsüz âbidelerinden Şerh-i Mevâkıf’ı da talebelerine defalarca okutan kimselerdir.

Bu zâtlar ve bunlar gibi buraya almadığımız, ilminin zekatı, müctehidleri koyup geçen zamâne müctehidleri gibileri ictihâd mertebesine çıkarabilecek onlarca büyük İmâm, Râbıtayı eserlerinde açıkça benimsemişler.

———————————————-

Kimi Âlimlerin İfâdeleri de Râbıta’yı Gerektirecek Husûsiyyet Arzetmektedir

———————————————-

Yimi: İmâm Sübkî es-Şafiî.[22]

Yirmi Bir: İmâm Süyûtî es-Şâfiî[23]

Yirmi İki: İmâm Halîl el- Malikî.[24]

Yirmi Üç: Ebûl Abbas el-Müresî.[25]

Yirmi Dört: İbn-i Atâullah.[26]

Yirmi Beş: Allâme Ekmelüddîn[27]

Yirmi Altı: El-Eşbâh Şârihi El-Hamevî,[28]

Bunlar ve başka büyük âlim zâtlar, velîlerin rûhaniyetlerinin değişik sûretlere bürünebileceğini, bunun bir kerâmet olduğunu söylemektedirler.

Yirmi Yedi: Seyyid Şerîf Cürcânî. Şerh-i Mevâkıf’ın sonlarında Şerh-i Metali’ın başlarında,[29] “velîlerin sûretleri öldükten sonra da müridlere zuhûr eder onlar da o sûretlerden feyizler alırlar” demektedir.[30]

Yirmi Sekiz: Muhaddis Halîl Ahmed İbn-i Hanbel es-Sihârenfûrî. Ebû Dâvud şerhi Bezlü’l-Mechûd’de (yukarıda geçen bir hadîsin) Râbıta’ya işâret ettiğini söylüyor.[31]

Yirmi Dokuz: İbnü’l-Kayyim. Rûh bedene bitişik olduğu hâlde refik-i a’lâ da olur. Öyle ki, sâhibine selâm verildiğinde mekânında olduğu hâlde selâmı alır[32] diyor.

Otuz: Allâme el-Halebî eş-Şâfiî. Şerh-i Buhârî’de, şöyle diyor: Sonra ona yalnızlık sevdirildi sözünün şerhinde şeytan nasıl ki Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in sûretine giremezse kâmil velî sûretine de giremez.

Otuz Bir: İbrâhim ed-Düsûkî.

Otuz İki: Azîz Mahmûd el-Üsküdârî el-Hüdâî.

Otuz Üç: Ârif Mustafâ el-Bekrî.

Otuz Dört: Allâme Ahmed Saîd Sâhibzâde. Şöyle diyor: Tasvîr yasak, tasavvur da (müstehcen ve nâmahrem olmamak şartıyla) övülen bir şeydir. Tasavvurun yasaklığını hiçbir kitâbta görmedik, aksine ilimlerin hepsinin husûlü tasavvura bağlıdır. Nitekim bu zekilere gizli değildir. Zikir hâlinde şeyhin sûretini muhafazada, tezkir (zikrettirme) hikmetinin ta kendisi vardır. Zîrâ zikrettiren yanında duruyor. Onu Allah’tan ğâfil bir hâlde bırakmıyor.[33]

Otuz Beş: İmâm Tâcüddin es-Şazeli.

Otuz Altı: İbn-i Atâullah el-İskenderî.

Otuz Yedi: Nûru’l-Hidâye müellifi Allâme Muhammed Es’ad Sâhibzâde.

Otuz Sekiz: Seyyid Muhammed Efendi.[34]

Otuz Dokuz: Seyyid Muhammed Alâuddîn.[35]

Kırk: Şeyh Yûsuf Muhammed el-Cezmâvî el-Hanefî.[36]

Kırk Bir: Şeyh Muhammed Necdî el-Ezherî es-Şâfiî.

Kırk İki: Allâme Şeyh Ahmed İbn-i Hanbel er-Rifâî el-Mâlikî el-Ezherî.[37]

Kırk Üç: Şeyh Muhammed el-Mâlikî.

Kırk Dört: İmâm Allâme Devserî.

Şu son altı büyük âlim, Nûru’l-Hidaye ve’l-İrfan müellifinin asrında yaşayıp bu esere takriz yazan, yani Râbıta risâlesini tasvibkar ifâdelerle öven büyük ulemâdandırlar.

Ve daha niceleri… İlimde dağlar misâli bu büyük zevatın tırnakları, evet, kesip attıkları tırnakları mesabesinde bile olmayan ilmi kimlikleriyle kimler kim oluyorlar ki onlara karşı kem küm etme cesareti gösterebiliyorlar?

Kaynak : Rabıta Taraftarları, İnkarcıları , İnkarcıların Şüpheleri ve Cevabları

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin