Ana Sayfa İktibaslar İsa Aleyhisselam İnecek mi. -5

İsa Aleyhisselam İnecek mi. -5

68
0

DOKUZUNCU MESELE

îsâ Aleyhisselâmın İneceğinin Te’vîl Edilmesi Ve Te’vîl Edenler Kimlerdir?

Bu meseleyi, yedi bahiste ele alacağız.

Birinci bahis, te’vîl ne demektir?

İkinci bahis, te’vîlin hassasiyeti ve hükmü nedir?

Üçüncü bahis, te’vîlin geçerli ve câiz olmasını şartları nelerdir?

Dördüncü bahis, Bu şartlar, îsâ aleyhisselâm’ın nüzûlünü bildiren haberlerin te’vîli için mevcut mudur?

Beşinci bahis, nüzûl haberleri mücmel midir?

Altıncı bahis, bu haberler, islam âlimlerince te’vîl edilmiş midir? Edildiyse, kimler tarafından te’vîl edildi?

Yedinci bahis, Saîd Nursî, nüzûlü te’vîl etti mi? Nasıl?

Birinci Bahis

Te’vîl Ne Demektir?

Ebû’l Bekâ, şöyle diyor:

Te’vîl, lügatta, ya “evl”(kökün)’den gelir ki, bu, ayrılıp dönmek, demektir. Tevîl babına sokulup, “te’vîl” yapılması, müteaddilik(geçişlilik) ma’nası verdirmek içindir. (Yani, “dönmek”, “döndürmek” ma’nasına çevrilsin diye, bu kök, sözü edilen şu kalıba sokulur.) Veya, “eyl” (kökün)den gelir, ki bu “ayirtmak” demektir. Bu takdirde, tef’il babina sokulup”te’vîl” haline getirilmesi, çokluk ma’nasi

ifade etmesi içindir. Böylece ma’na, (sözü, görünürdeki ma’nasından) çokça ayırtmak ve uzaklaştır-mak olur.

Te’vîl, lafzın muhtemel olan ma’nalarından birini, tefsîr de konuşanın konuştuğundan ne demek istediğini açıklamaktır.

Ebû Mensûr el-Mâturîdî, şöyle demiştir:

Tefsîr, bu sözden anlatılmak istenenin şu olduğunu kesin söyleyip, Allah’ın (şu) sözle, şunu kas-tettiğine dair, O’na karşı şahadette bulunmaktir. Bu yüzden, eğer bunun böyle olduğuna dair elde kesin delîl varsa, yapılan tefsîr dogrudur. Yoksa, bu, “reyle tefsîr” demektir ki, dince yasaklanan işte budur.

Te’vîl de, muhtemel ma’nalardan birini, kesin ifade kullanmadan ve Allah’a karşı bir şahitlik yap-madan tercih etmektir. (Ebû Mansur’un sözü burada bitti)

Sûfîlerin, Kur’ân (âyetleri) için söyledikleri (işâri) sözleri tefsîr değildir.

İmâm Nesefi, Akâid’inde, “nasslar, görünürdeki ma’nalarıyla alınırlar. 0 görünen ma’nalardan vazgeçip, Bâtınîlerin iddia ettikleri ma’nalara dönmek, ilhaddır” demektedir. (Ebûl Beka, Külliyat: 261)

Keşşâf sahibi Tânevî, şöyle diyor:

“Te’vîl”, “evl” kökünden türetilmedir. 0 da dönmek demektir. (Te’vîl haline çevrilince “döndür-mefc”demek olmuş oluyor.)

Usulcülere göre, “te’vîl, tefsîrin eş ma’nalısıdır” da denmiştir. “Te’vîl, denilmek isteneni zan-netmek, Tefsîr ise kesin söylemektir”dahi denilmiştir. 0 halde, (tafsilata ve ayrıntıya gitmeden, “topluca söylenen” ma’nasında olan) mücmel bir söz, Haber-i Vâhid gibi zan bildiren bir delîl ile açıklanırsa te’vîl edilmiş, kesin delîli ile açıklanırsa tefsîr edilmiş olur. (Tânevî, Keşşâf-ı Istılâhât-ı Funûn:1/89)

İkinci Bahis

Te’vîlin Hassas Oluşu Ve Hükmü Nasıldır?

Allame, Muhaddis Ğumâri, şöyle diyor:

Her bir yoldan ve dinden çıkmanın temelinde te’vîl yatar. İlahlık, Peygamberlik ve Mehdilik id-diasına kalkışan sahtekarların hallerini şöyle bir göz önüne getir. Mu’tezile, Murcie, Karâmita, Bâ-tıniyye ve diğerlerine bir bak. Tamamının girdiği kapının te’vîl olduğunu göreceksin. Ehl-i Sünnet âlimleri, te’vîl dairesini zaruret haliyle sınırlı tuttukları (yapacak başka bir şey bulamadıkları za-manlarda te’vîl’e gittikleri) için sapmamaya muvaffak kılınmışlardır.Te’vîli, zarureti taşmayan bir ruhsat mesabesinde görmüşlerdir. Aklın câiz görüp, Kur’ân ve Sünnetin de câiz gördüğüher şeyi görünürdeki ma’nasında almaya dair bir kaide koymuşlardır. Bu kaideyi, İbn-i Munîr, Hadid Sûre-si’nden söz ederken, allâme Senûsi de Şerh-i Kübrâ’da, açıkça ifade ettiler. Bu kaide, Ehl-i Sünnet âlimleri arasında söz birliğiyle kabul edilen bir kâidedir. Nitekim bu, Ebû Bekr b. Arabi’nin Ahkam-ul Kur’ân’ında, Kadı İyad’ın Şifasındave Muslim Şerhi’nin değişik yerlerinde, Nevevfnin Muslim şerhinde, İbn-i Hacer’in de Feth-ul Bâri’sinde yer alan sözlerinden alınır. (Ğumari’nin sözü bitti)

İmâm Subkî “Cem-ul Cevâmi’de” ne güzel demiş:

(Te’vîl), görünürün, mercûh olan (hafif ve uzak görülen) muhtemel ma’naya yorulmasıdır. Bu yorma, bir delîlden dolayı ise, doğrudur. Eğer delîl zannedilen bir şeyden dolayı ise, fasiddir. (Bozuk ve yanlıştır). Bir şeyden dolayı değilse, (nasslarla) oynamaktır. (Zebîdi, Tâc-ul Arûs: 14/32)

Demek ki te’vîl’in makbul olanı ve olmayanı vardır.

Acaba nüzûl haberlerini te’vîl etmek makbul olan te’vîl’den midir, değil midir? Yahut, delîl zan­nedilen bir şey mivar? Yoksa, bu haberlerle oynanmak mı isteniyor? Göreceğiz…

Üçüncü Bahis

Te’vîlin Câiz Ve Geçerli Olmasının Şartları Nelerdir?

Bu bahis için allâme Ğumari bir takım kaideler zikrediyor ve bunları şöyle sıralıyor:

Birinci Kaide:

Kitabın ve Sünnetin zahirine (görünen ma’nasına) tutunmak, kesinlikle gerekli olan bir şeydir.

İkinci Kaide :

(Zâhir ma’naya engel olan) Mâniler ve şartlar bulunduğu zaman, Kitab ve Sünnetin zahirinden (görünürdeki ma’nasından) dönülebilir. (Bu ) maniler, üç şeyden biridir:

Birinci Mâni’ : Muâriz-i Aklî (bu, görünürdeki ma’naya akli bir karşıt delîl). Yani, akılların an-laşmazlığa düşmeyeceği ve aklen kabul edilmiş bir kaide. Bir şahsın aklının, bir sözü anlayamama-sı halinde (ise), te’vîl câiz olmaz. (0 zaman, onu anlayamayan) kişi, (kendi) aklını suçlamalıdır. İmâm Ğezâlî, Kânun-i Te’vîl’de şöyle diyor:

Bilinsin ki, Nebî (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’n\n anlatmak istediğine bütün, görünürü içinden çı-kılmaz zorlukta olan meselelerde, âlimin, muttali olabileceğini iddia etmesi, aklının çokluğundan de-ğil, kısalığındandır.

/* inci Mâni’: On dan daha kuvvetli veya onun gibi başka bir naklîdelîlin bulunması.

Üçüncü Mâni’:0 sözden mecâz murad edildiğine dair karine bulunması gibi, görünürdeki ma’na­ya engel birkarinenin bulunması. (Bütün bunlardan evvel gerekli olan), “şart” da, çelişki bulundu-ğunda, çelişen delîllerden hepsinin barıştırılmasının (cem’in) imkansız olmasıdır. Herhangi bir şekil-de cem mümkün ise, ona gitmek (cem etmek) vaciptir.

Üçüncü Kaide:

Te’vîl, bir delîl ile, lafzı, muhtemel bir ma’naya çevirmektir. Doğru te’vîl işte budur. Sonra o, de-lîlin, zahirinden daha ağırlıklı olması gerekir. Ondan daha aşağı veya onun gibi olursa, te’vîl fâsid (bozuk) olur. Delîli bulunmazsa, bu,te’vîl değil, oynamak olur. İbn-i Burhân şöyle demiştir: Te’vîl mevzuu, usûl ilminin en faydalı ve en büyük mevzuudur. Ayağı kayanlar, hep bu te’vîl ile kaya gel-miştir.

Dördüncü Kaide:

Nass te’vîl kabul etmez çünkü o ma’nasında kesindir. Zâhirler de böyledir, eğer birden çok olur ve kendinde kati olan bir ma’nayı anlatmak üzerine gelmişlerse (bu zâhirler) te’vîl kabul etmezler.

Beşinci Kaide:

ibn-i Teymiyye şöyle dedi:

Aklîve naklî delîllerden her biri, ya kesindir ya değildir. Kesin iseler, çelişmeleri imkansızdır ki, biri diğerini ağır bassın. 0, akli ve nakli delîllerden zann bildiren, kesin olan ile çelişirse, kesin olan mutlaka ağır basar. Zan bildirenleçelişirse, naklî olanı akli olana tercih ederiz. Çünkü, Allah’in ve Resulü’nün sözüyle beraber olan ağırlıklı zanla idrakedeceğimiz (anlayıp kavrayacağımız), yanh-şın cidden çok daha fazla bulunacağı akli görüşlerimizden olan ağırlıklı zandan, uyulmaya daha la-yıktır.

Dördüncü Bahis

Nüzûl Haberlerinde Te’vîl İçin Gerekli Şartlar Var mıdır?

îsâ aleyhiselam’ın ineceğinde sünnet âlimlerinin söz birliği vardır. O’nu te’vîl eden bidatçiler ve kâfirler, nasslarla oynayan ve batıla dalan kimselerdir. Çünkü, îsâ aleyhisselamin ineceği; Allah’ın kudretinde câiz bir iştir. Deli olmayan hiçbir kimse bunun, bir muhal-i akli (aklın imkansız bulduğu bir şey) olduğunu iddia etmemiştir ve asla etmeyecektir. Demek ki, (zâhir ma’naya engel) akli bir muarız (aklen çelişen bir şey) yoktur. Böylece zâhir ma’nanın anlaşılmasına engel olabilecek birin-ci engel, ortadan kalkmıştır. Bu nüzûl haberlerine ters nakli bir delîl var mıdır? Olabilir ki, bununvarolduğunu çok zayıf bir zanla zannedebilirler. 0 da, nübüvvetin (peygamberliğin) bittiğini ve pey-gamberimiz(Sallallahu Aleyhi ve Se//em/den sonra peygamber gelmeyeceğini gösteren nass-lar’dır. Ancak, nüzûl haberleriyle bunları barıştırmak mümkündür. Kısaca şöyle deriz: îsâ aleyhisse-lâm bir Nebî ve resul sıfatıyla değil peygamberimize bir tâbi ve yardımcı sıfatıyla gelecektir. Çünkü peygamberliğini bitirdi ve yerine getirdi. “0 ümmetimin içinde, benim halifemdir.” (Taberânî, Ev-sat ve Sağîr) ve “… ve kırk sene kalacak ümmetimin içinde Allah’ın kitabı ve sünnetim ile amel edecek , sonra da ölecektir” (Ebû’s-Şeyh , Fiten) hadîsleri bunu göstermektedir.

Üstelik, “Nebî (peygamber) gelmeyecek” hadîsi, sonradan gelecek sahte peygamberlerin önü-nün kesilmesi için söylenmiş, meselemizle alakası olmayan bir hadîs olup, bununla nüzûl haberleri arasında çelişki yoktur. ( Gumârinin sözü bitti.)

Beşinci Bahis

Nüzûl Haberleri Mücmel Midir, Değil Midir?

Nüzûl haberlerinin mücmel olduğunu, dolayısıyla te’vîl edilebileceğini söyleyen câhiller de var-dır. Biz , önce, “Mücmel” in ne demek olduğunu açıklayalım:

Sözden aniatilmak istenen, gizli kalırsa, sözün ma’nasının gizliliği, ya sözün kendisinden veya ( onun dışından olup) arızi olan bir şeyden dolayıdır. İkincisi (dışındaki bir şeyden dolayı ma’nası giz­li kalan söz ) “Hafî” diye isimlendirilir. Birinci ( ma’na gizli kendisinden kaynaklanan söz bulunduğu ) taktirde, aniatilmak istenen, akilla ya anlaşılır veya anlasilmaz. Birincisi (akilla anlasilabilen ) “Müşkil” diye isimlendirilir. ikincisi (akilla anlaşılmayan ) olursa, bundan aniatilmak istenen, ya na-kille anlasilir ya da anlasilmaz. Birincisi “Miicmel”, ikincisi de, “Müteşâbih” diye isimlendirilir. (Teftâzânî, Telvih’den naklen.Tânevî, Keşşâf 1/251)

Veya, Miicmel, bir şekilde kapalı olup açıklama ve te’vîle muhtaç oian söz demektir.

Demek ki, Mücmel kendisinden, sahibinin maksadi gizli kalıp, anlaşılmayan ve ancak naklî bir de-lîlle anlasilabilensöz demektir. Bu nüzûl haberlerinin murad edilen hangi ma’nalan gizli kalip anla-şılamıyor da, ancak, nakli delîl veyadelîllerle anlaşılabiliyor? Bu nakli delîl veya delîller nelerdir? De-lîlenmemek elde değil. Bu denli açık delîllere,Mücmel diyebilmek için câhil veya ard niyetli olmak lazımdır.

İmâm Keşmîrî’nin ileri gelen talebelerinden olan Allâme Muhammed Şefî’, et-Tasrîh isimli eserin mukaddimesinde, nüzûl haberlerinin te’vîl edilmesinin imkansız olduğunu söylüyor.

Hadîslerdeki, te’vîi’e mani açık ifadeierden bazıları… Ahir zamanda inecek olan Mesih’in;

İsmi, lakabı, nesebi, anasının ismi, anasının anasının (nenesinin) ismi, şekli, rengi, boyu, heyeti, saçının rengi, kime benzediği, kendini başkalarından ayıran özellikleri, babasız doğduğu, anasını ona hamile kalmasını meleğin üflemesiyle olduğu, çocukken beşikte konuşması, Allah’ın izniyle ölü-leri diriltmesi Allah’in izniyle körlerin gözlerini açması, sedef hastalığını iyileştirmesi, göklere çıkar-tılması, göklerden inerken bulunan heyeti, elbisesi, başındaki külahı, inerken üzerinde bulundurdu-ğu halleri, nefesini hisseden kâfirin öleceği, nefesinin gözünün görebildiği yere kadar ulaştığı, gök-ten inişinin nasıl olduğu, iki elini iki meleğin kanatları üzerine koyduğu, elinde mızrak bulunduğu,ineceği memleketler, o memleketlerde nerelere ineceği, ineceqi yerin hangi taraf olduğu, o zaman insanlardan orada hazir olacak olanlar, sayilan, o zamanki işleri, o zamanki imâmlarının ismi, Meh-dî aleyhisselâm ile arasında geçen konuşma, iniş vakti, indikten sonra yeryüzünde duracağı müd-det, evleneceği, çocuğunun olacağı, Haç’ı kırmak gibiindikten sonra neler yapacağı, Feccu’r-Rev-hâ denilen ve Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)Medîne’den Bedir’e giden yolda ko-naklayacağı, oradan hac edeceği, Medine’de Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kabri-ne gideceği Efendimizin onun selâmını alışı, İslâm dışındaki bütün inançların onun zamaninda yokolacağı, insanlara namaz kıldıracağı, Deccâl’a beddua edeceği, onu geberteceği, nerede gebertece-ği, zamanındaki insanların halleri, işleri, kin ve nefretlerin kalplerden gideceği, gökten yere bereket yağacağı, Rumların Halep ile Antakya arasında Amk denilen yerde konaklayacağı, Medîne ordusu-nun onlarla harbetmek için çıkacağı, üç parçaya ayrılacağı, birisinin İstanbul’u fethedeceği, Arapla-rın da az olacağı, hepsinin Beyt-i Makdis’de bulunacağı, yeryüzünde emniyetin olacağı, her zehir-li varlığın zehirlerinin çıkarılacaçjı, yırtıcı hayvanların ve haşerelerin zarar vermeyeceği ve kurdun sürü içinde bir köpek gibi bulunacağı, yeryüzünün Müslümanlarla dolacağı, zekat toplamak için kim-senin adım atmayacağı, sözü edilen kıtlığın ve genişliğin müddeti, Müslümanların dağa sığınacağı, şiddetli açlığa maruz kalacakları, muhasara edilecekleri, o zamanki Hindistan muharebesi ve başla-ması, insanların onunla yetinip başka harp yapmamaları, zamaninda olacak en meşhur hadîseler, Deccâlin çıkması ve sol gözünün kör olması, sağ gözünde ise kalın bir et bulunduğu, iki gözü ara-sında her yazan ve yazmayanın okuyabileceği kâfir kelimesinin yazılı olduğu, yeryüzünde çıkaraca-ğı bozgun, şu Deccâlin, semâya emredince yağmur yağdıracağı, viranelere,”hazinelerini çıkar!” diye emredecek olması ve o hazinelerin, o’nun peşine takılacağı, genç bir adama emredecek olma-sı ve onu kılıçla ikiye ayırıp sonra da onu çağıracağı, onun da güle güle çıkıp geleceği, yanında yet-mişbin Yehûdîolacağı, îsâ aleyhisselâma baktığında sudaki tuzun eridiği gibi eriyip gideceği, îsâ aleyhisselamin onu, Ludd kapısında yakalayıp öldüreceği, Allah’ın Yehûdîleri hezimete uğratacağı , hiçbir taşın ve ağacın ardındaki Yehûdîleri gizlemeyeceği, Allah’ın o taşı veya ağacı konuşturaca-ğı ve “Ey Müslüman! gel burada bir Yehûdî var, onuöldür” diyeceği, zamaninda Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkacağı, îsâ aleyhisselamin Müslümanları Tûr dağında toplayacağı, onun Müslümanla-ra yapacağı duâ, sonra kimilerinin, boyunlarına gönderilen, deve ve davar burnundaki kurtlarla öle-cekleri, sonraîsâ aleyhisselamin dağdan ineceği, ölülerin kokusuyla yaşamalarının çekilemez hale geleceği, Allah’ın kuş sürüsü gönderip O’nun dileyeceği yere, kuşların o cesetleri atacakları, sonra yeryüzüne bereketin ineceği, insanların îsâ aleyhisselâmdan sonra Muk’ad denilen birini halef seç-melerini emredeceği, sonra da Müslümanların önünde öleceği, cenâzesini Müslümanların kıldıra-cakları, Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kabriyanında gömüleceği, insanların Muk’ad’i onun yerine getirecekleri, Muk’ad’ın ölümünden üç sene sonra Kur’ân’ın hafızalardan si-lineceği, kıyâmetin kopuşunun, ondan sonra, hamilelik aylarını dolduran hâmile kadının doğurmayıbeklediği ve doğumunun ne zaman olacağını bilemeyeceği gibi, ansızın olacağı… v.d.

Hâsılı, yüz civarında ayrıntı…

Bütün bunlara rağmen, îsâ aleyhisselamin nüzûlü, şahsı ile midir, değil midir? ma’nevî midir, maddîmidir? noktasında, mücmellik (kapalılık, gizlilik, bilinmezlik ve üstü örtülü olma) varsa, müc-mel olmayan nedir ve nasıl olur? Doğrusu çokmerak ediyorum.

Bunca ayrıntı ve açıklığa ragmen, bu haberleri niye te’vîl edelim? Mu’cizelere inanamama belâ-sı ve hastalığından dolayı mi? Hasbunellah… inna lillah… Sübhanellah… Rabbim!.. Sadece kalbimiz-le değil, beynimizle, hatta bütünzerrelerimizle de senden gelene akillanmiza yatmasa bile îmân et-tik…

Altıncı Bahis

Bu Nüzûl Haberlerini Kimler Te’vîl Etmiştir?

sâ aleyhisselamin nüzûlünü te’vîl edenler, TeftazanPnin dediğine göre, felsefecilerdir. 0, şöyle

diyor:

Felsefeciler iddia ettiler ki, ” … îsâ aieyhisselâmın inişi, şer ve fesadın yok olması, hayır ve salâhın ortaya çıkması ile olacaktır”. (Şerh-i Mekasıd , 2/226 dan naklen , Kevserî, Nazratun bi-reh: 124-125 )

Allâme muhaddis, Yusuf el-Bennûrî, şöyle diyor:

(Sahte peygamber Ğulam Ahmed Kadiyânî ) sonra yükseldi, semâdan ineceği vaat edilen Me-sih olduğunu iddia etti. Nihâyet, nebî ve resul olduğunu da söyledi. Kendine yapıldığını iddia ettiği vahyi Kur’ân gibi kabul etti. Kur’ân’ı kerimin âyetlerini alıp kendine tatbik ediyordu. ( “Şu şu âyet-ler, benden veya yaptıklarımdan, yahut da kitaplarımdan bahsetmektedir”, gibi sözler sarf edi­yordu.) Tabirlerinde, Batınîlerin ve zındıkların yolunu tuttu. Lanetlik fırkalardan Bâbîler ve Behâ-îler’e uydu. Avamın aklını bulandırmak istedi. Mevzu ile aiakasız meselelere girdi. îsâ aleyhisselâ-mın öldüğünü ve inmeyeceğini iddia etti. (Bu husustaki) rivâyetleri te’vîl etmeye ve Kur’ân âyetle-rini tahrif edip onları yerlerinin dışında kullanmaya başladı. (Takdimet-u Akîdet’il islam: 13)

Allâme Muhaddis Keşmîrî de şöyle diyor:

îsâ aleyhisselâm’ın misâlinin (benzerinin) geleceğini, yakın asırlardaki bir takım Avrupa Hıristi-yanları söylemiştir. Onlardan kimisi, îsâ aleyhisselâmın ineceği ile anlatılmak istenenin, “şahsın in-mesi değil de rûhânî ilimlerin zuhûr’u olduğu” görüşündedir. Bunu diyen ve diyene uyanın her iki-si de, bu görüşü, Sâr Ahmed Hân’ın Kur’ân Tefsîrinden çaldılar. Sâr Ahmed Hân. İslamiyet ile Hıristiyanlığın arasını barıştırmak istiyordu. Mu’cizelerin hepsini, Mütevâtirlerden bir çoğunu, meleklerin ve Na’îm cennetlerinin varlığını ve Hadîs-i Şerîf’i (Sünnet’in tamamını) inkar etti. yetleri tefsîr ve te’vîl etmekte sapıtıp gitti. Kur’an’ı istediği gibi değiştirdi. Bu (mel’un) dahi, bu görüşleri-ninbir kisminda, Tabip Muhammed Hasan Emrûhî’ye (birkaç yüz yıl önce Hindistan’da yaşamış bir zındık’a) uyuyordu.Emrûhî, her bir hakka ve batıla inanırdı. (Akîdet’ül-islam:334-335)

îsâ aleyhisselâmın inişinin (inkarının yanında) te’vîl de edilebileceğini söyleyenlerden bir kaçı da, Abduh ile çömezleri Reşîd Rıza, Meraği, M. Şeltût ve onların fotokopileridir. (Tefsîr-i Menâr)

Yedinci Bahis

Sâîd Nursi, Nüzûl Haberlerini Te’vîl Etti mi, Nasıl?

Sâîd Nursi merhum, risâlelerinin bazı yerlerinde, îsâ aleyhisselâmın şahs-ı ma’nevisinin Mev-lâ Teâla’nın rahmet semâsından ineceğini, bir yerinde de bizzat (fiziki) şahsının ineceğini açıkça ifade etmiştir. 0, şöyle diyor:

lem-i semâvatta (gökler aleminde) cismi beşerîsi (insânî cismi) ile, bulunan şahs-ı îsâ aleyhisse-lâm (O’nun maddî şahsı), o, Din-i hak (hak Din olan islâm) cereyanının başına geçeceğini, bir Muh-bir-i Sâdık (doğru haber veren Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bir Kâdir-i Külli Şey’in (her şeye kadir olan Allah’ın) va’dine istinad ederek (verdiği söze dayanarak) haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır (doğrudur). Madem Kadir-i Külli Şey (her birşeye gücü yeten Allah) va’ad et-miş, elbette yapacaktır. (Mektubat: 61)

Kitaplarının hiçbir yerinde, maddî şahsının inmeyeceğini söylememiştir. Öyleyse, önümüzde akli bir taksim ile dokuz ihtimal vardır. Bir onuncusu imkansızdır.

Birinci İhtimal

Kitaplarında değiştirme vardır ve doğru olan, ma’nevî şahsının da, maddî şahsının da geleceği-ni söylememiş olduğu ve bu sözlerin kitaplarına sokuşturulmuş sözler olduğudur.

Bu ihtimal, vehim mertebesinde çok zayıf bir ihtimal olup, neredeyse muhâl seviyesindedir. Zâ-ten, bunu söyleyen de duyulmamıştır.

İkinci İhtimal

Kitaplarında değiştirme vardır. Doğrusu, ma’nevî şahsının geleceğini söylediğidir. Maddî şahsının geleceğini söylediği, kitabına sokuşturulmuştur.

Bu ihtimal de doğru değildir. Üzerinde durup çürütülmeğe değmeyecek mertebede zayıftır.

Üçüncü İhtimal

Kitaplarında değiştirme vardır. Doğru olan, maddî şahsının geleceğini söylediğidir. Ma’nevî şahsının geleceğini söylediği iddiası, kitaba sokuşturulmuştur. Bu ihtimal de, yukarıdaki ihtimal gibi yanlışlığı apaçık bir ihtimaldir.

Dördüncü İhtimal

Nüzûl’ün ma’nevî bir şahısla mı yoksa, maddî bir şahısla mı olacağına dair kanaati tamamen oturmamıştır ama ma’nevîolarak geleceği düşüncesi ağırlıklıdır.

Bu ihtimal de, her ne kadar taraftarlarından olduğunu söyleyen bir takım vatandaşlar tarafından kabul edildiyse bile,doğru olmayan bir ihtimaldir. Zîrâ, maddî şahsının geleceğini ifade eden söz-

Leri te’vil kabul etmez açıklıkta olmasına rağmen,manevi şahsıyla geleceğine dair sözleri,her bakımdan yoruma açıktır.

Beşinci İhtimal

Görüşleri oturmamıştır. Ma’nevî şahsının mı, maddî şahsının mı geleceğinde tereddüdü vardır ve iki zıt ihtimalbirbirine denktir. Yâni bu hususlardaki kanaati şek mertebesindedir.

Bu ihtimal de son derece yanlıştır. Çünkü, ifadelerindeki mahiyet buna müsait değildir.

Altıncı İhtimal

Önce maddî zatının geleceğine inanırken, kanaati değişti ve ma’nevî şahsının geleceğine inan-maya başladı. Bu ihtimal de tamamen boş ve asılsızdır.

Yedinci ihtimal

Görüşleri oturmamıştır. Ancak bizzat şahsıyla geleceğine inancı daha ağırlıklı olup, ma’nevîşah-sıyla geleceğine dair olan kanaati zayıftır.

Bu ihtimal de doğru değildir. Çünkü böyle bir tercihe gitmek için, elde yeterli, hatta hiçbir delîl yoktur.

Sekizinci İhtimal

Önce ma’nevî şahsının geleceğine inanırken inancı değişti ve bizzat maddî şahsının geleceğine kesin inanmaya başladı.

Bu ihtimal kabul edilebilir bir ihtimal olmakla beraber, dokuzuncu ve sonuncu ihtimale göre, bi-raz sonra da görülebileceği gibi zayıf bir ihtimaldir.

Dokuzuncu ihtimal

Hem ma’nevî şahsının hem de maddî şahsının geleceğine inanıyor. Şahs-ı ma’nevîsinin inmesi, maddî şahsınıninmesinden daha önce gerçekleşecek olup, bir nevi ona hazirlik türünden bir şey olacaktir.

Bizce, bu ihtimal, husn-ii zan’nm da îcabı olan, tek doğru ihtimaldir. Zîrâ, her iki sözün te’vîl edil-mesi mümkün iken ve tercih sebebi mevcut değil iken, bir tercihe gitmek, nefsin arzusuna mesnet-siz ve delîlsiz olarak uymaktan ibarettir.Öyleyse, kesin doğru olan, dokuzuncu ihtimaldir. Üstelik, diğer ihtimalleri teyit edecek delîl olma değerinde hiçbir delîlyok iken, bu dokuzuncu ihtimale dair, kendi açık beyanı en büyük bir burhandir.

Hatta diyebiliriz ki, onun te’vîl’i varsa, bu te’vîl, îsâ aleyhisselâmın nüzûlünde olmayıp, nüzûlün-densonraki yapacağı şeylerdedir. Nitekim, eserlerindeki sözleri, alt alta konduğunda, bu dediğimiz açık seçik görülecek ve anlaşılacaktır.Her ne kadar, bu husustaki te’vilerin bir çoğu söz kaldırsa da çok büyük bir tehlike arzetmez.

Kaldi ki, bu husustaki görüşü, Ehl-i Siinnet’e, hatta bid’at ehlinin de dahil olduğu icmâ’a ters olsa bile, bunu hiç bir şekilde kabul etmeyip, hatasını göstermek, ilim sahibi kimselerin haklari olma-sının ötesinde, vazifeleri olduğu gibi, taraftarı olduğunu söyleyenlerin, bunu kabul etmeleri de, ilim ve samimiyetleri gereğidir. Bir yanda, Muhyiddin İbn-i Arâbi’ye, “Şeyh-i Ekber” demiş olmasına ragmen, öte yanda, O’nun, “Cehennem’in zamanla tabiatinm değişeceği ve kâfirlerin artık on-dan lezzet almaya başlayacağı”na dair Ehl-i Sünnet’e ters olan kanaatinde, O’nu, kıyasıya tenkit eden İmam-ı Rabbânî, Saîd-i Nursî’nin de “Üstâdım” dediği bir zat değil midir?

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin