Ana Sayfa İktibaslar İsa Aleyhisselam İnecek mi. -3

İsa Aleyhisselam İnecek mi. -3

276
0

İkinci Fasıl

Sünnet Delîlleri / Hadîsler

Bu husustaki hadîs rivâyetleri yüzü aşkındır. Bunlar, İbn-i Kesîr’in en-Nihâye’sinde,Suyûti’nin değişik eserlerinde, imam Berzencînin el-İşâe’sinde Şevkânî’nin et-Tevdîh’inde, Keşmîrî’nin et-Tasrîh’inde, Gumâri’nin İkamet’ül Burhân’ında ve Akîdetü Ehl’ilİslâm’ında, etraflıca serdedilir ve sahih olup olmadıkları inceden inceye ele alınır. Ebû Ğudde merhum’un et-Tasrîh tahkikindeki, in-ce eleyip sık dokumaları herhalde, ‘kritik’ arayan Prof.’un gözüne görünmedi. Olabilir, herkes her şeyi görecek diye bir şey yok. Otların içine düşürülmüş, paha biçilemeyecek ölçüde değerli mücev-herleri, cam ot aramaktan, gözü de ottan başkasını görmeyen, nasıl görsün? Baksa bile görmez, çiğner geçer…

Bu hadîsleri, metinleriyle burada verecek değilim. Zîrâ, bu, zaten uzayan mevzuu daha da uza-tır. Biz burada, bir takım hadislere ve bulundukları kitaplara kısa atıflarda bulunmakla yetineceğiz.

1-Buhâri, Muslim, Tirmizî, İbn-i Mâce, v.d Ebû Hureyre. 2-Abdur-Rezzak Ahmed, Buhâri, Muslim EbûHureyre. 3-Ahmed, Muslim, İbn-i Hibbân Ebû Hureyre. 4-Ahmed, Muslim v.d Ebû Hureyre. 5-Ahmed, Ebû Dâvud, İbn-i Cerîr, İbn-i Hibbân, Hâkim Ebû Hureyre.6-Taberânî, el-Evsat (râvîleri sağlam-Heysemî) Ebû Hureyre.7-Hâkim (râvileri sağlam, sahih) Ebû Hureyre. 8-Ahmed (isnâdı sağlam Ebû Hureyre. 9-Ahmed (isnâdı Hasen)Ebû Hureyre. 10-Taberânî, Sa-ğîr (Hasen) Ebû Hureyre. 11-En-Nakkaş (ravilerigüvenilir) Ebû Hureyre.12-Taberânî el-Evsat (ravileri sağlam, Heysemî) Ebû Hureyre. 13-İbn-i Asâkir, Tarih-ı Dımaşk (sahih, hatta mutava-tır) Ebû Hureyre.14-MüslimEbû Hureyre.15-Ebû Dâvud et-Tayâlisî (sahih)Ebû Hureyre.16-Ebû Ya’lâ (ravilleri sağlam, Heysemî)Ebû Hureyre. 17-Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Ma­ce, İbni Hibbân Huzeyfe b. Used el-Ğıyâsî. 18-Müslim, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbni Mâce Nevvâs b. Sem’an.19-Müslim, Nesâî (Tefsîr), Hâkim Abdullah b. Amr b. ış.20-Müslim, İbn-i Hibbân, Ebû Ya’lâ, Ebû Nuaym Câbir b. Abdillah.21-Ahmed, İbn-i Huzeyme, (sahih) Câ-bir. 22-Ahmed (sahih) Câbir. 23-Abdur-Rezzak, Ahmed, Tirmizî (sahih) Mecm’a b. Câriye. 24-Ahmed,Taberâni(hasen)Osmanb.s. 25-Taberânî, Hâkim (sahih-Zehebi) Vâsile b. Eska’. 26-Ah-med, İbn-i Mâce, Hâkim,(sahih-Zehebi) İbni Mes’ûd. 27-Hâkim (sahih-Zehebi) Huzeyfe b. Ye-mân. 28-İbn-i Ebî Şeybe Huzeyfe b. Yemân. 29-Taberâni, Beyheki, (senedi ceyyid/güzel) Ab­dullah b. Muğeffel. 30-Ahmed,İbn-i Hibbân (sahih) işe. 31-Ahmed, Taberâni (sahih) Semure b. Cundub. 32-Ahmed, Saîd b.Mensûr, İbn-i Huzeyme, İbn-i Cerîr, Bezzâr, Taberânî, Hâkim (Sa-hih.Zehebî) Semure b. Cundub. 33- Hâkim (Hasen ) Enes r.a. 34-Taberânî ,Ebû Ya’lâ, Hâkim (Hasen liğeyrihî) Enes r.a. 35.Ebû Amr ed-Dânî (Sahih) İmrân b. Husayn. 36-Ahmed, Nesâî, Taberânî, Ziyâ (Hasen) Sevbân r.a. 37-İbn-i ‘iz.Temmâm, İbn-i Şâhîn, (Hasen liğeyrihi) Nâfi’ ( Sahâbî). 38-Buhârî-(Tarih),Taberânî, İbn-i Seken.İbn-i Mende, Temmâm (Ravilerigüvenilir) Târık (Sahâbî). 39- İbn-i Hibbân İbn-i Abbâs r.a. 40-İbn-i Ebî Hâtim, (ravileri saqlam) Evs b.Evs (r. Anhum).

Bu rivâyetlerin yanında, altmışı aşkın başka rivâyet daha vardır ki, önceden de geçtiği gibi, ilim sahiplerine göre bunların tamamının müşterek’i “tevâtür” derecesindedir.

Önceden geçen ilk beş âyet delîli, aksine ihtimalleri delîlden kaynaklanmamasından dolayı îsâ aleyhisselâm’ın inişine nass idi. Bütün bunlar, şu Mutevâtir hadîsler ve İcma’ delîlleri göz önünde bulundurulmadığı takdirdedir.Yoksa, Mutevâtir haberler ve İcmâ”dan sonra, âyetlerin böyle anlaşıl-ması, aksine ihtimal ileri sürülemeyecek bir kesinlik kazanır. İlave olarak, “Tevâtür” ve İcma ile pe-kişirler.

Üçüncü Fasıl

İcmâ’ Delîli

Yine, önceden de geçtiği gibi, îsâ aleyhisselâm’ın ahir zamanda ineceğine dair, Sahâbenin ve ümmetin söz birliği vardır. İmâm Eş’ârî, İbn-i Rüşd, İbn-i Atiyye, Şehristâni, İbn-i Verdî, Sefârînî ve İbn-i Hâcc bu hususta icm’a olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Hazm’ın ve İyâd’ın, işaret ettik-leri aykırı görüş,belli olmayan bir şahıstan yapılan ve hesaba katılmayacak şâz (aykırı) bir görüş-tür. Abduh gürûhundan evvel, ümmet içinde böyle bir (îsâ aleyhisselâm’ın, sağ değildir ve gelme-yecek.) görüş(ü) yoktu. Yalnız, Behâîier veKâdiyânîler; yani sapıklar ve kâfirler sürüsü bu görüş-te idi.

Dördüncü Fasıl

îsâ leyhisselâm’ın Gelmeyeceğini Söyleyenlerin Şüphelerine Cevaplar

Esasen nüzûl-i îsâ’ya inanan Mü’minlerin, âyet, hadîs ve “İcmâ'” delîleri, inanmayanların şüphe-lerine aynı zamanda birer cevaptır. Ayrıca, bir takım cevapları kısa ve özlü olarak aşağıda zikret-meyi münasip görüyoruz.

“Teveffi, Kur’ân’da, “ölüm” demektir.

Hayır, “teveffi”, lügatta “tastamam almak” ma’nasında hakikat, “ölüm ve uyku” ma’nasında ise mecâzdır. Kur’ân’da, bunun ayrı bir ıstılah ma’nasi da yoktur. Kur’ân’ın indiği zamanlardan çok daha sonraki ma’na değişiklikleri sebebiyle, “bundan ilk olarak akla geleninin ölüm ma’nasi ol-ması”, dediğimizi değiştirmez.

/ “Cesetle semâya yükseltme” inancında bulunanlar, birbirleriyle banştırılamayacak çeliş-kili rivâyetlere dayanmaktadırlar. limler böyle demiştir.

Hangi âlim? Böyle bir âlim yok. Hem, böyle bir söz, “Iztırâb” ın ( Çelişik senetli veya metinli ya-hud ma’nalı olmanın ) ne demek olduğunu bilmediklerini göstermektedir. Zîrâ, esasa ve cevhere zararı olmayan değişiklikler âlimlerin dilinde “Iztırâb” değildir.

/ Üstelik bu rivâyetler Vehb b. Münebbih ve Ka’b-ul Ahbâr isimli, ehli kitaptan Müslümanlığa gi-ren iki şahsın rivâyetlerindendir.

Bu bir iftira ve câhilliktir. Zîrâ, rivâyetlerin çoğu, başka yollardan gelmektedir. Az bir kısmı ise onlardan gelmiştir.Hal böyle iken, hepsini onlardan gelmiş gibi göstermek hainliktir. Üstelik onlar, ilim diliyle “sika” yani güvenilir sağlam mü’minlerdir, sâlih kimselerdir. Suçları, ehli kitaptan iken Müslüman olmaları mıdır? Rivâyetlerinin çoğu, Resulullah(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a dayan-maktadır. Rivâyetler, eski kitaplardan olmayıp, Resûlullah’dan olur, senedlerindeki raviler de güve-nilir kimseler iseler, ilim adamlarına göre ortada hiçbir sakinca yoktur. Resûlullah’a(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dayandirmadiklan rivâyetler ise, Kur’ân’a ve Sünnete ters değilseler, onları ak-tarmakta bir mahzur yoktur. Nitekim, hadîste, “Beriî İsrail’den rivâyet ediniz. Bu hususta hiçbir beis yoktur.”(Ebû Dâvud, Ebû Hureyre) denilmiştir. Kitap ve Sünnete ters ise, elbette ki makbul değildir. Bu zatların, îsâ aleyhisselâm’ın geleceğine dair rivâyetleri ise, Kitaba ve Sünnete ters de-ğil, aksine uygundur. Üstelik, bu meselenin ispatı için, onların rivâyetlerine de ihtiyaç yoktur.

/ Nüzûl inancının dayanaklarından biri de Ebû Hureyre rivâyetleridir. Bu Hadîsler Sahih olsalar bile haberi vahittirler.

Evet, bir kısmı Ebû Hureyre rivâyetleridir. Ne olmuş? Ümmetin en meşhur hadîs hafızlarından koca Sahâbî EbûHureyre için, Müsteşriklerden ve onların yolunda gidenlerden, Şiilerin dışında, baş-ka kim, ne demiştir ve ne diyebilir? Ancak, onun yanında, bu hususta, başka bir çoklarından da ri-vâyetler vardır. Üstelik, bunların âhâd haberler olduğunu kim söylemiş? Biz, hadîs imâmları içeri-sinde öyle diyen bir âlim bilmiyoruz. Abduh ve mason arkadaslarmm, bir de onlann yolunda gidip mezheplerini taklit eden fotokopilerinin ise hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.

İbn’i Cerîr, İbn-i Kesîr, Suyûtî, Şevkânî, Keşmîrî, Kettânî, Kevserî ve Ğumârî gibi, büyük hadîs âlimleri,”mütevâtirdir” derken câhillere ne düşer?

/ Haber-i Vâhid, akîde bildirmez, âlimler bunda İcmâ’ etti. Ğayb haberlerinde Haber-i Vâ-hid’e dayanılmaz.

Haber-i Vâhid, nüzûl gibi bir takım akâid meselelerinde İcmâ” ile, asli inanç meselelerinde ise,bir takım şartlarla, âlimlerin çoğunluğuna, sırf sahihlik şartı ile de bir çoğuna göre delîl olur. Hangi İcmâ’ bunların delîl olmayacağını bildirmiştir? Tamamen, yalan ve uydurma… Gayb haberlerinde onlara icmâ’ ile dayanılabilir. Yeter ki, sahîh ve hasen olsunlar, kesin delillerle çelişmesinler veya şâzolmasınlar

/ Nüzûl’e inananlar İsrâ hadisine de tutunmaktadırlar. Hal bu ki, bir çok hadis yorumcusu oradaki buluşmanın ruh ile olduğunu söylüyor.

Nüzûl’e inananların, davalarını isbat için, bu hadis’e ihtiyaçları yoktur. Ellerinde Tevâtür merte-besinde onca rivâyetler mevcut olduktan sonra… Kaldı ki, diğer hadisler yardımıyla, Efendimiz (Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem)’\norada , isâ aleyhisselam ile cismen buluşmasını anlamış olmalarina hiç bir mani yoktur.

/ Bu hususta icmâ’ bulunmadığı gibi, olmayacaktır. icmâ olduğunu önceden görmüştük.

İmam Mâlik’e bu hususta sıçratılmaya çalışılan çamurun kesin yanlışlığını geride isbat ettik. İbn-i Hazm’a da yapılan iftirayı kendi kitabından nakil vererek iptal ettik. Keza, Teftâzâni’den nak-ledilen “nüzûl’un imkan dahilinde olması” ifadesi, yanlış anlaşılarak veya kasden ters getirilerek, “nüzûl’ün olmamasının da mümküm olabileceği”şeklinde anlaşılıp anlatılmasının çok büyük bir câhillik olduğunu İmam Kevserî ve Allâme Ğumari nefis bir biçimde anlatmışlardır. Şöyle ki, ( kı-sa ve öz olarak), buradaki “İmkan”, “İmkân-ı Aklî” demektir. Yani, ortada aklî bir imtina’ (imkan-sızlık, olamazlık) yoktur. Öyleyse bakılır, “Muhal-i Şer’i” (Şer’an olamazlık) var mı? Şerîatte olağa-nüstülükler (mucize, keramet ve istidrac) çokça vardır, sabittir. Öyleyse bu, “Muhal-i Şerî” de de-ğildir. Yani nüzûl, “Muhâl-i Aklî” (aklen, olmayacak bir şey ) olmadığı gibi, “Muhâl-i Şerî” de değil-dir. Daha açığı, aynı zamanda”Mumkin-ı Şerî”dir (Şeran olabilecek bir şeydir). Tabii ki, nüzûi’ü is­bat için bu kadarı yetmez. “Vucûb-ı Şerî”(Şer’an bunu gerektirecek bir şey var mı? Var… Kitap, Sünnet, İcmâ’… işte bundan dolayı, Teftâzâni aklen mümkün olan bu nüzûl’e Şer’î deüllerin icâbı (kesin gerekli olması) ile inanıyor. Nitekim, kitaplarından bu geçti. Geride kirnkaldı? Karamita, Be-haîler, Sâr Ahmed Han, sahte peygamber Kâdıyâni, kâfirler ve (bu hususta) onların izinden giden Mason biraderler Abduh, Reşîd Rıza, Meraği ve M. Şeltût ile onların fotokopileri mi?..

Şâyet kâfirlerin ve sapıkların aykırı görüşleri icmâ’a zarar verseydi, icmâ’ diye bir şey olmaz-dı. Ha, delikanlı gibi davranıp, bir takım sapıkların iddia ettikleri gibi, “Dinde icmâ’ diye bir delil yoktur” diyebilirlerdi. O zaman onlariabaşka türlü konuşurduk. Ama, “var olduğunu” kabul ediyor gibi davranip, “bu meselede yok” gibi bir saçmalık vecâhillik yapılırsa, orada iş değişir. Adamın iş-te böyle paçavrasını çıkarır, câhilliğini ve iftiracı biri olduğunu sergilerler…

/ Bu nüzûl inancı, Hristiyanlar’dan alınan bir görüştür.

Hiçbir dayanağı olmayan zırva …. Bazı zırvalar vardır ki, zayıf da olsa, dayanağı bulunur. Bu zır-vanın, zayıf dayanağı bile yoktur. Çünkü, Hristiyanlar’ın inançları içinde tamamen veya kısmen doğ-rular da bulunabilir. Öldükten sonra diriltilme, Cennet ve Cehennem’in varolduğu, îsâ aleyhisse-lâm’ın peygamber oluşu gibi. Onlar, bunlara inanıyorlar diye, akıllı bir mü’min bunları inkar edemez. Ederse, kâfir olur. Ama onların doğru olmayan inançlarına da inanmayız. İslâm’ın bildirdiği şekilde, yani doğru bir biçimde inanırız.

/ Nüzûl haberlerinde “Iztırâb” var mıdır?

Rivâyetlerdeki her farklılık, “Iztırâb” ve çelişki sebebi değildir. Yoksa, hâşa, Kur’ân da çelişki ve “Iztırâb” olurdu. Görülmüyor mu ki, geçmiş kişi ve kavimlerin kıssaları, Kur’ân’ın değişik yerlerin-de, değişik değişik anlatılıyor. Aynı kıssanın değişik anlatılmasında, çelişki olmayabilir. Bu çelişki, arası hiçbir şekilde bulunamayacak farklılıklar ve zıdlıklar da bahis mevzuu olabilir. Aksi takdirde, bir husus, bazen şu noktasına dikkat çekilmek istendiği için, bu noktası, bazen de bu noktasına ten-bihte bulunmak için, şu noktası anlatılmadan nakledilir. Elverir ki, çözümü olmayan bir “içinden çı-kılmaz hal” bulunmasın.

“Nice ayıplayanlar vardır doğru bir sözü,

Belâsıdır yanlış anlayan ma’nevî gözü”.

Peki, nüzûl haberlerinde, halli imkansız olan bir “Iztırâb” var mıdır? Varsa, nedir? inkarcılara göre elbette vardır: “Nereye ineceqi” ve “yeryüzünde ne kadar kalacaqi”ndaki farkhhklar. Nüzûl haberlerine inananlara gore ise, ortada, dört sebepten dolayı, “Iztırâb” ve çelişki yoktur;

Birinci sebeb

Farhhklar, meselenin, aslinda ve özünde olmayıp, bir takım ayrıntılardadır ve görüldüğü gibi yok denecek kadar azdir. “Nerede inecek, ne kadar kalacak?”. Bu, meselenin sûbutuna (var olmasi-na) mani değildir. Bu tür,teferruattaki farkliliklan, ilim sahibleri, “Iztırâb” ve çelişki sebebi olarak kabul etmemişlerdir.

İkinci sebeb

Tevâtür derecesinde Sübûtu kesinleşmiş bir rivâyet, başka, zayıf, hatta sahih rivâyetlerdeki çe-lişki ve “Iztırâb”sebebi olabilecek farklılıklarla yani, Münker ve Şâz rivâyetlerle, asla Muztarib ol-maz ve düşmez. “Iztırâb”ın gerçekleşmesi için, farklı rivâyetlerin sahihlik derecelerinin denk olma-sı gerekir. Burada, böyle bir şey yoktur.Öyleyse, daha sahih olan rivâyetteki farklılık alınır, diğeri de atılır.

Ücüncü sebeb

Kimilerinin zannettiği gibi, şu tartışmalı noktalarda Mevkuf, yani Sahâbî’de kalan sözler, değer-siz değildir. Zira, onlar, Ehl-i Kitap’tan alındıklarına dâir alâmet olmadığı takdirde, Merfû’ (Nebi aley-hisselâmdan alınma) hükmündedirler.

Dördüncü sebeb

Takıyyüddîn el-Usmânî, şöyle diyor:

“Beyaz Minare’nin yanında, Dımeşk’in doğusunda”, “Beyt-i Makdis’de”, “Ürdün’de”, “Müs-lümanlar’ın toplanmış ordularında” inecektir, gibi değişik ifadeler, içinden çıkılmaz bir çelişki mi-dir? Hayır… limler, bunu îzah etmişlerdir. Bu, değişik ve çelişik gibi gözüken rivâyetleri onlar, birkaç şekilde, te’vîl ve te’lif etmişlerdir. (ma’nalandırmışlar ve barıştırmışlardır).

Birincisi: Dımeşk’tır. Nevevîve Berzenci (El-işâe:145)

İkincisi : En meşhur rivâyet, bu (Dimeşk’in doğusunda, Beyaz Minare’nin yanında) rivâyetidir. İbn-i Kesîr

Üçüncüsü : Kuvvetli ihtimalle, İbn-i Mâce’de geçen “Beyt-i Makdis’te inecektir” rivâyetidir. Bu, diğerleriyle çelişmez. Çünkü, Beyt-i Makdis, Dimeşk’in doğusudur. Müslümanlar’ın o zamanki or-dular topluluğu oradadır. Ürdün, Sıhah(lugatın)’da olduğu gibi, Kevre’nin (veya Küre’nin) ismidir. Beyt-i Makdis, onun içindedir. Rivâyetler, böylece birleşmiş oldu. Şu anda, (Süyûtîzamanında), Be­yaz Minare yoksa da, nüzûlden önce mutlaka olacak, yani Kûdüs’einecektir. Suyûtî. (Misbâh-uz-Zucâce)

Reşîd Ahmed Cuncûhî de “Kudüs’e inecektir”, demiştir. Yalınız, CuncûhPnin te’vili şöyle: Nü-zûl, Beyt-i Makdis’te olacak. Ama, doğu tarafında. Beyt-i Makdis’in doğusu, çok geniş olduğundan, çok yerleri ihtimalde bulundurur. Bu yüzden, bedel getirmek veya (atf-ı) beyan ile, Dimeşk getiril-di. Böylece ma’na, “Doğunun Dimeşk bölgesinde” veya “doğuda, yani Dimeşkte” inecek, şeklin-de olur. Dimeşk’in doğusunda değil, Beyt-i Makdis’indoğusunda, yani Dimeşk’te inecek. (El-kev-bep-ud-Duri 3/164) CuncûhTye göre, Beyt-i Makdis, Dimeşk’inbatısında, Süyûtî’ye göre ise doğu-sunda, olmuş oluyor. Açığı o ki, CuncûhFnin te’vîl’i daha kuvvetli. Zira, Beyt-i Makdis, Dimeşk’in do-ğusunda değil, güneybatısında, Dimeşk de, kuzeydoğusundadır. Bölge haritasının da böyle olması, Cuncûhî’yi teyit etmektedir.

Dördüncüsü: Böyle bir te’vîl, Muslim hadisindeki, “Şarkiyye Dimeşk” sözüne zorakilikle uyu-yor. Zira, bu hadiste, Beyt-i Makdis’in sözü geçmiyor ki, “Beyt-i Makdis’in doğusunda Dimeşk’te ine­cek şeklinde anlaşılsın”.

Süyûtî, Cuncûhî ve onların telifini benimseyenler, bu hadisi böyle bir te’vîle, nüzûl-i îsâ aleyhis-selâmın Beyt-i Makdis’te olacağını iddia ettikleri hadisten dolayı ihtiyaç duymuşlardır. Bunu, hadislerde bulamadım. Herhalde İbn-i Mâce’deki, hadisi kasdetmişlerdir. Ancak, bu ma’na, anılan ibn-i Mice hadisinde açık değildir. Sözü edilen Hadis’in lafzı şöyledir: “Ümm-i Şureyk şöyle dedi: Ya Resûlâilah! Harp o zaman nerde olacak? Resulullah da, Araplann çoğu o gün, Beyt-i Makdis’de olacak. İmamları onlara sabah namazını kıldırmak üzere öne geçince bir de ne görsünler ki, Meryem oğlu îsâ aleyhisselâm inecek… buyurdu.” Bu hadisde anlatilan, Araplann çoğunun o gün Beyt-i Makdis’de oluşu ve imamlarinm salih bir kimse oldugudur. Sonra, îsâaleyhisselam’ın inişini yeni başlayan bir cümle ile zikretti ve o cümlede iniş yeri zikredilmedi. İniş yeri Beytil Makdis de ola-bilir , bir başka yer de…Bu yüzden, bu hadis, Dimeşk’in doğusunda ineceğini haber veren Müs-lim’deki hadîse ters değildir. Bu sebeple te’vîle hacet yoktur. (Takiyy-ei usmâni, Feth’ui Muihim Tekmiiesi: 6/385-386 kısaltarak ve değiştirerek ) îsâ aleyhisselâm’ın yeryüzüne indikten sonra ne kadar kalacağı hususundaki rivâyet degişik-liklerine gelince …Burada da, içinden çıkılmaz bir hal yok. Zîra, kırk sene, kırk beş sene ve yedi se-ne kalacak, rivâyetleri âlimler tarafından telif edilmiştir. Kimileri, semaya kaldırılmadan evvel otuz üç, indikten sonra da yedi sene olmak üzere toplam kirk sene kalacağını, imam Berzencî ise böyle bir te’vîl’e hacet olmadığını, zîra (tahsis yoksa), azın çoğa mâni olmayacağını, kırk rivâyetinin de küsürün atılmasıyla söylenmiş olabileceğini (yani, kırk beş diyecekken beşi atarak düz hesap kırk denildiğini) söylemiştir. ( El-işâe /304 )

Derim ki, aciz kanaatime göre böyle bir îzâha da lüzûm olmayabilir. Çünkü kirk sene müddeti bil-diren rivâyetlerhem daha çok hem de daha kuvvetli olduğundan kesinleşen kanaatin bu olması icâb eder. Hem, bu nokta nüzûl-i îsâaleyhisselam’ın sübutuna mani olamayacak ayrıntılardan biridir. Böyle bir ayrıntı ile sıhhate engel olabilecek Iztırâb gerçekleşmez. Bu ard niyetli olmayan ilim erba-bına malumdur.

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin