Ana Sayfa İktibaslar Müfessirlerin Muhtaç Oldukları İlimler

Müfessirlerin Muhtaç Oldukları İlimler

46
0

Kur’ân-ı Azîm, birçok ilimleri sarahaten veya işâreten câmi’dir. Binaenaleyh bir müfessirin bu ilimlere mümkün mertebe vâkıf olması lâzımdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’ in lâfızlarını izah, mânâsını izhar, belâgatini irâe, hükümlerini tavzih, ahlâkî, hukukî, içtimâi meselelerini tasrîh, beşeriyyetin intibahına vesile olmak üzere inzal buyurulmuş olan bir kısım kıssalarını tebyîn edebilmek bu ilimleri bilmeğe mütevakkıftır.

Hele her müfessir için on beş ilim ile mücehhez bulunmak bir vecîbedir. Bu ilimler: Lügat, Sarf, Nahiv, İştikak, Meânî, Beyan, Bedi’ Kırâet, Kelâm, Hadîs, Fıkıh, Usul-i Fıkıh, Esbâb-ı Nüzul, Nâsih, Mensuh ve Mevhibe ilimleridir. Bunlardan başka Ahâlk, Ruhiyat, İçtimaiyat, Tekvin, Hey’et, Coğrafya, Târih ve Siyer ilimlerine de büyük bir ihtiyaç vardır. Biz bu ilimlere dâir sırasîle biraz ma’lûmat vereceğiz. Nitekim bir kısmına dâir evvelce de ba’zı ma’lûmat vermiş bulunuyoruz.

1- (İlm-i Lügat): Bu, lûgavî mevzuatı bildiren bir fendir. Müfred lâfızların şerhi, vaz’ hasebîle olan medlulleri bu fen sayesinde bilinir. Bunun için Mücâhid demiştir ki: “Allahu Teâlâ’ya ve Âhiret Gününe inanan bir kimse için Arab lûğatlannı bilmedikçe Kelâmu’llah hakkında söz söylemek helâl olmaz.”

Ba’zı lâfızlar birkaç ma’na arasında müşterek olur. Bunları bilmek, aralarındaki farkı anlamak da lûğat ilmine mütevakkıftır.

Arablar sair kavimlere karışınca Arab lisanı tağyire uğradı, mütearribler tarafından arabî mevzûalara muhalif ba’zı ıstılahlar meydana çıktı, birçok Arabça kelimeler de mevzu’larının gayrinde isti’mal edildi. Bu cereyan yüzünden lûğavî vaz’lar indirâse mahkûm olacak idi. Bu hal ise Kur’-ân-ı Kerîm’in ve Ahâdîs-i Nebevîyye’nin ileride anlaşılmayacak bir vaziyete gelebilmelerini intaç edebilirdi.

Binaen-aleyh İslâm âlimleri tarafından lûğavî mevzuat tedvin, Arabî lâfızların ehl-i lisan arasında ne suretle kullanıldığı zabt ve tesbît kılınarak böyle bir netice husulüne meydan bırakıl*mamıştır.

İmâm Halil bin Ahmed’in (Kitabü’l-Ayn)i, Endülüs âlimlerinden Ebû-Bekr el-Zübeydî’nin (Muhtasar)ı, Meşrık âlimlerinden Cevherî’nin (Kitabü’s-Sıhah)ı, Zimahşerî’nin ma’nây-ı mecazîde kullanılan Arabî lâfızlar.’ hâvî ve pek mu’teber olan (Esâsü’l-Belâga) sı, Rağıb-ı Isfehânî’nin (Müfre*dat)ı, Fîruz Âbâdî’nin (Kamus)u ve (Lisanü’1-Arab) adındaki meşhur eser, en mühim lûğat kitablarındandır.

2- (İlm-i Tasrif): Lâfızların binaları, sığaları, asıl ve muştakkun minh denilen kelimelerin diğer kelimelere ne suretle tahvil edildiği, müfred lâfızların ne veçhile cemi’lendiği bu ilim sayesinde bilinir.

Meselâ: Sarf ilmine vâkıf olan bir zat bilir ki lâfzının cem’i: dır. Bu ilimden mahrum olan bir kimse ise sanar ki bu lâfzın cem’i İmam’dır. Bu sanmasına mebni de: lÂyeti-i Kerîmesini “Yevm-i Kıyâmet’de herkesi analarına nisbetle da’vet ederiz.” tarzında tefsir ederek gülünç bir mevkie düşer.

Tasrif ilmini müstakil bir ilim halinde ilk tedvin eden zat, Ebû – Osman Bekr bin Habîb el-Mâzenî’dir.
Sibeveyh’in, Ebü’1-Feth Osman bin Cinnî’nin, İ,bn-i Hacib’in İlm-i Tasrif hakkındaki kitabları meşhurdur.

3 – (Nahiv ilmi): Bu, birtakım usûlden, kanunlardan müteşekkildir ki, bununla Arabî terkiblerin irâb ve bina gibi halleri ma’lûm olur.

Lâfızların ma’nâları, delâletleri irâd i’tibârîle tagayyür ve tahallüf eder. Bu cihetle i’râba dikkat etmek lâzımdır. Bu husustaki ihtiyâcı tatmin eden ise İlm-i Nahiv’dir.

Bir ibareyi teşkil eden kelimelerin âhirleri nasıl okunacağını, ibaret olan’ i’rabdan hangisini alacağı evvelleri Arablar arasında lisan melekesi sayesinde bilinirdi. Muahharen bu meleke bozulmaya yüz tutmakla Arabî terkiblerin i’râbını göstermek, bu hususta hatâdan kurtulmak için nahiv kaideleri vaz’ edilmiştir.

Nahiv ilminin ilk vâzıı (Ebü’l-Esvedi’d-Düelî) dir. Bu hususta Hazret-i Ali Radiya’llahu Teâlâ anh Hazretlerinden müstefîd olmuştur. Sonra Harûnü’r-Reşid’in asrında (İmam Halil bin Ahmed) tarafından nahiv ilmi tenzih ve tertîb edilmiştir. Ondan da (İmam Sîbeveyh) ahz ile nahiv mesele*lerinin fer’lerini ikmal şâhidlerini teksir ederek meşhur kitabını vücude getirmiştir. Gide gide bu meseleler hakkında ihtilâflar çoğalmış, Arabların kadîm şehirleri olan Küfe ile Basra’daki ilim sâhibleri tarafından muhtelif usûller, meslekler meydana getirilmiştir. Sonraki bilginler tarafından da bu ilme dâir mufassal ve muhtasar birçok eserler vücûde getirilmiştir.

4- (İştikak İlmi): Bir lâfzın hangi maddeden müştak olduğu bu ilim ile bilinir. Başka bir ta’bir ile: (İki lâfız arasında cevheriyyet = madde i’tibârîle olan münâsebet, asalet ve fer’iyyet bu ilim ile anlaşılır. Meselâ: (Mesih) lâfzı seyahat lâfzından mı, yoksa mesh lâfzından mı alınmıştır. Bu ancak bu iştikak ilmîle bilinecek maddelerdendir.

Ba’zan bir lâfız, iki muhtelif maddeden müştek olarak muhtelif ma’nâları ifâde eder. İştikak ilmine dâir müstakil müdevvenat yoktur. Bunun meseleleri fazla irtibatları dolayısîle lûğat ve tasrif ilimlerinde münderiç bulunmaktadır.

5- (İlm-i Meânî): Bu ilim belâgatin bir şu’besi demektir. Bu ilim herhangi bir maksadı ifâde i’tibârîle sözdeki terkiblerin hassalarını bildirir, sözün muktezây-ı hâle nasıl mutabık olacağını gösterir. Meselâ: îcâze, müsâvâta, ıtnaba nerelerde lüzum görüleceğini, bir ibarede müsnedin veya müsnedün-ileyhin mezkûr veya mahzur olmasında, yahud muarref veya münekker bulunmasında ne gibi nükteler bulunacağını ta’yin eder.

6- (İlm-i Beyan): Bu, vuzuh ve hafâ cihetîle sözdeki terkîblerin hassalarından bahseder. Bu maksadı muhtelif üslûblardan hangisîle ifâde etmenin daha münâsib olacağını bildirir, hakikat mecaz, kinaye mebhaslarını ihtiva eder. Bu da belagat ilminin bir şu’besi sayılır.

7- (İlm-i Bedi’): Bu da üç fenne ayrılmış olan belagat ilminin bir şu’besini, üçüncü fennini teşkil eder. Bir sözün cinas, tarsı’, Tevriye, Hüsn-i Ta’Iil gibi bedîi san’atlar adını alan şeyler ile tezyin ve tahsîn edilmesini bildirir.

Bunlardan başka bir de en kuvvetli ediblerin, beliğlerin en parlak manzum ve mensur âsar-ı kalemiyesinden teşekkül eden bir fen vardır ki ona da: (Fenn-i Edeb ,= Edebiyat) adı verilmiştir. Bu fenler, insanın edebî zevkini arttırır, tenmiye eder. Bu sebeble sözün belâğati, hüsn ve bahâsının derecesi anlaşılır, insanda intikad fikri ve kuvveti parlar.

İnsan ba’zan gördüğü bir güzelliği, okuduğu bir edebî eserin letafetini fevkalâde bir hayretle görür, anlar. Fakat bunu lâfızlar ile kabil değil, ifâde edemez. Ruhun sezdiği bu hüsn ve bahâyı bu bedia-i garrayı tasvir için lisan kifayet etmez.

İşte ruhu gaşyeden bu derûnî halet, bir edebî zevk neticesidir; bu zevk ise, şu belagat fenleri sayesinde inkişaf eder.

Sahâbe-i Güzîn gibi selim bir fıtrata, bir melekeye sâhib olan zatlardan başkası için Kur’ân-ı Kerîm’in belâğatini, mezâyâsını, üslûbundaki nezâhet ve ulviyyetini anlayabilmek için bu fenler ile iştigâle lüzum vardır. Bu cihetle müfessirler, bu ferilere ziyâdesîle muhtaçtırlar.

Zimahşerî’nin zuhuruna kadar yazılan tefsirlerin birçoğu, ilm-i belagat meselelerinden ârî bulunmuştur. Zimahşerî, Kur’ân-ı Kerîm’ in i’câzını göstermek maksadîle âyetlerin belagat ve fasâhatini bu ilme tatbik sûretîle tefsirinde tetebbu’ etmiş, izhâra çalışmıştır. Bunun içindir ki tefsiri büyük bir imtiyaza mazhardır. Yazık ki kendisinin mu’tezileden olması, tefsirinin kadrini tenzil etmiştir.

İlm-i belagat hususunda en büyük rehberlik eden (Sekkâkî)dir. Bu zat, bu ilmin meselelerini tehzîb, bablarını tertib ederek bunları (Mitfah) adındaki kitabına bir kısım olmak üzere dercetmiştir. Sonradan gelen ba’zı âlimler, bu kitabı telhis etmişlerdir.

Müfessirlerin dâima nazara almaları icâbeden ilm-i belagat meselelerinden bir kaçını burada hülâsatan kaydediyoruz. Şöyle ki:

a) Hakikat, kendisini isti’mal edenlerin ıstılahlarına nazaran asıl vazedilmiş olduğu ma’nâda kullanılan herhangi bir lâfız demektir.

Meselâ (Salât) lâfzı lûğat bakımından dua ma’nâsına mevzu’dur. Binaenaleyh salâtın dua ma’nâsında isti’mali bir hakikattir. Fakat bu lâfız, şeriat ıstılahı bakımından namaz ma’nâsına mevzu’dur. Binaen-aleyh erkân-ı ma’lûmeden ibaret olan namaz ma’nâsında bir hakikattir’; başka ma’nâda isti’mâli ise mecaz olmuş olur.

b) Teşbih, bir şeyi diğer şeye benzetmek, bir şey’in diğer bir şey ile bir husustaki iştirakini usûlü dâiresinde göstermektir. Bir misal Âyet-i Celilesi’nde Benî-İsrâil’in kalbleri gılzet hususunda taşlara teşbih edilmiştir.

Burada kalbler müşebbeh, taşlar müşebbehün bih, teşbin edatı, kasvet de veçhi şebehtir. Bu halde o kalblerin kasvet içinde kala kala taşlar gibi teessürden mahrum bir vaziyete gelmiş olduğu, artık, kendilerine Emr-i İlâhî’nin nûfûz etmeyeceğini bu teşbih tarîkile pek belîğ bir tarzda beyan buyurulmuş oluyor.

Ba’zan teşbih edatı mahzûf olur. Böyle edatı zikredilmeyen teşbihlerden her birine (Teşbih-i Belîğ) denir ki bu, bir maksadı daha belîgâne ifâdeye hadimdir. Âyet-i Celîlesi’nde hem müşebbeh, hem de teşbih edatı mahzufdur.

c) Mecaz, vaz’olunduğu ma’nânın gayrinde bir alâka ile kullanılan lâfızdır. Alâkası müşabehetten ibaret olan mecaza (istiare) denir. Müşabehetten başka olan mecaza da (Mecâz-ı Mürsel) denilir, iki misal Âyet-i Kerîmesinde mâ vuzıa lehinin gayri olan “Dîn-i İslâm” ma’nâsında müsta’meldir. Alâkası da maksada kavuşturmak hususundaki müşübehettir. Doğru yolu ta’kib edenler menzü-i maksûda ereceği gibi İslâm Dîni’ne sâlk olanlar da fevz-ü necata kavuşacaktır. Binaen-aleyh Sirat-ı Mustakîm’in, ya’ni doğru yolun Dîn-i İslâm ma’nâsında isti’mali bir istiaredir. Buna (İstiâre-i Tasrîhiyye ve Hakîkıyye) de denir.

Âyet-i Celîlesi’nde Lisan-ı Sıdk’dan murad, zikr-i cemîldir. Alâkası da âliyyetdir. Çünkü lisan, söyleme âletidir, vasıtasıdır. Bu halde lisanı sıdk, mâ vuzıa lehinin gayrı olan zikr-i cemîl ma’nâsında âliyyet alâkasîle isti’mal edildiğinden bir (Mecâz-ı mürsel) olmuş oluyor. Buna (Mecâz-ı Lûgavî) de denir.

Bir de (Mecâz-ı Aklî) vardır ki bu da bir fiilin veya şibih fiilin mâ hüve lehine değil de mülâbisine isnad edilmesidir. Buna: (Mecaz-i Terkibi, Mecaz fi’1-isnad) de denilir. Meselâ:

Âyet-i Kerîmesi’nde ziyade fiili, sebebiyet alâkasîle âyâta isnad edilmiştir. Hakikati halde îmânı tezyîd eden ise Allahü Teâlâ Hazretleridir. Binaen-aleyh îmânı arttırmanın âyetlere isnad edilmesi bir mecâz-ı aklî olmuş oluyor.

Âyet-i Celîlesi’ndeki fiili, tarafiyyet mülabesesile isnad edilmiştir. Binaen-aleyh bu da bir Mecâz-ı Mecazın (Mecaz bi’n-noksan), (Mecaz bi’z-ziyade) denilen iki kısmı daha vardır. Meselâ: Kavl-i Şerîfi’nde bir mecaz bi’n-noksan vardır. Çünkü bu meâlindedir. Buna mahall-i zikir hâli murad denir. Ehlin hazfîle suâlin karyeye teveccühü, bir mecaz bi’n-noksan vücude getirmiştir.

Âyet-i Kerîmesi’nde de bir mecaz bi’ziyade vardır. yerinde denmekle bu mecaz vücûde gelmiş ve bu veçhile Hak Teâlâ’nın misilden münezzeh olduğu daha belîğâne bir tarzda beyan buyurulmuştur.

İstiarenin de diğer bir i’tibar ile (îstiâre-i bi’1-kinâye), (îstiâre-i tahyiliyye), (îstiâre-i temsîüyye) gibi nevi’leri vardır. İki misal Âyet-i Celîlesi’nde “Müşebbeh” olan (Ahd), zikrolunmuş, müşebbehünbih olan (Habl) zihinde ızmar edilmiştir. Sonra müşebbehünbihe muhtas olan (Nakz) fiili, müşebbeh için istiare edilmiştir. Binaen-aleyh böylece zihinde muzmar olan teşbihe, istiâre-i bi’1-kinâye denilmiştir. Müşebbehünbihe muhtas olan bir fiilin böyle müşebbeh için isbâtına da istiâre-i tahyiliyye nâmı verilmektedir.

Âyet-i Kerîmesi’nde de böyle iki istiare vardır. Şöyle ki,’ münkirlerin kalbleri hakkı kabul etmemek hususunda ağzı kapalı, mühürlü bir şeye benzetilmiş, bu teşbihde müşebbehünbih zihinde ızmar edilmiş, buna mahsus olan fiili, müşebbeh olan kalblere isbat ve izafe olunmuştur. Âyet-i Celîlesi’nde de bir “îstiâre-i temsîliye” vardır. Çünkü, veçh-i şebeh, müteaddid umurdan münteza’ bulunmuştur. Şöyle ki: Kulun Cenâb-ı Hakka i’timâdı, Allahü Teâlâ’nın himayesine vüsûku, bu sayede tehlikeli, fena şeylerden’ halâsı, havaya atılan bir şahsın yüksek bir yerden sarkıtılmış, kopmak muhatarasından masun, kuvvetli bir ipe sarılarak düşmek hâilesinden kurtuluşuna benzetilmiştir.

Temsîliyeler mecâz-ı aklîyi hâiz olup sair istiarelerden daha beliğ sayılmaktadır.

d- Kinaye, bir lâfızdır ki, onunla ma’nâsınnı lâzımı kasdolunur. Bununla beraber o lâfzın asıl ma’nâsını irâdede caiz bulunur.

Ba’zı hallerde bir nükteye mebni asıl ma’nâ tasrîh edilmez; bundan içtinâb edilir. Belki melzûm zikrolunup lâzım kasdedilir. Meselâ Âyet-i Kerîmesi’nde Hazret-i Âdem’den kinayedir. Hazret-i Âdem’in yüksek kadrine ve beşeriyetin menşeindeki vahdete işaret için bu kinaye ihtiyar buyurulmuştur.

Nazm-ı Şerîfi’ nde de muvakaa, rinde, bir şeyi istemek için gidip gelme ma’nâsında olan ihtiyar buyurularak beyan tarzında nezâhat gösterilmiştir.

Tenbih: Sözde asi olan hakikattir. Ya’ni asıl vazedilmiş olduğu ma’nâda isti’mâl olunmaktır. Bir sözü hakikatinden sarfederek mecâze hamletmek için hem ma’nây-ı hakîkî ile ma’nây-ı mecazî arasında müşühebet, külliyyet ve cüz’iyyet, sebebiyyet gibi bir alâka bulunmak, hem de ma’nây-ı hakîkîyi irâdeye mâni’ olacak bir karîne mevcut olmalıdır. Yoksa böyle bir karineye mukterin olmadıkça bir lafzı, asıl vaz’edilmiş olduğu ma’nâdan başka bir ma’nâya sarf etmek caiz değildir. Sonra hiç bir sözün hakîkî medlünü ta’yin etmek kabil olamaz. Böyle bir hal ise muhatâbat ve mükâtebattaki gayeye münâf dir. Bu hususta başlıca üç karîne vardır.

Birincisi: Karîne-i Lâfziyye’dir. Meselâ Âyet-i Kerîmesi’nde Hak Teâlâ’yı “Nur” ıtlâkı mecazdır. Buna karinede kelimesidir. Burada nûr, Zat-ı Hakk’a izafe edilmiştir. Muzaf ise muzâfun-ileyhten başkadır. Bir şey kendi nefsine muzaf olamaz. Binaenaleyh Nazm-ı Şerifi buradaki mecaz için bir karîne-i lâfziyye teşkil etmiş oluyor.

İkincisi: Karîne-i Akliyye’dir. Meselâ cümlesinde mecazdır. Zira karye suâlin teveccühüne müstaid değildir. Binaen-aleyh burada mahall-i zikir, hâli irâde kabilinden bir mecaz bulunduğuna bir karîne-i aklıyye mevcud bulunmuştur.

Üçüncüsü: Karîne-i Örfiyye’dir. Meselâ Âyet-i Kerîmesi’nde kelimesi, mâ’nâsında mecazdır. Zira vezir olan Hâman, bizzat bina edemeyeceği örf muktezâsı olduğundan burada hakîkaten Hâmânın bina etmesi matlub olmadığına bir karîne-i Örfiyye vardır.

8- (İlm-i Kı râet): Bu ilim sayesinde Kur’ân-ı Kerîm’ in tilâveti sureti bilinir; bununla ba’zı kırâet vecihlerinin ba’zılarından müreccah olduğu anlaşılır.

Ma’lûm olduğu üzere Kur’ân-ı Azîm’in hey’et-i mecmuası Resûlu’llah’dan tevâtüren menkuldür. Bunda ihtilâf yoktur. Ancak ba’zı âyetlerin sûret-i tilâvetinde, ba’zı harflerin keyfiyyet-i edasında Peygamber Efendimiz Hazretlerinden menkul, muhtelif rivayetler, tarikler vardır. Şöyle ki: Kur’ân-ı Kerîm’e müteallik kırâet vecihlerinden yedisi bilittifak tevâtüren sabittir. Bunlara (Kırâat-i Seb’a) denir. Bunlardan başka üç kırâet veçhi de vardır ki bunların da tevâtüren subûtuna âlimlerimizin ekserisi kail bulun*muştur. Bunlar ile kırâet vecihleri ona baliğ olur ki mecmûuna (Kırâat-i Aşere) veya (Vücûh-ı Aşere) adı verilir.

Mütevâtir bir kırâet veçhinin üç rüknü vardır:

Birincisi doğru bir senedi bulunmak, ya’ni Resûlû’llah’dan mu’teber bir anane ile rivayet edilegelmiş olmaktır.

İkincisi: Arabçanın usûlüne, kaidelerine muvafık olmak, ya’ni kelimelerin okunuşu lâhinden, lisan kaidelerine muhalefetten berî bulunmaktır.

Üçüncüsü: Hazret-i Osman’ın cem’ettirmiş olduğu Mushaflardan birisi*ne uygun bulunmaktır.

Mütevâtir kırâet vecihlerinden bir kaçını müstakillen zabt ve rivayet ile uğraşmış ve bununla temayüz etmiş ba’zı zatlar vardır ki bu vecihlerden her biri bu zatlardan birine nisbet edilmiş, kendilerine “Kırâet İmamları”denilmiştir.

“Kırâet-i Seb’a” imamları şunlardır:

1- (Nâfi’ îbni Abdi’r-Rahman = veya Naîm). Bu zat aslen Isfehan’lidır. Medîne-i Münevvere ehlinin imamıdır. Abdu’llah Îbni Abbas’dan (ra-diya’llahu anhüma) ve yetmiş kadar Tâbiîn’den Kur’ân teallüm etmiş, kendisinden de îmârn-ı Mâlik gibi zatlar kırâet teallüm eylemişlerdir. Vefatı (169) tarihindedir. Kendisinden rivayette bulunan .Osman İbn-i Saîd’dir.

2- (İbn-i Kesîr, İbn-i Amr), Mekke-i Mükerreme’ ehlinin kırâette imamıdır. Ecdadı Faris ahâlîsinden kendisi Tabiînden olup Abdu’llah İbni Zübeyir, Ebû-Eyyub-i Ansârî, Enes İbni Mâlik gibi Sahâbe-i Kirâm’dan rivayette bulunmuş, kırâeti arz yolîle Abdu’llah İbni el-Sâib radiya’llahu anh’den ahzetmiştir. Vefatı (120) dedir. Râvileri (İmam Ebü’l-Hasan Ahmet El-Bezzî) ile (Kunbûl Muhammed İbni Abdi’r-Rahman El-Mekkî)dir.

3- (Ebû-Amr Îbni’1-Ulâ): Aslen Kâzerûn’ludur. İbn-i Kesîr, Mücâhid, Saîd İbni Cübeyr gibi Tâbiîn’den kırâet telâkki etmiş, Basra’da yetişmiş, (154) târihinde Kûfe’de vefat eylemiştir. Meşhur râvîleri (Devri = Hafs İbni Ömer Ehvâzî) ile Sûs Salih İbni Zeyyad) dır.

4- (Abdu’llah İbni Âmir), kırâette Şam’lıların imamıdır. Ashâb-ı Kirâm’dan ve bahusus Mugıyre İbni Ebî-Şihâb’dan kırâet telâkki ve istiraa’ etmiştir, Şam’da (118) târihinde vefat eylemiştir. Râvîleri (Hişam İbni Ammâr ile Abdu’llah İbn-i Zekvan)’dır.

5- (Asım Ebû-Bekr El-Esedî), Tâbiîn’den pek fâdıl, fasîhü’l-lisân bir zat idi. Kûfe’de Şeyhü’l-Kurra’ bulunuyordu. (128) târihinde Kûfe’de veya Simav’da vefat etmiştir. Râvîleri (Şu’be İbni Ayyaş) ile Kûfe’Ii (Hafs İbni Süleyman El-Esedî)dir ki Âsım’dan ahzettiği kırâeti Hazret-i Ali’ye merfu’dur. Şu’be’nin rivayet ettiği kırâet ise Abdu’llah İbni Mes’ud Hazretlerine müntehi bulunmaktadır.

6- (Hamza İbnü Habîbi’1-Kûfl), Tâbiîn’den olduğu muhtemeldir. Âsım’dan ve Süleyman El-A’meş’den kırâet ahzetmiştir. (158) târihinde Hulvan’da vefat eylemiştir. Bilvasıta râvîleri Kûfe’Ii (Hallâd İbni Hâlid) ile Bağdad’lı (Half İbnü Hişâm)dır.

7- (Kisâî Ali İbnü Hamza El-Esedî), Kûfe’nin meşhur nahiv âlimlerindendir. Kendisi (Hamza İbnü Habîb) den kırâet ahzetmiş, kendisinden de Ahmed İbnü Hanbel, Yahya İbnü Muîn gibi zatlar kırâet telâkki eylemişlerdir. Vefatı (189) tarihindedir. Râvîleri (Ebü’1-Hâris) ile (Hafs İbnü Ömer El-Dûn)dir.

Bu yedi zâta (Eimme-i Seb’a) denir. Diğer üç kırâet imamları da şunlardır:

1- (Ebû-Cağfer El-Mahzûmî), bu zâtın Ümmühâtü’l-Mü’minîn’den “Ümmü Seleme” radiya’llahu anhânın azadlısı olup dualarına mazhar bulunduğu rivayet olunuyor. (132) de Medîne-i Münevvere’de vefat etmiştir. Râvîleri (İbnü Cemmaz) ile (İsa İbnü Verdân)dır.

2- (Yakub İbnü Ishak). Bu zat Basra’lıdır. Basra’lıların kırâetde imamları idi. Zamanının en kudretli âlimlerinden bulunuyordu. (205) de vefat etmiştir. Râvîleri (Rüveys) ile (Revîh)dir.

3- (Ebû-Muhammed Half İbni Hişâm), Bağdad’lı olan bu zat, kırâetde başlıca bir imamdır. Bununla beraber Hamza’nın da râvilerinden biridir. (229) târihinde Bağdad’da vefat etmiştir. Râvîleri (İshâk) ile (İdrîs)dir.

Bu on zâta izafe edilen Kırâet-i Aşere Vücûh-ı Aşere üzerine zâid üç kırâet daha vardır ki, bunlar Şâz sayılmaktadır. Bunlar Hasan-ı Basri ile İbn-i Muhaysın el-Mekkî’nin ve Süleyman el-Âmeş’in kırâetleridir. Bunlardan da icazet alanlar vardır. Şu kadar varki bu Şâz kırâetlerle namaz kılınması caiz değildir.

İlimler, sadırlardan satırlara nakl edildiği zaman Kırâet ilmi de müstakil bir fen hâlinde tedvin edilmiştir. İbn-i Cezerî’nin Neşr unvanlı eserinde yazdığına nazaran kırâet vecihlerini bir kitabda ilk cem eden zât Ebû-Ubeyd el-Kasım İbni Selâm’dır. Vefatı (224) tarihindedir. Daha sonra Ebû-Amil Dânî zuhur ederek bu bâbda yed-i tûlâ sahibi olmuş El-Mukni’ adındaki kitabı,te’lîf etmiştir. Bil’âhare Şâtıbiyye ahâlisinden Ebü’l-Kasım İbni Feyyûre Kırâet îlmi’ni kemâl derecesine kavuşturmuştur. Bu zât Ebû- Amr’in kitablarını tenkîh ve telhis ederek meşhur Hırzü’l-Emânî unvanlı manzum eserini vücûde getirmiştir.

Ömer Nasuhi Bilmen – Büyük Tefsir Tarihi
Link : http://www.unitedamericanmuslim.org/tefsirtarihi/

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin