Ana Sayfa İktibaslar İslam da Kölelik

İslam da Kölelik

166
0

Bu konuya girmeden önce özetle ve genel olarak Köle (Rıkk) ve Köle Edinme (İstirkak) hakkında bilgi vermek gerekir.

Kölelik: Bir kişinin tabii hürriyetinden mahrumiyetle başkasına mülk olmasıdır.[2]

Rivayete göre bir kimseyi köle edinme toplum hayatının ilk teşekkülünde ortaya çıkmıştır. Bu söz çok isabetli ve doğrudur. Çünkü gerçekte köle edinmek toplumların ilk teşekkülünde insanlık daha cehalet karanlığı içinde bulunduğu sıralarda ortaya çıkmıştır. Bunu gerektiren hallerin yayılması pek kolaydır.

Şöyle ki: Çalışıp çabalamak insan için en güç, en sıkıntı veren gerekliliklerden olduğu cihetle tabii olarak insan bu sıkıntıdan bu yorgunluktan kurtulmak çaresini aramaya başlamış, bu çareyi de bizzat toplumda, avucunun içinde bulmuştur. Yani güçlü olanlar bu sıkıntıları zayıflara yükletmiş, işte köle edinme de böyle ortaya çıkmıştır.

O devirden sonra savaşlar zuhur etti. İnsanın açgözlülüğü arttı. Bundan dolayı köle edinmek dünyanın her tarafında, toplumların büyük kısmında yayıldı. Herkes düşmanları öldürmemeye, çalıştırmak için sağ bırakmaya başladı.

Bununla birlikte bilinmelidir ki tabiat, iklim- ki toplumların gelişmesinde çok büyük etkiye sahiptir- köleliğin de gelişip yayılmasında çok büyük etkisi olmuştur. Hatta çok zaman geçmeden doğuda medeniyetin başlangıcında bulunan tüm kavimler arasında olağan üstü yayılıp artış göstermiştir. Çünkü buralarda sanatkarlık ve ticaretin ulaştığı önemli dereceye nispeten kölelerin fiyatı pek az, gördükleri iş ise çok fazlaydı.

Halbuki bu durum kuzey kavimlerinde tersineydi. Yani buralarda köleleri beslemek büyük bir masraf gerektirdiği halde iş ve çalışmalarından o kadar fayda sağlanamazdı. İşte bunun içindir ki kölelik eski zamanlarda kuzey memleketlerinden çok güney memleketlerinde yayılmıştır. Bu da bize gösterir ki köle edinmek iş ve meşguliyet temeline dayalı iktisadi iş ve tedbirlerdendir.

Şimdi teker teker çeşitli toplumlardaki kölelik hallerine değinelim:

A- ESKİ DEVİRLERDE KÖLELİK

1. Eski Mısırlarda Kölelik

Köleler Mısır’da iş ve çalışmada kullanılan bir aletten ibaret sayılmakla birlikte ziynet ve azametli gösteriş için gerekli nesneler arasında sayıldıklarından hükümdarların saraylarında köleler mevcut olduğu gibi rûhâni ve askerî reislerin hanelerinde de köleler mevcuttu. Fakirlik, yoksulluk bunların dışındaki kimselere dahi köle edinmeye vesile olmuştur.

O zamanlarda kölelik, hayatı sona erdirme ve devam ettirme hakkından ibaretti. Genellikle esirler devletin köleleri sayılarak Mısır ülkesinin ihtiyaçları, yahud süs ve gösterişini gerektiren işleri bunlara gördürürlerdi. Bunlar umûmun faydasında istihdam edildiklerinden haklarında şiddet gösterilirdi. Fakat sonradan kullar hakkında buna nispeten lütuf ve güzel muamelede de bulunulurdu. O derece ki bir câriyenin zevceliğe yükselmesi caizdi. Mısırlılar’ın ahlak ve adetleri köleler için şefkati, himayeyi icap ettiriyordu. Yalnız ahlak ve adetleri değil kanunları da köleleri eziyet ve zulümden açık bir şekilde koruyordu. Kanunlarda: “bir köleyi öldürenin cezası idamdır” şeklinde bir nass vardır.[3]

2. Hintlilerde Kölelik

Manu[4] Kanunu bir Sudra’nın[5] bir Brehmen’e ve belki bütün insanlara nazaran derecesini bir dînî ve kanuni sınırla sınırlıyor. Bu kanunda deniliyor ki. “Bir Brehmen bir Sudrayı satın alırsa veya almazsa bile- Sudra’nın esir olması nedeniyle- herhalde hizmetine mecbur edebilir. Çünkü bu gibi insanları Cenab-ı Hakk Brehmenlere hizmetçi olarak yaratmıştır.

Bir de Sudra -efendisi kendisini azad etse bile- yine hizmetçiler sınıfından ayrılamaz. Çünkü onların i’tikâdınca bir adamdan sâhib olduğu bir tabii hali gidermeye kimsenin gücü yetmez.

Bu değerlendirmelerden sonra Manu Kanunlarında şunlar da görülür: “Eğer Sudra bir Brehmen’e karşı itaatsizlik ederse o Sudra mutlaka öldürülmelidir. -Eğer aşağı tabakadan (yani Sudra sınıfından) biri Dudyas’tan[6] birine söverse o adamın cezası dilini koparmaktır. Çünkü onun dili Brehmen’in alt kısmından gelmiştir.

–Eğer bunlardan(Sudra’lardan) biri bir Dudyas’ın isim ve sıfatını alaycı bir şekilde anarsa o adamın cezası on parmak uzunluğunda bir hançeri ateşte iyiden iyiye kızdırdıktan sonra ağzına sokmaktır. –Bir Sudra dalgınlıkla Brehmen’lerin vazifeleriyle ilgili işlerde vaaz ve öğüt vermeye kalkarsa hükümdar onun ağzına, kulaklarına kaynamış zeytinyağı akıtmalıdır. –Bir Brehmen bir Sudra’nın bir şeyini çalarsa Brehmen’den para cezası alınır. Fakat bir Sudra bir Brehmen’den bir şey çaldığında Sudra’nın cezası yakılmaktır. –Eğer bir Sudra hâkimlerden birini dövmeye yeltenirse o Sudra demirden bir şiş geçirilerek diri diri ateşte pişirilecektir. Bir Brehmen bu fiili işleyecek olursa ondan para cezası alınır.

Brehmen kanunlarınca hizmete mecbur kişiler iki kısma ayrılır: Hizmetçiler ve köleler. Temiz işler hizmetçilere, pis işler kölelere yüklenmiştir.

3. Asurlular Ve İranlılar’da Kölelik

Asurluların tarihine bakıldığında eski asırlarda burada da kölelik çok yaygın ve saraylar, köşkler sırf güzellik ve ziynete mahsus olan câriye ve kölelerle doluydu.

İran’a gelince –ki o zaman Asya’nın bilinen sınırlarına kadar genişlemişti- buradaki çeşitli kavimlerin çoğunun bildiği çeşitli kölelik türleri vardı. Çobanlar, ziynet ve zenginlik göstergesi köleler gibi. Kürdistan’da Ananis[7] Mabedinde ve Kapadosya’da (Komana)[8] heykelinde bir takım köleler bulunurdu ki, bunlar halkın hurafelerinin icap ettirdiği pis ve çirkin işleri icra için bulundurulurlardı.

Bununla birlikte gelenek-görenek icabı bazı şehirlerde kölelerin dinlenmesi için belirli vakitler tahsis olunurdu. Hatta kanun yapıcılar köle sahiplerinin kendi köleleri hakkında zulüm ve zorbalıklarını azaltmalarına çalışmışlardır. Heredot[9] diyor ki: “bir İranlı’nın yalnız bir kabahat için kölesini şiddetli ve zalimcesine cezalandırması caiz değildir.” Fakat köle önceden işlediği bir kabahati tekrar ederse o zaman efendisi ya öldürür ya da dilediği şekilde cezalandırmaya başvururdu.

4. Çinlilerde Kölelik

Köleliğin bu memleketlerde ne zaman ortaya çıktığı belli değildir. Fakat şurası kesindir ki milattan asırlarca evvel umûmun faydasına olan işlerde çalıştırılan köleler mevcûd olup bunlar esirlerle, mahrûmlardan meydana gelmekteydi. Sonraları halk bu duruma alışınca kölelik revaç bulmuştur. Köleler ya dışardan alınır ya da memleket içinden temin edilirdi. Nitekim devlet de böyle yapardı. Savaşlarda elde edilen esir ve eşya ya büyük subaylara paylaştırılır yahud parası toplanarak devlet hazinesine konurdu. İşte dışardan köle tedariki devletçe bu şekilde halledilirdi. İçeride ise fakirlik sebebiyle kölelik ortaya çıkardı. Çünkü birçok yoksul kimse ya kendisini veya çocuklarını satmaya mecbur olurlardı. İşte böylece halkta devlet gibi hem içten hem hariçten köle sahibi olurdu.

Çin’de birçok aile böyle fakirlik nedeniyle esaret boyunduruğu altına alınırdı. Bundan başka esirlerden de alınıp-satılan köleler az değildi.

Çin’de bir efendi kölesi hakkında tam bir tasarruf hakkına sahipti. İstediği anda satabildiği gibi çocuklarını satmaya hak ve yetkisi vardı. Bununla birlikte öyle zannedilir ki Çin ülkesinde kölelere kötü ve zalimce muamele edilmezdi. Çünkü memleketin kanunu, halkın örf ve ahlakı kölelere lütuf ve merhametle muameleye müsaitti. Kölelerin hayat ve şahsiyetlerinin korunması için imparator Kuvan-Çün[10] tarafından iki emirname çıkarılmıştır. Bu iki emirname insanlığın son noktasını, merhametin makam ve yüksek mertebesini gösterir ibareler içermektedir. Bu emirnamelerde deniliyor ki:

“İnsan yer ve gökte var olan mahlûkâtın en üstün ve şereflisidir. Kim ki kölesini öldürürse cürmünü örtmek için bir çıkış yolu bulamaz. Kim kölesini ateşle dağlamaya yeltenirse kanun gereği yargılanır ve herhangi bir köle efendisi tarafından ateşle dağlanırsa kölelikten azad olur.”

Yukarıdaki paragraftan anlaşıldığına göre Çin’de köleler diğer yerlere nazaran oldukça lütuf ve himayeye mazhardırlar. Hatta bazıları talihinin yâver gitmesi sonucu efendilerinin yanında büyük mevki elde etmeyi başarırlar, efendilerinin i’timâdını kazanırlardı. Bazıları da bir maişet kapısı bularak kölelik bağından kurtulabilirlerdi. Bunun için iyi niyetli, salim düşünceli, asaletleriyle seçkinleşmiş Çinlilerde kölelik az idi.

5. İbraniler’de Kölelik

Eski devirlerden bu millet içinde kölelik mevcuttu. Köleler, meşguliyetleri sürekli seferler ve savaş olan bu kavmin büyükleri yanında zenginlik göstergesi oldukları gibi hayvanlardan da farklı değildi. Fakat nasıl ki bir atın sahibi atına, bir deve sahibi devesine taşıyamayacağı bir yükü yüklemek istemezse bunun gibi akıllı bir efendi gücünün üstünde bir işle kölesini ezmezdi.

Bununla birlikte kölelerin daha bir takım hakları vardı: Her köle her yıl yedi hafta istirahat hakkına sahipti. Bir efendinin kendi kölesini zalimane ve acımasızca dövüp rencide etmesi câiz olmadığından eğer efendi kölesini döverse az şiddetli bir cezaya çarptırılacağı gibi kölenin herhangi bir uzvunu keserse veya dişini kıracak olursa daha şiddetli bir cezaya çarptırılırdı. Şu halde denilebilir ki İbrânîler kölelerine kendilerine davrandıkları gibi davranırlardı. Hatta bir efendinin câriyesine seçkin bir mevkî takdis ederek kendine zevce edindiği çokça vaki olurdu. Bundan daha garibi erkek evladı olmayan efendisinin kızıyla evlenmesine izin verildiğiydi. Bir de İbrânîler çoğunlukla câriyelerini odalık edinirlerdi.

Kısacası kölelik gerek İbrânîlerde gerek komşuları olan diğer milletlerde iyi muamele görüyorlardı. Fakat ne Yunanistan’da ne de Roma’da o lütuf merhametin bir benzeri görülmez. Fazladan olarak Hz. Musa(as)’ın şerîatinde: “Köle cezayı hak etmişse bu husûstaki hüküm mutlaka hâkim tarafından verilmelidir” hükmü vardı ki, bu hüküm o biçâreler için efendilerinin zulüm ve zorbalıklarına, heva ve heveslerine karşı bir ihtiyat ve merhamet siperi olmuştur.

6. Yunanlılar’da Kölelik

Kölelik Yunanistan’ın her tarafında yaygın olduğu halde bu milletin öğüncü olarak ortaya çıkan bu kadar filozoftan bunu çirkin, âdâb ve güzel ahlaka aykırı görmeyerek hatta bizzat Aristo –insanların soylarının ve sınıflarının çeşitliliğine dayanarak- köleliğin sağlıklı oluşunu, meşrûluğunu te’yîd ve isbât etmiş, köleleri “ruhlu bir âlet, yahud hayat sahibi bir eşya” diye tarif ettikten sonra, insanlığı da hürler ve tabii olarak köleler diye ikiye ayırmıştır.

Yunanlılar köleleri birbirinden oldukça farklı iki kısma ayırırlardı. Birinci kısım, zaptettikleri memleketlerin halkıdır ki bunlar kendi topraklarındaki bir azınlık gibi sayılırlar. İkinci kısım ise, alınıp satılan esirler olup bunların üzerinde efendilerinin mutlak efendilik hakkı vardı.

Esirlerin büyük kısmı bu ikinci kısımdan yani alınıp satılarak ülke dahiline girenlerden oluşurdu. Ancak gerek alım satım ve gerek esaret yoluyla birinin mülkü olan bir kadının efendisinin yatağa davetine mani olmaya hakkı yoktur. Bununla birlikte bu gibi bir durumun mahsûlü olan çocukların hür oldukları tasdîk edilmiştir. Fakat böylesi durum kendileri için düşüklük, i’tibâr kaybı ve bir ayıp sayılırdı.

Yunanistan’da köleliğin ortaya çıkışı korsanlıkladır. Yunan korsanları esir olarak satılmak üzere, ayak bastıkları sahillerin ahalisini kaçırırlardı. Bir süre sonra küçük Asya’da ki Yunan sömürgeleri esir alım satımı için büyük büyük pazarlar haline geldi. Hatta Atina şehri bu pazarların en önemlisini teşkil ediyordu. Atina’ya köle ticaretinde rekabet edebilen ancak Kıbrıs, Sisam özellikle Sakız gibi eski beldelerdi. Bu beldelerin bu rekabetteki başarıları esir yollarına yakınlıklarından ileri geliyordu. Rivayete göre Sakız ahalisi esir ve câriye ticaretiyle ilk önce uğraşanlarmış.

Yunanlılarda esirler ya efendilerine hizmet ederler yahud kendileri için çalışırlardı. Fakat kendileri için çalıştıklarında efendilerine her gün için kararlaştırılan belirli bir ücret vermeye mecburdular. Hatta şöylesi bir durum da vardı ki, bir çok Yunan külliyetli esir satın alarak onları kiraya verirlerdi. Gerçekte bu yol, bir mülk sahibinin rahat kar elde etmek için kullandığı en tercih edilen şekil, en faydalı yoldur.

Atina’daki evlerin hizmetlerini de esirler görürdü. Evinin hizmetini gördürmek için bir köleye sahip olmaktan mahrum olan bir fakir de yoktu.

Yunanlılarca bir efendinin esiri üzerinde ki hukuku diğer sahip olduğu eşyaya olan hukukundan hiçbir şekilde farklı değildi. Bir efendi kölesini rehin de edebilirdi. Bununla birlikte Yunanlılarca –Isparta müstesna– bir kölenin hali Romalılarca köleler için reva görülen şiddet seviyesinde değildi.

Tarihçi Plutark diyor ki: “orada (yani Roma’da) bir hür, hürlerin sahip olabilecekleri hakların en yüksek derecesinde bulunduğu gibi, bir esir de esirlerin düşebileceği hukuksuzlukların en alt seviyesindeydi”. Bununla birlikte Yunanlılar’da bir efendi kölesini değnekle dövmek değirmen taşını döndürmekle cezalandırabilirdi. Bundan başka itaatsizlik eden veya Berberi[11] beldelerden getirilen kölelerin alnı üzerine demir dağlama yapılırdı. Ancak kölelerin hayat ve şahısları kanunun himayesi altında olup bir kölenin öldürülmesi kanun hükmü olmadıkça uygun görülmezdi.

Atina’da esirlik bağından kurtulmuş, hürriyete kavuşmuş köleler vardı. Fakat bunlar vatandaşlık haklarına sahip değillerdi. Bulundukları mevki oralarda oturan gariplerin mevkiinden farklı değildi. Efendilerinin veliliğine, onlara karşı bir takım görevleri yerine getirmeye mecburdular. Bundan başka bir sınıf umumi köleler vardı ki, hükümet bunları bazı işlerini gördürmek için satın alırdı. Bu sınıf kölelerin bir kısmı şehrin korunma ve gözetiminde görevlendirilerek toplumun emniyet ve asayişinin muhafazasına mecburdu.

7. Romalılar’da Kölelik

Eski devirlerde esirlerin kul, köle edinilmesi yolunda öncekilerin sahip oldukları adetlere tabii olarak Romalılar da uymuştur. Başlangıçta Roma’da her türlü iş hürlerden oluşan işçilerce görülürdü.

Tarihin başlarında büyük bir şöhret kazanan bu şehrin adamları bu şekilde her türlü insani meziyetlere sahipken sonradan fetihlerle ülkenin genişlemesi nedeniyle debdebe ve gösterişe boyun eğmeye başladığından önceki durum, yani hürlerin iş görmeleri büsbütün ortadan kalkmış ve neticede eşraf ve zenginler köleler edinerek önce tarla ve tarım işlerinde sonra sanatlar ve alet gerektiren işlerde istihdam etmeye başlamışlardır.

Roma’da kölelik çeşitli şekillerdeydi. Savaşlarda yenilen kavimler esir edildiği gibi kölelerden doğan çocuklar da esir olurlardı. Bundan başka şehrin kanun ve nizamlarının bazı maddelerine göre hüküm giyerek köle haline gelenlerden oluşmuş bir sınıf köle daha vardı.

Romalılarca kölelik için en büyük vesilenin savaşlar olduğunu izaha gerek yok. Bundan dolayı savaş için ordu bir tarafa hareket ettiğinde esir tüccarlarının da orduyla birlikte gitmeleri adet hükmündeydi. Büyük bir galibiyet sonucunda binlerce esirin çok düşük bir fiyatla satın alındığı çoğunlukla vaki olurdu. Satmak için yahud her türlü fuhuş, fısk ve fücuru işlemek üzere ötekinin berikinin çocuğu, hanımı, kızı da kaçırılırdı.

Bununla birlikte Romalılarca bu ticaret haysiyet ve namusa aykırı sayılırdı. Ancak yine bu ticaret pazarı büyük revaçta ve bununla uğraşanlar da büyük bir servete sahip olmakla övünürlerdi. Bu cümleden olarak Sezer ve Ogüstüs zamanında yaşamış olan esir tüccarı Koranyüs büyük bir servet ve şöhrete sahipti.

Roma’da esir satışı arttırmayla yapıldığından esirler herkesin görüp velev ki müşteri olmasın- dokunabilmesinin kolay olabileceği bir yerde, yüksekçe bir taş üzerine çıkarılarak teşhir olunurdu. Zamanımızda cambazların atlarda, kısraklarda yaptıkları gibi o zamanda esir tüccarcı esirlerin kusur ve ayıbını gizlemek için hileler tertip ettiklerinden, müşteri satın alacağı kölelerin çırılçıplak kendisine gösterilmesini isterdi.

Talim ve terbiye görmüş esirlerle, tiyatro sanatını öğrenmiş esirler oldukça pahalıydı. Hele fuhuş ve benzeri işlerle sahibine büyük servet kazandıracak olan güzel kızların, kadınların fiyatı daha da yüksekti. Roma imparatorluğu zamanında güzel, nazik kızlara sahip olmak için büyük paralar sarf edilirdi. Bu durum ahlaksızlığın, artık edep ve hayanın bozulduğu, gösteriş ve sefahatin haddi aştığı zamanlardadır.

Roma şehri köleleri sınıflara ayırmakta Yunanlılara benzemekteydi. Hem genel hem özel köleler vardı. Genel köleler hükümetin malı olup durumları özel kölelerden daha iyiydi. Genel yapıların korunması ve hizmeti, hüküm ve kahinlere görevlerini ifada yardımcı olmaktan başka hapishane gardiyanlığı, cellatlık, gemilerde tayfalık hizmetleri bunlara gördürülürdü. Özel kölelere gelince bunlar efendilerinin evlerinde her türlü hizmeti yapmaya mecbur olduklarından hem kapıcı, hem aşçı, hem dışardan eve eşya taşımak için hizmetkarlık bunların göreviydi.

Köleler kanun nazarında herhangi bir eşya hükmünde olduklarından bir kölenin ne aileye ne bir şeye sahip olma, ne de şahsi tasarrufa hakkı olamazdı. Eski söylentilerden anlaşıldığına göre doğum, köle edinme sebeplerinden sayıldığından kanun bir efendiye kendi câriyesinden doğan çocukları esir olarak edinmeye müsaade ederdi. Kanunda belirtildiğine göre nikah dışı hallerden dolayı bir çocuk doğduğunda annesi hangi durumdaysa çocuk da o durumda olur. Yani –hamilelik esnasında ne olursa olsun- çocuğu doğurduğu zaman esirse çocuğu da esir olur. Hürse çocuk da hürdür. Bununla birlikte bu şiddet sonradan değiştirilerek dünyaya gelen çocuğun annesi hamileliğinde[12] hürriyetine kavuşmuşsa bu halde çocuğun da hür olarak kabul edilmesi kararlaştırılmıştır. (Bkz:Jüstinyanus hükümleri)

Romalılarda köleleri cezalandırmak hakkı efendilerin esirlerine olan sahiplik hakkı gereği sayıldığından köleleri şiddetle bazen benzeri duyulmamış vahşi ve zalimce cezalarla cezalandırırlardı. En hafif ceza eller ve ayaklar bukağılı, kelepçeli olarak her çeşit işkenceye maruz bir halde tarla sürüp, ekim dikim işlerinde çalıştırılmalarıydı. Kamçıyla cezalandırma şiddet ve sıkıntının ötesindeydi. Bu öyle bir noktaya ulaşırdı ki çoğunlukla köleler buna dayanamaz ölürlerdi. Ellerinden asıp ayaklarına ağırlıklar bağlamakta kölelere uygulanan cezalar cümlesindendi.

İşte bu biçareler böyle çeşitli azaba, felakete uğratıla uğratıla sonunda kanun koyucuların cidden şefkat ve merhametini celp etmişlerdir. Bunun üzerine bunlara iyi muamele edilip lütuf ve merhamete mahzar olmalarına dair kanunlar yapma lüzumu hissedilmiştir. Bu hususta yapılan ilk kanun “Petronya Kanunu” olmuştur. Bu kanunda kölelerin yırtıcı hayvanlarla pençelenmesi yasaklanmışsa da şayet bu gibi bir köle cezayı hak ederse hakim tarafından uygun görülmek üzere icrasına yine cevaz verilmiştir. Yaşama ve ölme hakkı denen ve hukukçu Çayus[13] tarafından insan haklarından sayılan mesele üzerine kurulu olarak “Antonyan”[14] bir emirname çıkararak “bir efendi kendi kölesini haksız yere öldürürse başkasının malı olan bir köleyi öldürmüş sayılır”[15] demiştir. Köle sahiplerinin kölelere kötü davranmaları da men edilmiştir. Bundan sonra Kloryus tarafından neşredilen bir emirnamede “Bir efendi kölesini öldürürse cinayet suçunu işlemiş sayılır”.

B-ORTAÇAĞ’ DA KÖLELİK

Berberi kavimlerin[16] kanunları Romalıların kanunlarına benzemektedir. Çünkü köleleri basit bir eşya, hatta at, öküz vs. evcil hayvanlar mertebesinde telakki etmektedir. Bir efendi sahip olduğu değerli eşyayı nasıl sarf edebilirse kölesi için de aynı muamelede bulunmasına kanunları müsaitti. Hatta bir efendi kendi kölesini öldürebilirdi. Çünkü köle o efendinin sahip olduğu eşyadan sayılırdı.

1- Galileliler’de Kölelik

Galileliler’de Çiçeron asrında çiftçilik işleriyle uğraşmak basit ve küçültücü işlerden sayıldığından tüm tarım işleri kölelere gördürülürdü.

2- Germenler’de Kölelik

Tarihçi Tacitus’ un belirttiğine göre Germenler kumara oldukça düşkündüler. Hatta bazı kumar tutkunları çoğunlukla haddi aşarak hanımları, çocukları, hatta kendilerini bile ortaya koyarlardı.Gerek miras yoluyla gerekse esirlik yoluyla Almanların tahakkümünde bulunan kölelere gelince bunlar, ev hizmetleriyle mükellef değillerdi. Her biri kendine mahsus bir eve sahip olup, istediği şekilde idare ederdi. Fakat efendisine sanki kira öder gibi bir miktar buğday veya hayvan yahudda elbise verirdi. Cermanyalılar’da kölelik bundan ibaretti.

3- Frank’lar’da Kölelik

Fransızlar’da kölelik şiddetin, zulmün son derecesindeydi. Salik[17] kanunu başlangıçta esirlerle hürlerin arasında bir çok engel ve kuvvetli ayrımlar koymuş ve bu iki sınıf arasındaki evlenmeleri imkansız hale getirmişti. Çünkü bu kanunda: “ahaliden biri yabancı bir esir kadınla evlenirse köle olur” hükmü olduğu gibi köle ile evlenen hür bir kadın da köleye dönüşerek ceza görürdü.

4- Vizigotlar’da Kölelik[18]

Bu kavimdeki kanunlar yukarıda zikredilen kanunlara nispet kabul etmez derecede şiddetli ve barbarcaydı. Bunların kanunlarında deniliyor ki. “ hür kadın kendi kölesiyle evlenirse her ikisi diri diri yakılarak cezalandırılır.” Fakat kadın o köleye sahip değilse nikahları fesh olur ve her biri değnek cezasına çarptırılır. Bununla birlikte onlarda köle ve hayatı efendisinin istediği yolda, mutlak şekilde efendisinin tasarrufu altında olmayıp bir kölenin öldürülmesine ancak hakim hükmedebilirdi. Fakat köle ölüm cezasına layık görülürse hakim tarafından ölümüne hüküm verildikten sonra efendisine teslim edilir, efendisi de istediği gibi yapardı.

5- Ostrogot Ve Lombardiyalılar’da Kölelik

Bu iki kavimde esirler için çok şiddetli düzenlemeler yapılmıştır. Herhangi bir kadın, bir köleyle evlenecek olsa ölümle cezalandırılırdı.

6- Anglo Saksonlar’da Kölelik

Bunlar diğer kavimlerde olduğu gibi esirleri iki büyük kısma ayırırlardı: Bunlar ya taşınabilir ya da gelir getiren mallara benzemekteydi. İlk sınıftan olanların alınıp satılması serbestti. İkinci gruptakiler ise tarımsal işlerle yükümlü oldukları araziden ayrılmazlardı. Bu kavmin çökmesinden az evvel kölelerin kendilerine özel olarak sermayeye sahip olmaları için efendilerine verilmesi gereken parayı temin etmek için uğraşırlardı. Hristiyanlık dönemindeki kölelik için dördüncü bölümde bilgi verilecektir.

C-SON ASIRLARDA KÖLELİK

Son asırlardaki köleliği nazar-i dikkate alırsak, ecnebi memleketlerde zencilerin köleliğini, istihdam edilen kişi noktasından Romalılar’daki köleliğe benzer ve fakat aslında cidden aykırı olduğunu görürüz. Şöyle ki: sömürgeler meydana getirme, arazi ile onu işleyen ahalisinin satın alınmasını gerektirmedi. Aksine keşfedilen yerin zapt edilmesinden sonra ahalisi dağıtıldı veya kökü kurutuldu. O halde bu gibi araziler için ahaliye zorunlu ihtiyaç vardı ki bu amacın gerçekleştirilmesi için zencilerin getirilip yerleştirilmesinden başka çare bulunamamıştır.[19]

Zenci Yasası

Bu isim her memlekette kölelik hakkında meydana getirilen kanun ve kuralların hepsi için kullanılır.

Bütün Fransız sömürgelerinde bulunan esirlerle, azat edilenlerin durumlarını düzenlemek için 17 Mart 1685 tarihinde ortaya konan bir resmi yazıda, siyah derili azadelerin medeni ve siyasi haklara sahip oluşları kararlaştırılıp azat etmeklikte azat olan için ikinci bir doğuş olarak kabul edilmiştir. Fakat kanunu yapan meclis bu usûl çerçevesinden hareketle aklen istenen sonuçları elde etmek için teşebbüste bulunduğu zamanda şiddetli zorluklara, çekişmelere duçar olmuştur. Çünkü “Zenci Yasası”nın, aşırı maddelerinden ve zalimce hükümlerinden başka hiçbir hükmü geçmiyordu. Esir sahiplerinin tasarruflarının sınırlanmasıyla kölelerine karşı gözetmeleri gereken bazı haklar yükleyen maddeleri ise yok hükmünde terk ve ihmal edilmişti.

Zenciler eğer küçük bir kabahatle efendilerine veya hürlere karşı haddi aşma yahud da en küçük bir hırsızlık suçunu işleseler ölüm ya da en az dövme vb. gibi bedeni bir cezayla cezalandırırlar. Bu ise mezkur kanunun –daha fazlası düşünülemez derecede- bir aşırılığa sahip olduğuna yeterli delildir. Efendisinden kaçan köleler için konmuş olan işkence çeşitlerini insan okursa ürperti duymaması mümkün değildir. Bunların birinci ve ikinci defalardaki cezaları kulak kesmek, mahmuzla vurmak, kızdırılmış demirlerle dağlamak ve üçüncüsü idam edilmektir.

Şiddeti hangi dereceye ulaşırsa ulaşsın bu kanun –karşılaştıracak olursak- İngilizlerin sömürgelerindeki kanunlardan geri kalmaz. Jamaika ve İnticava sömürgelerindeki kanun maddelerinden biri şöyleydi: “Bir köle efendisinden kaçtığında, kaçma süresi altı aydan fazla olursa cezası ölümdür.”

1685 yılı mart ayında yayınlanan kanunun en kötü hükümlerinden biri şöyledir: “Köle sahibi veya kölelerin reisi öldürürse hakimler beraat ettirme yolunu gözetmede serbest olup gıyablarında bile beraat ettirmeye yetkileri vardır”.

Hilyar du Pertui, (Sen Dominik Sömürgesi hakkındaki değerlendirmesinde)[20] diyor ki:

“1865 yılında yayınlanan emirnamede, zincirlerle bağlanmak yahud sopayla dövülmek, ölünceye kadar dayak atılmak, zalimce ve vahşice yakılmak yüzünden her gün meydana gelen köle ölümleri men edilemiyor. Bütün bu vahşice işler sömürgelerde işleniyor, fakat buna engel olan yok. Hatta bütün beyaz derili adamlar siyah derili olanlara çok kaba ve aşırı muamelede bulundukları halde bu yüzden hiç sorumlu olmuyorlar. Bir köle bir zarara uğrarsa bu zarara bakmamakta hakimlerce adet olmuştur. Ola ki bu zarar, eziyete uğrayan kölenin değerini düşüre!!”

Sömürge cemiyetleri her zaman tevil konusunda ileriye gidilmesinin men’ine dair hükümetin bakanlıkları tarafından çeşitli emirnameler yayınlanmıştır. Bu emirnamelerden birinde şöyle denir: Damarında esir kanı bulunan bir kadınla neseb sahibi birinin evlenmesiyle ilgili oranları araştırmak men edilmiştir. Bu gibi adamlar sömürgelerde hiçbir göreve layık görülmediğinden başka beyaz renkli adamlardan da aşağı seviyede sayılırdı.

Tahsil yapmak için beyaz ırktan olmayan kimselerin Fransa’ya gelmeleri yasaktır. Hatta buna dair kanunda açıkça deniyor ki “ her ne seviyede bulunursa bulunsun siyah ırktaki düşüklük ve küçüklüğün giderilemeyişi ve hafifletilmesi güzel idarenin sonuçlarındadır. Kral hazretleri renklilerle (zencilerle) bunların zürriyetlerinin beyaz ırka mahsus olan meziyetlerden sonsuza kadar mahrum oluşlarına dair hükmün değiştirilmeden kalması fikrindedir.”[21]

Bunlar hep 18. asrın sonlarında Fransızların büyük ihtilaline yakın zamanlarda olmaktaydı. Zenci yasasının maddeleri hükümet merkezinden yahud sömürgelerdeki idarelerin uyguladığı hükümlerle günden güne artıyordu.

Zenci Yasası, Fransa sömürgeleriyle o sömürgelere eklenen yönlerde ortaya konan hükümlerin teyidiyle yeniden kaleme alınan kanunlar için esas olmuştur. Fakat ta ki Fransa’ da 1848 yılı şubat ayında ki büyük ihtilal ortaya çıktı köleliğin yeniden kaldırılmasına sebep oldu. Fransa bununla övünebilir.

Zenci yasaları diye de bilinen ve Birleşik Amerika’nın güneyindeki eyaletlerinde köle ve derileri renkli olanlara mahsus olan eski kanunlara gelince: Bunlar nefret edilecek, tüyler ürpertecek derecede şiddetli ve zalimce hükümler ihtiva ediyorlardı. Amerika’nın Luisiana, Carolina ve daha bazı eyaletlerinde geçerli yasalarda: “Bir efendi kölesi için mutlak tasarruf sahibidir.” İfadesi açıkça yer almaktadır. O halde bir efendi kölesini satabildiği gibi kira, rehin, hapis de edebilirdi. Bundan başka daha birçok işte kullanabilirdi. Köle ebedi olarak köleliğe mahkum sayıldığından efendisine ve efendisinin ailesine fevkalade bir hürmet, itaat ve boyun eğmeye mecburdu. (Luisiana eyaletinin zenci yasalarına bakınız) İnsanın sahip olduğu tabii haklarından biri olan kendi şahsına karşı yapılan saldırılara müdahale etmek hakkına gelince, zenciler –Güney Carolina eyaletinin köle yasalarına göre- ondan mahrumdular.

Kölenin izinsiz bir yere gidip gelmesi de caiz değildir. Tüm şartların yazılı olduğu resmi bir izin belgesine sahip olmayınca bir köle bulunduğu ekin tarlasından dışarı çıkamazdı. Fakat bu izin kendisi için bir bel olurdu. Çünkü umumi yollardan birinde yediden fazla köle bir yerde bulunursa kanuna aykırı hareket etmiş olduklarına hükmolunurdu. Bunun üzerine beyaz adamlardan oradan geçecek ilk kimsenin o toplanan köleleri tutup her birine yirmi sopa vurma hakkı ve yetkisi vardı. Köle insan değil herhangi bir nesne sayıldığından onu bir yerden başka bir yere nakledenler, kaybolmasından veya herhangi bir arızadan –nasıl malda bir zarar veya bir çuval tahılda telef meydana gelebilirse- sorumlu tutulurlardı.

Kanunun açık hükümlerinden biri de; kölelerin nefis ve ruhları yoktur. Anlayış ve zekadan da nasiplerini alamamışlardır. Hayat ancak kollarında bulunur.

Yukarıdaki izahlardan anlaşılmaktadır ki, bir zenci için tam bir hürriyet söz konusu değildir. Fakat buna karşın sorumluluğu çok büyüktür. Köle kendi haklarıyla ilgili hususlarda herhangi bir eşya hükmünde sayıldığı halde yapması gereken vazifelerle ilgili hususlarda adam yerine konduğundan hürriyeti sopa ve ölüm cezasını gerektirdikçe herkes onu hür sayardı. Mahalli kurallarla efendinin istekleri köleye birçok görev ve iş yüklediği gibi isyan eden köleyi yola getirmek için en aşırı cezalar reva görülürdü.

Beyazlar için cinayet sayılan fiiller siyah köleler için de cinayet fiili sayılmazdı. Bunun için zenci birçok suç ve kötü fiillerden dolayı cezaya çarptırılırdı ki o gibi bir fiil beyazlar tarafından yapılacak olursa cezaya çarptırılmazlardı. Bu ise sadece renk farklılığından kaynaklanıyordu. Bundan dolayı cezaların çeşidi beyaz ve siyah ırka göre ciddi bir şekilde farklılık arz ediyordu. Adi kanun, efendisini yahud hanımını yahud efendisinin çocuğunu döven ya da yaralayan veya beyazlardan birinin bir organını yaralayan, yahud da üçüncü defa olarak döven, isyan eden veya bunlara benzer cürümleri işlemeye cesaret eden bir zencinin ölümünü ve izin almaksızın bir yere gittiği halde yakalanan yahud bir sebepten dolayı efendisini kızdıran zencinin sopayla dövülmesini emrederdi.

Güneydeki çeşitli eyaletlerde azat olanlar dahi kendileri için kaleme alınmış olan kanun ve ilkelerin şiddeti altında eziliyorlardı. Oralarda, kölelik kaldırılmadan azat edilmişlerin şahitliği geçerli değildi. Fakat şahitlik kendileri gibi azat edilmişler ve kölelere yönelikse kabul olunurdu.

Bununla birlikte bunlara, kanunda açıkça yazılmış olan yemin ettirilmezdi. Çünkü bu yemin esirlerin ağızlarına girip de kirlenmek derecesinden yüksek şerefli sayılırdı. Silah taşımaya da hakları olmadığından buna aykırı harekette bulunan azat edilmişler sopa cezasına çarptırılırdı. Yukarıda bahsi geçen kanunun hükümlerinden üzere bu gibi adamlar kendi bedenlerini kaba ve basit kumaştan başka elbise ile örtmeleri uygun görülmezdi. Ta ki kürek cezasına mahkum olanlar gibi kendilerini uzaktan görenler ne olduklarını anlasınlar. Yani böyle elbise o gibi adamların özel bir alametiydi.

Bir de beyaz derili olmayan biri bir beyaz deriliye söver veya döverse hapis veya para cezasına çarptırılırdı. Eğer bir zenciye bir beyaz derili önce davranıp vurur da zenci de nefsini müdafaa için savunurken kazayla o beyazı öldürürse katil suçu işlemiş kabul edilip ona göre cezalandırılırdı.

Zikredilen kanun bu kadar maddeyi kapsamakla yetinmiyordu. Beyaz ırktan olmayanların bir yerden bir yere gitmesine de izin vermezdi. Bu durumda serbest dolaşım tezkeresini istemekten bunlar mahkumdular. Sadece renklerinden dolayı her yerde dikkat çekerlerdi. Çünkü renkleri kendilerinin esir olduğunu belli ettirirdi.

O halde beyazlar tarafından hapis ve ihanete maruz olmaktan kurtulmak için yerleşmiş oldukları yerden dışarı çıkmaları uygun görülmezdi. Çünkü dışarıda beyazlar tarafından tutuklanarak esir diye satılabilirlerdi.

1859 yılında Amerika’daki birleşik cumhuriyetlerden Arkansas eyaletinde parlamento tarafından, beyazların dışındaki kimselerin eyaletten çıkarılmasına dair bir düzenleme yapılmıştır. Bundan sonra hükümet 1860 yılı Ocak ayından evvel eyaleti terk etmeyenleri yakalayarak açık arttırmayla esir diye sattı. Bu durum Missiuri, Luisiana, ve diğer bazı eyaletlerde de aynen uygulanırdı. Köleliğin kaldırılmasına çalışarak, kaldırılmasının gereği hakkında bağıranlara gelince bunlar zenci kanununun maddeleri gereği herkesçe ayıplanıp hakarete uğradıkları gibi bir veya birden çok esiri veya efendisine itaatsizliğe teşvik edenler –ister sözlü ister yazılı her ne olursa olsun- idam edilirler. Azat edilmiş zencilerden durumdan hoşnutsuzluğu veyahud esirlere verilen emirlere itaatsizliğe teşvik edici şekilde bir gazete veya risale, yahud herhangi bir yazı yayınlayanların cezaları idam ve müebbet kürek idi.

Hür zencilerin veyahud zenci esirlerin kalplerinde kin ve nefreti uyandıracak bir söz söyleyen veya işaret eden veya harekette bulunan kişilerin cezası da ya idam veya beş yıldan, yirmi bir yıla kadar kürek, herhangi bir yazılı metin sokanların cezası da aynıydı. İşte zenci yasasında yazılı olan maddelerin başlıcaları yukarıda zikredilenlerdir. Bu maddelerin hükümleri birleşik Amerika’yı mahveden o malum iç savaştan evvel yürürlükteydi. 1862’ de başlayan bu iç savaş, köleler için kanunlar koyanların beyinlerinde dolaşan zalim ve vahşice fikirleri bize apaçık bir şekilde gösteriyor. Fakat zenciler hürriyete kavuşma gibi bu savaşın sonucunda büyük bir ganimet ve nimet kazandılar.

D- HRİSTİYANLIK’TA KÖLELİK

Hristiyanlık köleliğin kaldırılmasına veya şiddetinin azaltılmasına muvaffak olabildi mi* gerçekte İncil’ de denilmiştir ki: “Bütün halk birbirini kardeş bilmeli, sevmeli” fakat esirliğin aleyhinde olarak bir açık hüküm mevcut değildir. Hz. İsa aleyhisselâm’ın bahsetmediği bu husus kendinden sonra havariler tarafından da konu edilmemiştir. Bunun için Hristiyan milletler içinde kölelerin haramlığını ileri süren hiçbir millet bulamazsın. Bu çeşitli Hristiyan milletlerden tevellüt eden Yunan (Roma), Katolik, Protestan kilisesinde de durum böyleydi.

Havarilerden Paulus[22] Efesliler’e gönderdiği bir mektupta Hz.İsa aleyhisselâm’a nasıl itaat edilirse efendilerine de öylece itaat etmelerini[23] esirlere tavsiye ettiği gibi.

Timeteos’a[24] gönderdiği diğer bir mektupta da efendilerini her türlü ululama ve yüceltmeye layık görmelerini tavsiye etmiştir. Paulus mektubunda efendileri Hristiyan olan esirlerin efendilerine güzel hizmet etmelerini tavsiye ettikten sonra Hz.İsa aleyhisselâm’ın mukaddes öğretilerinin ancak bundan ibaret olduğunu ve bu öğretilerin takvaya mutabık bulunduğunu söylemiş, bundan başkasını öğretenleri zorbalık ve cehaletle nitelendirmiştir. Bununla birlikte diğer yönden muamelelerinde lütuf ve yumuşaklıkla davranmalarını esir efendilerine de tavsiye ediyordu.[25]

Titus’a[26] gönderdiği bir mektuptaysa Hz.İsa’nın aleyhisselâm öğretileri gereği esirleri her hususta efendilerinin hoşnutluğunu kazanmaya davet ediyor.[27] Havarilerden Petrus[28] birinci mektubunda esirlerin kendi efendilerine itaat etmelerini, onlardan korkmalarını tavsiye etmektedir.[29]

Havarilerden sonra gelen ruhani reisler havarilerin izinden gittiklerinde tabii olarak köleliği caiz görmüşlerdir.

Hristiyan azizlerinden Spirianus’la[30] papa büyük Saint Grigorius[31], Saint Paulus’un sözlerine dayanarak köleliğin zaruri olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Hristiyan azizlerinden Basilius[32], Efes halkına hitaben, Saint Paulus tarafından gönderildiği evvelce zikredilen mektuptaki hükümleri söyledikten sonra: “ Bu ise, Allah’ın azamet ve kudretini yüceltmek için esirin efendisine itaat etmesi gerektiğini gösterir” demiştir.

Yine azizlerden Piloze’li İsidoros’ da esirlere hitaben diyor ki: “Efendin seni azat etmek istese bile esir olarak kalmanı tavsiye ederim. Çünkü bu şekilde hem gökteki hem yerdeki efendilerine hizmet etmiş olacağından hesap gününde az hesap görürsün.”

Azizlerden Thomas[33]’ta diyor ki: “ Tabiat bazı mahlukatı esir olmaya tahsis etmiştir.” O, bazı eşyayı diğer bazı eşyaya his ve manevi bakımdan tabi kılar, aralarındaki illerin varlığı hakkındaki zannı teyit ederek, tabii ilahi, insani konularla filozof Aristo’nun bu husustaki görüşlerini buna delil göstermiştir.

Bossuet[34] mağlup olanların öldürülmesinin zafer ve galibiyetten doğan bir hak olduğunu iddia ederek mağlupların esir edilmelerinin o tür kimseler için bir nimet ve rahmet olacağını beyan etmiştir. Kilisenin öğretileri ilk zamandan bugüne kadar hiç değişikliğe uğramamıştır. Bu ciheti, sözlerine güvenilir son dönem ilahiyatçıların ifadeleriyle ispat edebiliriz.

Bayi[35], Tevrat’taki Çıkış’ın on birinci bölümüyle Levililer’in on beşinci bölümündeki hükümlerle kilise kanunlarındaki çeşitli tariflere dayanarak, köleliğin sıhhatini itirafla, insanın kendisini satmasının caiz olduğunu ve savaştan dolayı düşmanın esir ve köle edilmesi hakkının doğduğunu söylemiştir. Zamanından Le Mans şehrinin[36] ruhani reisi Bauilliet manastırlardaki öğretimin temeli sayılan (ilahi hükümler) adlı eserinde köleliği itiraf edip fazladan olarak da esir ticaretini meşru bir ticaret saymıştır. Lion adlı papaz da yazdığı (adalet ve hak) adlı eserinde Boillet’in izlediği yolu izlemiştir.

Saint Espery kilisesi reisi papaz Ferdimillet de köleliğin Hristiyanlığın kanunları cümlesinden olduğunu itiraf ederek bu ispatı da Fransız sömürgelerindeki köylere mahsus dini öğretileri kapsayan kitabında açıkça yazmıştır. Bu kitap Roma’daki dini meclisin tasdikiyle 1835 yılında yayınlanmıştır.

Papaz Boton’da (Şeriatların Felsefesi adında, 1860 yılında basılmış olan kitabının 89. sayfasında ) diyor ki. “hâdiselerle ilgili haller sürekli değişkendir. Bunun için bazı durumlarda caiz görülen kölelik bazen diğer hallerde caiz görülmez. Fakat esirlik her iki halde de sahih ve dine uygundur.”

Mösyö Patrive La Rok “Hristiyan Milletindeki Kölelik Hakkında Değerlendirmeler” adlı 1864 yılında Paris’te basılmış olan kitabında: Hristiyanlığın köleliği hiçbir nass ile haram etmediği gibi, ameli olarak da kaldırmadığını söyledikten sonra, sözünü yukarıda belirttiğimiz Hristiyan azizlerinin görüşleriyle ve daha başka görüşleriyle teyit etmiştir.

La Rousse[37] “Asrın Evrensel Büyük Sözlüğü” adlı eserinde[38] diyor ki: “Hristiyanlarca esirliğin bu güne kadar devam edip gelmesinde garipsenecek bir şey yoktur. Çünkü resmi ruhani reisler bunun doğru ve meşru olduğunu söylüyorlar.” La Rousse bunun ardından “bununla birlikte her ne kadar bazı papazlar esirliğin sıkıntılarını hafifletmeye çalışarak esirlerin azat edilmeleri yolunda gayret ve yardımları olmuşsa da bu gayret ve yardımlar sadece şahsi bir içtihattan ibaret olduğundan, yukarıda ispat ettiğimiz iddiaları çürütemez” ibresini zikrettikten sonra diyor ki: “Kısacası, Hristiyanlık esirliği bu günde bile geçerli görüyor. Hristiyanlığın esirliği kaldırmaya çalıştığını ispat etmek çok zordur. Sonradan ortaya çıkan sözler, ancak diğer fikirlerin ortaya çıkışından neş’et etti. Bu fikirler ise, Fransa’nın büyük ihtilalinin eseridir. Ki bu elere güçlendirip sağlamlaştırdığı serbestliğin temel prensipleriyle köleliği kökünden yıkarak “Kanun önünde bütün insanlar eşittir” yüce fikrini yükseltip sağlamlaştırdı.”

E- MÜSLÜMANLAR’DA KÖLELİK

İslam’ın doğduğu zaman her yerde olduğu gibi Cahiliye Arapları arasında da kölelik büyük bir mevkîye sahipti. Fakat denilirse ki, İslam dini köleliği o zamanlarda geçerli olan hükümleriyle kabul etmedi mi? Biz de deriz ki; buna cevap verebilmek için öncelikle İslam’ın doğuşunda zaman ve mekanın durumunu gözden geçirmek gerekir.

Risalemizin başlarında köleliğin batıdan ziyade doğuda gelişip yayılmasına iklimin büyük yardımı olduğunu söyleyerek sebeplerini de belirttik.

Bilindiği üzere İslam, Arap şehirlerinde ortaya çıkmasına nazaran, bir yönden o zamanki köleliğin derecesiyle ahalinin ona olan rağbetlerini anlamak, diğer yönden Hz. Peygamber(sav)’in peygamberliğinin başlangıcında ve hatta peygamberlik zamanının tümünde, dini yaymaya karşı, gerek silah ve gerek diğer vasıtalarla pek çok engellemeyle karşılaştıkları halde Arapları cehalet dünyasından kurtarmak, özellikle o zamanda güneş ve yıldıza tapma gibi müşrikliği ortadan kaldırarak Allah’ın birliğine ikna ile baba ve dedelerinden görmüş oldukları batıl ve sapık adetleri terk ettirerek fazilet yoluna ve sünnet-i seniyyeye yapışmaları için sarf ettikleri çabayı ve bir de kabile reisleri tarafından hiçbir ilahi hakimiyet altında bulunmamak için yapılan tehditleri anlamak bizim için güç değildir. Bu hakikatle o günlerde ne derece heyecan ve karmaşık duygular içinde olduğu da anlaşılır.

Şu halde deriz ki, senelerce hatta asırlarca alışılmış, ahlakla kaynaşmış bir şeyi men edip yasaklamak fikirlerdeki heyecanın bir kat daha artmasına sebep olmaz mı? Tabii böyle bir adeti yeniden men edip yasaklamak hikmete uygun düşmeyeceği gibi usûl, nizam ve maslahata da uygun düşmez. Bunun için İslam köleliğin yeniden kaldırılmasını emretmedi fakat olduğu gibi de bırakmadı. Bu, İslam’da var olan genel hükümler o zamanlarda bu hususta yürürlükte olan hükümlere aykırıydı. Bunun için İslam köleliğin kaynağını kurutmaya, izlerini silmeye, o günlerdeki geçerli olan çerçevesini iyice daraltmaya gayret etti.

Ünlü düşünür Gustave Le Bon, “Arap Medeniyeti” adlı eserinde diyor ki: Köle kelimesi 30 yıl önce yazılan Amerikan romanlarını okuyan bir Avrupalı’nın önünde telaffuz olunursa derhal hatırına, ayaklarına ağır zincirler, ellerine demir kelepçeler takılan, sopa darbeleriyle sevk edilen o bedbaht, yeterli gıda alamayan, bir karanlık hücreden başka mesken ve sığınağı bulunmayan Amerikan köleleri gelir. Ben burada da bu halin doğru olup olmadığını, birkaç yıl önce Amerika’da İngilizler tarafından yapılan durumlara gerçekten uygun bulunup bulunmadığını ve o zamanlarda zencinin fiyatı pahalı olmasına nazaran böyle bir sahip tarafından helak edilip öldürülmeye kadar her türlü azap ve eziyete reva görülmesinin muhtemel işlerden olup olmadığını tetkik edecek değilim. Fakat saf hakikate gelince İslam’daki kölelik Hristiyanlar’daki köleliğe tamamen aykırıdır.”

İslam şu kaideyi sağlamlaştırmaya başlamıştır:

“İkisi de hür anne-babadan doğmuş olan bir Müslümanın her ne durumda olursa olsun köleliği caiz değildir.”

Gerçekte şu kaide büyük bir meziyeti, muazzam bir faydayı kapsamaktadır. Çünkü bu fahiş zulümden, insanlık ailesinin büyük bir kısmını kurtardı gibi bu günlerde herkesin meşgul olmasına layık görülen mühim kölelik meselesinin çözümü için de bir anahtar olmuştur.

İşte bunun için eğer Avrupa devletleri esir ticaretinin yasaklanmasına hizmet edecek yeni ve etkili tedbirleri icraya çalışacaklarsa o halde medeniyet nurlarını Din-i Mübin-i İslam vasıtasıyla Afrika kabileleri arasında yaymalı ve bu hususun fiiliyet sahasına kavuşması için de Müslümanlara yardım etmelidirler. O ateşe, putlara tapan kimseler Müslüman olduktan sonra esir ticareti kendi kendine yok olmaya yüz tutar. Çünkü kölelik bu din sahipleri arasında caiz değildir. Hatta bu dinde müminlerin birbirleriyle savaşmaları yasaklanmıştır.

Kuran-ı Azimüşşan’da : “Eğer mü’minlerden iki taife birbirleriyle savaşırlarsa onların arasını nasihat ve Allah(c.c)’ın hükmüne davetle ıslah edin. Eğer o iki taifenin biri diğer taifeye saldırırsa o saldıran taifeyle savaşın; ta ki Allah-u Teala(c.c) adaletli olanları sever”[39] buyurulmaktadır.

1. Köleliğin Kaynağı

Savaş kölelik için birinci kaynaktır. Fakat bu savaş yerel manadaki savaş değildir. Biri kanuni ve muntazam olmak. diğeri de kafirlerle olmak üzere iki şarta bağlıdır.

Cenab-ı Hakk (c.c) Kur’anı-ı azimüşşan’da buyuruyor ki; “kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve Âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle küçül(üp boyun eğ)erek cizye verecekleri zamana kadar savaşın.”[40] Bu ayet-i kerimede puta tapanlarla kitap sahipleri arasında ayırım vardır.

Müslümanlar bir şehri fethetmeden evvel barış görüşmeleri yapmak üzere o şehre elçiler göndererek her şehir ve memlekette aynı bir takım şartlar talep ederlerdi. O elçiler şu istekleri karşı tarafa iletirlerdi: “Reisimiz, eğer bizim dinimizi kabul etmeyecek olursanız, sizinle savaşmamızı emretti. O halde bizden olunuz, sizi kardeş biliriz. Menfaatimize ait hususlarda bize tabi, ibadet ve ahlakımızı talep edici olunuz ki sizinle çekişmeyelim. Eğer bunu yapmazsanız hayatta bulunduğunuz sürece yılda bir vergi veriniz. Biz de size zarar vermeye kalkışacaklarla, her ne şekilde olursa olsun size düşmanlık edenlerle savaşacağımız gibi antlaşmamıza tam olarak bağlı kalacağız. Bunu da kabul etmezseniz aramızda savaş var. Bu savaş Cenab-ı Hakk’ın (c.c) emri olan vazifeleri tamamlanıncaya kadar sürecektir.”

Kafirler bu iki şarttan birini kabul ettiler mi Müslümanlar antlaşmalarını yerine getirmeye. sözlerinde durmaya başlarlar ve bu yoldan asla sapmazlardı. Bununla birlikte savaş neticesi mağlup olanlara iyilik ve güzellikle davranırlardı. Bunun delili olarak Hz.Ömer (r.a)’in Kudüs-ü şerif’e girdiklerinde gösterdiği yüce gönüllülüğü gösteririz. Hz. Ömer (r.a) Kudüs-ü Şerif’e küçük bir toplulukla girdi. Dini mekanları ziyaretinde kendisine Patrik Sofranyus’un refakat etmesini istedi. Sonra da emniyet içerisinde bulunduklarını, mallarını kiliselerini gözeteceklerini ve saygı göstereceklerini, Müslümanların hiçbir kiliseye saldırıda bulunmayacağını halka ilan etti.

Fakat kafirler teklif edilen şartları kabul etmezlerse yegane hüküm savaşmaktı. Savaşlarda kafirler mağlup olurlarsa galiplere -halife tarafından bir özel beyanla- köle olurlardı. Bununla birlikte bu hal onların sonsuza kadar köle olacaklarını göstermez. Düştükleri kölelik durumundan kurtulmaları mümkündü. Çünkü merhamet kapıları o gibi düşkünlerin önünde açıktı. Herkes belirli bir fidyeyle kurtulabildiği gibi Allah (c.c) rızası için azat etmeye de halifenin hakkı vardı. Nitekim Kur’an-ı Azimüş-Şan’da Resul-ü Ekrem (sav)’e hitaben şöyle buyrulmuştur: “(Savaşta) inkar edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın, (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız)…”[41]

İşte bir insanı köle edebilmek için yukarıda belirtilen kurallara uymanın ne derece zaruri olduğu bu ayetle sabittir. Bunu bilerek muhalefet edenler büyük bir günah irtikap etmiş, şiddetli bir cezayı hak etmiş sayılırlar. Ebu Hureyre (r.a)[42] şu hadis-i Nebevi’yi rivayet ediyor: “Hz. Peygamber (sav); Cenab-ı Hakk (c.c) insanlardan üçünün kıyamet gününde ben hasmıyım. Bunlardan biri benim adımla söz verip sonradan sözünden dönen, ikincisi hür bir kimseyi satıpta parasını yiyen, üçüncüsü de bir kimseyi ücretle çalıştırıp ondan faydalandığı halde ücretini vermeyendir. Buyurmuştur. demiştir.”[43] Ebu Davud’un[44]. Abdullah bin Ömer[45] (r.a)’dan naklettiği hadis’te “hür bir kimseyi kendine köle edinen adam”[46] şeklinde de bir rivayet vardır.

Müslümanlar esirleri köle edinmek hususunda dinlerinin vermiş olduğu müsaadeden nadiren istifade ederek daima vergi almakla yetinmişlerdir.

Bu cümleden olarak Nebiyy-i Ekrem (sav) efendimiz Hazretleri yılda bin elbise vermek üzere Necran Hristiyanlarıyla barış antlaşması yaptığı gibi Hz. Ömer (r.a)’de adam başına Müslümanların verdiği verginin iki katına denk bir vergiyle Beni Tağlib Hristiyanlarıyla barış antlaşması yapmıştır.

Amr bin As (r.a)’ da Mısır’da bu güzel yoldan ayrılmayarak halka dinlerini serbestçe yaşayabileceklerini, adalet ve insafla muamele edeceğini, herkesin mal, can ve hanesine asla bir zarar gelmeyeceğini ve Roma İmparatorluğu tarafından yüklenen aşırı vergilere karşılık her fert için ancak yılda iki vergi dinar alınacağını anlatmıştır. Zamanımızdaysa Müslüman hükümetler harp esirlerine uluslar arası hukuka göre muamele etmektedir.

İşte yukarıda anlatılanlardan anlaşıldığı üzere Müslümanlarda köleliğin yalnız bir kaynağı vardır. Bu kaynak, köleliği dar bir çerçeveye sıkıştırıyor. Halbuki köleliğin kaynakları diğer milletlerde pek çok ve çeşitliydi. Mesela Roma’da kölelik harp esirlerini, onların çocuklarını ve bazı kanunlarda belirtildiği şekliyle esir düşenleri kapsamaktadır. Burada dikkate değer bir nokta daha vardır ki, o da esir tüccarlarının hiçbir zaman Roma’da olduğu gibi mağlup olan tarafın çocuklarını çalıp köleleştirmek ve askerlerin gayr-i meşru arzularını teskin etmek üzere kadınlarını fuhuş ve ahlaksızlık yerlerinde teşhir etmek için İslam askeriyle beraber savaş meydanına gittikleri asla görülmemiştir. Çünkü İslamiyet hiçbir zaman böyle çirkef bir işi uygun görmedi. Bunun için akl-ı selim apaçık olarak hükmeder ki, orta Afrika’da adam avlayıp satmak, bunlara en çirkin ve zalimce muameleleri reva görmek gibi en insanlık dışı tavırları İslam dini’nin uygun gördüğünü zannedenlerin söyledikleri, işin gerçeğine uygun değildir. Çünkü bu din-i Mübin, inkar edilmesi mümkün olamayacağı üzere iyiliklerin her türlüsünü emreden, kötülüklerin de her türlüsünü yasaklayan bir dindir.

2. Kölelere Yapılan Muameleler

Şark memleketlerinde halkın seçkin kazanımlarından biri de, önceden nasılsa o hali öylece muhafaza etmesidir. Şarkta bir köle bulunduğu ailenin fertlerinden sayılan itibarlı bir hizmetçidir. Şarkta bir kölenin sahibine olan yakınlığı, garpta bir hizmetkarın efendisine olan yakınlığından fazladır. İslam’da efendiyle kölesi arasında bir fark ve uzaklığı gerektiren bir ayrım görülemez. Çünkü Müslümanlar’da kölelik yüz karası ve utanılacak bir şey değildir. Böylelikle köleler itibarını kaybedip aşağılık bir duruma düşmüş, toplum tarafından dışlanmış insanların oluşturduğu bir sınıf olmayıp, lütuf ve yumuşaklıkla muamele görürler. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur. Anne-babanıza sözle ve fiili olarak ihsanda bulunun, akrabanıza, sıla-i rahimle ve yetimlere gönüllerini okşayarak, fakirlere sadakalarla, yakın komşularınıza şefkat ve merhametle, uzak komşularınıza hayrı isteyip zararı defetmekle, eş, dost ve arkadaşınıza haklarını gözetip, sevgiyle, yolcu ve misafire ikram edip doyurmakla, köle ve câriyelerinize giydirerek ve yumuşaklıkla, hepsine gücünüz yettiğince iyilikte bulunun. Muhakkak ki Allah (c.c) bu zikredilenlere iyilik etmeyip kibirli bir şekilde suçlanarak haksızca insanlara karşı böbürlenenleri sevmez.”[47]

İslam şeriatını şöyle göz ucuyla inceleyenler İslam’ın kölelerin maruz kaldıkları ahkam ve cezaların hafifliğini fazlasıyla arzu ettiğine dair birçok delili müşahede ederler. Allah-u Teala (c.c) Hazretlerinin “(câriyeler) evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı uygulanır…”[48] buyurması bu hususta yani şu zayıf görülen köleler hakkındaki inayet ve lütfun ne beliğ bir delilidir.

Bu hususta Hz. Peygamber (sav)’in hadislerini gözden geçirenler, bunların da lütuf ve merhametle kaynaşık olduğunu görürler. İmam Ali (k.v) Hazretlerinin Hz. Peygamber (sav)’den rivayet ettiği şu “mülkünüz altında olan şeyde Allah’tan korkun”[49] hadis-i şerifini dikkatle inceleyiniz. Ümmü Seleme (r.a)’dan “namaz hususunda ve elinizin altında bulunan şeylere muamele işinde Allah’tan (c.c) korkunuz”[50] şeklinde gelen bu rivayeti de dikkatiniz altına alınız. Görürsünüz ki mülk sahibinin köle hakkındaki muamelede Allah’tan (c.c) korkması farz namazlardaki korku mertebesindedir. Halbuki namaz dinin direği olduğu gibi İslamiyet’in en önemli rüknüdür. Resulullah (sav) vefatından önceki hastalığı sırasında “namaz ve sahip olduklarınız!”[51] buyuruyorlardı. Bu cümle Nebiyy-i Ekrem (sav)’in son sözü olmuştur.

Bu hususta ziyadesiyle tarif ve açıklığa sahip bir takım hadisler daha vardır. İbn Ömer (r.a) Hz. Peygamber’(sav)den naklen diyor ki “Resullullah (sav) iki zayıfa, köle ile kadına muamelede Allah’tan (c.c) korkunuz.”[52] buyurdu.

Yine bir hadisinde Hz. Peygamber (sav) “Dostum Cebrail aleyhisselâm bir esire yumuşak muameleyi o derece tavsiye etti ki insanlar köle edilmezler ve istihdam olunmazlar zannettim”[53] buyurmuştur.

Artık İslam’ın yukarıda belirttiğimiz şiarlarını anladıktan sonra bu Din-i Mübin için vahşilik ve barbarlık isnadında bulunmak akıl sahipleri için mümkün müdür?

Bu konuda belirttiğimiz kısmi deliller bu kadar değildir. Hz. Peygamber (sav)’in ağzından şöyle nakledilmiştir: “Kardeşleriniz olan köleleriniz sizin hizmetçinizdir. Cenab-ı Hakk (c.c) onları sizin tasarrufunuz altına koydu. Bunun için eli altında kardeşini bulunduran ona yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmelidir. (Hatta sahibi yokluk içinde yaşasa bile kölesini böyle yoksulluk içinde yaşamaya zorlayamaz.) Onlara takatlerinin üstünde yük yüklemeyiniz. Eğer böyle yaparsanız kendilerine yardım ediniz[54].”

Diğer bir Hadis-i Şerif’te “ Şüphesiz Allah (c.c) size mülk kıldı, eğer isteseydi sizi onlara mülk kılardı” buyurulmuştur. Hz. Peygamber (sav) bunu açık bir hükümle destekleyip takviye etmiştir. Çünkü kölelerin ellerini, ayaklarını kesmek vs, gibi şekilde işkence edilmelerini yasaklamıştır. Bu hale cür’et edenlere bu şekilde işkence edilen kölelerin azat edilmelerini istemiştir.

İbn Cüreyc şöyle bir rivayette bulunmaktadır: “Zenba’ bir gün kölesini bir câriyesiyle sohbet ederken görüp kölenin hem burnunu kesmiş hem de hadım etmiştir. Köle Hz. Peygamber’(sav)e gittiğinde, Efendimiz: “Seni bu hale getiren kimdir? Diye sormuşlar, kölenin “Zenba” demesi üzerine Zenba çağırılmış, Resulullah (sav): “Bunu niçin yaptın? diye sormuş, Zenba’ da bu durumu anlatmıştır. Bunun üzerine Efendimiz (sav) köleye dönerek: “Haydi git, azatsın!” buyurmuşlar, köle “artık kimin kölesi olacağım diye sorunca Hz. Peygamber: “Allah ve Resulünün…! karşılığını vermiştir.”

Muhterem okuyucularımız hadım edilmiş bir kölenin “Kimin kölesi olacağım?” suailini dikkatle düşünmelidirler ki, ilk anda göze çarpmayan önemini takdir edebilsinler. Zira Resul-ü Ekrem (sav)’in yukarıdaki cevabı azat olan kölenin, geçimini sağlamaktan aciz kaldığı takdirde geçimini kendi üzerine aldığını taahhüt etmesi demektir.

Bundan dolayı, Resul-ü Ekrem (sav) ahirete yürüdüğünde Allah ve Resulü namına azat olan bu köle Hz. Ebubekir (RA)e gelerek “ Rasulullah’ın (sav) vasiyeti?” deyince Hz. Ebubekir (ra): “Evet, sana, ailene verilmekte olan nafaka devam edecektir.” buyurup ahirete yürüyünceye kadar bu nafakayı vermeye devam etmişler; irtihâlinin ardından azatlı köle Hz. Ömer (ra)e müracaat ederek talebi üzerine Mısır’da geçimini temin edecek bir yerin kendisine verilmesi için Mısır Valisine emir verilmiştir.[55]

Kölelerin hakkına riayet, refah durumuna itina hususları da şefkat ve merhametin son derecesindeydi. İbn-i Ömer (ra) Rasulullah (sav)in ağzından işiterek diyor ki: “Kölesine kim tokat atarsa, yahud döverse cezası kölenin azat edilmesidir.” Ebu Hanife’nin (ra) mezhebinde bir adam bir köleyi öldürmeye teşebbüs ederse idam olunur. İbn-i Ömer’in (ra) rivayet ettiği yukarıdaki hadisten –tokat atma, dövme az olsun, çok olsun, meşru veya gayr-i meşru bulunsun- her halde azat etmenin gereği anlaşılır.

Yukarıdaki değerlendirmeleri hiçbir alim ileri sürmemiştir. O halde bundan mutlak şekilde köleye ilişmemenin gerektiği hususu anlaşılır mı? Hayır anlaşılmaz. Var olan deliller ve alimlerin icması şöyledir: Bir efendi kendi kölesini vurabilir ancak mesele bu vurma meselesi işkence halinde olmayıp sadece kölenin terbiye ve edebi içindir. Fakat her halde bir efendinin kölesine on değnekten fazla vurması caiz değildir.

Bir köle eğer dini görevlerini yerine getirmede kusurlu davranırsa o zaman ona vurmak caizdir. Resul-ü Ekrem (sav) bu hususta:” Kölen Allah’a (c.c) karşı olan görevlerinde asilik ederse onu vur. Sana karşı asi olursa affet.” Buyurmuştur. Hz. Peygamber (sav) kendisine tabii olanlara kölelere karşı affedici olmalarını pek çok tavsiye ederlerdi.

İbn-i Ömer’in (r.a) rivayetine göre bir adam Resulullah (sav)ın huzuruna gelmiş, ya Resulallah (sav) kölemi kaç defa affedeyim diye sormuş, yine cevap verilmemiş. Nihayet dördüncü kez sorduğunda Resul-ü Ekrem (sav) yüksek sesle: “Ecir ve sevaba nail olmak istersen kölenin kusurlarını günde yetmiş kez affet.” Buyurmuştur.

Resul-ü Ekrem(sav) kölenin köleliğini yüzüne vurarak onu küçük görmeyi de nehy etmiştir. Ebu Hureyre (r.a)’nın rivayetine göre Resul-ü Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: Sizden hiçbir kimse kölem, câriyem dememeli; oğlum, kızım, delikanlım demelidir[56].”

Ebu Hureyre (r.a) bu hadis-i şerif’e dayanarak “(Abd’im ‘kulum, kölem demeyiniz’ demeyiniz; çünkü hepimiz Cenab-ı Hakk’ın (c.c) kuluyuz.” demiştir. Ebu Hureyre (r.a) bir gün devesine binmiş bir efendi görmüş. Arkasında da yürüyerek kölesi geliyormuş. Bu durumdan tabii olarak müteessir olan Ebu Hureyre (r.a) devedeki efendiye hitaben: “Ey Allah’ın (c.c) kulu! Onu da arka tarafına bindir. Çünkü o kardeşindir. Ruhu da senin ruhun gibidir” hikmetli uyarısında bulunmuştur.

Hz. Ali (k.v) “Cenab-ı Hakk (c.c) Rabbimdir diyen bir adamı kul (köle) edinmekle kendi nefsimden utanırım” demiştir. Cenab-ı Peygamber (sav)in tavsiyelerine göre bir hizmetçi hür olsun, köle olsun efendisine yemek götürecek olursa efendisinin onunla birlikte oturup yemesi, hiç olmazsa bir- iki lokma vermesi gerekir. İnsan sahibi biri için bu muamele efendiyle köle arasında tam bir yakınlaşmaya delil değil midir?

İslam şeriatı esir ve köleler müstesna olmamak üzere bütün insanları her yerden talim terbiyeyle nurlarını ve güzelliklerini yaymaya ciddi olarak teşvik ediyor. Hz. Peygamber (sav): “Kim ki sahip olduğu câriyeyi marifet nuruyla tenvir edip, ona en güzel davranarak onunla evlense iki ecre sahip olur[57]” buyurmuştur.

Yani ahirette iki ecir ve sevaba mazhar olur ki, biri nikah ve talimden, diğeri azat etmekten ileri gelir. Yukarıdaki izahlardan sonra artık İslam şeriatının kölelere yalnız yumuşaklık ve şefkatle muamele etmek değil, güzel ahlak ve terbiyesini de emrettiğine dair kesin, daha yüksek bir delile ihtiyaç kalır mı?

Şimdi bu konuda tarihten de deliller getirelim; bazı sahih olayları da ilave edelim: Ebu Ubeyde (r.a) bütün askeriyle Kudüs-ü Şerif’i muhasara edip ahaliyi baskı altına alınca şehrin patriki “Sofranyus” teslim olmaya razı olmuş ve Hz. Ömer (r.a) ile teslim şartlarını görüşmeyi istemiştir. Hz. Halife (r.a) Patrik’in talebini kabul ederek yanında yalnız bir köle olduğu halde Kudüs-ü Şerif’e gelmiştir.

Ancak binmek için yalnız bir develeri olduğundan Hz. Ömer (r.a) ile kölesi sırayla o tek deveye binerlerdi. Köle devenin üzerinde, Halife arkasında yaya olarak Ebu Ubeyde’(r.a)nin karargahına ulaştılar.

Ebu Ubeyde (r.a) Kudüslüler’in bu şekilde gelmiş olan halifeyi hafife almalarından korkarak: Ey Halife! Sana layık olmayan bir halde bulunuyorsun. Halbuki herkesin gözü senin üzerindedir” mealinde konuşması üzerine Hz. Halife (r.a): “Bunu senden önce kimse söylemedi. Bu sözlerin Müslümanlar için laneti celp edicidir. Biz insanların hakir ve zeliliydik, Cenab-ı Hakk (c.c) bizi islamla şereflendirerek aziz kıldı. İslam’dan başka bir şeyle izzet ve talep edersek Allah-u Teala (c.c) bizi zelil eder” mealinde sözlerle mukabelede bulundu.

Hz. Ebu Ubeyde (r.a) Şam’da İslam orduları başkumandanlığına tayin edildiği sırada Halep’i fethetmek üzere gönderdiği seçkin yüz kişilik Kureyş’li birliğin başına bir zenciyi tayin etmişti.

Yukarıdan beri saydığımız daha güzel deliller vardır. Üsame b. Zeyd (r.a), Hz. Peygamber (sav) kölesiydi. Hz. Peygamber (sav) onu küçükken kucağına alır, Hz. Ali’nin (k.v) oğlu Hz. Hasan (r.a) ile dizlerine oturtur, birlikte oynardı. Her ikisini de öper okşardı. Her ikisi için de hayır duada bulunurdu.

Üsame (r.a) büyüyünce Resul-ü Ekrem (sav) kendisini dirayetli, yetenekli bir mert görerek Filistin’i fethetmek üzere hicretin birinci yılında gönderdiği orduya kumandan tayin etmiştir. Bu ordunun içinde Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a), büyük sahabeler Üsame’nin (r.a) kumandası altında bulunmaktaydılar.

Fakat Üsame (r.a) Hz. Resulullah’ın (sav) hasta olmasından dolayı Medine-i Münevvere’ye dönmeye mecbur oldu, Medine’ye ulaştığında Resulullah (sav) hastaydı, konuşamıyordu. Hastalığı çok ağır olduğu halde Resul- u Ekrem (sav) elini semaya doğru kaldırarak hakkında hayır duada bulunduğuna alamet olmak üzere Üsame’nin (r.a) üzerine son nefesine kadar kaldırıp koymaya başladı.

Resul-ü Ekrem (sav)’in vefat haberi her tarafa yayılır yayılmaz Bedeviler isyana kalkışarak Din-i İslam’ı terk ettiler. Hz. Ebubekir (r.a) bu hali görünce yayılmasını önlemek üzere derhal önünün alınmasını en önce yapılması gereken işlerden sayarak, Hz. Resul’ün (sav) vasiyeti gereği hareket etmiş ve Üsame (r.a) kumandasında bir ordunun dinden dönen mürtedlerin üzerine hareketini emretmiştir. Fakat Ensar, kendilerine Üsame’den (r.a) daha kıdemli birinin tayinini talep etti.

Hz. Ömer (r.a) bunu Hz. Ebu Bekir’ e söyleyince Hz. Ebu Bekir (r.a) sakalını avuçları arasına alarak “Ey Ömer! Resulullah’ın (sav) tayin ettiği bir adamın azlini mi benden istiyorsun?” şeklinde şiddetli bir cevap verdi.

Hz. Ebu Bekir (r.a) oradan çıkarak karargaha gitmiş ve orada askerleri gözden geçirdikten sonra kendisi yaya, Üsame binitli olduğu halde orduyla yola çıkmıştır. Bu hali gören Üsame (r.a) Hz Ebu Bekir’e hitaben “ ne sen in, ne de ben binerim. Allah’ın (c.c) rızasını kazanmak için ayaklarım bir saat toza bulansa çok mu?” cevabını vermiştir.

Halife (r.a) orduyu Medine dışına kadar uğurlayıp ta tam geri döneceği esnada Üsame’ye (r.a) hitaben: “Eğer uygun görürsen Ali’yi (k.s) bana yardımcı bırak” demiş Üsame (r.a)’de Halife’nin isteğini yerine getirmiştir.

Bundan sonra askere şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Kimseye zulüm, hıyanet, işkence yapmayınız. Çocuk, ihtiyar kadın öldürmeyiniz; hurma ağaçlarını kesip yakmayınız; meyveli ağaçları kesmeyiniz. Koyun, inek ve develeri öldürmeyiniz. Yolunuzda kiliselere çekilmiş adamlar göreceksiniz; onları kendi hallerine bırakınız…”

Üsame (r.a)’de Resulullah (sav)’ın emrini tavsiye etmiştir. Amr bin As(r.a) Mısır’ı fethe gelince Kıptiler’in başı ve Roma’nın Mısır valisi olan Makoküs’le bir barış görüşmesi yapmak üzere Ubade b. Samit (r.a) adındaki bir zencinin başkanlığı altında bir heyet gönderdi.

Heyet, Mokaküs’ün yanına Ubade (r.a) önde olarak girer; Makoküs Ubade’nin (r.a) karalığına, cüssesinin iriliğine bakarak ürperdiğinden “bu kara adamı benden uzaklaştırın; başkasını getirin, benimle o konuşsun.” Dedi.

Heyet ise bu adam içimizde en ileri görüş ve en fazla marifet sahibidir; kendisi bizim efendimizdir; bizden iyidir; hepimize önceliği vardır. Hepimiz onun sözüne ve görüşüne göre hareket ederiz. Kumandanımız onu seçerek doğrudan doğruya ona emirler vermiştir; onun görüşünden çıkmamamızı emretti” der.

Makoküs buna cevaben “Bu kara adamın sizden ileri olmasına nasıl razı oldunuz? Gerçekte sizden sonra olmalıdır” dedi. Müslümanlar da “hayır, gördüğün gibi kara olmakla birlikte bu zat mevki, görüş, ilim, seçkinlik yönünden bizden ileridir” diye cevap vermeleriyle Makoküs, Ubade’yle (r.a) görüşmeyi kabul etti.

Yukarıdan beri belirte geldiğimiz Kur’an ayetleri, Hadis-i şerifler, tarihi olaylar göz önüne alındıktan sonra ümit ederiz ki, herkes, kölelerin İslam ülkesinde hürlerin sahip olduğu aynı haklara sahip bulunduklarını anlamıştır.

Bir zamanlar Batılıların “Müslümanlar zencilerin insan olmadığını, onun yerinin insanla hayvan arasında bulunduğuna inanırlar, hatta bazıları hayvandan aşağı bilirler” sözlerindeki iftirayı fark etmiştir.

3. Kölelerle Evlilik

Kuzey ülkelerinde kölelerle evlenen erkek ve kadınlara verilen cezaları öğrenenler

kızgınlıklarına engel olamazlar. Çünkü bu gibi bir evliliğe yeltenenler de kölelik çukuruna yuvarlanırlardı.

Vizigotlar’ın kanunları o kadar aşırı ve zalimceydi ki benzeri duyulmamıştır. Kanunlarında “Kölesiyle yahud azat ettiği kölesiyle evlenen hür bir kadın ve evlendiği kimse diri diri yakılır” denmektedir.

Şimdi de bu çeşit haller için İslam’ın koyduğu hükümleri göz önüne alalım: Cenab-ı Hakk (c.c) Kur’an-ı Mübin’ de şöyle buyuruyor: “İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, elleriniz altında bulunan inanmış genç kızlarınız (olan câriyeleriniz)den alsın. Allah (c.c) sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. (Adem’in soyundansınız. İnsanlık bakımından aranızda bir fark yoktur) Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, ücretlerini (mehirlerini) de güzelce verin…”[58] Diğer bir ayette de şöyle buyurulur: “İçinizden bekarları ve köle ve câriyelerinizden iyileri evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah, lütfuyla onları zengin eder…”[59]

Hz. Peygamber’ (sav) de bu gibi nikahlarda ortaya koyduğu yüce hükümlerle, yukarıda belirttiğimiz Hadisler’le ümmetine doğru olan yolu göstermiştir. Tarihe de bir göz atalım: Abbasi Halifelerinde Reşit’in oğlu el-Me’mun zenci bir anneden doğduğu halde akıl ve irfanıyla halifelik makamına yükselip kardeşi el-Emin’e tercih edildi.

İslam Şeriatı kölelerini istedikleri köle ve hürlerle evlendirme hususunda efendiyi tam bir hürriyet verdi. Evlendikten sonra esirleri ayırmakta ise hak vermedi. Fakat bir efendi kadın ve erkek iki kölesinin nikah olmaksızın beraber yaşamalarına izin veremez. Bir efendinin câriyelerini odalık alması caizdir. Fakat iki kardeşi, anne ve kızını, teyze ve kızını, hala ve kızını, akrabalarından mahrem olan başkalarını odalık olarak almak caiz değildir. Bu gibi bir odalıktan doğan çocuklar hem hür hem de meşru görülürler ve nikahlı hür bir anneden doğan çocuklar gibi babanın malına mirasçı olurlar ki bu meziyet, bu hükümler yeryüzünde hiçbir dinde görülmez. Şu halde câriye, çocuklarıyla beraber miras hakkına sahip olur. Azat edilmiş câriye, sahibinin nikahını istemezse efendinin tekrar onu hükmü altına almaya, zorla nikahlamaya hakkı yoktur.

4. Itk, Yani Köleyi Azat Etmek

İslam dini Itk (köle azat etmek) hususunda çok müsaittir. O derecede ki bilhassa buna herkesi teşvik eder. Çünkü İslamiyet’te azat işi makbul amellerden, ecir ve sevabı çok olan işlerden sayılır.

Kur’an- ı Kerim’ de şöyle buyurulur: “ Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriyeler) den mukatebe (akdi) yapmak isteyenlerle (çalışıp belli bir para ödemek karşılığında hürriyetlerini kazanmak isteyenler) –eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz- mukatebe yapın. Ve Allah’ın size verdiği mallardan onlara da verin. (Onların size verecekleri mal veya paradan bir kısmını onlara bağışlayın veya hürriyete kavuşmak isteyen bu insanlara zekattan yardım edin.)”[60]

Cenab-ı Hakk (c.c) cennetle cehennem arasındaki akabeyi (sarp yokuşu) geçmek için, saydığı makbul amellerden biri olarak “ bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek”[61]

Bundan sonra Cenab-ı Hakk günahları giderici olmak üzere yine bu insani fiili gösteriyor. Buyuruyor ki: “”Bir mü’min, bir mümini öldüremez. Ancak yanlışlıkla olursa başka. Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine de bir diyet vermesi gerekir…”[62]

Nisa Suresi 89. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “Allah (c.c) sizi, yeminlerinizdeki lağvden (kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden) ötürü sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü sizi sorumlu tutar. Bunun keffareti (geleceğe bağlı olarak yaptığınız bir yemini bozduğunuz takdirde bunun cezası): Ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri yedir(ip doyur)mak yahud onları giydirmek ya da bir boyun (köleyi) hürriyete kavuşturmaktır. ”Şafi mezhebine göre Ramazan ayında bir müslüman orucunu yerse günahının kefareti olarak bir miskini doyurmaya mecbur olur. Fakat orucunu cinsi münasebetle bozarsa o zaman günahının kefareti bir köleyi azat etmektir.

Şimdi biraz da Hadis-i Nebevi’deki hükümlere bakalım: Ebu Hureyre (r.a) Hz. Peygamber’(sav)den şöyle rivayet etmektedir: “Kim bir mü’mine köleyi esaret yükünden kurtarırsa Allah(c.c)da (o kölenin uzuvlarına karşılık azat edenin de) her bir uzvunu cehennemden kurtarır. Hatta cinsel organına karşı cinsel organını bile”[63] Fakihlerin değerlendirmelerine göre azat edilecek kölenin her türlü ayıptan azade olması da lazımdır.

Bera b. Azib (r.a) Hz. Peygamber’(sav)den rivayetle diyor ki: bir adam Hz. Peygamber’(sav)e gelerek “ bana cehennemden uzaklaştırıp cennete yaklaştıran bir amel göster” dedi. Resulullah (sav) “ Itk-ı neseme ve fekk-i rakabe” buyurdu. Adam “Ya Resulullah (sav)! Bunların her ikisi de aynı değil midir?” diye sorunca Allah resulu (sav) “Hayır, ıyk-ı neseme bir ruhu azat etmektir, fekk-i rakabe ise (azat olacak köleye paranın) bedelinde yardımcı olmaktır[64]” buyurdu.

Ebu Zerr’i Gıfari (r.a) diyor ki “ Resul-ü Ekrem’(sav)den “ Allah (c.c) yolunda cihat” buyurdular. “ Hangi esiri azat etmek iyidir? diye sordum “ Fiyatı en fazla olan ve ehli yanında en fazla itibara sahip olandır” buyurdu. Ümmetin fakihlerinin rivayetine göre bu son hadis bir köleyi azat etmek hakkındadır. Fakat mesela bir adamda bin dirhem bulunur, bu parayla bir köle alıp azat etmek isteyerek bir pahalı köle alıp azat etmektense, iki ucuz köle bulup azat etmek daha faziletlidir.

İslamiyet yalnız böyle genel hükümleri zikretmekle yetinmeyerek aşağıdaki hususları da beyan ediyor. Bir köle birkaç kişinin malı olursa efendilerinden biri kendine düşen hisse miktarınca azat edebilir. Bu azat eden efendi zengin olursa o zaman kölenin adalet dairesinde değerini takdirle tamamen azat olabilmesi için tayin edilen değerden ortaklara düşen hisseyi de vermesi vacip olur. Ancak o zatın kölenin tamamen azat olması için yeterli malı bulunmazsa o zaman kendi hissesi miktarınca azat ettikten sonra kölenin tamamen azat olması için eksiğini çalışarak gidermesi gerekir.[65] Ebu Hureyre (r.a)’den nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: “Kim diğeriyle ortak olduğu bir köleyi kendi hissesiyle azat ederse tamamen azat olması için bedelini kendi malından ödemelidir. Eğer o kimsenin buna yetecek malı yoksa o zaman kölenin değerini tayin ederek üzerine almalı ve diğer hisseleri ödemek için sıkıntı vermeden köleye kazanç yolunu göstermelidir.”[66]

Burada dikkate değer bir nokta vardır ki muhterem okurlarımızın ibret nazarlarına arz etmek gerekir. Şöyle ki: Zikredilen Hadis-i Şeriflerde gerek ortakların gerek kölenin diyanet ve mezhebine, arzu ve iradesine itibar ediliyor. Çünkü her şeyden çok azat etme göz önüne alınıyor, şer’i sarahat azat etmededir. Gerek azat eden gerek azat olunan hangi mezhepten olursa olsunlar, Itk (azat etme) vaciptir. Çünkü zikredilen hadis-i şerifin zahiri, azat eden ortağın, kölenin, müslüman olup olmamaları arasında fark olmadığı gibi ortakların bazılarının müslüman olup bazılarının olmamaları arasında da fark olmadığını gösteriyor. Her halde de kölenin “Mükatebe”[67] ile kölelikten kurtulması da caiz olur. İbn-i Cüreye[68]’nin fakih Ata B. Ebi Rebah’a[69]: Kölenin mal sahibi olduğunu bilirsen azat etmek üzere kendisiyle mükatebe etmekliğin vacip midir?” şeklindeki sualine fakih Ata “evet, vacip görürüm” cevabını vermiştir.

Ebu Said-i Makberi diyor ki: “Leys oğullarından bir kadın Zilmecaz pazarında yedi yüz dirhemle beni satın aldı. Satın aldıktan sonra kırk bin dirhem üzerine benimle “Mukatebe”ye koyuldu. Yanımda mavait olan bütün malı kendisine gönderdi. Geri kalanını da ben götürdüm ve “bu malınızdı, alınız” dedim. Kadın cevaben: “hayır yıldan yıla alırım” diyerek kabul etmedi. Mal yanında olduğu halde Hz. Ömer’e başvurdum, durumu anlattım. Hz. Ömer (r.a) “malı beytülmale teslim et” buyurdular. Sonra o kadına: “Sahip beytülmaldir, Ebu Said azat oldu. İstersen aydan aya, istersen seneden seneye al” tebliğini gönderdi. Kadın da adam gönderip malı aldırttı.” İşte böylece bir insanın, bir köle azat etmek hususunda yardımda bulunması caizdir.

Hz. Aişe (r.a)’dan rivayet edildiğine göre “Berire” adında bir kadın Hz. Aişe’(r.a)ye başvurarak azat edilmesini talep etmiştir. “Berire”’de ise azat olabilmesi için ödemesi gereken, paradan hiçbir eser yoktu. Hz. Aişe (r.a) sahiplerinin yanına dön. Eğer onlar bedelinin benim tarafımdan ödenmesine ve senin mirasının bana kalmasına razı olurlarsa ben de öderim” buyurmuşlardır. Berire sahiplerine başvurarak durumu anlatmış fakat sahipleri kabul etmemiş ve “ Hz. Aişe(r.a) arzu buyururlarsa sana yardımda bulunsunlar ancak mirasın bizim olacaktır” cevabını vermişlerdir. Hz. Aişe (r.a) durumdan haberdar olunca Resulullah (sav)e anlatmıştır. Bunun üzerine Resulullah (sav) cevaben “Satın al, azat eyle, miras azat edenindir” buyurmuşlardır. Bunun ardından da “İnsanlara ne oluyor!? Allah’ın kitabında mevcut olmayan bir şart-ı velev ki yüz defa şart edinse o şart kendisinin olamaz (yani makbul değildir) Allah’ın şartı en sağlam ve en doğru olanıdır[70]” buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber’(sav)de bizzat Selman-ı Farisi’nin (r.a) mükatebesinde yardım ettiler ve Hz. Peygamber (sav) kendi mübarek elleriyle Selman (r.a) için üç yüz hurma ağacı diktikleri gibi “kardeşinize yardım ediniz” emrini verdiler. Sahabe-i Kiram’(r.a)da yardım ederek böylece kırk okkalık altından ibaret olan esirlikten kurtulma fidyesi denkleşti. Çünkü mükatebe (efendiyle yapılan anlaşma) üçyüz hurma ağacının dikilmesine, kırk okka altın verilmesine şeklindeydi ki şartlar yerine getirildikten sonra Selman (r.a) hürriyetine tam olarak sahip oldu. Çocuk doğuran câriyenin azat edilmesi, efendisinin o kadını sadece odalık olarak alması ve doğan çocuğun kendi çocukları olduklarını itiraf ve nispetlerini kendi nesebine ilhak etmesiyle hasıl olur. Efendinin hayattayken o câriyenin satılması, azat edilmesi vasiyet edilen câriyenin haline benzemektedir. Şu halde hibesi caiz olmaz. Efendisi ölünce karşılıksız olarak hürriyetine kavuşur. Ölen efendi çok borçlu olsa bile o câriye hürdür.

Şu anlatılan kaidenin uygulanışına ait işte bir delil: Seleme bint-i Makal diyor ki: “Habbab b. Amr’ın malıydım. Ondan bir erkek çocuğum vardı. Habbab vefat etti. Hanımı bana şöyle dedi: “Şimdi Habbab’ın borcunu ödemek için satın alacaksın.” Ben de Hz. Peygamber (sav)e gelerek durumu anlattım. Hz. Peygamber(sav) “Habbab b. Amr’ın terikesine/mirasına sahip olan kimdir?” diye sordular. Orada bulunanlar “kardeşi Ebu’l-Yüsr Ka’b b. Amr’dır” cevabını verdiler. Hz. Peygamber(sav) hemen onu çağırarak: “Satmayınız, azat ediniz!” buyurdular.

Itk’ı (azat etmeyi) kolaylaştıran bu hüküm çok muhterem ve mukaddestir. O derece ki Hz. Peygamber (sav) kendi câriyesi ve oğlu Hz. İbrahim’in annesi olan Hz. Mariye’yi odalık olarak almasıyla bizzat ispat ve teyit buyurmuşlardır. Aynen bunun gibi Müslüman olmayan bir câriyenin Itk’ındaki hükümler yukarıda belirtilen yolu izler. Gayr-i Müslim bir câriye de efendisine odalık olduğunda hürriyetine kavuşur.

Bundan başka İslam Şeriatı’nda köleye hürriyet bahşeden başka hükümler de vardır. Meselâ bir kişi diğer bir kişiye köle olur, fakat köleyle efendisi arasında nesep ve akrabalık bağları –ki bu bağlar gerek usûlden gerekse füru’dan olsun ve bunların da derecesi her ne olursa olsun denktir- bulunursa kölenin azat edilmesi “‘ıtk” vacip olur.

Ecnebi bir köle kendi memleketinden kaçıp İslam memleketine yerleşirse ve Müslüman olursa da hürriyete sahip olur. Tarih ve siyer okuyanlarca bilindiği üzere Taif, Hudeybiye olaylarında birçok köle Hz. Peygamber (sav)’in ordusuna sığındı. Hz. Peygamber’(sav) de hemen o andan itibaren kölelerin hür olduklarını ilan etti, efendilerinin kölelerini geri almak için müracaatlarına ve ısrarlarına kulak vermediler.

Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler, darü’l-harp’ten size mü’mine kadınlar hicret ederek gelse onları (yemin ve tecrübeyle) imtihan edin (ki hicretleri İslam’a olan rağbetlerinden midir belli olsun). Onların imanını Allah (c.c) sizden daha iyi bilir. Eğer siz onların yeminleri nedeniyle yahud diğer emarelerle mümine olduklarını bilirseniz onları kafirlere geri vermeyiniz.”[71]

Din-i Mübin-i İslam’da kölelik hakkındaki usûl ve hükümleri güzelce göz önüne alanlar bunların diğer dinlerde bu husustaki yürürlükte olan usûl ve hükümlerden çok daha basit ve kolay olduklarını teslim ederler. İslam Dini’nde bir efendinin kendi kölesine “ sen Allah için hürsün” demesi kölenin azat olmasına yeterlidir. Hatta bir efendi kölesini azat edeceğini şaka yollu söylese bile –köle azat olmayı istemese de- yine hür olur; hürriyeti kabul edip edilmediğine bakılmaz.

5. Anlatılanların Hulasası

Risalemizin başından beri belirtilen Kur’ân ayetleri, Peygamber (sav) hadisleri, alimlerin görüşleri ve tarihi olaylardan açıkça anlaşıldığına göre İslam Dini köleliğin çerçevesini şüphesiz bir şekilde daraltmış, kaynağının kurumasına gayret sarf etmiştir. Zira öyle şartlar, kayıtlar koymuştur ki, köleliğin vukuundan dolayı, varlığı zaruri olduğu gibi, köleyi kölelikten kurtarmak üzere de bir takım yolları açıklamış ve sualleri izah etmiştir. Bu vasıtaların varlığıyla birlikte şayet tesadüfen bir şahıs kaderin bir cilvesi olarak köle durumuna düşecek olursa Şeriat-ı Ahmediyye (sav) derhal o biçarenin yardımına koşar ve o zavallıda gördüğü zayıflık ve düşkünlük sebebiyle onu şefkat ve merhamete layık görür.

İşte bundan dolayıdır ki, efendilerin kendi nefislerine yaptıkları muamelenin aynısını kölelerine de yapmaya mecbur oldukları, kölelerin refah ve saadetlerine, talim ve terbiyelerine çalışmaları, kölelerine hakaret ve alay etmemeleri, kölelik belasından kurtararak hürriyet saadetine kavuşmalarını çabuklaştırmak için de köleleriyle ya evlenip ya da evlendirmeleri hususunda zikredilen hükümler ortaya konmuştur.

Bununla birlikte şurasını da arz edeyim ki, yalnız genel kaidelerini, önemli usûllerini özetleyerek zikrettiğimiz kölelik gerçekten İslamiyetin övüncü olsa gerek. Zira şeriatımız olan Şeriat- Muhammediyye (sav) köleliğin mahvına, yıkılmasına çalışmıştır. Fakat nasıl etmeli? Toplumun ortaya çıkışından beri var olan, günler, yıllar, asırlar geçtiği halde ayakta kalan, insanların alışmış olduğu bir işi birden yasaklamaya kalkmak uygun olur mu?

Acaba böylesi bir yasaklama olsaydı bunun sonucu toplumlarda şüphesiz büyük bir devrim ve bir fitne ortaya çıkmaz mıydı? İşte bundan dolayı Şeriat-ı Muhammediyye (sav) yasaklama cihetine gitmedi. Fakat başka bir yöntemle kökünden yıkmak üzere köleliği birden kaldırmak ve bu sebeple kafaların karışmasına sebep olmaktan kaçınarak köleliğin önüne zorlu bir set koymakla yetinmiş ve Müslümanlara çoğu durumlarda köle azat etmekle Cenab-ı Hakk’a yakınlaşmak hususu tavsiye edilmiştir.

Hz. Peygamber(sav)’de bu ilahi maksadın gerçekleştirilmesine çalışması için teşvik buyurmuştur. Bunun için köle azat etmek hususunda konan kurallar ve hükümler oldukça kapsayıcı, sonsuz derecede kolaylıklı bir halde bulunmaktadır. O kadar ki, bir köle herhangi bir zaman istese yahud istemese de kölelik zincirinden kurtulmaya muktedir olur.

6. Uygulama Ve Netice

Şimdiye kadar saydığımız hususlar hep nazari (teorik) kurallara dayanıyordu. Şimdi biraz da İngiltere’nin Mısır ile 4 Ağustos 1877 yılında yaptığı antlaşmadan önce Afrika’nın ortalarından bize getirilen zencilerin gördükleri muamele hususundaki şer’i yönü inceleyerek belirtelim: Bunlar gerçekten mi köleydiler?

Bu hususta insan tereddüt içinde kalsa caizdir. Zira İslam Şeriatın’ın hükümlerini uygulayacak olursak, ilerlemeye çalışan, yeniliği teşvik eden dini kaidelerimize uygun hareket etmiş olarak onların köleliği için iki şartın var olması gereklidir deriz.

Birincisi: Esir edildikleri zaman Müslüman olmamaları gerekir.

İkincisi: Onların esir edilişleri ancak savaş sonucu olmalıdır.

Şurası kesindir ki bu zenciler içinde, tesadüfen Müslüman olanlar da vardır. Bunları hür tanımak mecburdu. Zira her hür ana-babadan doğan bir Müslümanın köle edilmesinin caiz olmadığı kesindir. Müslüman olmayan diğer esir zencilere gelince bunların köle edilmesinde de uyarılmalarından sonra meydana gelen savaşın ardından esir edilmeleri ve o savaşın da İslami menfaatler için yapılmış olması şarttır. Şu halde o gibi zenciler kişisel çıkarlar için çalınıp kaçırıldığından yahud diğer bir takım meşru olmayan yollarla alındığından bunlar gerçekten köle değildirler denebilir.

Burada önemli bir itirazın olması ihtimali vardır. Denebilir ki, “madem ki, bu zenciler gerçekten köle değillerdi o halde böylesi câriyeleri nasıl odalık olarak alabiliyorsunuz, çocuklara ana yapıyorsunuz?” biz de deriz ki bunun sebebi oldukça basit ve kolaydır. Bu durum sırf cehaletten ileri geliyordu.

Alimler gibi bazılarımız ise bir câriyeyi odalık olarak almadan önce istenen şartların tam olarak mevcut olup- olmadığını araştırırlar, sonra alırlardı. Şayet gerekli şartlar mevcut değilse almazlardı. İşte bu değerlendirmelerden sonra köleliğin şer’i yönden incelenmesi mümkün olduğu gibi zamanımızda da ortaya çıkması imkan dışı olduğunu ve bunun için Mısır hükümetinin Nil Vadisi’ndeki kölelerin hürriyetini ilan etmeye muktedir bulunduğunu iddia ile sözüme son vermeyi gerekli göremem.

KUR’AN-I KERİM’DE KÖLE ve HİZMET HAKKINDAKİ AYET-İ KERİMELER

1. “Allah’a ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar, evlenmeyin. (Allah’a ortak koşan kadın), hoşunuza gitse dahi, inanan bir câriye, ortak koşan(hür) bir kadından iyidir. Ortak koşan erkeklerle de inanıncaya kadar, onlarla (kadınlarınızı) evlendirmeyin. (Allah’a ortak koşan hür bir erkek) hoşunuza gitse dahi, inana bir köle, ortak koşan bir adamdan daha iyidir.”[72]

2. “(Savaşta esir olarak) ellerinize geçen (câriye)ler müstesna, evli kadınlar(la evlenmeniz)de yasaklandı.”[73]

3. “İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, elleriniz altında bulunan inanmış genç kızlarımız (olan câriyeleriniz)den olsun. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz (hepiniz Adem soyundansınız, insanlık bakımından aranızda bir fark yoktur.) Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, ücretlerini (mehirlerini)de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara yapılan işkencenin yarısı (uygulanır). Bu (câriye ile evlenme), içinizden sıkıntıya düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz sizin için daha iyidir. Allah, bağışlayan, esirgeyendir.”[74]

4. “Elleriniz altında bulunanlara iyilik edin. Allah, kurumlu, böbürlenen insanları sevmez.”[75]

5. “Allah sizi, yeminlerinizdeki lağvden (kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden) ötürü sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü sizi sorumlu tutar. Bunun kefareti (geleceğe bağlı olarak yaptığınız bir yemini bozduğunuz takdirde bunun cezası): ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden en fakiri yedir(ip doyur)mak, yahud onları giydirmek, ya da bir boyun’u/köleyi hürriyete kavuşturmaktır. Bunu bulamayan kimse üç gün oruç tutsun…”[76]

6. “Sadakalar, (zekatlar) Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekat toplayan) memurlara, kalpleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Allah bilendir, hikmet sahibidir.”[77]

7. “Allah, rızkta kiminizi kiminizden üstün kıldı. (Rızkça) üstün kılınanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını vermiyorlar. (Onların rızıklarını da veren Allah’tır.) Yoksa rızıkta onların hepsi eşittir. Allah’ın nimetini inkar ediyorlar.”[78]

8. “İçinizden bekarları ve köle ve câriyelerinizden iyileri evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah, lütfiyle onları zengin eder. Allah geniş (nimet ve lütuf sahibi)dir, (her şeyi) bilendir.

Evlenme imkanı bulamayanlar, Allah kendilerini lütfundan zengin edip evlenme imkanına kavuşur)uncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden, mükatebe(akdi) yapmak isteyenler (çalışıp belli bir para ödemek karşılığında hürriyetlerini kazanmak isteyenler)’le –eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz- mükatebe yapın. Ve Allah’ın size verdiği malından onlara da verin. (Onların size verecekleri mal veya paradan bir kısmını onlara bağışlayın veya hürriyete kavuşmak isteyen bu insanlara zekattan yardım edin) Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz Allah fuhşa zorlanmalarından sonra (o kadınlara karşı) bağışlayıcı, esirgeyicidir.”[79]

9. “Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; onlar ki, namazlarda huşu içindedirler; onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler, onlar ki, zekatlarını verirler; ve onlar ki iffetlerini korurlar; ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu câriyeleri hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.”[80]

10. “Biz hanımları ve ellerinin altında bulunan (câriyeleri) hakkında mü’minlere neyi farz kıldığımızı bildirdik, ki sana bir zorluk olmasın…”[81]

11. “Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık . [82]

12. “(Savaşta) inkar edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın.) Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin…”[83]

13. “Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”[84]

14. “Irzlarını korurlar. Yalnız eşlerine ya da ellerinin altında bulunan (câriyelerin)e karşı (korumazlar. Bundan ötürü de) onlar kınanmazlar.”[85

FRANSIZCA OLARAK YAZAN:

Ahmed ŞEFİK

ARAPÇA’YA TERCÜME EDEN:

Ahmed ZEKİ

TÜRKÇE’YE TERCÜME EDEN:

İkdam Matbaası İdarehanesi

GÜNÜMÜZ DİLİNEÇEVİREN:

Hüseyin Ali YILMAZ

[1] Sayın Hayrettin Karaman Bey günlük bir gazetedeki köşesinde kölelik hakkında kısaca şöyle söylemektedir ……………………………………………………………………………………………………………………………………..

Burada söylenmekte olan

[2] Avrupalılarca “köleliğin” tarifi bundan ibarettir. “Ta’rîfat”ta deniliyor ki: “Rıkk, lügatta za’f demektir. Rikkat-i kalb bundan gelir. Fukaha Istıhlahına göre bir acz-i hükmîden ibarettir ki aslında küfre ceza olarak meşru görülmüş caizdir.

[3] Dinleri de bu merkezdedir. Deniliyor ki: “Ölü, İziris mahkemesinde sorgulandığında günahtan kurtulmak için bir köleye efendisinin yanında zarar vermediğini de ikrara mecburdu. (Ahmet Zeki Bey)

[4] Hintli bir kanun koyucudur. Meşhur kanunlar mecmuası onundur. Bu mecmua bilinen bu tür mecmuaların en eskisi olup Hintçe adı Mana ve Dharma Şastra yani (Manu Kanunları Mecmuası)dır. İlim, ahlak ve medenî kanunlardan mükemmel olarak bahseden ve Sankrist lisanıyla yazılan bu kitap İngilizce’ye tercüme edilerek 1794 yılında Kalküta’da, 1796 yılında Londra’da basılmış ve Fransızca’ya da tercüme edilerek 1832-1833 yılında Paris’te basılmıştır.

Manu’ya Brahman’ın oğludur deniyor. İlk insan sayılıyor. Yaşadığı tarihler meçhuldür. Bununla birlikte onun bu kanunlar mecmuası Vedalar ( Hintlilerce en eski ve mukaddes bir kitap)’dan sonra vaz edilmiştir. Bazıları isim benzerliklerinden dolayı bu “Manu”nun Mısır’ın ilk hükümdarı olan “Mana” veya “Minyus” yahud Kerid Kralı ve kanun yapıcısı “Minyus” olduğunu sanmışlardır. (Ahmet Zeki Bey)

[5] İstihdam edilen yani hizmetkâr sayılan en aşağı toplum tabakasıdır.

[6] Dudyas: Hint’te üç yüksek sınıfı teşkil edenlere denir. Bunlar da: Brehmen, Kşatriyas, Vizyas’tır.

[7] Ananis: Bir Tanrıça adıdır. Anahid adıyla da bilinir. Lidyalılar’la, Ermenilerin ve İran’ın Tanrısıydı.

[8] Komana’nın şimdiki adı Elbistan’dır. Eski adı Milas olup şimdiki Karasu Nehrinin etrafındaki Kapadosya’nın bir şehridir.

[9] Heredot: Tarihin Babası lakabıyla bilinen meşhur Yunanlı Tarihçi.

[10] Kuvan-Çün: Ms. 30’lu yıllardaki Çin İmparatoru.

[11] Berberi’den maksat Yunan’ın haricindeki tüm kavimlerdir. Bunun gibi Romalılar da bu lafı Roma’ da vatandaşlık hukukuna sahip olmayan herkes için kullanırlardı. Nitekim Araplarda da “Acem” tabiri Arap olmayanların hepsini kapsamaktadır. Bunun temelindeki anlayış her milletin kendine büyüklük ve yücelik gözüyle bakmasıdır.

[12] Doğum esnasında hürriyete sahip değilse bile hürriyete sahip olmak, sonra mahrum etmek, tekrar hürriyete kavuşmak gibi durumlar Roma’da kanunlar gereği çokça olurdu.

[13] Çayus: Miladi 2. asır Romalı hukukçudur.

[14] Antonyan: Ms. 138-180 arasında hüküm süren Roma İmparatorları. Burada zikri geçen Antoninus Pius’tur. MS. 138-161 arası hüküm sürmüştür. Antoninus’lar dönemi Roma’nın birlik, barış ve refah dönemidir.

[15] Yani ölüm veya sürgünle cezalandırılır.

[16] Bu konuda belirtilen kavimler vaktiyle bilinmeyen nedenlerden dolayı Roma’ya defalarca saldıran kavimlerdir. Bu konuda önemli tafsilat verelim: Bu kavimler üç büyük cinsten oluşmuştur: Cermen yahud Töton, Sıklebi (Sakalibe) yahud Sermani, Siti yahud Sıkiti cinsleri.

Bu cinslerin adı altında birçok kabile ve aşiret vardır ki saymak mümkün değildir. Bunlardan “Alains (Alen)” milleti kölelik nedir bilmezdi. Tüm fertleri hüroğlu hürdü. Düşmanın bira, su, süt, şarap içmek bu kavmin adetlerindendi. Bir zafer kazandıklarında birçok rezalet sergilerlerdi. Mağlup olduklarındaysa birbirlerine düşman kesilirlerdi. Birbirlerini iple bağlayarak mahvederlerdi. Çünkü onlara ölüm mağlubiyetten, düşüklükten daha evladır.

Kadınları bile mağlubiyet hengamında kılıç ve baltalarla silahlanarak dost-düşman ayırmaksızın korkunç sesler çıkararak saldırıp kocalarını korkak oldukları için, Romdı’yi düşman olmasından dolayı acımasızca öldürürlerdi. Öyle bir cesaretle ki çıplak elleriyle o keskin düşman kılıçlarını tutarak, kalkanlarını alarak ölünceye kadar uğraşırlardı.

Saçları perişan, üst başları kan revam içinde, simsiyah elbiseler içinde oldukları halde savaş arabalarına binerek kocalarını, babalarını, kardeşlerini, öldürdükten, çocuklarını boğduktan, hepsini de nalların altına attıktan sonra kılıçla hayatlarına son verip ölenlere iltihak ettikleri pek çok kez görülmüştür. Hatta kadınlardan biri çocuğunu kucağında öldürdükten sonra arabası üzerinde intihar etmiştir.

Belirtilen kavimlerden hangisi olursa olsun mağlup olursa ilk önce kendini asmak için bir ağaç arardı. Şayet ağaç bulamazsa bir ucu düğümlü ipi boynuna geçirerek diğer ucunu öküzün ayak veya boynuzlarına bağlayıp intihar ederdi. Bu kavimlerden bazıları hiçbir dine inanmadığı halde kaza ve kadere inanırlardı.

Bazıları yere dikmiş oldukları bir kılıca, bazıları da “Dis” adlı bir tanrıya taparak, ona yakınlaşmak, rızasını kazanmak için ihtiyar ve yaşlı kimseleri kurban ederlerdi. Kölelik yukarıda zikredilen “Alains (Alen)”lerden başka bunların hepsi tarafından bilinmekteydi.

Mirası ölünün bütün çocuklarına eşit olarak taksim ederlerdi. Daha doğrusu en son çocuk yani küçük çocuk mirastan daha fazla hisse alırdı. Çünkü kardeşlerinden küçük olmasıyla daha zayıf, rızkını kazanmaya güç ve iktidarı daha az kabul edilirdi. (Ahmet Zeki Bey)

[17] Loi Saligue, Fransa Kanunlarındandır. Kadınların krallık tahtına çıkmasını yasaklar. Başlangıçta eyaletler kadınların eline düşmekten muhafaza için fertlerin mülklerine tahsis edilmişse de sonradan krallık mirasına da sirayet etmiştir.

Bu sirayet ilk defa olarak 1316 yılında Hotinli Lui’nin ölümünden sonra meydana gelmiş ve bundan sonra Ortaçağ’da Fransa için anayasa olarak kabul edilmiştir. Bu kanunname 400 madde olup çoğunlukla, hırsızlık, zor kullanma, yaralama, öldürme gibi suçlarla cinayetler hakkındaki maddeleri kapsamaktadır.

[18] Gotlar Cermanya’da eski bir kavimdir. Endülüs’e de gelmiştir. İbn Haldun ve diğer İslam Tarihçileri tarafından zikredilmiştir. ( Ahmet Zeki Bey)

[19] Burada anlatılan Amerika’daki durumdur. Yerli ahali Kızılderililer katliamdan geçirildikten sonra -ki tarihin kaydettiği en büyük soykırımların başında gelir- batılı vahşi sömürgeciler bu sefer Zencileri Afrika’dan Amerika’ya taşıdılar.

[20] Sen Dominik, Dominik Cumhuriyetinin başşehridir. Haiti adasının bir kısmıdır. Antil adalarının en büyüğüdür.

[21] 1767 Ocak ayı

[22] Paulus: Paul yada Saul. MS. 2. yılda Tarsus’ta doğmuş bir Yahudidir. Bugünkü Hristiyanlığın başıdır.

[23] Efeoslular’a Mektup. Bab: 6

[24] Timoteos: Paulus’un hem öğrencisi hem de arkadaşıdır. Babası Yunan, annesi Yahudiydi.

[25] Timoteos’a Mektup, Bab: 6

[26] Titus: Roma İmparatorlarındandır. MS. 70’te Kudüs’ü ele geçirmiştir.

[27] Titus’a Mektup, Bab: 2

[28] Petrus: On iki havariden biridir.

[29] Petrus’a 1. Mektıp. Bab: 2. 18. 19. ayetler.

[30] Spirianus: Latin Kilisesinin önde gelenlerinden biri.

[31] Saint Grigorius: MS. 540- 604 yılları arasında yaşamış Papa.

[32] Basiliuss: Yunan Kilisesinin ruhani reislerinden biridir.

[33] Thomas: Meşhur Hristiyan ilahiyatçısı ve filozofudur.

[34] Jacques Benigne Bossuet: (1627-1704) Fransız hatip ve yazarı.

[35] Bayi: (1730-1808) Hristiyan İlahiyatçısı, yazar.

[36] Le Mans: Fransa’da bir liman kenti. Tavuklarıyla meşhurdur.

[37] Pierre Larousse: (1817- 1875) Fransız dilbilgisi uzmanı, salik ve ansiklopedi yazarı.

[38] Grand Dictionnaire Universel du XIX.e Siecle.

[39] Hucurat: 9

[40] Tevbe suresi, ayet 29

[41] Muhammed 8 Kıtal) Suresi, ayet:4……………………….

[42] Ebu Hureyre: Çok hadis rivayet etmesiyle meşhur sahabe.

[43] Sahih-i Buhari, Kitabü’l-Büyu. 106.Bab, Kitabü’l-İcare, 10. bab. Sünen-i İbn Mace, Kitabü’r-Ruhün, bab: 4. Müsned-i Ahmed B. Hanbel. Cilt:2, sh: 358

[44] Ebu Davud es-Sicistani: Keşfu’z Zünun ve İbn Halikan’ da belirttiğine göre Hicri 275 yılında Basra’da vefat etmiştir. Ebu Davud Hadis Hafızlarının en ileri gelenlerinden olduğu gibi son derece temiz halli bir insandı.

[45] Abdullah b. Ömer (r.a) Hz. Ömer’in (r.a) oğludur. Önde gelen sahabelerdendir.

[46] Sünen-i Ebi Davud, Kitabu’s-Salat, Bab: 62, Sünen-i İbn-i Mace, Kitabü’l-İkametü’s-Salat, bab:43

[47] Nisa Suresi, Ayet:36. Mevakıb Tefsirinden

[48] Nisa suresi, ayet:25

[49] Camius-Sağir, Cilt: 1 sh: 14

[50] Camius- Sağir, Cilt: 1 sh: 15

[51] Camius- Sağir, Cilt: 2 sh: 319

[52] Camius- Sağir, Cilt. 1 sh: 15

[53] ……………………………..

[54] Camius- Sağir, Cilt. 1 sh: 24

[55] Ebu Hamzatü’s-Sayrafi’nin rivayetine göre bir adam bağıra bağıra Hz. Peygamber(sav)in yanına geldi. Hz. Peygamber (sav) durumun ne olduğunu sordu. O adam “efendinin câriyesini öperken efendim beni gördü ve beni hadım etti” dedi. Resul-ü Ekrem (sav) bu işi yapan kişiyi çağırdıysa da adam gelmedi. Resul-ü Ekrem (sav) köleyi “haydi, hürsün” diye azat etti.” Daha pek çok bunun gibi olaylar vardır ki, hep bu gibi işkencelerin azat edilmeye sebep olduğunu gösterir.

[56] El Fethu’l-Kebir Cilt:2 sf: 593

[57] …………………..

[58] Nisa Suresi. Ayet: 25)

[59] Nur suresi. Ayet:32

[60] Nur Suresi. Ayet:33

[61] Beled Suresi, Ayet:13

[62] Nisa Suresi. Ayet: 92

[63] Camiu’s-Sağir, Cilt: 2 sh: 516

[64] Müsned-i Ahmed b. Hanbel. Cilt: 4. sh: 299

[65] Sahih-i Buhari, Kitabü’l-Itk, Bab: 4 > Sahih- i Müslim, Kitabu’l-Itk, cilt: 2, Sh: 1139, Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Itk, Bab: 7 > Müsned-i Ahmed b. Hanbel, cilt:1, sh: 56, cilt: 2 sh: 112

[66] Sahih-i Buhari, Kitabü’l-Itk, Bab: 5 > Sünen-i Ebi Davud, Kitabu’l Itk, bab: 5

[67] Mükatebe: Kölenin efendisiyle hürriyetinin bedelini ödemek kaydıyla hür olmak üzere yaptığı anlaşma.

[68] İbn Cüreye: İlk kitap tasnif eden İslam alimi. Hicri 880-150) yılları arasında yaşamıştır.

[69] Ata b. Ebi Rebah: Büyük İslam alimi, Mekke-i Mükerreme müftüsüydü.

[70] Sahih-i Buhari, Kitabu’l-Mühateb, bab: 3

[71] Mümtehine Suresi, Ayet.10. Mevakıb Tefsirinden

[72] Bakara Suresi, ayet: 221

[73] Nisa Suresi, ayet: 24

[74] Nisa Suresi, ayet: 25

[75] Nisa Suresi, ayet: 36

[76] Maide Suresi, ayet: 89

[77] Tevbe Suresi, ayet: 60

[78] Nahl Suresi, ayet: 71

[79] Nur Suresi, ayetler; 32-33)

[80] El-Mü’minun Suresi, ayetler: 1-6)

[81] Ahzap Suresi, ayet:50

[82] Zuhruf Suresi, ayet: 32

[83] Muhammed (sav) (Kıtal) Suresi, ayet: 4

[84] El-Mücadele Suresi, ayet: 3

[85] Mearic Suresi, ayetler: 29, 30

İktibas : Guraba Mecmuası

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin