Ana Sayfa İktibaslar Mahmud Efendi K.s :İdareciler Hz. Ömer’i Örnek Almalı !

Mahmud Efendi K.s :İdareciler Hz. Ömer’i Örnek Almalı !

218
0

İdareciler Hz. Ömer’i Örnek Almalı!

“Senin gibi bir adama bu hâl hiç yakışıyor mu?” “Yâ Emirü’l–mü’minin! Allah aşkına beni dinlemeden hüküm verme.” “Söyle, seni dinliyorum.” “Ben Allah’a bir yerde âsi olduysam, sen üç yerde âsi oldun ey Emirü’l–mü’minin.”

Allah Ömer’i Affetmezse Hâli Nice Olur?

İdarecilerin İslâm dinine sahip çıkmaları, İslâm’ı koruyup kollamaları çok önemli ve büyük bir hâdisedir. Niçin önemli ve büyük bir iştir? Çünkü mü’min bir idarecinin sorumluluğu ve üzerine aldığı görev çok büyüktür. Bu öyle kolay bir iş değildir. Asr–ı Saadet’e baktığımızda Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bir gece dışarı çıkıp, Medine sokaklarında dolaştığını görüyoruz. Bu dolaşma esnasında evlerin önünden geçerken arı vızıltısı gibi Kur’an okuyan ashabının sesini işitiyor.

Ebû Musa el–Eş’arî’nin evinin önüne geldiğinde, buradan gelen Kur’an tilaveti bir başka idi. Burada Kur’an–ı Kerîm tecvitli ve makamlı bir şekilde okunuyordu. Kâinatın Efendisi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebû Musa el–Eş’arî’nin evinin önünde durdu ve okumasını sonuna kadar dinledi.

Ertesi gün oldu. Efendimiz, Ebû Musa Radıyallahu Anh’a hitaben buyurdu ki:
“Ey Ebû Musa! Elbette sana Davud’un sesi gibi ses verilmiştir.”

Davud Aleyhisselâm Zebur’u okuduğu zaman o kadar güzel okurdu ki, kuşlar baş ucuna toplanır, diğer mahlûkat da etrafına toplanır, huşû içinde, okunan âyetleri dinlerlerdi.

Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ebû Musa’ya bu hitabından sonra ashabına döner ve şu açıklamayı yapar:

“Dün gece dışarı çıktım. Evlerden arı vızıltısı gibi Kur’an–ı Kerîm okuyan sesler geliyordu. Ebû Musa’nın evinin önüne gelince onu dinlemeden geçemedim.” Bunun üzerine Ebû Musa:

“Ya Resûlullah! Senin dinlediğini bilsey dim, daha dikkatli okurdum.” dedi.
Ömer Radıyallahu Anh, Emirü’l–mü’minin olduktan sonra halkın dert ve sıkıntılarını, hâl ve ahvalini bizzat yerinde tespit etmek için geceleri dolaşırdı. O bu gece dolaşmalarını kendisine bir vazife olarak addeder, kendisini idaresi altında olanların bekçisi olarak görürdü. Halife Hz. Ömer, yine bir gece İbn Mes’ud ile beraber dolaşmaya çıkar. Bu dolaşma esnasında bir evden kulaklarına şarkı sesi gelir. Sesin geldiği yöne giderler ve kapının aralığından içeri baktıklarında yaşı ilerlemiş bir adamın içki içtiğini, bir cariyenin de ona şarkı söylediğini görürler.

Gördüğü manzara karşısında Ömer hiddetlenir ve şiddetle içeri girer.
“Senin gibi bir adama bu hâl hiç yakışıyor mu?”

Adam ayağa kalkmış, neye uğradığının şaşkınlığı içinde kendini toparlamaya çalışır, korku ile der ki:

“Yâ Emirü’l–mü’minin! Allah aşkına beni dinlemeden hüküm verme.”
Emirü’l–mü’minin:

“Söyle, seni dinliyorum.” der. Adam:

“Ben Allah’a bir yerde âsi olduysam, sen üç yerde âsi oldun ey Emirü’l–mü’minin.” der. Hz. Ömer:

“Nedir onlar?” diye sorunca.

“Ey Emirü’l–mü’minin! Birincisi şu: Mevlâ Teâlâ, “Kusurları araştırmayınız.” buyurdu. Sen ise benim hâlimi araştırdın. İkincisi şu: Mevlâ Teâlâ, “İyilik, evlere arka tarafından gelmeniz değildir. Lakin iyilik, muttaki olanların iyiliğidir.” buyurdu. Sen ise böyle yapmadın. Üçüncüsü de şudur: Mevlâ Teâlâ, “Kendi evlerinizden başka evlere müsaade istemeden ve sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz.” buyurdu. Sen izinsiz olarak, selâm dahi vermeden benim evime girdin.”

Adamı dinleyen Ömer:

“Doğru söyledin. Bu yaptığımdan dolayı beni affeder misin?

Adam:
“Seni Allah affetsin.” dedi.

Emirü’l–mü’minin büyük bir üzüntü içinde dışarı çıktı. Koca Halife ağlıyordu:
“Allah Ömer’i affetmezse, hâli nice olur?”

Ey Sâriye Dağdan Sakın!

Mevlâ’mız kullarına nice nimetler ve imkânlar vermiştir. Bu nimetlerden biri de haberleşmek için kullandığımız telefonlardır. Dünyanın herhangi bir yeri ile istediğiniz gibi konuşabiliyorsunuz. İster evde olun, ister işte, ister hareket hâlindeki bir arabada. Bu haberleşme, zâhirî haberleşmedir. Hiç zâhirî haberleşme olur da bâtınî haberleşme olmaz mı? Madde ne kadar ileri giderse gitsin, mânaya, bâtına ulaşamaz. Zâhiren insanlara lüzumlu olan şeyler, bâtın için gerekli olmaz mı?

Yer Medine… Emirü’l–mü’minin, cuma hutbesinde… Anlattığı mesele ile hiç alâkası olmayan bir söz söylüyor:

“Ey Sâriye, dağdan sakın!”

Cemaat, Hz. Ömer’in hutbedeki bu hitabına bir anlam veremez; ama işin içinde bir iş olduğunu da bilir.

O sıralar Hz. Ömer Radıyallahu Anh, cihat için seriyeler çıkarmıştı. Bu seriyelerden biri düşmanın pususu ile karşılaştı. Düşman arkada, dağ tarafında pusu kurmuştu. Tam düşman saldırıya geçeceği sırada Emirü’l–mü’minin bu durumu seriyeye haber verir.

Aradan zaman geçer ve seriye zaferi kazanır. Derken Medine’ye dönülmüştür. O gün cuma hutbesinde Ömer’den bu garip sözü duyan cemaat, kumandana sorar:
“Falan gün, falan vakitte ordu ne hâldeydi? Ne ile karşılaştınız?”

“Bahsettiğiniz vakitte biz savaşı kaybetmek üzere idik. Birden Emirü’l–mü’minin bana seslendi ve dağa doğru yönelmemi isteyerek, oradaki düşman pususunu haber verdi. Biz de onun dediğini yaptık ve savaşı kazandık.”

Bu, bir himmet meselesidir, bunu anlamak için Mevlâ’nın zikrini yapmak, ilim ehlinin sohbetlerine devam etmek gerekir.

Hz. Ömer
Bilmediğini Cemaate Soruyor

Hz. Ömer Radıyallahu Anh bir gün kürsüde vaaz–u nasihat ediyor. Vaaz–u nasihati sırasında bir âyet–i kerîme okur.

“Yoksa Allah’ın kendilerini noksanlaştıra, noksanlaştıra tüketerek cezalandırmayacağından emin mi oldular?” (Nahl, 47)

Âyet–i kerîmede geçen bir sözcüğün mânasını anlayamadı ya da ne anlatmak istediğini tam çıkaramadı. Cemaate:

“Bu kelimenin mânasını içinizde bilen var mı?” diye sordu. Bunun üzerine cemaatten biri ayağa kalkarak, âyette geçen kelimenin ifade ettiği mâna “noksanlaştıra, noksanlaştıra” anlamına gelmektedir dedi. Bu açıklamaya göre âyet–i kerîmenin mânası şöyle oldu:

“Yoksa Allah’ın kendilerini noksanlaştıra, noksanlaştıra tüketerek cezalandırmayacağından emin mi oldular?”

İnsanın yaşı ilerledikçe vücut zayıflıyor, güçten ve takatten düşüyor. Gençliğindeki sağlık ve afiyet azalıyor, hafızası zayıflıyor, unutmalar başlıyor… Nihayet Mevlâ Teâlâ insanı ölümle yakalıyor.

İşte Ömer bu… Koskoca Ömer, bir kelimenin lügat mânasını bilemeyince cemaate soruyor. Düşünmüyor ki, cemaati kendisi için “Bak, şu Ömer’e! Bir kelimenin lügat mânasını bilemedi.” diyecekler diye hiç düşünmüyor, tereddüt etmiyor. Kim ne düşünürse düşünsün, aldırmıyor.

Bir de bugüne kıyas edin, bakalım. Bizler bizi dinleyenlere bizi cahil bulup küçümsemelerinden korktuğumuzdan, bilemediğimiz bir şeyi “Ben bilmiyorum, bilen varsa söylesin.” demekten utanırız. Hz. Ömer Radıyallahu Anh hem insanların “Ömer amma cahil!” demelerini umursamıyor, hem de “Ömer iyi âlim, bilgili hoca!” demelerini de umursamıyor.

Yâ Ömer! Seni Ağlatan Nedir?

Bir gün Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hasır üzerinde yatmış, istirahat ediyorlardı. Mübarek başının altına da hurma lifinden yapılmış bir yastık koymuştu. Bu hâl üzereyken Hz. Ömer Radıyallahu Anh çıkageldi ve Kâinatın Efendisi’ni bu hâlde görünce ağlamaya başladı. Efendimiz Ömer’in ağladığını görünce:

“Yâ Ömer! Seni ağlatan nedir?” diye sordu. Ömer:

“Acemistan Hükümdarı Kisra, Rum İmparatoru Kayser zevk ve sefa içinde yaşıyorlar. Sen Allah’ın Habibi ise, şu hâldesin. Bu sebepten dolayı ağlıyorum.” deyince Efendimiz:

“Yâ Ömer! Dünya onların, âhiret bizim olsun; buna razı olmaz mısın?” buyurdu. Ne büyük bir mesele, ne büyük bir olay. Bu hâdiseden muhakkak ders almalıyız. Dünyanın tamamı bize verilse, yine dünyaya rağbet etmemeli, çünkü sonu yok.
Devlet Reisinin Sarayı Nerede?

İslâmiyet her geçen gün değişik memleketlere yayılmakta, İslâm devleti büyümektedir. Emirü’l–mü’minin Hz. Ömer Radıyallahu Anh’dır. Rum Kayseri, Medine’ye Hz. Ömer’e bir elçi gönderir. İslâm devletinin büyüklüğü, halifenin güç, kuvvet, asalet ve şöhreti her yana yayılmıştır. Kayser ve elçisinin de bu haberlerden bilgileri vardır. Onlar zannediyorlardı ki, duydukları şöhretlerine denk olarak Medine’de bir saltanat kurmuşlar.. Makamlar, mevkiler saraylar…Tabiî gelen elçileri de törenle karşılayacaklar…

Bu düşüncelerle yola çıkan elçi, düşüncelerine uygun kılık kıyafet ile Medine’ye gelir. İlk rastladığı sahâbîye sorar:

“Devlet reisinin sarayı nerede?”

“Emirü’l–mü’mininin sarayı yok.” Maddî planda saray yoktu; ama gönül sarayı vardı. Elçi şaşırmıştı; atını nereye bağlayacağını sordu. O sırada orada bulunan yaşlı bir nine elçiye dönerek:

“Atını şu kazığa bağla ve beni takip et, seni Halife’nin yanına götüreyim.” dedi.
Elçi şaşkınlık içinde denileni yapar ve nineyi takibe koyulur. Biraz gittikten sonra nine elçiye döner:

“İşte devlet reisimiz.” der. Elçi iyice şaşırmıştır. O şöhreti üç kıtaya yayılmış bulunan bir büyük devletin reisi bir hurma ağacının altına yatmış uyuyor. Elçi bu manzaradan o kadar etkilenir ki, ayakta duracak, takati kalmaz. Hz. Ömer’in bu hâlinden çok etkilenir:

“Bana ne oluyor ki, bunca yıldır, elçilik yaparım. Hangi hükümdarın karşısına çıksam, kendimi onlar gibi hükümdar hissederim. Bunun huzurunda hem de uyuyan bir adam karşısında korkudan eriyorum.” der.

O sırada Hz. Ömer uykusundan uyanır. Ömer’in bu durumunu Mevlânâ Hazretleri “Mesnevi”sinde şöyle anlatmaktadır:

“Bu heybet, Allah’ın heybetidir, halkdan değildir.

Bu heybet, sahibi aba olan bu merdin heybeti değildir.”

Mahmud Efendi K.s

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin