Ana Sayfa İktibaslar Kadının Şahidliği

Kadının Şahidliği

180
0

Muhammed Yelkenci

İslamoğlu’nun “gerekçeli meal-tefsir”inde Bakara Sûresinin 282. âyet-i kerîmesinde geçen:

﴿ وَاسْتَشْهِدُوا شَهِيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ فَإِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَاءِ أَنْ تَضِلَّ إِحْدَاهُمَا فَتُذَكِّرَ إِحْدَاهُمَا الْأُخْرَى ﴾

“..Erkeklerinizden iki kişinin şahitli­ğine başvurun. Eğer iki erkek bulunmazsa, bu durumda doğruluğundan emin olduğu­nuz kimselerden bir erkekle iki kadını şâhit tu­tun ki ikisinden biri şaşırır, unutur, yanılır­sa diğeri ona hatırlatabilsin..” kavl-i şerîfi­nin 3 nolu dipnotundaki ifâdelerini aynen aktarıyo­ruz:

“Bu ibare öyle sanıldığı gibi iki kadını bir erkeğe denk saymak değildir. Âyet haksızlığı önleyip adâleti sağlama konusundaki titizlikle alakalıdır.

Bu, kadının ticaret ve ticari anla­ş­ma­lar konusundaki bilgisizliğinden kay­nak­la­na­bi­le­cek muhtemel hataları önleyici bir tedbirdir. Zaten tadille ‘unutma, yanılma, şaşırma, hak­tan sapma’ anlamlarının tümüne birden gelir. Sözgelimi iki kadından biri unutmuşsa, doğal olarak şahit ikiden teke düşecek, sonuçta şahit­lik yapan iki kadın değil, tek kadın olacaktır. Kuran bire iki oranını şahitlikte nisap olarak belirlemez. Zira Nisa 15 ve Nur 4-8 de zina da­vasında cinsiyete bakılmaksızın 4 şahit istenir.

Hatta adil yargılamayı sağlamak için bazı durumlarda erkeğin değil, sadece kadının şa­hitliği kabul edilir. Bunların hiçbirinde de cin­siyet belirtilmez. Burada da maksat şahitlik ya­pacak kimsenin cinsiyeti değil, hatta şahitlik bi­le değil, vadeli borçlanmalarda mağduriyeti önlemektir. Borç vermeyi aşırı teşvik eden vah­yin verilen borçların tahsili konusunu ihmal et­mesi düşünülemez.”

İslamoğlu, âyet-i kerîmenin meâl kıs­mın­daki mânâsını, metne sadık kalarak ver­dikten sonra, dipnotta, tamâmen şahsî kanaat türünden tefsir sadedinde açıklamalar yapıyor ve:

“Bu ibâre öyle sanıldığı gibi iki kadını bir erkeğe eşit saymak değildir!” diyor. Bu söz, o­nun birinci çarpıtmasıdır. Çünkü kâinâtı içinde­kilerle berâber yaratan, maddî ve mânevî hayat düsturlarını belirleyen Yüce Allâh’ımız, bu mevzuda bir erkeğe mukābil, onun yerine geçe­bilecek kadınlar hakkında bir nisap (adet) tâyin etmek üzere: “İki kadın, diğer bir erkek şâhitle berâber şâhitlik yapsın!” buyurmuştur.

Böylece bu iki cins arasında şâ­hitlik nisâbı yönünden bir denklik buluna­ma­yacağını apaçık ortaya koymuştur. İslamoğlu ise kendince eşit­lik tesis etmeye çalışarak “tenzîlâta” gitmek is­temiş ve kendisini yaratan sevgili Allâh’ımızın koymuş olduğu kānunu, muhâtaplarının gözü­nün içine baka baka tahrif etme (değiştirme) gi­rişiminde bulunmuştur.

Bundan sonraki: “Ayet, haksızlığı önleyip adaleti sağlama konusundaki titiz­likle alakalı­dır.” sözü doğru bir sözdür, ancak bâtıl, haksız ve adâ­letsiz olan bir hükmü destekle­me sa­de­dinde söy­len­miştir. Evet, âyeti kerîme mu­hak­kak haksızlığı önle­mekle alâkalıdır, ancak o­nun haksızlığını haklı göstermekle alâkalı de­ğildir.

Daha sonraki: “Bu, kadının ticaret ve tica­ri an­laş­ma­lar konusundaki bilgisizliğinden kaynak­la­nabilecek muhtemel hataları önleyici bir tedbirdir. Zaten “tadille” unutma, yanılma, şaşırma, haktan sapma anlamlarının tü­mü­ne birden gelir”sözünün tahlîline gelince:

İslamoğlu, bu ifâdesi ile sâdık bir talebesi olduğu üstatlarının ve işine geldiği yerde adım adım izlerini tâkip ettiği, dîni tahrip etmek için dîni öğrenen şarkiyatçıların dümen suyuna girmeye başlamıştır.

Hâlbuki Şerî‘at-i Garrâ’da aslî delil olan Kitab ve Sünnet’te: “İki kadın şâhit olarak tâ­yin edi­len nisâbın illeti mensûsası (kesin delille be­lirlenen nedeni), yaratılışlarındaki noksanlık­tan kaynak­lanan unutkanlık veyâ şaşırmayı gi­dermek için hatırlatma” olarak açıklanırken, İs­lamoğlu buradaki illeti çaktırmadan değiştir­me­ye kalkarak; hükmün illetinin “bilgisizlikten kaynaklanan hataları önlemek” olduğunu ifâde etmiştir.

Böylece ona göre, âyeti kerîmeyi tahrifin çağdaş şekli olan tarihselcilikle tefsir etmenin yolu açılmıştır.

Bu yol da ona gerçek illet olan, “Unutma veyâ şa­şırma sebebi ile hatırlatmak” mânâsını ge­nelleştirerek, illetin daha kapsamlı bir mânâ olan “Bilgisizlik” olmasını telkin et­miştir.

Bu üslûbuyla onun, açıklamalı(!) me­âli­ni(?) tashih ettirdiği hocasının hocası olan Faz­lur­rahman’ın sâdık bir tâkipçisi olduğu an­la­şıl­maktadır. Çünkü tarihselcilerin mümessili olan Fazlurrahman’a göre, Kur’ân-ı Kerîm’deki husûsi kayıtlarla kayıtlanan hükümler, bugü­nün cemiyetine tatbik edilemez.

Zîra bunlar yedinci yüzyılın ictimâî duru­muna göre şe­killenmişlerdir. Bu sebeple yapıl­ması gereken, bu husûsî çözümlerden yola çı­karak; adâlet, yardımlaşma ve şefkat gibi u­mum ifâde eden kāidelere varmak, sonra da ge­nellik ifâde eden bu kāidelerden ana hedefler çıkarmak ve bunları husûsî meselelere tatbik etmektir.

Dolayısıyla Kur’ân-ı Ke­rîm­’­de geçen: “Mîrasta erkeğin, kızın iki ka­tını alması” ve “Fâizin haramlığı” gibi husûsî hükümlerin bu­gün uygulama sahası kalmamıştır. (Adil Çiftçi, Fazlurrahman’la İslamı Yeniden Düşünmek)

İşte mev­zûmuzda da, kadınların cehâleti­nin ortadan kalkması sebebiyle birçok halde a­dâleti temin etmek bir hâtun şâhitle de hâsıl o­lacağına göre, husûsî illetin üzerine binâ edilen hükmün geçerliliği kalmadığından bunlara gö­re, şâhitlikte bir kadınla bir erkek yeter!

Bu kişilerin Mevlâ Te‘âlâ Hazretleri’ne nasıl da akıl vermeye çalıştıklarını görüyor mu­sunuz?

İşte bu anlayış, Kur’ân-ı Kerîm’i anla­ma- nın usul ve tatbikine zıt ve ahkâmının birço­ğu- nu asrî (çağdaş) de­ği­şimlerle tahrife uğ­rat­ması cihetinden ne vahim bir tefsir anlayışıdır!

İslamoğlu şahsına âit bu değer­lendir­me­si­ni, Kur’ânı an­lamanın usullerini hiçe sayan ve fıt­rata da man­tı­ğa da aykırı olan bu mugalâtası (laf kalabalığı) üze­rine binâ etmeye teşebbüs e­derek âyet-i kerîme hakkındaki tahrif cinâyetini işle­me sadedinde:

“Söz gelimi iki kadından biri unutmuşsa, doğal olarak şahit ikiden teke düşecek, sonuç­ta şahitlik yapan tek kadın olacaktır. Kur’an bire iki oranını şahitlikte nisap olarak belirle­mez.” di­yor.

Ne cesâret! Sıradan bir in­sanın söylemedi­ğini ona yakıştırmak bile dînen çok sakıncalı i­ken, ya söy­lemediği bir şey Allâh-u Te‘âlâ’ya nasıl nispet edile­biliyor?

Dört mezhebe göre şahâdet nisâbı incelen­diğinde elde edilen netîceler şöylece sıralanabi­lir:

1) Dört erkek şâhitten azının kabul edil­mediği şâhitlikler ki bu da zinâdaki şâhit­lik­tir. (Nûr Sûresi:4-13, Nisâ Sûresi:15)

İmâ­m-ı Müslim’in Ebû Hureyre (Radıyal­lâhü Anh)dan rivâyetine göre; Sa‘d bin Ubâde (Radıyallâhu Anh)ın bu husustaki sorusuna mukābil Efendimiz (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem):

“Zi­nâ su­çunun isbâtı için dört erkek şâhit ge­rekli olduğu”nu belirtmiştir.(Müs­lim, Li‘ân, no:1498/15-16, 2/1135-36­)

2) Hanbelîler, zengin olduğu bilinen bir kimsenin fakir olduğunu ispatlayabilmesi için üç erkek şâhit getirmesinin lâzım olduğunu söylemiştir. (Müntehe’l-İrâdât:3/556)

Delil olarak da Müslim’in ihrâc ettiği Ku­beysa hadisini zikretmişlerdir.

3) Sâdece iki erkeğin şâhitliğinin kabul e­dildiği şahâdetler ise; hırsızlık sebebiyle el ke­silmesi, yol kesip adam öldürmek sebebiyle ve- rilen cezâlar, içki içmek sebebiyle sopa vurul- ması gibi cezâlardır. Buradaki nisap dört mez- hebin ittifâkı ile sâbittir.

Fakihlerin cumhûru: “Mal olmayan ve kendisiyle mal kastedilmeyen nikâh, talak, ric‘­at, zıhar, Müslüman olmak, îlâ, nesep, ta‘dîl ve cerh gibi işlerde sâdece iki erkeğin şahâdeti ge­çerlidir” demişlerdir. (eş-Şerhu’l-Kebîr, Tebsıratü’l-Hük­kâm, Ravzatü’t-Tâlibîn, el-Muğnî)

Hanefîlere göre ise hadler ve kısastan baş­ka olan şeylerde, ister mal olsun isterse talak, nikâh, ric’at gibi mal olmayan hak­lar olsun, iki erkek veyâ bir erkek ile be­râber iki kadının şâhitlikleri geçer­lidir. (El-Hidâye, Fethu’l-Kadir, el-Mebsût)

4) Erkeklerin haberdar olamadığı, bekâret tespiti ve doğum gibi hâtun­lar­la alâkalı husûsî hallerde ise kadının şâhit­li­ği kabul edilir. Bu­ra­larda Hasen-i Basrî(Radıyallâhu Anh)dan gelen bir rivâyette ebe olmak şar­tıyla bir hâtun, İmâm-ı A‘zam (Radıyallâhu Anh)a göre ebe olsun olmasın hür ve adil olan bir hâtun yeterlidir.

İmâm-ı Şâfi‘î (Radıyallâhu Anh)a göre ise dört hâtunun şâhitliği lâzımdır.İmâm-ı Mâlik, İbni Şübrume ve İbni Ebî Leylâ (Radıyallâhu Anhüm), i­ki kadını şart koştular. Ahmed bin Hanbel (Ra­dıyallâhu Anh)dan bu hususta iki rivâyet vardır; bunlara göre ebe olmak şartıyla bir kadın veyâ iki kadın şâhit gereklidir. (el-Müdevventü’l-Kübrâ; el-Muğnî; el-Ümm; el-Hâvî; el-Mâverdî; eş Şerhu’l-Kebîr; el Meb­sût; Fethu’l-Kadîr)

5) Hilâlin gözetlenmesi gibi durumlarda i­se adâletli bir erkeğin şâhitliğinin kabul edilir. (Ebû Dâvûd; Hâkim; Tirmizî; Nesâî)

İslamoğlu, Kur’ânı Kerîm’in fehvâsından istinbat edilecek mânâlar husûsunda, görül­me­miş ve işitilmemiş tahrif cinâyetini işledikten sonra, bu usulsüz açıklamalarına destek vere­bilmek için: “Zira Nisa 15 ve Nur 4-8’de zina davasın­da cinsiyete bakılmaksızın dört şahit istenir.” di­yor.

Peki, soruyoruz: “Kur’ân-ı Kerîm ger­çek­ten öyle mi diyor? Yoksa bu âyetleri açıklayan hadîs-i şe­rîfler veya sahâbe kavilleri var mı?” Cevap: “Hâyır, bunların hiç biri yok. Anlaşılan o ki, bu adam birinci tahrif cinâyetine destek a­rarken ikincisini irtikâb edilmiş.

Bu âyet-i kerîmedeki adede (dört sayısına delâlet eden kelimeye) sarf ilmi cihetinden ba­karsak, bu kelime müzek­kerdir. Usûl-i Fıkıh kāideleri ci­hetinden ba­kı­lacak olsa; hâs (özel mânâya delâlet eden) bir lafız olduğu için ko­nuldu­ğu mânâya yâni dört erkek mânâsını kat‘­an (kesin olarak) ifâde eder ve şâhitlerin erkek­lerden olması gerek­tiğine sarâhaten (açıkça) de­lâ­let eder.

Sibtu’bni’l-Cevzî “İsrâfü’l-İnsâf”ında, Ebû Bekr el-Cessâs “Ahkâmü’l-Kur’ân” i­simli eserinde, İbn Ebî Şeybe “el-Musannef”­inde, Abdurrezzâk ib­nü’l-Hümâm es-San‘â­nî “el-Musannef”inde zinâ haddinde geçerli o­lan şâhitlik nisâbı hakkındaki sahâbe kavillerini uzun uzadıya naklederler.

Ayrıca İbn Cerir et-Taberî ve İbni Ebî Hâtim (Rahimehümellâh) tefsirlerinde bu nakillere yer verirler.

Kurtubî (Rahimehulâh) “el-Câmi‘u li-Ahkâ­mi’l-Kur’ân isimli eserinde: “Bu mevzûda Ümmeti Muhammed’in icmâ‘ı vardır.” Der ki bu: “Bu konuda aykırı görüş beyân eden hiç kimse olmamıştır.” demektir.

Dolayısıyla zinâ haddinin tatbik edilebil­mesi için muhakkak dört erkek şâhit lazımdır.

İbni Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet e­dilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):

عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «إِنَّ اللّٰهَ لَا يَجْمَعُ أُمَّتِي عَلَى ضَلَالَةٍ، وَيَدُ اللّٰهِ مَعَ الْجَمَاعَةِ، وَمَنْ شَذَّ شَذَّ إِلَى النَّارِ.»

“Şüphesiz Allâh ümmetimi dalâlet (sa­pıtma) üzere birleştirmez. Allâh’ın yedi (kud­ret eli, Ehl-i Sünnet vel)Cemaatin üzerinde­dir. Ayrılan, ateşe ayrılmış olur!” (Tirmizî, Fi­ten­:7, no:2167, 4/466; Hâkim, el-Müstedrek, no:391) buyur­muştur. Artık bu ortak kararın dışında kalanlar düşünsün!

İslamoğlu’nun bundan sonra söylemiş ol­duğu: “Talak 2’de de boşanma için iki şahit is­tenir.” sözü de, aynı vartaya düşmesine sebep olmuştur. Yâni ona göre burada da cinsiyet a­ranmamaktadır. Oysa gerçek böyle değildir. Nitekim İmâm-ı Gazalî (Rahimehullâh) Usûl-i fık­ha dâir tasnif ettiği “el-Müstesfâ” isimli ese­rinde:

“(Sâdece kadınların haberdâr olabileceği doğum, bekâret ve dulluk gibi hallerin dışında­ki durumlarda erkeklerin şâhitliği olmadan) yüz tane kadın da olsa şahâdetleri kabul edilmez. Çünkü şâhitlik te‘abbudîdir.” Yâni orada akıl yürütüp, kıyas yaparak hüküm çıkarılamaz. eş-Şâtıbî (Rahimehullâh) da “el-Muvâfakat”ında bu mânâyı ifâde eden hadîs-i şerîfleri naklederek, aynı hükme işâret etmiştir.

İslamoğlu’nun bundan sonraki; “Hatta a­dil yargılamayı sağlamak için bazı durumlarda erkeğin değil, sadece kadının şahitliği kabul e­dilir. Bunların hiç birinde de cinsiyet belirtil­mez.” sözüne çok dikkat edilmelidir!

Acaba bu bir dil sürçmesi midir, yoksa muhâtaplar bu kadarcık (!) bir çarpıtmayı an­la­mazlar diye yapılan bir oyun mudur?

Hem “Sâdece kadının şahâdeti kabul edi­li­yor” diyeceksin, hem de cinsiyetin belirtilmedi­ğini söyleyeceksin. Demek hâlâ:

﴿ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ ﴾

“Ama andolsun ki; elbette sen onları (konuştukları tarizli ve kapalı) o söz üslûbu içerisinde muhakkak tanıyacaksın!” (Muham­med Sûresi:30) kavl-i şerîfinde geçen kānunu İlâhî tecellî etmeye devam ediyor.

Doğrusu şu ki, İbni Ebî Şeybe ve Abdur­rezzâk’ın “Musannef”lerinde,İmam-ı Şâfi‘î’­nin “el-Ümm” ve “Ahkâmü’l-Kur’ân”ında, Cessâs’ın veİbnü’l-‘Arabî’nin “Ahkâmü’l-Kur’ân”larında ve daha birçok mûteber kay­naklarda anlatılana göre: “Bekâret, dulluk ve is­tihlal gibi sâdece kadınların haberdâr olabile­ceği hallerde, bir kadının şâhitliği kabul e­dilir.”

“Bir insan bayırdan aşağı yuvarlan­maya başladı mı, artık onu tutamazsınız” ke­lâm-ı ki­bârını haklı çıkarmak için bu kişi tahrifte ısrara devam ediyor ve: “Burada da maksat şâhitlik yapacak kimsenin cinsiyeti değil..” diye bir zır­va ortaya atıyor.

Yâni bahis mevzuu olan müdâyene âyetin­deki saptırmayla yetinmeyip, Müslümanların kafasına zehiri zerk etmek için şuurlu bir şe­kil­de aynı görüşü tekrar tekrar vurguluyor.

Aynı mânâyı ifâde eden beşinci cümle! Değişik ka­lıplarda ve peş peşe!

Ey Müslüman, artık uyan!!! Batının kör taklitçilerinin veyâ kasıtlı mu­ka­l­lit­lerinin Kitâ­bullâh hakkındaki hâinliklerini anla!

Tam bir feminist (kadınların haklarını gözeten) gibi, Kur’ân’ın tahrifi pahasına da ol- sa illâ da eşitlik istiyorlar, sanki eşitlik olunca adâlet sağlanmış olacak?!

Hâlbuki illâ da adâlet deselerdi eşitlik sağ- lanmış olacaktı.

Ahkâm-ı İlâhiyye’nin bir ta­rafa fırlatılması bu adamlara ne kadar da hafif geliyor.

Ey Allâh’ım! Ne kadar sabırlısın!!!

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin