Ana Sayfa İktibaslar İmam Ebu Hanife Rahimehullahın İstiva Hakkındaki Görüşleri

İmam Ebu Hanife Rahimehullahın İstiva Hakkındaki Görüşleri

241
0

1-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el-Fıkhu’l Ebsat’ta Allah-u Teala nerededir? sorusuna ”Yaratılmadan önce mekan yoktu,halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiçbiri yokken , ”nerede” mefhumu mevcut değilken Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır ” cevabının verilmesini ister.[1]

2-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el -Vasiyye’de şöyle demiş­tir:”Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yer­leşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. O, Arş’ı da diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer (Arş’a ve bir yerde yerleşip mekân tut­maya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muh­taç olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bun­dan münezzehtir.”[2]

3-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle di­yor:”Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, “Allahü teâlâ Arş’ın üzerindedir, Arş’ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum” diyenin durumu da böy­ledir.”[3]

Bazı Şüphecilerin İmam Ebû Hanîfe’nin, bu (üçüncü) sözüne sarılarak Allah Teala’nın –haşa– gökte olduğunu söylediğini ileri sürmeleri doğru de­ğildir. Zira burada İmam, Allah Teala’nın gökte veya yerde olduğunu söyle­mekle O’na bir mekân isnad edilmiş olacağını vurgulamaktadır. Buradaki tekfirin anlamı budur,şöyleki;

1-Molla Aliyyül Kârî İmam-ı a’zam Ebu Hanife’nin bu sözü hakkında şu açıklamayı yazmaktadır: -“İmam İzz bin Abdusselâm, Hillu’r-Rumûz adlı kitabında İmam Âzam’ın şu sözünü kaydediyor: Kim Allah’ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz, Allah’ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. Allah’ın mekânı olduğunu düşünen kimse ise Allah’ı yaratıklara benzeten kişidir. Şüphe yok ki İbn Abdusselâm alimlerin büyüklerinden biri olup sika (güvenilir) bir âlimdir.”[4]

2-el-Bayâdî rahimehullah İşârâtu’l-Merâm’ında bunu şöyle îzâh eder:

“Bunun sebebi, kâilin bu söz ile Hâlık-ı Zülcelâl (Celle Celalühü)’ya cihet ve hudud tâyin etmesidir; zîra ciheti ve hudûdu olan her şey bizzarûre mahlukdur. Binâenaleyh bu söz, Allah (Celle Celalühü)’ya kusûr atfet­mek­tir. İlâhî cismâniyyete ve cihete inanan o kimsedir ki, hevâss ile idrâk edi­lemeyen her şeyin varlığını münkîrdir. Onlar, fevkettabî‘a olan ulûhiyyet cevherini reddederler. Bu da onları kat‘î sûretde îmânsızlığa götürür.”[5]

3-Yusuf-i Nebhanî de bunu şöyle îzâh eder:”Bir kimse, “Allah’ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum” derse, kâfir olur. Zira bu söz, Allahü teâlâ için bir mekân var da o kimse bunda şüphede imiş vehmini verir.”[6]

4-İmam Allame Muhaddis Ebul Mehâsin el-Kavukci “El-İtimad Fi’l İtikad” adlı kitabında şöyle diyor:

“Allâh, yönlerden ve cisim olmaktan münezzehtir. O’nun hakkında; sağı, solu, arkası, önü vardır, Arş’ın üs­tünde, altında, sağında, solunda bulunmaktadır, Âlemin içinde veya dışın­dadır demek caiz değildir. O’nun yerini O’ndan başka kimse bilemez de denmez. Ve her kim “Bilmiyorum Allâh gökte midir, yerde midir? der ise küfre düşer. Çünkü bu iki yerden birini Allâh’a mekân olarak nispet etmiş olur.”

5-Şarih Ebu’l Leys Semerkandi bunun illetini şöyle göstermiştir;

”Çünkü o,bu sözü ile Allah’u teala’nın bir mekanı olacağını söylemek istemiş ve bu yüzden müşrik olmuştur.Çünkü Allah’u teala var iken mekan yoktu.Allah var iken;ne mekan,ne halk ne de başka bir şey vardı.O,her şeyin Halikıdır.Binaenaleyh mekan ancak sonradan olan şeyler için düşü­nülür.

Bu hususta imam Tahavi şöyle demiştir;

”Kim nefy’den (Allah’ı yok saymaktan) ve teşbihten (Allah’ı mahluka benzetmekten) sakınmassa,ayağı kayar ve Allah’ı gereği şekilde noksanlıklardan tenzih etmemiş olur.” Zira Rabbimiz celle ve ala vahdaniyet sıfatları ile mevsuf,ferdaniyyet sıfatları ile nitelidir.Mahluktan hiçbiri bu manada tasavvur edilemez.O’nun hu­dudu,sınırı, rükünleri,azaları ve aletleri yoktur.Diğer varlıklarda olduğu gibi altı ciheti yoktur. (sağ,sol,ön,arka,alt üst).”[7]

Allah’ü teâlâya cihet ve mekân isnad eden Haşviyye taifesi, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin sözlerini saptırmaları boşadır. İmam-ı Azamın Fıkhu’l Ebsat’taki şu sözünün şerhlerini vermemize rağmen ,şüphecilerin batıl aki­delerine delil olacak bir şey bulunması imkansızdır.Bu sözün ardından Ebu Hanife ”Allah’a dua ederken yukarıdan yönelinir, aşağıdan değil. Çünkü aşağının rubûbiyet ve ulûhiyet vasfı ile ilgisi yoktur” dedikten sonra ca­riye hadisini vermesi,bunu (s.94) ”şanı nerededir?”manasında aldığının delilidir. Âlem bir küre şeklindedir. Bize nisbetle “üst” olan cihet, yeryüzü­nün diğer tarafında oturan kimselere nisbetle “alt’dır. Bunun aksi bir ci­hetle (yönle) kayıtlı ve sınırlı olsaydı, bu cihet, kimi insanlara göre üst olsa bile, diğerlerine göre alt olurdu.

Alimlerin ve akıllı kimselerin ittifakı ile sabittir ki, ma’bûd’un eşyanın “alt” yönünde olduğunuda söylemek caiz de­ğildir.Bu sözden maksat ise yüce Allah’ın tazim edilmesi, aşağıda ve alt­ta oluştan tenzih edilmesidir. Buna karşılık yücelik ve azametle nitelen­diril­mesidir. Yoksa mekân, cihet ve sınırlarla nitelendirmek değildir. Çünkü bunlar cisimlere dair sıfatlardır.

Yine Fıkhu’l Ebsat’taki şu sözlerinin devamında Allah nerede? sorusuna verdiği cevabı yukarıda zikretmiştik.” Nerede mefhumu, mekan ve bütün mahluklar yok iken Allah vardı,yani O şimdi de mahlukatı yaratmadan önceki gibidir.” manasında cevap verdikten sonra bu sözleri başka yere çekmek mümkin değildir.

Şüphecilerin iddiaları örümcek ağından daha sağlam olsaydı,Ebu Hanife bu soruya Semada /Gökte yada cihet itibariyle yukarıda cevabını neden vermedi? HasbinAllahu nimel vekil… (Ancak şüp­heciler bu cevabı kendi eserinden bulamayınca, aşağıda vereceğimiz uydu­rulmuş bir isnada yapışacaklardır.) ”Neden dua esnasında eller yukarı kaldı­rılır?” başlığında ulemadan zikredeceğimiz üzere, Allah’a dua ederken elle­rin yukarıya kaldırılaması dua’nın kıblesi,rahmetin inme yeri ver rızık de­posu olduğundandır. Yer,ayaklarımızın altı ise Allah’ın yüceliğini ifade et­mediği için rubûbiyet ve ulûhiyet vasfı ile ilgisi yoktur.

Ayrıca İmam-ı Azam el-Vasiyye adlı eserinde buyuruyor ki:

“Cennet ehlinin Allahü teâlâya keyfiyet, teşbih ve cihet olmadan mülaki olmaları haktır.” derken ciheti inkarı açıktır.Ahirette keyfiyet ,teşbih ve cihetten Allah’u tealayı münezzeh tutan Ebu Hanife, nasıl oldurda şimdi O’na cihet iddia edecek? Şu şüpheciler, acaba Ebu Hanife’nin Fıkhu’l Ekber’inde ”Allah’ın yakınlık ve uzaklığı, mesafenin uzunluk ve kısalığı ile değildir ”sözünü bil­mezler mi acep?

Buna rağmen Firavun’un şüphesini doğru bulan şüpheciler -“Minarenin tepesindeki bir insan Allah’a, zemin seviyesindekinden daha yakındır”- diyecek kadar nasıl ileri gidebilmektedirler? Maalesef inançları bunu gerek­tirmektedir.

İşte Buhari şarihi İbni Hacer Fethu’l Bari’de -”Allah’ın yakınlığı mesafe yakınlığı mânâsında değildir”-”Kulun Allah’a yakınlaşmasının mânâsı değeri­nin Allah katında yükselmesidir.” der.

Umudumuz şudur ki, taassup, hizipçilik ve inatçılıktan biraz sıyrılabi­lenler,bağnaz olmayan sözde selefi kişiler bu gerçeği açıkça göreceklerdir. Hâsılı O (Ebu Hanife), Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve Selef gibi bir yanda Te’vîl-i Tafsîlî yapmamakla Tefvîd’e giderken /lafzın ma’nâsının ilmini Allah’a bırakıyordu. Öte yanda da Te’vîl-i İcmâlî ile tenzîh yapıyor; yani Allah’ı, O’nu, yaratılmışların sıfatlarından kendine yakışmayacak sı­fatlardan uzak tutmuş oluyordu.Usülcülerin ifadesiyle ”İsbat bila teşbih ü temsil,Tenzih bila ta’til ü inkar”. Zâten Selef’in de tatil ve temsil arasındaki yolu buydu.

Hakîm es-Semerkandî rahimehullah, İmam-ı A’zam Ebû Hanife rahimehullah’ın akidesini açıklayan “er-Reddü’alâ eshabi’l-hevâ el-müsemmâ Kitâbu’s sevadi’l-a’zam ‘alâ mezhebi’l-İmâmi’l-A’zam” kitabında şöyle demek­tedir: “Mü’minin Allahü Teâlâ’ya mekân, gelmek, gitmek ve mahlukların sıfatlarından herhangi bir sıfatı isnad etmemesi lazımdır.

Kul, Cenâb-ı Hakkın bir mekânda bulunmadığını, mekâna ihtiyacı ol­madığını, Arş’ın onun kudretiyle ayakta durduğunu bilecek, gidip gelme (intikal) gibi sıfatları kendisine izafe etmeyecek.”[8]

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî rahimehullah diyor ki:”Bir kimse, Allah kullarını muhakeme için oturur, kalkar derse, O’na yukarıda olmak veya aşağıda bulunmak gibi şeyler izafe ederse kâfir olur.”[9]

Allâme İbni Hacer el-Heytemî rahimehullah diyor ki;”(Göklerde otu­rana inandım) dese câiz olmaz, çün­kü bu ifadede Allah’a mekân isbatı vardır. Allahü Teâlâ göklerin de ilâhıdır, yerlerin de ilâhıdır. Bunun için Allah’a cihet isbat çoğunluğa göre küfürdür. Küfrü ifade eden bir kavram ise iman alâ­meti olamaz..“Gökte olana” demek, saltanatı göklerde hüküm süre­ne demek olur ki, halef ve selef âlimleri tarafından tevil edilen Kur’an-ı Kerim’in lafzına uygun düşer.

Ancak Hanâbile’den sapık bir fır­ka buna mu­halefet etmiştir. Halef, “Biz bu tevili tayin eder ve za­hiri ona sarf etme­yiz”, derler. Selef ise, “Biz icmâlen tevil eder fakat belirli bir şeyi tayin etmeyi içyüzünü Allah’a havale ederiz.” derler. Muteahhirînin bir kısmı da bu görüştedir. Diğer bir kısmı ise zahire ve Arap lügatinin kaidelerine uygun ve yakın olanı tayin ve tercih ederler. Böyle bir imkân bulunmadığı vakit tevil eder ve asıl mura­dı Allah’a havale ederler. Âyet ve hadîsler üzerinde araştırmalar ya­pan kimse bunların tevile şehâdet ettiklerini görür. Çünkü bunlan tevilsiz oldukları gibi kabul etmek tenakuza yol açar. Bu kuşkuyu kaldırmak için tevil kaidelerine uyarak tevil etmek vacip olur.

Me­selâ:“(Allah) sonra Arş üzerine istiva etti.””Biz ona şah damarından daha yakınız.”“Nerede olursanız olun. O sizinle beraberdir.” âyetleri ile Resûl-i Ekrem’in:“Eğer konağın ipini sarkıtsanız Allah üzerine düşerdi.” Hadisinden birini tevil zorunluluğu vardır. Çünkü hiç kimse bunların zahir an­lamlarında olduğunu iddia edemez.

Bir yandan, “Allah Arş üzerin­dedir.”, “bir yandan, “O, size şah damarınızdan yakındır.”, öteyandan, “Nerde olursanız olun, O sizinle beraberdir.” âyetleri ile “îpi sarkıtsanız Allah’a değecek.” hadîsi tevilsiz kabul edilemezler. Bazı âyet ve hadîslerde tevil zorunluluğu oldu­ğuna göre, bu gibi müteşâbihâtın hepsinde tevil vacip olur.

Mâlik, Cafer ve benzerleri gibi selefin hepsi bu tevili kabul etmişlerdir.Hulâsa; bu mese­lede Ehl-i Hakkın görüşü, benim anlattığım gibi, Allahu Teâlâ’ya noksanlık getiren ve hatta ne noksanlık ve ne de ke­mal getirmeyen bütün sıfatlardan O’nu tenzih edip her yönden ke­mal sıfatları ile tavsiftir. O’nu, zâtında sıfatında, esma ve ef’âlinde mutlak ve en üstün kemal sıfatları ile tavsif etmek lâzımdır. İşte Allah hakkında ve birinci şehâdet, budur.[10]

Muhammed Hâdimî rahimehullah diyor ki:-“Allahü teâlâ bize Arştan veya gökten bakıyor veya görüyor demek küfürdür….Yine Allahü teâlâyı dış uzuvla sıfatladığı veya onun kemâl sıfatlarından bir sıfatı nefy ettiği (kal­dırdığı) zaman veya hülul [içine girmek] veya ittihad [birleşmek] ile [O’nu vasıfladığı zaman] yani Allah’ın alemin içine girdiğine veya alemle bir oldu­ğuna kail olduğu zaman veya mekân ile onu vasıfladığı zaman da yine böy­lece kâfir olur.”[11]

Feteva-i Hindiyye tercümesinde şu ifadeler var:”Allahü Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. … “Allahü Teâlâ, insaf için oturuyor.” diyen kimse, kâfir olur. Allahü Teâlâ’yı, “yukarıda”, “aşağıda” diye vasıflan­dıran kimse, kâfir olur.

Bir kimse: “Benim, gökte ilâhım; yerde filanım var.” dese; kâfir olur. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir.[12]

Molla Aliyyü’l Kârî rahimehullah diyor ki:-“Allahü Teâlâ’nın cisim ol­duğunu, mekânı bulunduğunu, Allahü Teâlâ üzerine zaman geçtiğini söyle­yen kimse de kâfirdir. Böyle bir kimse için iman hakikati sabit olmamış­tır….-( Fıkh-ı Ekber Şerhi)

Molla Aliyyü’l Kârî rahimehullah aynı eserde diyor ki:

”Sözün kısası, varlığı kendinden olan, varlığı başkasından olana benzemez. Varlığı başka­sından olan da varlığı kendinden olana ben­zemez. Öyle ise Allah Teâlâ, sınırlı değildir, sayılmış değildir, şekillenmiş değildir, parça değildir, bir mekânda yerleşmiş değildir, mü­rekkep değildir, sonlu değildir. Mai­yet, mâhiyet, keyfiyet, renk,tad,koku, hararet, soğukluk, yaşlık, kuruluk ve benzeri beşeri vasıflar­la vasıflanmaz. Allah bir mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşa­ğıda değildir,başka cihetlerde değildir.Allah Teâlâ üzerinden zaman geçmez. Allah bir şeyin içine girmiş değildir, bir şeyin mahalli de değildir” (Fıkh-ı Ekber Şerhi)

İktibas : Ali Hoşafçı – Selefilik adı altındaki görüşlere ehli sünnetin cevapları

[1] İmam-ı Azamın 5 eseri,Fıkhu’l Ebsat terc.Mustafa Öz Marmara Üniversitesi İlahiyyat Fakültesi Vakfı yayınları-İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Eserleri Fıkh-ı Ebsat sh.102 ,ter.şerh Doç.Dr.Abdülvehap Öztürk-Şamil yay.

[2] İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye 73.Abdulgani el-Meydani Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviyye, 74.el-Beyadi,el-Usülü’l Münife,52

[3] İmam-ı Azamın 5 eseri Şamil yayınları sh.94

[4] bkz. Fıkh-ı Ekber Şerhi, “Miraç ve Allah’a Mekân İsnadı”

[5] el-Kevserî, Makâlât, s.368-369; nakleden: Yusuf Hanîf

[6] Şevahidü’l-Hakk, s.218

[7] Zahit el-Kevseri’nin neşrinden İmam-ı Azamın 5 eseri Şamil yayınları sh.94

[8] Hâkim Semerkandî, Sevâdi’l-A’zam, 46. mesele, Bedir Yayınevi, s. 78

[9] Camiu’l-Mütun tercümesi,s.118

[10] Ez-zevâcir An İktiraf’il-Kebâir, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1997; s.73

[11] Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.445-446

[12] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin