Ana Sayfa İktibaslar İslam Tarihini Değerlendirmede Önemli Ölçüler

İslam Tarihini Değerlendirmede Önemli Ölçüler

276
0
Kaynak : Şeyh Salih Ekinci K.s Hazretleri – Sahabe Dönemi Adlı Eseri
Burada, İslâm Alimlerinin önde gelenleri ve muhakkik alimlerin tesbit etlikleri, İslâm Tarihini değerlendirmede dikkat edilmesi gereken bir kaç noktayı zikredip, bu kitapta bunların ışığında hareket edeceğiz.

Zikredeceğimiz bu noktalar İslâm Tarihini değerlendirmedeki en önemli ölçülerdir.

1- Önde gelen fakihler,usûlcüler. Hadisçiler tarafından ittifakla savunulan noktalardan birisi şudur;

“Zaîf hadis fazâil-i a’mâl (amellerin faziletleri) konusunda olduğu gibi menkıbeler hususunda da hüccettir. Fakat râvilerden birine “hadis uydurma” isnad edilecek derecede fazla zaîf olmamak şartıyla. Yoksa kesinlikle delil olamaz. Yanlız bir insanı cerhetmek onun aleyhinde bir hüküm vermek için, sahih, yani tan ve cerhten sağlam kalmış hadis lazımdır. Bundan dolayı bazı sahabelerin menkıbelerinde bazı zaif hadisleri zikretmekte beis görmedik.

2- Şüphesiz sahabelerin tümü Allah Resulünün ve İslâm önderlerinin şehâdetiyle âdildir. Buna ters düşen, dolayısıyla onların adaletiyle bağdaşmayan her rivâvet, varsa eğer sahih bir senedle rivayet edilmemişse -ki çoğu böyledir- kesinlikle reddedilmesi gerekir. Yok eğer sahih bir senedle rivâvet edilmiş ise -ki bu da çok nâdirdir- tevil edilmesi ve sabit olan adaletleriyle bağdaşacak bir şekilde yorumlanması gerekir.

Araştırmacının muhakkik imamların tesbit ettiği bu kâideyi Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in ashabına eksiklik isnâd edildiği her rivayette kendisine başvuracağı bir dustur edinmesi ve daima göz-önünde bulundurması gerekir .Aksi takdirde dalalete düşer ve ümmetin en hayırlıları hakkında haysiyetlerine dokunmak gibi bir uçuruma yuvarlanır ve bu işten böylece Allah’ın ve Resulünün adını yüklenerek çıkar.

3- Cerh ve Tadil alimlerinin muhakkıkları şunu tesbit etmişler ki, imamlığı ve adaleti sabit olan,hürmet gören, övenleri çok ve cerhedenleri pek az bulunan aynı zamanda ortada onu cerhetmeye yol açan bir mezheb taassubu veya başka bir nedenin varlığına delâlet eden bir karinede bulunan bir kimse hakkında cerhe iltifat etmeyip o kimsenin adil olduğuna hükmederiz.

Örnek olarak İbni Maîn’in İmam Şafii hakkındaki hükmü kabul edilmez Velev ki tefsir edilsin, velev ki binlerce izah getirilsin kabul edilmez Çünkü kesin delil ibn-i Mâin ‘ in haklı olmadığını tesbit etmiştir [14]

Mademki bu ümmetin âlimleri hakkındaki hüküm böyledir acaba resulullah’ın sahabeleri hakkında hüküm nasıl olacaktır ?!

4- Muhakkak ki sahabeler (ALlah hepsinden razı olsun) hatalardan masum değildirler.Ehli sünnete göre peygamberler dışında hiç kimsenin masum olması gerekli değildir.Buna göre hiç bir sahabenin masum olması gerekmez.Ancak onlar kendilerinden sâdır olan günahların,sabit olan adaletlerini cerh etmesinden muhafaza edilmişlerdir.

Beşeriyyetin gereği olarak onlardan bir hata -velevki kebâirden olsun , Nitekim bazı sahih hadislerde onlardan bazılarının bir takım büyük günahları işlemiş olduğu sabit olmuştur.Sâdır olduğunda tevbe etmeye koşarlardı,onu telâfi etmek için kendilerine had vurulmasına derhal razı olurlardı, nefislerini hesaba çeker ona uymazlardı ve salih amelleri çokça işlerlerdi. Hatta bazen zellenin (küçük hata) onlardan sâdır olması Allah katında derecelerinin yükselmesine ve makamlarının yücelmesine sebep oluyordu.

Takıyyuddin İbni Teymiyye der ki:

“Şehâdet ederiz ki onlardan bir zât, her hangi bir günah işlediği zaman, Cenabı Hak ona ahirette azab etmeyecek, onu cennete gönderecektir. Ahiret azabı ise o günahtan dolayı tevbe etmekle, çokça işlediği iyiliklerle, başına gelen ve günahlara keffaret olan musibetlerle, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in, hayatında ve vefatından sonra onlara dua ölmesiyle, zira müslümanların onlara duâ etmesiyle- zira müslûmanlar onlara hep duâ ederler- ve bunların dışında günahlara kefaret olan başka sebeplerle üzerlerinden kalkacaktır” [15]

İbni Teymiyyenin bu ifadeleri daha önce naklettiğimiz, İbn-i Hazm ın sözlerine muvâfıktır.

5- Müslümanların ayıplarını görmezlikten gelmek, onlar için mazeretler bulmak ve onlar hakkında hüsnü zanda bulunmak her müslümana farzdır. Onların kötülüklerini araştırmak, onların hatalarını bulmaya çalışmak, onların hoşuna gitmeyen şeyleri onlara isnâd etmek onları kendilerinde bulunan bir hasletle de olsa küçük düşürmek haramdır.Ümmetin sıradan fertleri karşısında durum böyle iken Reslullah’ın ashabına karşı durumu ise varın siz düşünün !

“Kim ki bir dostuma düşmanlık yaparsa ben ona harb îlam ederim” (Hadisi Buhârî rivâyet etmiştir).

6- Sahih bir yolla rivâyet edilen ve sahabelerin adaletini cerh ediyor gibi görünen hareketlerin büyük bir bölümü ancak te’vil ve ictihad sonucu gerçekleşmiştir. Onlar bu gibi şeylerden dolayı sevab kazanırlar.

7- Ebû Abbas İbn-i Teymiyye şöyle der: “Sahâbîlere kötülük isnâd eden ve onları ta’n eden rivayetlerin çoğu, ya tümüyle yalandır, veya söz konusu hadis, sahâbiye zem ve kötülemeyi ifade edecek şekle sokacak derecede bir şeyler eklenmiş veya bir şeyler çıkarılmıştır.

Bu gibi şeyler Ebû Muhammed Lût bin Yahya ve Hişâm bin Muhammed bin Es-Sâib El-Kelbî [16] gibi yalancılıkla tanınan kişiler tarafından rivâyet edilmiştir. El-Kelbî en yalancı kişilerdendir ve şiidir. Babasından ve Ebû Muhannefden rivâyet eder, oysa bu ikisi yalancı olup rivayetleri terkedilmiştir”

İbn-i Teymiyye ibaresinin devamında, Cerh ve Ta dil alimlerinin El-Kelbî hakkındaki görüşlerini ve onun yalancılığı ve rivayetinin geçersizliği konusunda ittifak ettiklerini nakleder. [17]

Ebû Muhannefe gelince, İbn-i Kesîr onun hakkında şöyle der: O şiidir. Hadisi Ümmet (ulemâsı) nezdinde zayıftır. [18]

Yine İbni Kesîr: “O şüphelidir özellikle Şiîlikle ilgili meselelerde.” [19] diyor.

Hafız Ez-Zehebî diyor ki: “Ebû Muhannef doğru-yanlış demeden nakiller yapan ve sözüne itibar edilmeyen bir tarihçidir. Ona güvenilmez. Nitekim Ebû Hatim ve başkaları onun rivâyetlerini terk etmişlerdir.’ [20]

El-Fetenî diyor ki: Lût bin Yahya (Ebû Muhannef) yalancıdır.” [21]

İbni Arrâk da diyor ki: “Lût bin Yahya Ebû Muhannef, rivayetlerinin değeri olmayan bir yalancıdır.” [22]

8- Âlimler, hadisin sahih nasslara ve sabit ilmi kurallara hiç uyuşmayacak bir şekilde ters düşmesini, söz konusu hadisin mevzu olduğunun işaretlerinden saymışlardır.Bundan dolayı İslâm tarihini araştıran bir kimsenin sened zincirinin sağlamlığına kanaat getirdikten sonra, rivâyeti, dirayet açısından değerlendirmesi ve sadece nakille yetinmemesi gerekir.

Nitekim hadis hâfızları rivayetin sahih olması için o rivayetin “illet” ve “Şüzûz” dan arınmış olmasını şart koşmuşlardır. İşte hadis alimlerinin dirâyet ilmi diye adlandırdığı ilim dalı da budur. Keza hadisin ravisinin “Rafizî” olması ve rivayetin Ehli Beytin Menkibeleri veya onlarla savaşanların aleyhinde olması hadisin mevzû olduğunun alametlerinden sayılmıştır.

Bir Râfizi olan İbnü Ebi’l- Hadîd, Hz. Ali’ye isnad edilen [23] Nechu’l-Belâğa” adlı kitabın şerhinde şöyle der: “Şahısların faziletleri hakkındaki hadislerde bulunan uydurmaların temeli şialar tararından atılmıştır. Nitekim onlar ilk olarak hasımlarına olan düşmanlıklarından dolayı kendi adamları (Hz. Ali)’nın fazileti hakkında muhtelif hadisler uydurmuşlar.'[24]

Hafız İbni Hacer el-Askalâni diyor ki: “Fezail (şahısların faziletlerini anlatan hadislere) gelince: Rafızîlerin ehli beytin menkibeleri ile ilgili olarak uydurdukları ve buna karşılık olarak ehli sünnetten bazı cahillerin Muâviye’nin ve Şeyheynin (Ebû Bekir ile Ömer) Radıyallalü Anhum) faziletleri ile ilgili olarak uydurdukları hadisler sayılamayacak kadar çoktur. Oysa ki Allah (Cella Celalühü) Şeyheyni bu gibi uydurmalara muhtaç bırakmamış ve derecelerini bundan daha yüksek kılmıştır. [25]

9- Hiç bir tarihçi naklettiği her şeyde sahih rivâyetlere bağlı kalmamıştır ve hiçbiri naklettiği şeylerin, tartışılmaz ve eleştirilmez birer tarihi gerçek olduğunu iddia etmemiştir. Ancak tarihçiler (nakil yapma konusunda) üç gruba ayrılmışlar:

Birinci Grup: Dindarlık ve Allah’a yakınlaşmanın ancak Sahabe ve Selefe hakareti ifade eden ve onları hafife alan bazı hadisleri uydurmak ve onlara atfen bir takım söz ve davranışları sıralamakta olduğuna inanmış olan, Ebû Muhannef ve El-Kelbî gibi tarihçilerdir. Keza “Mürûcu’z Zeheb” adlı tarih kitabının sahibi el-Mes’ûdî de bunlardandır.

Nitekim Kâdı Ebubekir bin el-Arabî, el-Mes’ûdî’nin bidatçı ve hilekâr biri olduğunu ve rivayet ettiği bazı şeylerin ilhâda (küfre) çok yakın olduğunu söyler. Nitekim onun bidatçı olduğunda da şüphe yoktur” .

Hâfız İbni Hacer diyor ki: “Onun (El-Mes’udî) kitabları onun hem şiî hem mu’tezile olduğunu gösteren şeylerle doludur.” [27]

Tarihçi El-Ya’kûbî de, El-Mes’ûdî’nin durumundadır. Râfîzilerin, sahabe (Radıyallahu Anh) hakkında İslâmî mes’elelerde rivayet ettikleri ve yazdıklarının çoğu bu kabildendir. [28]

Aynı durum Müsteşriklerin (Oryantalist) ve bütün dertleri efendilerini razı etmek olan (Hüseyin Heykel, Ahmed Emin ve Ferid Vecdî gibi) bazı uzantılarının İslâm tarihi ve genel İslâmî meselelerde yazdıkları bütün şeyler için söz konusudur. Müslümanın bu yazılanlara karşı uyanık olması gerekir.

İkinci Grup: İmam, müçtehid, mezheb sâhibi, tefsirci ve tarihçilerin imamı Ebu Ca’fer bin Cerir et-Taberî, büyük ve üstün Hafız İbni Asâkir ve Hâfız ibni Kesîr gibi insaflı, güvenilir, büyük ilim sahibi ve dinine bağlı kimselerdir. Bunlar her mezhep ve meşrebden (örneğin koyu bir şîî olan Lût b. Yahyâ ve vasat bir şîî olan Seyf. b.ömer el-irâkî gibi) tarihçilerin rivayetlerini derlemeyi insaf ve emanetin gereği saymışlardır.

Bu grup, araştırmacının, her rivâyet edilen haberin, ravilerinin durumları araştırabilmesi ve eleştirilecek noktaların el altında bulunabilmesi için rivayetlerin tümünde olmasa da bir çoğunda ravilerin isimlerini zikretmişlerdir. Böylece sorumluluğun altından çıktıklarını ve “mesuliyet rivâyet edene aittir.” ve “Sana senedini zikreden sorumluluğu sana atmıştır” prensiplerine dayanarak sorumluluğu râvilere yüklemişlerdir.

Nitekim ilk hadis hâfızları senet ilminin kendi dönemlerinde en kâmil manada yaşadığından dolayı senedi zikretmenin rivâyet edilen haberin sıhhat bakımından durumu anlatmanın yerini tuttuğuna ve rivayetlerin sıhhat derecesini zikretmeye ihtiyaç bırakmadıklarına inanırlardı. Aynı zamanda bunlar, her anlatılanların sahih olmayabileceğini açık bir dille ifade etmişlerdir.

Nitekim ibni Kesîr, ibni Muhanneften bir çok rivâvetler yapmasına rağmen hakkında daha önce naklettiğimiz sözleri sarfeder.

Keza Taberi tarihinin önsözünün son bölümünde şöyle der;

– Bu kitabımızda bulunupda okuyanın ve duyanın, sıhhatli bir yönünü veya gerçekte manasını bilmediğinden dolayı karşı çıkıp çirkin göreceği rivayetler olabilir. Bilinsin ki bunlar bizim tarafımızdan ortaya atılmış rivayetler olmayıp bizden önceki bazı nakilcilerden bize ulaşmıştır. Ve biz onu olduğu gibi nakletmişizdir.[29] ve ibaresinin devamında “Nitekim biz bu kitabımızda ki rivayetlerle delil getirmeyi kasdetmedik [30] der.

İşte bu nedenle Ebû Muhannef ve El-Kelbî gibilerinin bu tarih kitablarında isimlerinin geçtiğini görmekteyiz. Bununla beraber sık sık bu ikinci grup tarihçiler, haberin sahihlik, zayıflık ve uydurma olma gibi durumlarına dikkat çekmişlerdir. İbni Kesir’in bu hususta büyük bir katkısı vardır. Bildiğimize göre, Bidâye ve Nihâye adlı tarih kitabı, tarih kitapları arasında en güzel olanıdır.

Elimize ulaşan bu miras bizim tarihimizin kendisi değildir.Belkide tarihimizin içinden süzülüp çıkarıldığı, zengin bir araştırma kaynağıdır.

Hâfız İbni Hacer şöyle der; “İlk hadis Hafızlan bir hadisi senediyle beraber zikrettiklerinde sorumluluktan kurtulduklarına ve (hadisin sıhhat) durumunu değerlendirmeyi senede bakmaya bağladıklarına inandıklarından dolayı , uydurma hadisleri herhangi bir değerlendirme yapmadan senetlerini zikretmeye itimat ederek rivâyet ederlerdi’. [31]

Muhibbuddîn El-Hatîb bu konuyu çok güzel bir şekilde açıklayarak diyor ki:

“Taberi ve onun gibi sika (güvenilir) alimlerin zayıf rivâyetleri zikretmekteki durumları bu zamanki kadıların durumu gibidir.

Söyle ki ; Onlar bir meseleyi araştırmak istediklerimle her şeyin kendi kıymetine göre değerlendirileceğine güvenerek bir meseleyle ileili ellerine ulaşan bütün delilleri bir kısmının zayii veya değersiz olduklarını bilmelerine rağmen toplarlardı. İşte Taberi ve seleften büyük tarihçiler ilmin bazı meselelerini bazı noktalardan olsa bile, kaçırma endişesiyle, nakledenin durumunun zayıf olduğunu bildikleri halde nakletmeyi ihmal etmiyorlardı. Ancak, onlar her rivayeti isnad ederek zikrederlerdi ki okuyucu haberin kuvvetliliğini ravilerin sağlamlığından, zayıflığını da ravinin güvenilir olmayıp zayıf olduğundan anlasın. Böylece emaneti eda ettiklerine ve ellerine ulaşan herşeyi okuyucularının önüne serdiklerine kanaat getiriyorlardı. [32]

Eski Tefsircilerde de aynı şekilde hareket etmişlerdir.

Muhammed Zâhid el-Kevserî diyor ki;

“Bir çok eski müfessir, Kur’an-ı Kerimdeki kıssaların bazı yönlerini açıklama konusunda faydalı olacaklarını düşündükleri için yahûdilerden ve başkalarından nakledilen kendi asırlarındaki bilgilere tefsirlerinde yer vermişlerdir. Ve bu bilgileri ayıklama işini ise kendilerinden sonra geleceklere bırakmışlardır.Bu müfessirler, bu bilgileri müslümanların nazarında sahihliğine inanılması istenen ve sağlamı çürüğünden ayırt edilmeden alınması gereken gerçeklerdir diye değil, bilakis Kur’an’da kapalı olarak geçen kıssaları açıklamada biraz olsun faydası olur ihtimaliyle sonradan gelenlere ulaştırma gayretini göstermişlerdir . [33]

Sehavi şöyle der ;

Önceki asırlarda (Hicri 2.yy’dan itibaren) muhaddislerin çoğu senedi senedi zikretmekle yetinip böylece sorumluluktan kurtulduklarına inanırlardı.Nitekim Şeyhimiz Askalânî “Onlara göre senedi zikretmek hadisin durumunu bir nevi açıklama sayılırdı’ diyor , ancak bu asırlarda sakıncalardan emin olunamadığından böyle yapan kimse sorumluluktan kurtulmaz. [34]

Üçüncü bir grub ise; Araştırma ve gerçeği arama zahmetine katlanmadan, sağlam, çürükten ayırma ve inceleme zorlukların, yüklenmeden, hem birinci hem ikinci grubtan tarih bilgileri almış, sağlamını çürüğüyle karıştırmış, rivayetleri senetlerinden koparmış ‘bunları, tarihi gerçeklermiş gibi zikretmiştir.

Hatta bazen bunlara yorumlar getirip hükümler bina etmiş, bu şekilde insanların, hatta büyük âlimlerin- meseleyi karıştırmalarına yol açmışlardır. Öyle ki sıhhattan hiç payını almayan uydurmalar dahi halk arasında, hatta ilmi ortamlarda münakaşa götürmeyecek derecede tartışılmaz meseleler haline dönüşmüştür.

Belki de bu grub bu haberlerin tarihi olaylarla ilgili olduğunu, dolayısıyla ahlâk hadisleri [35] gibi sıkı bir kritiğe tabi tutulmalarına gerek olmadığına, bilakis bu konuda esnek davranmanın gerekliliğine inandıklarından meseleyi biraz hafiften almışlardır. Onlar bu konuda az-çok haklı olsalar dahi tümüyle haklı değildirler.

Şöyle ki; Bu rivayetlerin İslâm akidesi ve şeri hükümlerle hiç bir ilgisi olmazsa haklarında esnek davranılabilir. Yoksa bu konularla en ufak bir ilgisi varsa, hele hele bize, şeriatı taşıyan ve İslâm’ı nakleden, Resûlullah’ın sahabelerini ve Onlara iyilikte tabi olanları kötülemek suretiyle İslâm akidesini ve Şer’i hükümleri kalbinden vuruyorsa, sıkı bir şekilde kritiğe tabi tutulması ve İslâm Âlimlerinin hadis ıstılahında koydukları kendilerine özgü mihenglere vurulması gerekir.

Bu gurubun bir kısmının kitablarında mevzû hadislere az yer vermelerine karşın, bir kısmı da çok yer vermişlerdir.

Ebül-Fidâ “El Muhtasar fi Ahbâri’l-beşer” adlı eserinde, Süyûtî “Târîhul-Hulefa” sında, Abdulvahhab En-Neccâr “El Hulefa ur-Râşidûn”unda, ve Şüblencî “Nûr’ul Ebsâr” ında tarihi haberleri alma konusunda bu üçüncü gruptan sayılabilirler. Hele hele Nûr’ul-Ebsâr” mevzû rivayetler ve uydurma sözlerle doludur.

Allâme Muhakkik İbni Haldun hadiseleri güzel bir şekil de kısa ve öz olarak derlemesine ve olaylarda sebep-sonuç ilişkisini kurmak sûretivle tarihi, bir nevi felsefeye dönüştürme konusunda (diğer tarihçilere göre) farklılık arz etmesine rağmen Tarihinde bu gibi meseleleri esnek tutmakladır.

10- Öte yandan piyasada yalan sözler ve uydurma rivayetlerle dopdolu bazı eski ve yeni kitablar vardır ki uyanık araştırmacı bunların birinci ve üçüncü gruptan hangisine girdiği konusunda şüpheye düşer. İbn-i Kuteybeye atfedilen “El-imâme Ve’s-Siyâse” adlı kitap bu tür eski kitaplardandır.

Nitekim Mudakkik Âlimler, İbni Kuteybe’nin bu kitabında yazdıklarına karşı çıkmış ve O’nu şiddetle kınamışlardır. O’nu tenkid edenler arasında İbni Hacer El heytemi [36] ve Kadı Ebu Bekir İb’nül -Arabi’yi zikredebiliriz. Kadı Ebu Bekr; “İnsanlar için en tehlikeli, akıllı cahil veya hilekar bir bid’atçıdır. Akıllı cahilden kast İbni Kuteybe’dir. Zira O, “El-İmâme Ves-Siyâse” adlı kitabında – şayet gerçekten bütün içindekiler ona ait ise- Sahâbîlerin hiç birisini bırakmamış ve bütün faziletlerini yıkmıştır” diyor’. [37]

Görülüyor ki, Kâdî Ebu Bekr bu kitapta geçen her şeyin İbni Kuteybeve ait olduğu hususunda şüphe etmektedir. Çünkü İbni Kuteybenin büyüklüğü, bu konuda şüpheli davranmayı gerektiriyor.

Öte yandan Şeyh Muhibbüddîn El-Hatîb bu kitabın İbni Kuteybe’ve ait olmadığını, kötü ve sapık zihniyetli birileri tarafından onun adına uydurulduğunu iddia etmiştir. Ve bu iddiasına aşağıdaki iki noktayı delil olarak göstermiştir:

1) Bu kitapta İbni Kuteybe’nin ölümünden sonra meydana gelen bir takım hâdiseler zikredilmektedir. Her halde ölümünden sonra kalkıp bu olayları kaleme almamıştır.

2) Kitabın müellifi iki büyük Mısırlı Âlimden pek çok şeyler nakletmektedir.Oysa İbni Kuteybe Mısır’a hiç gitmediği gibi bu ıkı Alimdende ilim almamıştır.

işte bu çelişkiler, bu kitabın onun adına acemice uydurulduğunu göstermektedir . [38]

Bu tür yeni kitablara gelince ; bunların arasında ömer ferruh’un kaleme aldığı Tarihu sadril-islam ve’d devlet’i – Emeviyye adlı kitabı zikredilebilir.Nitekim sahabe arasındaki hadiseleri sıradan insanlar arasında saltanat , servet ve sömürmek için cereyan eden çekişmelere , yalan , iftira ve aldatmalara benzetmiş , kralları çöpçülere benzetmiş ve bu şeyleri kafasında canlandırdığı şekilde edebi ve cazib bir uslubla ifadelere dökmüştür.Bunu yaparken ‘el-imame ve’s siyase ‘ gibi kitapları dolduran yalan uydurma rivayetlere dayanmıştır.

11 – Son olarak Muhakkik alimlerin araştırmacıya tavsiyesi şudur:

Tarih kitablarında gördüğü hiç bir habere, bir Hâfiz (Büyük Muhaddis) tarafından senedinin ve sıhhat açısından durumunun açıklandığını veya “Sika’’ (güvenilir) birinin o hafızdan haberi naklettiğini görmeden güvenmemesi gerekir. Hülâsa: tarih kilablarını okuyan kişinin son derece ihtiyatlı ve uyanık olması gerekir.

Not: dipnotlar eklenecek .!

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin