Ana Sayfa İktibaslar İsa Aleyhisselam İnecek mi. -2

İsa Aleyhisselam İnecek mi. -2

237
0

Birinci Fasıl

Kitap Delîlleri / Ayetler

îsâ aleyhisselâm’ın, canlı olarak bedeniyle göklere yükseltildiğini ve geleceğini değişik seviyeler-de ifade eden altı âyet vardır:

BİRİNCİ AYET :

“…Halbuki O’nu, kesinlikleöldürmediler. Aksine Allah onu kendine yükseltti.” (Nisâ/156-157.)

İmâm Kevserî, şöyle diyor:

Bu âyet, “(aşağıdan yukarıya) maddî yükseltme” ma’nasında bir nass’dır. Çünkü, ref(yükselt-men)in hakikati, aşağıdan yukarıya nakletmektir. Nitekim, Ebû Hayyân da, el-Bahr ul-Muhît’te böyle dedi. Ma’nayı, hakikatinden çevirecek bir sebep yoktur ki, ref’in(yükseltmenin) burada mecâ-zi olarak, rütbe yükseltmesine yorulması câiz olsun. Bu şekilde bir yorum, delîlden doğmayan bir ihtimal olur, (ki bu, câiz değildir ve dil ile oynamaktır.) Böylece, âyet hissi (maddî) yükseltme husu-sunda bir nass olmuş olur. Hatta, âyette, mecâz ihtimâlini kesin reddeden bir çok yön vardır.

Birincisi : yette, “”sadece benzerini öldürdükleri”niaçıklamakla, âyetin akışında, Yehûdîlerin O’nu öldürdüklerine dair olan iddialarının asılsız olduğunun takriri vardır (söylenip muhataba tas-dik ettirilmesi). îsâaleyhisselâm’ın şahsının onlardan kurtarılması, ancak onun bedeninin yüksel-tilmesi ile olur. yetteki “Se/”(aksine)lafzının sonrası ile öncesi, bununla münasip hale gelir. “Rüt-benin yükseltilmesi” öldürmeye ters düşmeyen şeylerdendir.

Nice öldürülen Nebîler vardır ki, onlar, rütbeleri yükseltilen kimselerdir. Bu yüzden, bu (onu öh dürmediler ve onu Allah öldürdü), iki sözünün arasına “bel” (aksine) sözünün girmesi, araların-da çelişki bulunmadığından (yani hemöldürmüş oldukları hem de, Allah’ın onları öldürmesinin bir-biriyle çelişmeyeceğinden dolayı) doğru değildir.

İbn-i Ebî Şeybe ve İbn-i Ebî Hâtimjefsîrlerinde, İbn-i Abbas’a isnad edilen sahih bir senetle şu rivâyeti yapmışlardır:

“îsâ aleyhisselâm, evdeki bir pencereden göklere kaldırıldı.”

Bu rivâyeti, İbn-i Kesîr, Tefsîrinde nakletmiştir (1/574). Bu, reyle (içtihatla) bilinebilecek şeyler-den değildir. Dolayısıyla, âlimler cemaatine göre, Merfu’ (Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e âit) bir haber hükmünde olur.

İkincisi: Burada, yükseltmeyi, rütbe yükseltmesine yormanın, îsâ aleyhisselâm’ın şu mese-lesine hasolmasının îzâh biçiminde bir şey gözükmemektedir. Resullerin, Ulû’l Azim’lerinin (hatta hepsinin) her biri, her zamanyüksek rütbeli olurlar.

Üçüncüsü : Bir şahsın yükseltilmesi için, münteha (işin son bulduğu yer) zikredilmesi, “Allah onu yükselti” sözüne”ilâ”, “(…kendin )e ” lafzının eklenmesi, rütbe yükseltmesine yormakla mecâz olduğu ihtimalini kesin olarakortadan kaldırıyor. Zîrâ, mekânet (maddî mekan değil de kadr, rütbe ve kiymet) yukseltmesini, o yükseltmeye münteha (son nokta) zikredilmesi, kesinlikle ters düşmektedir. (..e,a, ma’nasına olan) “ila” kelimesinin, (“o” ma’nasmdaki) zamire (“hi” ye) mu-zaf yapılması ( ve, “ileyhi” yani “ona” denilmesi), yükseltileni şereflendirmek içinolan ifade türün-dendir. Ma’na, “(seni) goklerime ve meleklerimin kaldıkları yere (yükselteceğim)” demektir.Ni­tekim, Ebû Hayyân ve diğerleri öyle demektedir.

Dördüncüsü : Rütbenin yükseltilmesi, îsâ aleyhisselâm’a has olan (başka kimsede bulunma-yan) bir şey değildirki, Allah, bu yükseltmekle burada lütuf ve ihsânını ortaya koymuş olsun. Aksi­ne bu lütuf îsâ aleyhisselâmı, diğer Nebîleri, Resulleri, hatta, sâlih ve hayırlı kişileri de içine alır.

Beşincisi: Rûhun yükseltilmesi de, 0 îsâ aleyhisselâm’a ait bir şey olamayıp, başkalarına da şamildir. (Yani, Allah başka peygamberlerin, hatta öldürülen salihlerin ruhunu da kendine yüksel-tir). Üstelik, hazif, asıl olanın zıddıdır. Bu yüzden, bu yükseltmek, “şahsı için” olur. Böylece, ruh ve cesedi beraberce içine alır. Sen, busözün maddîyükseltmeye kesin delaletinin açıklığından dolayı, müfessirlerden hiç birisini burada rütbe yükseltmesine veya sadece ruhun yükseltilmesine yorar-ken bulamayacaksın. (KevseıTnin sözü bitti.)

Allâme Ğumârîde, birinci âyette Kevserî tarafından söylenenleri benzer ifadelerle aktardıktan sonra ilave ediyor:

Altıncısı: Allah (Celle Celalühu) Resullerin ve Nebîlerin karşılaştıkları baskı ve zulümleri anlat-makta ve onları, kendileri için düşünülen kötülüklerden (nasıl) kurtardığını ve onları kurtarmasında her biri ile olan âdetinin ne olduğunu söylemektedir. Halbuki, “îsâ aleyhisselâm’ı yükseltmeyi” ondan başkasının kurtarılmasında bir yol olarak anmamıştır. Bunun, “rütbe yükseltmesi” olması câiz olamaz. Çünkü, bunda bütün Peygamberler ortaktır. Ruh yükseltmesi de olamaz çünkü, bunda da bütün Müminler ortaktır… Bu, “rütbenin ve ruhun yükseltilmesi”, herhangi bir kurtarma yolu de-ğildir. Böylece, îsâ aleyhisselâm’ın yükseltilmesinin, (mecâzî değil de) hakiki olduğu kesinleşmişoluyor. Allah nasıl başkasını, diğer yollarla kurtardıysa, îsâ aleyhisselâm’ı da bu yolla kurtardı…

Yedincisi: Allah(Celle Celalühu), “yükseltme”yi söylemekle yetindi ve onu Yehûdîler’in öldür-me iddialarını iptal edici yaptı. Bu da, yükseltmenin hakiki olduğunu icap ettirir. Zîrâ, mecâzı olsay-dı, bu, onların iddialarını iptal etmezdi. Çünkü, “rütbenin” veya “ruhun yükseltilmesi”, dediğim gi-bi, öldürmeye ve eziyet vermeye mani değildir.

Sekizincisi: Rütbeyi ve ruhu yükseltmek de, ölümü gerektirmez. Çünkü, uyuyanın ruhu da yük-selir ve misâl (burada uyku demektir) aleminde yüzer. 0 zaman, âyette “aksine Allah onu öldiir-dü” denilmekle, “ölmek” açıkça ifade edilmiş ve peşin belirlenmiş olurdu. Ölümü gerektirmeyecek ve ona dalalet etmeyecek olan “yükseltme, kaldırma” ile yetinilmezdi. Şöyle de denmez: Allah’ın, “ben seni teveffi edeceğim ve kendime yükselteceğim”sözü, “seni” kelimesinde, “ruh” veya “rütbe” lafızlarının takdirine (var kabul edilmesine), delalet etmektedir. (Yani,”seni” demek, “sen((in ruhun))’u” veya “sen((in riitben))’i” demektir, denilmez.) Çünkü biz diyoruz ki, bu, -zayıfbir iddia olmasına rağmen-ancak “teveffi”nin tahsis edilmesini ifade eder. Halbuki “teveffi” (tas-tamam almak), öldürmekte bulunmaz. Öyleyse kesin tayin (belirleme ) nereden geldi? (Şeytandan.) Buna dâir hangi delîl var? Aksine biz, Allah bu âyette (rütbesini veya ruhunu yükseltme demeyip de sadece ) yükseltmeyle yetindiği ve bunu, Yehûdîlerin iddialarını geçersiz kılan bir kelam yaptığın-dan dolayı, bunun, geçen âyetteki “teveffi” (tarn alma) ile,bedenin yeryüzünden canlı olarak aim-dığının kast edildiğine delîl olduğunu, bununla anlatılmak istenenin kesinlikle ölüm olmadığını söy-lüyoruz.

Dokuzuncusu : Allah, ” Allah (Celle Celalühu), (mülkünde) aziz (çok güçlü ,kuvvetli, galip) ve hakîm( çok büyük bir hikmet sahibi)dir”sözüyle kendini methetmiştir. Eğer, âyette(ki yükselt-me), sıradan bir öldürme olsaydı, methin bir ma’nası olmazdı. Çünkü bu (öldürme), sık sık olan ve yaratılanlarda tekrarlanan sıradan bir iştir. Hatta, bazen bununla methetmek güzel de olmayabilir. Çünkü, böyle bir yerde, “öldürmek” düşmanların istek ve maksadını hasıl etmektedir.

Onuncusu : Yukarıda da geçtiği gibi, Allah kendisini methetmiştir. Halbuki, Allah Subhânehu ve teâlayı, hiçbirNebîyi veya Resulü öldürmekle, kendini methederken görmedik. Nasıl böyle olabilir ki? Ölüm, Kur’ân-ı Kerim’in şahâdetiyle musibettir: “…size, ölüm musibeti dokundu.” (Maide/106.) O’nu (Celle Celalühu), zâlimleri ve kâfirleri helak etmekle övünürken gördük.

Onbirincisi: yet, ” yükseltme” ma’nasında nass’dır.Halbuki, ancak zahirler te’vîl edilir. Nass-ları te’vîle ilim kokusu alanlar cesaret edemez. Ancak Bâtinîler, Behâîler ve Kâdiyânîler -ki hep-si câhil kâfirlerdir- buna cesaret eder. Bu câhil delikanlı (M. Şeltût) da, bu hususta onlara uydu.

İKİNCİ AYET:

“Şüphesiz ki, ben seni teveffiedecek ve bana kaldiracak olamm.”(AH İmrân sûresi, 55. âyet-i kerîme.)

Bu da, kesinlikle, bedeni bir yükseltmede nass (te’vil edilemeyecek açıklıkta delîDdir. Çünkü, “ila” kelimesi, onu”rütbe yükseltme”sine yormakla mecâz olmak ihtimalini engellemektedir. Ni-tekim geçti. (“Yer yüzünde hangi canli varsa ve iki kanadiyla uçan ne kadar kuş varsa, onlar sizin gibi topluluklardır” âyetindeki) “iki kanadiyla uçan” sözünün, (aynı âyette yer alan) “kuş” kelimesinin mecâz olmasına engel olduğu gibi.

“Muteveffîke” (ben seni alacak olanim) kelimesi, “teveffi” kelimesinden (muştak-aiınma)dır. “Teveffî” de lügatın aslında (vaz’da), kabz ve almak demektir. Mecâz olarak, “öldürmek” ma’nasın-da da kullamlir.Nitekim bu,Zemahşerînin Esasü’l-Belâğe’sinde görülür. Böylece âyetin ma’nası, “seni yeryüzünden alacak ve göklerime yükseltecek olanım” olur. ibn-i Kuteybe (bu âyetin ma’nası) şöyle(dir) dedi: “Seni, yeryüzünden öldürmeden alacak olanım”.

Bu ma’na, kalan Hadîslere uyan bir ma’nadır. Bu yüzden, şu âyet gene, “canli olarak yükseltil-mesi” hususunda nass oluyor. Çünkü, mecâz ihtimali delîlden doğmamıştır. 0 sebeple, açıkladığı-mız şekil üzere ma’nayı göstermesi, kesin olan bir delîl olmuş oluyor.

Şâyet, “teveffi” kelimesinin, almak, öldürmek ve uyutmak manâlarında müşterek olduğunu farz etsek bile, elbette, diğer âyetlerden, kat’i bir şey (kesin bir delîl) ile ona beyan (açıklama) ka-vuşacak ve ölüm olmaksızınalmak ve bedeni yükseltmeye dair, delaleti (ma’nayı göstermesi) ke­sin bir delîl olurdu.

Şâyet, beyanın (açıklamanın ) yetişmediğini farz etsek (var saysak), gene de burada ölme ma’na-sına yorulması hâsıl olmayacaktı. Çünkü ismi fail, onlara (dilcilere) göre, şimdiki zaman ma’nasında hakikat, gelecek zaman için de mecâzdır. Bu sebeple, onu, hakikat ma’nasına yüklersek, ma’na, “şüphesiz ki, ben seni şu anda öldürmekteyim”olurdu ve Yehûdîler’in maksatları yerine gelir-di. Halbuki Kur’an-ı Kerim, onların isteklerinin yerine gelmediğini aksine ihtimali olmayan açıklık ve kesinlikle ifade etmiştir. Eğer, onu, mecâz olarak gelecek zaman ma’nasına yüklersek, bir gele­cek zaman, (başka) bir gelecek zamandan, ancak bir delîlle daha münasip olur (ve tercih edilir.) Busebeple, kalan delîllerin sınırladığı, gelecek zaman, kesinleşir ki, o da “yere inişinden sonra”sıdır.

“Vav” da (yani, “ve” kelimesi de), tertibi (sırasıyla olmayı) bildirmez. (Yani, “Ali ve Veli geldi” sözünden, illa, “önce Ali, sonra da Veli geldi”, ma’nası anlaşılmaz. “Önce Veli, sonra da Ali gelmiş” olabilir.) Böylelikle, bu, îsâ aleyhisselâmın ileride öleceğini açıklamakla, o’nun, ilah olduğunu iddia edenleri korkutmak (ve benzeri hikmetler) için, sonra olacak olanı, öne almak (önce zikretmek) ne-vinden (türünden) bir ifade tarzı olmuş olur. Katâde ve Ferrâ bu kanaattedirler. (Yani, söz, aslın-da, “seni kendime kaldıracağım sonra da öldüreceğim” şeklinde idi. Ama, hikmet icabı, takdim / tehir yani öne ve arkaya alma oldu. Ve, “seni öldüreceğim ve kendime yükselteceğim”,şeklinde söylendi.)

Ali b. EbîTalha’nın, İbn-i Abbas’tan yaptığı (“îsâ aleyhisselâm Allah teâla tarafından öldü-rüldü sonra da diriltilip göklere kaldınldı”, ma’nasındaki) rivâyet, (sübutu kabul edilecekse) delîl-lerin arasını cem etmiş olmak (toplayıp barışık hale getirmek) için, buna (anlatılan takdim / te’hire) yorulur. (Ne var ki bu rivâyet, önceden de aktardığımız gibi, zayıftır ve delîl olmaya elverişli değil-dir.) (Kevserî’nin sözü bitti.)

ÜÇÜNCÜ AYET :

“Ne zaman ki, sen beni teveffî ettin (aldın)…” (Ma’ide/117.)

Bunun ma’nası, “alıp semâya çıkardın” demektir. Nitekim, malı aldığın vakit, “malı teveffîet-tim” (aldım,eskizsiz kabzettim) denilir. Bu ma’na, Hasan -i Basrrden rivâyet edilmiş olup, cumhur bu kanaattedir.(Cumhûr, âyetten bunun anlaşıldığı kanaatindedir. îsâ aleyhisselamın ineceği husu-su, sadece cumhûrun değil, bütün mü’minlerin inancıdır.) Mutezile âlimi, Ebû Ali el-Cubbâîden, “ma’na, ‘beni öldürdüğün zaman’ demektir”, şeklinde bir rivâyet yapılmıştır ki, Cubbâî, mutezile âlimlerinin, şâz görüşler, (köşede bucakta kalmış zayıf ve kıymetsiz düşünceler)hususunda en cü-retkâr olanıdır. 0, îsâ aleyhisselâm’ın ölümünden sonra göklere yükseltildiğini iddia etmiştir. (Ama, kıyametin kopuşundan önce ineceğini o da kabul ediyor.) ÂlûsîTninde dediği gibi, Hıristiyanlar işte bu kanaattedir, başka değil. Kurtubî, şöyle demiştir: Denilmiştir ki, bu (âyet), semâya kaldırma-dan önce, Allah(Celle Celalühu)’ın O’nun canını aldığını göstermektedir. Halbuki bu görüş bir şey de-ğildir. Zîrâ haberler, O’nun göğe kaldırıldığı ve gökte diri olduğu hususunda tezâhür etmiştir. (Açık-ça ortada gözükmektedir.)

Teveffi’nin hakîkatinin ne olduğu, en küçük bir şüphe bırakmayacak şekilde geçti. “Teveffi’üen ilk akla qelenölümdür, başkası değildir.” şeklinde söylenen bir söz, bu günkü kullanışa göre (ya-ni, teveffî’den ilk akla geleninölüm olduğu) düşünülürse, kabul edilmesi mümkün olan bir sözdür. Lâkin, dilin, sonraki gelen zamanlarda (asıl vaz’ından başka) bir ma’naya dönmesi, Kur’ân-ı Hakimin iniş vaktinde Sahâbe’nin kendi arasında olan konuşmalarındaki lafızdan bu ma’nanın anlaşılmış ol-ması lazım gelmez. Şâyet, o zaman, Teveffi kelimesinden, bu “ölmek” mânâsı anlaşılsaydı, “Al­lah (Celle Celalühu), ölümleri zamanında canları teveffi eder.” âyetinde; “ölümleri zamanında” sö-zü elbette ma’nasız olurdu. (Yani, takdir,”Allah (Celle Celalühu) canları ölümleri zamanında öldü-rür” olurdu.) Allah’ın (Celle Celalühu) kelâmı, içinde lağv (boşuna söz) bulunmaktan, üstündür, bü-yüktür. Allah’ın (Celle Celalühu) kitabını tefsîr etmekte, bu günkü konuşmalara değil, aksine Kur’ân-ı Kerim’ininmesi vaktindeki konuşmalara dayanılır. Nitekim, bu, (ilimli ve akıllı olanlara) gizli kalmaz.

DÖRDÜNCÜ AYET :

“Ehli kitap kesinlikle, O’na, O’nun ölümünden önce îmân edecektir.”(Nisâ/159.)

(“0” ma’nasındaki) iki (hi) zamir(i) îsâ aleyhisselâm’a döner. Çünkü sözün akışında, O’ndan (îsâ aleyhisselâm’dan) söz edilmektedir. Ve yine, iki zamirden birini, diğerinin döndüğü mercîden başkasına döndürmekte, zamirleri değiştirmek vardır. Bu da, Kitab-ı Kerim’i, kendisinden pâk tu-tulacak olan şeylerdendir. (Kusur ve ayıplardandır.) İşte bundan dolayı, Ebû Hayyân -ki sen onun Arap dilindeki makâmını bilirsin-şöyle dedi:

“Bihî” (O’na) ve “mevtihî”(0’nun ölümü) sözlerindeki “hî” (0) zamirlerinin, îsâ aleyhisselârn’a döneceği açıktır. Sözün akışı da budur. Ma’na, “inişi zamanındaki Ehl-i Kitap’tan” demektir. (Ebû Hayyân’ ın dediği bitti). (Sözü), bu açık(ma’na)dan çevirecek ve mecâz’a yoracak hiç bir şey de yoktur.

İbn-i Kesîr, şöyle dedi:

Hak olan, işte bu inançtır. Nitekim, inşâallah bunu kesin delîlle açıklayacağız. Zîrâ, Yehûdîlerin iddia ettikleri ve câhil Hıristiyanlardan bir kısmının kabul ettiği, Allah’ın da (Celle Celalühu)\ş\n öy-le olmadığını haber verdiği, “îsâ aleyhisselâm’ın öldürüldüğü ve asıldıqı”na dair olan sözün, ipta-li hususunda gelen âyetlerin akışından anlatılmak istenen, işte budur. Sadece onlara, (bir başkası îsâ aleyhisselâm’a) benzetildi de, onlar bunu kestiremeden benzerini öldürdüler. Sonra, (Allah ) O’nu kendine yükseltti. Ve 0 diridir. Kiyamet gününden önce inecektir. Nitekim Mutevâtir Hadîsler bunu göstermektedir. (T.Kur’ân-i Azîm, 1/578) Sonra, Tarihinin sonlarındaki, basılı olmayan (son-radan bu bölüm de basıldı), “el-Fiten ve’l Melâhim” bâbında, buna benzer sözler soyledi. (En- Ni-haye: 1/155 ve devamı)

İbn-i Cerir’in, iki zamirin îsâ aleyhisselâm’a döndürülmesinin tayini (kime ait olduğunun belli edilmesi)hususundaki sözü, rivâyet ve dirâyet bakımından cidden açıktır.

Buhârîve Müslim’de, bu iki zamirin îsâ aleyhisselâm’a döndürülmesi hususunda Ebû Hurey-re’den sahih bir rivâyet gelmiştir… Bu rivâyetin senedi sıhhatte dağ gibidir. Hatta, ondan yapılan ri-vâyetler diğer yollarla beraber, müstefiz’dir (meşhurdur).

Bu sened nerede, “ölümlerinden önce” sözü geçen (Sahih olmayan, şâz) senedler nerede? (kı-saltarak)

Rivâyet babında, sahih varken, sahih olmayana iltifat edilmez. Nitekim, (sözün) akışın(ın) terk edilmesine veya çevirecek bir sebebi olmayan yerde, sözü ma’nasından çıkaracak şeye dönülüp ba-kılmaz. Böylece bilinmiş oldu ki, buradaki ihtimal bir delîlden doğmamıştır. Bu sebeple âyetin, îsâ aleyhisselâm’ın nüzûlü hususunda nass (te’vil edilemeyecek açıklıkta delîl) olmasına zarar vermez.

Zemahşerinin, “kable mevtihî” (onun ölümünden önce) lafzındaki, zamirin (“hî”nin) Ehl-i ki-taptan olan kimseyedöneceğine meyletmesi, sahih olduğu zannıyla, Şehr b. Havşeb’in rivâyetin-den doğmuştur. Çünkü, Masum (olan Efendimizi Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den veya O’ndan alan-dan rivâyet bulundukta, rivâyet ve dirâyete hiçbirîtimat olmaz. Zîrâ, dini olana göre, “Allah’m (Cel­ie Celalühu) nehri qeldikte, Ma’kilin nehri bâtıl olur.”Şâyet (Zemahşerî), Muhammed b. Saib el-Kelbfnin, Şehr b. Havşeb’den yaptığı rivâyetlerin, tenkit erbâbı âlimlerce, merdud olduğunu bil-seydi, ona dayanmazdı.

Sonra, İmâm Nevevî’nin, Ubeyy b. Ka’b kıraatine istinad ederek söylediği, mezhebinin şâz kıra-atler hususundaki görüşüne terstir. Ubeyy’in bu kıraatinin rivâyetinin senedinde, Muhammed b. Beşir ve Husayf isimli râviler vardır ki, ikisi de zayıf kimselerdir. Şâz kıraatler ile, senedleri sahih olmadıkça, Ehl-i İlme göre, Tefsîr mevzuunda delîl ileri sürülmez.

Sonra, “Mevtihî” deki zamirin Kitap Ehline gönderilmesinin, onda, Ehl-i Kitap’tan olan her bir kimse için, îmân etmenin umumunu korumak bulunduğundan, tercih edilmesinde, “köşk yapmak için şehri yıkmak” vardır. Zîrâ, bunda, imânın burada, ölüm öncesindeki vakte değil de, ölüm es-nasına ve îmânın kendinden ilk anlaşılan ma’nasının aksine -ki o fayda veren îmândır- yorulmasıy-la, “kable”(=önce) kelimesinin (asıl) ma’nasindan çıkarılması vardır. (Yani, “ölümünden önce” sö-zü, “ölümü anında” ma’nasında anlaşılırsa, âyetin ma’nası, “ölümleri anında îmân edeceklerdir” demek olur. Bu da, “önce” ma’nasında olan, “kable” kelimesini, asil ma’nasindan çıkarmak ve”ânında” ma’nasına sokmak olur ki, bu, delîlsiz câiz değildir.) Üstelik, fayda vermeyecek olan (îmân)’a, şerîatta “îmân” ismi verilmez. Bunda, bir de Allah’m (Celle Celalühu), “Yemin olsun hi, O’na (îsâ aleyhisselâm’a ) elbette îmân edecektir.” sözü ile yaptığı yemini iptal vardır.

Burada, umûm’un, umûm’u (genelin, genelliği) üzere bırakılmasına gelince… Bu, mulâbisleri bilmemektir. Zîrâ, yeminin cevabının lâm’ı ile Te’kit nûn’u, fiili istikbale ait kılan şeylerdendir. Böy-lece, “le yü’minenne” (yemin olsun ki kesinlikle îmân edecektir) sözü, “gelecek zamanlardan bel­li bir zamanda bulunacak olan, Ehl-i kitaba mensup her bir kimsenin îmân edeceği” ma’nasın-da olur. Buna (“yemin olsun ki kesinlikle îmân edecektir”sözünün bu ma’nada olduğuna), onun(“le yü’minenne,=elbette îmân edecektir”, sözünün “kable mevtihi”(ölümünden önce) so-züyle kayıtlanması (bağlanması) yardım etmektedir. Böylece söz, îsâ aleyhisselâm’ın inişinden sonraki zamana çekilmiş olur. “Aranıza Meryem oğlu îsâ iner” sözü gibi. Zîrâ, bu (söz), “inişten sonraki mevcut olan ümmete inecektir” ma’nasındadır. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem za_ manındaki mevcut olanlara değil.

Karineler ve mülâbislerle tahsis (alâmetler ve bir kelimeyle alâkalı olup ta ma’nasma tesir eden, onu belli şekle sokan kelimelerle, smirlandirma ve bir kelimenin ma’nasmi belli bir şeye ait yapmak), Kitapta ve Sünnette çoktur.

Böylece bilinmiş oldu ki, iki zamirin îsâ aleyhisselâm’a döndürülmesinde, rivâyet ve dirâyet bir birine uymuş oldu.

Yani, ma’na, “yemin olsun ki, Ehl-i Kitaptan olan her bir kimse, îsâ aleyhisselâm’a, îsâ aley-hisselâm’ın ölümünden önce elbette îmân edecektir”, demektir.

Öyle ki, delîlden doğmayan hayali ihtimaller mu’teber değildir.

Nasıl böyle olmasın ki? Hadîsler, bu hususta, “Tevâtür” yoluyla gelmiştir. Ümmet, dünden bu-güne, bu hadîsleri almakta devam etmiştir. En eski asırlardan günümüze dek, o hadîslerin îcab ettirdiği inançları, Akâid kitaplarında yazmıştır. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kaldı ki ?

BEŞİNCİ AYET:

“Şüphe yok ki, 0 (îsâ aleyhisselâm), kıyametin kopuşu için, elbette bir ilimdir.”(Zuhruf/61)

Ehl-i Sünnet taifesine karşı çıkışın kahramanı (M. Şeltût), bu âyetteki, “hû” (0) zamirinin îsâ

aleyhisselâm’a döneceğini ve O’ndan başkasına dönme ihtimalinin olmadığını itiraf etti. Ancak, 0, ilâhîkelamı, (doğru) yönünden döndürmeye, kendine, imkan verecek bir noktayı, âyetteki akışta bulabileceğini zannetti. Ve hitâbın, Müşriklerle Câhiliyye ahâlisine olmasının, düşüncesine zarar vere-ceğini, fayda vermeyeceğini, çünkü onların, îsâ aleyhisselam’m babasız olabileceğini, Allah’ın iz-niyle körlerin gözlerini açabileceğini, alaca hastalarını iyileştirebileceğini ve ölüleri diriltebileceğini kabul etmediklerini bilemedi. (M. Şeltût, îsâ aleyhisselam’m neyinin, “kiyametin kopuşunun bir bilqisi” olduğunun üç ihtimalinin bulunduğunu söylüyor: Göklerden inişi, babasız oluşu, bir de kör-lerin gözünü açmak, alaca hastalarını iyileştirmek ve ölüleri diriltmek. M. Şeltût, bu ihtimallerden ikincisini tercih ediyor.) Halbuki, bu ikisini (babasız doğmasını ve diğer mûcizelerini) de, ancak Kur’ân haber veriyor. Onlar ise, Kur’ân’a inanmıyorlardı. Öyleyse, inanmadıkları Kur’ân’la onlara karşı delîl getirilebileceği nasıl düşünülebilir? (Yani, M. Şeltût şöyle demek istiyor: Ey Müşrikler siz kiyametin kopmasına inanmıyorsunuz ama, Allah Celle Celalühu nasıl ki îsâ aleyhisselâm’ı babasız yaratmaya kâdir olduysa, kiyametinkopmasına da güç yetirir.)

Böylece, zamirin îsâ aleyhisselâm’a dönüşünün, kiyametin kopuş alâmeti olması itibarı ile oldu-ğu kesinleşti. (Yani, “Ey müşrikler! îsâ aleyhisselam’m inişi kiyametin kopusunun bilgisidir. 0 halde kiyametin kopuşu hakkında, o alameti gördüğünüzde asla şüpheye düşmeyin, kıyamet pek yakında kopacaktır” şeklindedir.)

Böylece, bu âyet, îsâ aleyhisselam’m inişi hakkında dönülmeyecek bir nass oldu.

“Le alemun li’s-Sâeti” (0, şüphesiz ki, elbette kiyametin kopusunun bir alametidir) kırâeti, el-Bahr’da olduğu gibi, bir çok Sahâbî’nin ve Tabiî’nin kıraatidir. Lâkin, senedinin sahih olmasına rag­men, M. Şeltût onu görmezden geldi. Çünkü, bu kıraat canının istediği görüşe uymuyordu. Zîrâ, o (kıraat), zamirin, îsâ aleyhisselâm’a, “kıyamet alameti olarak inmesi” bakımından dönmesini kesin-leştiriyor. Halbuki o, zayıf olmasına rağmen, Ubeyy b. Ka’b’a nisbet edilen kıraata şiddetle yapı-şan birisiydi… Çünkü o, Ubeyy’e nisbet edilen kıraat’i, işine yarar görüyordu. Hevâ (nefsin şiddetli arzusu) işte böyle olur.

İbn-i Hibbân’ın, Sâhih’inde, Mısda’Osimli bir ravi-haber veren) yoluyla, İbn-i Abbâs’tan sahih senedle bir rivâyet geldi: Nebî (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “0, şüphesiz ki kiyametin kopuşu için elbette bir alem(alamet/nişan)dir”, âyeti hakkında şöyle buyurdu:

” (Kıyamet için alâmet olan ), Meryem oğlu îsâ’nın kiyametin kopuşundan önce inişidir.”

Öyleyse, ilmin ölçülerine boyun eğecek olanın, bütün bunlardan sonra, Müslüman cemaatin, üze-rinde olduğu inancı reddetme hususundaki direnmesi ve inat etmesi hiç mümkün müdür?

Böylece, bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı ki, M. Şeltût’un, “Kur’ân’da, zâhiri (açık ve qörünür ma’nası) ile, îsâaleyhisselam’m göğe yükseltilmesi ve gökten inmesine dair, akîde oluştura-cak ve iddia ettikleri gibi, oakîdeyi inkar edenin küfre nisbet edilmesini, ifade edecek kesin de-lîl bildirmesi şöyle dursun, zan galebesini ifade edecek hiçbir âyet yoktur” şeklindeki sözü, asıl-sız ve saçmadır.

Ve yine ortaya çıkmıştır ki, Kur’ân-ı Hakîmin nassları, tek başına olarak îsâ aleyhisselam’m, se-mâya yükseltilmesi ve âhir zamanda inecek olmasını, kesin olarak bildirmektedir.

ALTINCI AYET :

“(îsâ aleyhisselâm) İnsanlara beşikte ve kühûlet yaşında (otuz -elli yaş arasında) ko-nuşur.” (I-İ imrân/46)

Bunun, semâdan indikten sonra olduğunu söyleyen âlimler vardır. Hüseyin Bin fazl el-Becelî ve İbn-i Cerîr’rinrivâyetine göre, İbn-i Zeyd bunlardandır. (ed-Dürr’ul -Mensur:2-199), müfessir Âlûsî„Ğumârî ve diğerleri bunlardandır. ( Akîdetü-ehl’il İslâm :25-26)

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin