Ana Sayfa İktibaslar Positivizm ve Memleketimizdeki Tahribat

Positivizm ve Memleketimizdeki Tahribat

273
0

Ali ESKİBOĞA

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Fransız filozofu Auguste Comte’un (1798-1857) kurduğu “İnsanlık Dîni”nin esaslarını îzâh eden Pozitivizmin İlmihâli adlı eseri P.Erman tarafından Türkçe’ye çevrilerek Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılarak neşredilmiştir.[1] Devletin kalkıp bir İslâm İlmihâli basacak hâli yoktu. Zaten okullarda zihniyet olarak hakim olan pozitivizmdi. Emile Durkheim’ın sosyolojik pozitivizmi okullarda ders olarak okutulmaktaydı.

Ziya Gökalp gibi bir madrabaz millete sosyolog olaraktan o zamanlarda kakalanmış, ihdâs ettiği Milliyetçilik Dîni ve amentüsü olan Altı Ok devletin resmî ideolojisi haline gelmişti. Gökalp’in oğlu Hürriyet’in ifadesine göre altı ok gibi dokuz ışık’ı da babası yapmıştı. Ayrıca bu oklar ve ışıklar devletin alafranga yüzünü temsil eden bir partiyle, alaturka yüzünü temsil eden diğer bir parti tarafından günümüze dek taşınmış ve memleketin ma’nevî ve maddî her türlü gelişmesine ayakbağı olarak fonksiyonunu başarıyla (!) icra etmektedir.

“Auguste Comt, Gülhane Hattı’nın ilanından hemen sonra Mustafa Reşîd Paşa’ya mektup göndererek bu yeni dînin Osmanlı’da da yayılması için memleketi hazırlamasını istiyordu.”[2] Bu devlet eliyle zordu, ama daha sonradan Ahmed Rızâ, Beşir Fuad, Ziya Gökalp gibi daha birçok kimse bu yeni dinin kendiliğinden temsilciliğini yapmışlardır. Siyâsî olarak da İttihad-Terakkî tarafından benimsenip bilâhare cumhûriyete intikâl etmiştir.

Pozitivist felsefeye göre “insan zihni tabîatın mâhiyetini ve eşyânın gerçek sebeplerini tanımak için kâbiliyetli değildir; zihnin ilimde hiçbir kurucu ve yapıcı rolü yoktur, zihin tabîatın bir aynasıdır. Bu sebeple biz, pozitif olayların ve müşâhede edilebilen fenomenlerin tesbitine dayanan tecrübî (pozitif) bilgiyi elde edebiliriz. Bu sebeple doğrudan doğruya deneyle sağlanamayan her bilgi teolojik veya metafiziktir, hayâl mahsulüdür. Pozitivizm sebeplerin bilinemeyeceğini iddia ettiği için eski teolojik îzâhları ve metafiziği reddeder.”[3] Comte’a göre ilimler: Matematik, Astronomi, Fizik, Kimya, Biyoloji ve Sosyoloji şeklinde tasnîf edilmektedir. [4] Bu tasnîfte psikoloji yoktur. Atom, molekül, esîr gözle görülüp elle tutulamadığı için metafiziktir, mu’teber değildir.

Pozitivizmde deney esastır. Bu yönüyle ampirist’tir. Comte’un meşhûr üç hal kanûnuna göre insan zihni üç safhadan geçmiştir.

1. Teolojik hal,

2. Metafizik hal,

3. Pozitif Hal[5]

Cemil Meriç’e göre ilk sosyolog ve ilk sosyalist olan Saint Simon, Comte’un hocasıdır ve Comte bir yönüyle de sosyalisttir. S.Hayri Bolay pozitivizmi empirizm ile sosyalizmin bir terkibi olarak belirtir.[6] Fakat mühim olan husûs burada şudur: Auguste Comte’un her şeyi çalmadır. Üç hal kanununu XVI. Loui’nin Maliye Bakanı Turqot’dan (1727-1781) tırtıklamıştır, hem de aynen. Nitekim Turqot şöyle der: “İnsanlık tarihinde üç tefekkür tarzı çağı birbirini takip eder. Teolojik, metafizik ve pozitif düşünce çağı.”[7] Deneycilik meselesi Ampirist felsefeden, sosyolojiyle ilgili söyledikleri Saint Simon’dan tırtıklamadır. Bu üç hal kanunu da ayrıca başlıbaşına bir delilik ve cehâlet belgesidir. Neyse bu konumuz değil.

İşte böyle bir düşünce Avrupa’da bir müddet etkili olduktan sonra tedâvülden kalktı. Fakat memleketimizde ise te’sîri hala devam etmektedir. Hem de aynı şiddetiyle. Çünkü pozitivist anlayışın kalesi resmî ideoloji ve memleketimizin maarifidir. Osmanlı’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan irili ufaklı devletlerdeki seçkinler ve bürokratik kadrolar da batıcılıklarıyla birlikte pozitivisttiler. Bu âfetten Müslüman münevverler de hisselerine düşeni almıştı.

Cumhuriyetin kurulmasının ardından Osmanlı’nın son dönemi ve İttihad-Terakkîyle devam ettirilen batıcı anlayış aynen devam ettirildi. Dönemin seçkin zümresinin zihniyeti modern bilim yanlısı, pozitivist, materyalist, dindar olmama, batı âdâb-ı muâşereti yanlısı olma, yani asrîlik. Osmanlı’nın son döneminden beri devam edegelen bu zihniyetin sloganı: İlim havâssın (seçkinlerin) dini, din avâmın ilmidir.[8] Fakat ilim hiçbir zaman olması gereken yerde, siyâsetin önünde değil, aksine hep siyâsî Ortodoksluğun arkasında oldu. 1933’te Darü’l-Fünûn’un kapatılmasından sonra kurulan üniversitenin sadece adı üniversite oldu ve hiçbir zaman hakîkî hüviyetiyle bir üniversite bu topraklarda var olmadı. Üniversitenin durumunu sayın Prof. Şükrü Hanioğlu tam bir vukufiyetle şöyle tasvîr etmektedir: “… devletin hizmetinde, onun çizdiği ideolojik sınırlar içinde aynı görüşleri paylaşan, birbirinin türevi tezler üreten ‘akademisyenler’den meydana gelen ve temel amacı talebelere (modern siyâsî toplumsallaşma literatürünün bu işlevin ancak ilköğretim sırasında gerçekleştirilebileceğini ortaya koymuş olmasına karşın) resmî ideolojiyi benimsetmek ve memur yetiştirmek olan bir kurum.”[9] Darü’l-Fünûn “inkılâba ayak uyduramadığı” için kapatılmış ve ayak uyduran üniversite kurulmuştu. Bu kurumun fonksiyonu resmî ideolojinin dışındaki tüm fikirlerin tehlikeli ve zararlı olduğu tezini işlemek olmuştur.

BİR TAKTİK OLARAK: DİN TERAKKÎYE MÂNİ’DİR YALANI

Batının kokuşmuş, felâketten başka bir şey getirmeyen ideolojileri memleketimize girerken önlerinde bir engel vardı: İslâm. Bu engelin aşılması için formül bulunmakta gecikilmedi: Din terakkîye mâni’dir.

Asrı Saadet’ten beri kendisine dört elle sarıldıkları için sayesinde insanlığın efendisi oldukları İslâm, şimdi ilim ve tefekkür adamı kılıklı şeytânlar tarafından terakkîye mâni’ denilerek yok edilmek isteniyordu. Fakat bundan evvel insanlara üflenen “terakkî”nin önemiydi. Batı dünyası akıllara durgunluk verecek gelişmeler gösterirken bizler yerimizde sayıyoruz, şöyle geriyiz, böyle mahvolduk gibi efsunlarla insanlar uyutulmaya, aldatılmaya başlandı. Oysa aynı tarihlerde 18. ve 19. yüzyıllar boyunca teknik aygıt, araç-gereç türünden batıda olanların hepsi de memlekette vardı. Belki göreli olarak tabiat ilimlerinde bir fark söz konusu olabilirdi. Fakat burada asıl niyet başkaydı. Osmanlı önlerindeki en büyük engel olarak orada duruyordu. O orada durduğu müddetçe de gavur gavurluğunu rahatlıkla yapamayacak, insanları sömüremeyecekti. Onun için Osmanlı’yı Osmanlı yapan İslâm’lâ aradaki bağ koparılmalıydı. Nitekim bu başarıldı ve günümüzdeki durum ortaya çıktı.

İslâm’a yapılan bu taarruzların karşısında Müslüman eslâfımız savunmacı bir mantıkla hareket ederek düşmanın oyununa geldi. İstenen, Müslümanların belirlenen kulvara girmeleriydi. Girdiler ve kaybettiler. Çünkü yarış onların mutlaka kazanmaları, Müslümanların kaybetmeleri esasına göre düzenlenmişti. Bu yarışın birinci etabı Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, masonik bir örgüt olan ittihadçıların iktidara geçmeleriydi.[10] Müslüman eslâfımızın kahir ekseriyeti Abdülhamid düşmanı, İttihadçı taraftarıydı.

Âlim ve münevverlerimizin hemen hemen tamamı pâdişâhın istibdâdına karşı mücadele veriyorlar, kimisi İstanbul’da kahvehaneleri dolaşarak doğulu hemşehrilerine cehâleti yıkmak için Ermenilerle bile işbirliğine gidilmesini tavsiye ediyor, kimisi İttihad ve Terakkî’ye ait Teşkilât-ı Mahsûsa’nın ajanlığını yaparak kah Berlin’de, kah Necid çöllerinde dolaşıyor,[11] kimisi de fetvâ hazırlıyordu.[12] Fakat bazı ehl-i firâset meşâyıhın dışında hemen hemen hiçbir kimse hâdiselere pâdişâhın gözüyle bakamıyordu. Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, müslümanın firâsetinden korkunuz[13] buyurmuştu.

Fakat o da ne; firâset ortalarda gözükmüyordu, yoksa rahmetli mi olmuştu. Pâdişâh ve peşinden Devlet-i Aliyye arzulara uygun olarak yıkıldı. İttihadçılar iktidara geçti ve istibdâdın nasıl olması gerektiğini en ince bir şekilde gösterdiler. Öyle taktikler ihdâs ettiler ki zamanımızda da ber-devâmdır. Yeri gelmişken hemen belirtelim: İttihad-Terakkî bilinmeden siyâsî arenada cereyan eden hâdiseleri anlamak mümkün olmaz. Sizler en iyisi başta Tarık Zafer Tunaya’nın “Türkiye’deki Siyasal Partiler” adlı eserini ve illâ da Prof. Şükrü Hanioğlu’nun “İttihad ve Terakkî”sini mutlaka okuyunuz. Birçok şeyi anlamaya başlayacaksınız. İttihadçı zulmüne karşı “filozof” Rızâ Tevfik’ten başka kimsenin sesi çıkmadı.[14]

Bu arada münevverlerimiz bu mağlûbiyet sonrası geri çekiliş esnasında çıkardıkları kitâb ve mecmû’alarında dinin terakkîye mâni’ olmadığını anlatmak için binbir dereden sular getiriyorlar, kimisi bütün îcâd ve buluşları Müslümanların yaptığını, batılıların onlardan apardığını iddia ediyor. Kimisi batının ilmini fennini alalım, ahlâkını almayalım aklını veriyor, kimisi pozitif bilimin bulgularının Kur’ân’a uygun olduğunu söylüyor, kimisi yumurtadaki mu’cize ve hikmetleri biyoloji ilmine dayanarak arîz ve amîk olarak anlatıyor, el-hâsılı herkes bir yöne kürek çektiği için sandal olduğu yerde duruyor ve de sürekli su alıyordu. Nihâyet sandal battı. Hilâfet kaldırıldı. Ulemâmız hilâfetin kaldırılması için canla başla çalıştı.

Halîfe henüz İstanbul’dayken ulemâmız gerekli hazırlıkları yapmış.[15] 1924 yılında Millet Meclisinde “hilâfetin lüzûmsuzluğu” ve kaldırılması hakkında o meşhûr konuşmasını yaparak meclisten gelebilecek muhâlefeti susturup gayeyi tahakkuk ettirmişlerdi.[16] Bilâhare harf inkılâbı, tekkeler, zâviyeler ve medreselerin kapatılmasıyla bilinen noktaya gelinmişti.

Netîceye gelirsek aradan bir asrı aşkın zaman geçmesine rağmen maddî ilerleme husûsunda hiçbir Avrupa ülkesinin önüne geçemedik. II. Dünya Savaşında taş taş üstünde kalmayan Avrupa ülkeleri ve Japonya, zamanımızda uzak doğunun diğer ülkeleri bizleri fersah fersah geçti. Fert başına düşen milli gelirimiz bizim bir ilimiz büyüklüğündeki ülkelerin 8-10 kat gerisinde, İsveç, Finlandiya, Danimarka, Norveç, Lüksemburg hatta Yunanistan’la kıyâs edilecek tarafımız yok. Büyük düşünemeyen, küçücük idrâk sahibi, dar görüşlü fertlerden oluşan bir toplum meydana getirildi. Bu başarının(!) yanında bebek ölümlerinde dünyada hatırı sayılır bir yere sâhib olmamız, basında cm2 başına en fazla kadın eti basan Avrupa ülkesi olmamız, çetelerin devlet işlerini çekip çevirmesi, târîhiyle ve dîniyle kavgalı bir devlet yapısıyla hatırı sayılır bir inceliğe sâhibiz.

Bizleri bu girdaptan kurtaracak yeğâne imkân, muazzez dinimiz İslâm. Kendisi ve ülkesi için ciddî endîşeler besleyen her samimi insanın yapacağı ilk şey Rabbi ile irtibâtını teessüs etmesi, dinini öğrenip gereğince yaşamaya gayret etmesidir. Ardından Kur’ân-ı Kerîm’i okumasını mutlaka öğrenip her gün düzenli olarak imkanlarının elverdiği ölçüde okumadan başını yastığa koymaması, ikinci yapacağı önemli iştir. Üçüncü olarak iyi bir şekilde akâid ve ilmihâli okuyup öğrenmek, dördüncü olarak Peygamberimiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in hayatını okuyup Sünnet-i Seniyye hakkında belirli bir ön bilgiye sâhib olmak. Beşinci olarak mutlaka Osmanlıca okuyup yazmasını öğrenip okur-yazar olma vasfını kazanmak. Altıncı olarak ecdâdının meydana getirdiği güzel sanatların herhangi bir dalıyla iştigâl edip fıtratındaki güzellik duygusunu inkişâf ettirmek, yedinci olarak Osmanlı târîhini ve yakın târîhi sahîh olarak öğrenmeye ahd etmek.

Bu belirttiğimiz teklifler belirli bir vasfa sâhib olabilmemiz için yapmamız gereken öncelikli işlerdir. Çünkü zincirin koptuğu yere mutlaka eklenmesi gerekmektedir. Pozitivizm, materyalizm belâsının netîcesi olarak iş bu noktalara kadar geldi. Bundan kurtulup arınmak için her ferd sağa sola bakmadan öncelikle işe kendinden başlamalı; vesselâm.

[1] Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Prof. S.Hayri Bolay, Sh:216, Akçağ Yayınları, 5. Baskı, Ankara

[2] Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Prof. S.Hayri Bolay, Sh:216, Akçağ Yayınları, 5. Baskı, Ankara

[3] Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Prof. S.Hayri Bolay, Sh:213, 214, Akçağ Yayınları, 5. Baskı, Ankara

[4] Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi, Prof.M.Korbelçi, Sh:90, Hece Yayınları, Ankara

[5] Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi, Prof.M.Korbelçi, Sh:94, 95 Hece Yayınları, Ankara

[6] Felsefi Doktrinler Sözlüğü, S.Hayri Bolay, Sh:214

[7] Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi, Prof.M.Korbelçi, Sh:84, Hece Yayınları, Ankara

[8] Osmanlı’dan Cumhuriyete, Zihniyet, Siyâset ve Târîh. Prof.Şükrü Hanioğlu, Sh: 99, Bağlam Yayınları

[9] Osmanlı’dan Cumhuriyete, Zihniyet, Siyâset ve Târîh. Prof.Şükrü Hanioğlu, Sh: 115, Bağlam Yayınları

[10] Türkiye’de Siyasal Partiler, Tarık Zafer Tunaya, C.:3, Sh.:38. Kitabda aynen şöyle denmektedir: “Osmanlı siyasal tarihinde çok önemli bir aşamanın temsilcileri olan ilk ‘Heyet-i Âliye’nin çoğunluğu askerdir ve 3. Ordu Subaylarıdır. (7 Üye) Anak üç siyâsî sivildir ve memurdur. Daha sonra bu organ, Merkez-i Umumi adını almıştır. Üyelerin hemen tümü tarîkat mensubudur ve bir kışı dışında (1 Numaralı Üye Bursalı Tahir Bey) hepsi masondur. Bazı ünlü üyelerin teşkilâttaki üye numaraları şöyledir: Talat Paşa:3, Cemâl Paşa.150, Enver Paşa:152, Emanuel Karasu:171, …, Câvit Bey:295 (Aynı yer sh:38-39)

[11] Mehmed Akif Enver Paşa’nın Teşkilât-ı Mahsûsasında ajan olarak çalıştı. Gerekli bilgiler için bakınız: Teşkilât-ı Mahsûsa, Philif Staddbarth, Arma Yayınları İstanbul. Ayrıca belirtelim ki Bedîü’z-Zaman’da Teşkilât-ı Mahsûsa’da görev almıştı. Bkz. Şeyh Efendinin Rüyasındaki Türkiye İsmail Kara, Sh:20

[12] Abdülhamid’in hallinde Elmalılı Muhammed Hamdi Efendinin imzası vardır.

[13] Câmiu’s-Sağîr, C:1, Sh:16

[14] Rızâ Tevfik’in “Abdülhamid’in Rûhundan İstimdâd” adlı şiiri.

[15] Kâmil Mîras, Hayatı ve Eserlei, Prof. Nesimi Yazıcı, sh:64, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Ankara 2002

[16] 1924 yılında Meclis kürsüsünden Hilâfetin İlgâsıyla ilgili konuşmayı yapan Adliye Vekili Seyyid Bey ulemâdandır. Medhal, Usûl-i Fıkıh, Mebâhis-i Husn ü Kubh, Usûl-i Fıkh Mebâhisinden İrâde, Kaza ve Kader, Hilâfet ve Hakimiyet-i Milliye (Bu eser Fransızca ve Arapça’ya da çevrilmiştir), Hak Mefhumu ve Kuvve-i Müeyyidesinin Sûret-i Telâkkîsi hakkında İslâm Felsefe-i Hukuku ile Avrupa Felsefe-i Hukuku arasında bir mukayese, Hilâfetin Mâhiyet-i Şer’iyyesi (TBMM’deki konuşmasının kitâblaşmış şekli) adlı eserleri vardır. Seyyid Bey 1873 yılında İzmir’de doğdu. 14.08.1923 – 06.03.1924 tarhleri arasında Adliye Vekili oldu. 08.03.1925’te vefât etti. Sultân Mahmûd türbesi bahçesine defnedildi. (Bkz. Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi: İsmail Kara, C:1, sh:257-258)

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin