Ana Sayfa İktibaslar İbretlik Bir Televizyon Tartışması Yâhud Kavâsım Yahud Avâsım

İbretlik Bir Televizyon Tartışması Yâhud Kavâsım Yahud Avâsım

72
0

Hüseyin AVNÎ

اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ

وَأَلِه اَجْمَعِينَ

Bundan sonra…[1] [2]

Bu yazıda sizlere Îsâ aleyhisse-lâm’ın, Âhir Zamân’da inip inmeyeceği husûsunda yapılan bir televizyon tartışma programında, ekseri profesör olan bir takım vatandaşlar tarafından sergilenen trajikomik[3] bir sahneden bazı kesitler ve sergilenen yüksek sayıdaki gaflardan Nüzûl ile alâkalı olanlarının bazılarına verdiğimiz kısa cevâbları takdîm edeceğiz.

Sözler ve iddialar ilim ve insâf belini kıracak mâhiyyette olmakla Kâsıme, onlara verilen cevâblar da ilmi ve insâfı müdâfaa ve muhâfaza/koruma olduğundan Âsıme diye isimlendirildi. Bu üslûb muhaddis ve fakîh Ebû Bekr İbn-i Arabî ve başka geçmiş büyük âlimlerden alınmadır.

Kâsıme: Îsâ aleyhisselâm nasıl gelecek, ne yapmaya gelecek, nasıl olacak? (Coşkun)

Âsıme: Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve Şerîatini tasdîk edecek, Îsâ aleyhisselâm’a inandığını iddia eden, ama gene de Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e îmân etmeyen Hristiyanları ikna edecek, Deccâl’ı gebertecek, Haç’ı kıracak, kâfirlerle harp edecek, zamânında emniyet ve mal iyice artacak, O’nun (Îsâ aleyhisselâm) duasıyla, zamânında çıkacak olan Ye’cûc ve Me’cûc’ü, Allah celle celâlühû helâk edecek.

Hâsılı, Îsâ aleyhisselâm’ın gelmesinden, inadçı kâfirler, Deccâllar, bir de Ye’cûc ve Me’cûc ile ordusu uyuz olurlar ve korkarlar.

Kâsıme: Nüzûl-i Îsâ inancı, Hristiyan inancıdır. (Yavuz)

Âsıme: Her iddiâ delîl ister. Hani delîl? Yok… Kof yakıştırmalar delîl olamaz.

Hayır, hayır… Aksine, Hristiyanlar, kendilerine göre, hâşâ, Allah celle celâlühû’nun oğlu olan Îsâ aleyhisselâmın geleceğine inanıyorlar, Müslümanlar ise, Allah celle celâlühû’nun kulu ve resûlü Îsâ aleyhisselâm’ın geleceğine…

Aradaki fark büyük…

Kaldı ki Nüzûl, onların da inancı olsa, ne zararı olur?

Hem, Îsâ aleyhisselâm’ın gelmeyeceği inancı, kimin inancı, söyler misiniz? Sizi yormayalım, cevâbı biz verelim;

Yehûdîlerin?… Bâtınîler’in, Behâî-ler’in, Kâdiyânîler’in ve Masonların…

Ne olacak şimdi?… Ne diyeceksiniz?

Hristiyanlar, öldükten sonra dirilmeye inanıyorlar, siz inanmayacak mısınız? Onlar, Allah celle celâlühû vardır, diyorlar, ya siz?.. Olmaz böyle muhâkeme saçmalığı…

Evet, onların Allah celle celâlühû inancı vardır, ama, hâşâ oğul edinen Allah inancı… Âhiret inancı vardır, ama, bilmem nasıl?.. Esasta, Müslümanlar ile ortak oldukları noktalar çok da olabilir. Onlar, Allah celle celâlühû’ya inanıyorlar, öyleyse biz inanmayalım mı diyeceğiz? Hasbunel-lah!…

Kâsıme: Yani belki bu yükseltme kelimesi, cesed ile birlikte yükseltme ma’nâsını da kapsayabilir, ama, Kur’ân’da başka bir âyet var; O âyetin numarasını vereyim. Meryem suresinin 57. âyetinde İdrîs aleyhisselâm’dan bahsediyor Cenab-ı Hak. Ve o sıddîk bir peyğamberdi, onu hatırla, biz onu yüksek bir mekâna yükselttik diyor Allah. Allah’ın ref etmesi olayı, onu Hristiyanların inandığı gibi hem rûh, hem bedenle Allah’a götürme anlamında değildir. (Yavuz)

Âsıme: Mâşâellâh!… Kırkbir kere mâşâellâh!… Delîl ve isbât dediğin işte böyle olur(!)…

Bir: Evet, bu âyette İdrîs aleyhisselâm’ın çok yüksek bir mekâna çıkartıldığı ifâde edilmektedir. Tefsîrlerde, nübüvvet yani peyğamberlik makamına, şerefine  veya cennete veya semaya yükseltildiği, ama sonradan semâda bir rivâyette rûhunun alındığı, başka bir rivâyette de alınmadığı şeklinde ma’lûmât bulunmaktadır.[4] Yalnız Selef’den gelen bu semaya yükseltiliş, rûhunun alındığı veyâhud da yaşamakta olduğu rivâyetleri her ne kadar İbn-i Ebî Hâtim gibi rivâyet tefsîrlerinde mevcûd olan rivâyetler çok sahîh rivâyetler olarak görülmese de Kıyâmet alâmetlerinden olmadığından dolayı üzerinde pek durulmamıştır. Hâsılı, İdrîs aleyhisselâm’ın da göklere yükseltilişi şeklindeki tefsîr, İslâm âlimlerince âyet-i celîle’nin rivâyet ve dirâyet bakımından doğru anlaşılmasına zıd ve imkânsız bulunmamıştır.

Hattâ Fahr-i Râzî şöyle demektedir: (İdrîs aleyhisselâm’ın çok yüksek bir mekâna yükseltilmesine dâir olan âyetin ma’nâlarından):

İkincisi: Bu yükseltme ile kastedilen ma’nâ, bir mekânda yüksek bir mevzîye yükseltmedir ki, bu en evlâ olan tefsîrdir. Çünki, mekânla beraber (zikredilmiş) olan yükseltme, derecede değil de, mekânda yükseltme olur.[5]

Daha açığı, Fahr-i Râzî’ye göre İdrîs aleyhisselâm’ın semaya veya Cennet’e yükseltilmesi ma’nâsı, dirâyet açısından nübüvvet makâmına ve şerefine yükseltilmesi ma’nâsından daha kuvvetlidir.

Ne var ki, mes’elenin rivâyeti yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi Nüzûl-i Îsâ aleyhisselâm seviyesinde bir kuvvet kazanmamıştır. İbn-i Kesîr, Ebu’s-Suûd ve benzeri rivâyet ve dirâyetin zirvesindeki şahıslar tarafından bu dediğimiz nakledilmiş ama imkânsızlığından söz edilmemiş, hatta yukarıda da dediğimiz gibi Fahr-i Râzî tarafından böyle bir tefsîrin daha evlâ olduğu ifâde edilmiştir.

Dolayısıyla bu âyet-i celîle Îsâ aleyhisselâm’ın cesediyle göklere yükseltilişinin ve Âhir Zamân’da Nüzûl’ünün imkânsızlığına delîl getirilemez. Hatta sözü edilen âyet tam aksine Nüzûl’ün sübûtuna ve doğruluğuna bir delîl teşkil eder. Hal böyleyken işi tersine çevirip sanki İdrîs aleyhisselâm’ın yüksek bir mekâna çıkarıldığı, ama cesediyle göklere çıkarılmadığı, yükseltilmediği husûsu müsellem imiş gibi bu Îsâ aleyhisselâm’ın göklere cesediyle çıkarılmadığı ve Âhir Zamân’da Nüzûl’ünün olmayacağına delîl getirilmiş. Mine’l-ğarâib…

İki: Yukarıda geçen kat’î delîllerden de görüldüğü ve bilindiği gibi, O’nu Hristiyanların inandığı gibi hem rûh, hem bedenle Allah’a götürme iddiâsı tamâmen asılsız bir boş lâfdan ibârettir. ‘Îsâ aleyhisselâm’ın hem rûh hem de bedenle Allah celle celâlühû’nun semâsına yükseltilmesi inancı, Hristiyanlığın değil, İslâm’ın inancıdır.

Kâsıme: Bu konuyu böyle yorumlamasında Hristiyanlığın bir etkisi var mıdır?(Coşkun)

Elbette vardır. Ben öyle inanıyorum. (Yavuz)

Âsıme: “Ben öyle inanıyorum” ha!.. Sizinkisi zann veya tahmin bile değil, İnanç!.. Bravo doğrusu!.. İnançlar kesin delîllere dayanmalı dediğinize ve buna dâir kesin delîliniz de bulunmadığına göre sizin şu inanmanız cehl-i mürekkebten yani vâkıaya zıd ve değişmeye ihtimâli olmayan kesin inanıştan başka ne olabilir?

Esâsen sizinkisi, -kendiniz inanma ta’bîrini kullansanız da- vehim ve hayalden başka bir şey değildir de denilebilir.

Kâsıme: Hazreti Îsâ’nın geleceğiyle ilgili bir âyet Kur’ân’da mevcûd değildir. Belki Kur’ân tefsîrlerinde vardır. Yani yorum yapmak sûretiyle ve hadîslerdeki intikal eden, bize intikal eden bilgileri nakletmek. (Yavuz)

Âsıme: Kime göre? İslâm âlimlerine göre var… Nitekim bunlar, bir çok âyetin işâreti yüzleri geçen hadîs’in de sarâhat ve delâleti ile sâbittir. Câhillere ve hidâyet körü olanlara göre olmayabilir.

Kâsıme: Bu bir Kıyâmet alâmeti mi? (Coşkun)

Hristiyan kaynaklarını ve diğer bütün kaynakları incelediğimiz zamân Hazreti Îsâ’nın döneminde Hristiyanlık diye bir din yok. Çünkü ilk defa Hristiyan kavramı milattan sonra 50 yılı civarında ortaya çıkıyor. (Gündüz)

Âsıme: Burada lüzûmsuz bir ma’lûmâtfuruşluk ve bilgi sığlığı görülmektedir. Hatta, değil Hazreti Îsâ’nın döneminde Hristiyanlık diye bir din’in bulunmaması,  böyle bir Hristiyanlık dîn’i hiçbir zamân olmamıştır. Zîrâ,

Christian, (adj): Îsevî, Mesîhî, Nasrânî

Christian, (s): Hristiyân, Îsevî, Nasrânî

Christianism, (s):Hristiyânlık, Îseviyyet, Nasrâniyyet[6] demek olduğuna göre Hz. Îsâ aleyhisselâm zamânında Îsevî(ler) ve Îsevîlik, yâni Îsâ aleyhisselâm’a mensûb ve onun yolunda kimseler yoktu demekle, âdetâ, Havârîler[7] ‘biziz Allah celle celâlühû-(nun dînin)e yardım edecek olanlar’ dediler. Bunun üzerine Benî İsrâîl’den bir tâife îmân etti, bir tâife de inkâr etti[8] buyuran Rabbimiz yalanlanmaktadır. Evet, Hazreti Mesîh aleyhisselâm zamânında Îsevîlik de vardı Îsevîler de vardı. Yâni Hristiyân-lık mevcûd idi.

Ancak Îsevîlik veya Hristiyânlıkın ne demek olduğunu bilmek lâzım. Bütün Peyğamberlerin dîni İslâmdır. Çünki Hiç Şübhe yok ki, Allah celle celâlühû katındaki dîn (sâdece) İslâm’dır[9] Lâkin, Mûsevîlik, Îsevîlik ve Muhammedîlik, bir takım kısmî amelî farklılıklar sebebiyle ayrı ayrı birer Şerîat ma’nâsında ıstılâh/terim olarak kullanılagelmiştir. Öyleyse, Îsâ aleyhisselâm’ın ne kendi zamânında ne de O’ndan sonra Hristiyânlık Dîni, keza, Mûsâ aleyhisselâm’ın ne kendi zamânında ne de O’ndan sonra Mûsevîlik Dîni bulunmamıştır. Ancak, Mûsevîlik, Îsevîlik ve Muhammedîlik, Şerîatları, şu Enbiyâ-i Kirâm’ın hem kendi zamânlarında hem de kendilerinden sonra var olmuştur.

Kâsıme: Hazreti Îsâ bir Hristiyan değil. Kelimenin tam anlamıyla bir Mûsevî. Yani Hazreti Mûsâ’nın mesajını, hem ilâhiyat anlamında, teolojik anlamda, hem de yaşam tarzı anlamında vurgulayan, onu yeniden te’sîs etmeye çalışan, toplumdaki ahlaksızlıkları, bir takım bozukluklaı eleştiren, bu uğurda mücadele veren bir peyğamber. (Gündüz)

Âsıme: Şurada bir zihniyet ve anlayış bozukluğu mevcûddur. Zîrâ Îsâ aleyhisselâm’ın getirdiği mesajda ilahiyat/teolojik ve yaşam tarzı diye iki ayrı anlam yani bir nev’i sekülerlik/laiklik asla yoktu. Yani ilahiyat boyutuyla yaşam tarzı boyutu Îsâ aleyhisselâm’da aynı şeylerdi. Ortada bir ikilem yoktu. Böyle bir bakış açısı mevcûd kültür atmosferi içerisinde kişilerin üzerine sinmiş ecnebîlere âid bir pis kokudan başka bir şey değildir.

Ayrıca burada bir bilgi çarpıklığı dahî bulunmaktadır. Önceden de dediğimiz gibi bütün Peyğamberler İslâm dîni üzerindedirler. Ancak Îsâ aleyhisse-lâm’ın Şerîatında Mûsâ aleyhisselâm’ın Şerîatından farklı bir çok amelî husûs bulunmaktadır. Dolayısıyla Îsâ aleyhis-selâm’ın, Mûsâ aleyhisselâm’ın Şerîatı ma’nâsında olan Mûsevîlik çerçevesinde düşünülmesi bahis mevzû’u edilemez. Şâyet söylenildiği gibi Hazreti Îsâ bir Hristiyan değil. Kelimenin tam anlamıyla bir Mûsevî olsaydı, mesajları arasında hiçbir farklılık bulunmasaydı, bir çok yanlarıyla yeni ve farklı bir kitâb olan İncîlin gönderilmesi boşuna hatta çelişki olurdu. Tevrâtı eline alır ona göre hareket ederdi. Umarım Tevrât ile İncîlin aynı kitâblar olduğu veyâ İncil diye ayrı bir kitâb bulunmadığı söylenmiyordur. Hâsılı, Îsâ aleyhisse-lâm dîn ma’nâsında da şerîat ma’nâ-sında da bir Mûsevî değildi. O müstakil bir Şerîat sâhibidir ve her peyğamber gibi İslâm dînini ve ayrıca da İsevîlik Şerîatini tebliğ ile mükellef idi.

Kâsıme: Bütün hükümranlıkları ve yönetimleri dünyevi yönetimcilerden alacak ve baba tanrıya verecektir. Bu tam anlamıyla bir teokratik yönetimdir. (Gündüz)

Âsıme: Baba tanrı yakıştırması hikâye yoluyla olduğu kabûl edilse de inkâr ifâdesi kullanmadan telaffuz edilmesi hiç değilse Allah celle celâlühû’ya karşı takınılması lâzım olan edebe uymamaktadır. Üstelik ne de güzel bir yakıştırma ve ustaca bir ispiyon!… Vazîfenin hakkı, ne de mükemmel veriliyor!.. Takdîr etmemek ne mümkin?!..

Kâsıme: Kırk yıllık dönemde -gerçi hadîslerde o konuda da farklı rivâyet var. Kimine göre kırk yıl, kimi hadîslerde yedi yıl deniyor- bir altın çağ yine olacak ve bir iyileşme olacak. (Gündüz)

(Yani Îsâ aleyhisselâm’ın ineceğini bildiren haberlerde, indikten sonra kalacağı müddet, kırk yıl mı, yedi yıl mı?, tartışmalı.)

Âsıme: O mes’eleyi âlimler hal ve îzâh ettiler. Zahmet edip okusaydınız, söylenilenleri objektif olarak ortaya koysaydınız ve yanlışını veya olmazlığını isbât etseydiniz olmaz mıydı?… Olmazdı. Çünki, görünen o ki, ne buna yeterli ilmî gücünüz, ne de hakkı itiraf etmeye kâfi samîmiyetiniz yok…

Kâsıme: Kitâb Ehli olan insanlar ölmeden önce Îsâ’ya mutlaka inanacaklar, bu şekilde tefsîrlerde bilgi vardır. Bu o ma’nâya gelmiyor ki. Zaten Ehl-i Kitâb Hazreti Îsâ’ya inanıyor. (Yavuz)

Âsıme: Sözün başıyla sonu tezâd içinde; Kitâb Ehli olan insanlar ölmeden önce Îsâ aleyhisselâm’a mutlaka inanacaklar, ve zaten Ehl-i Kitâb Hazreti Îsâ’ya inanıyor… Sâdece bir cümlenin ayırdığı çelişen iki cümle…

Evet, Kitâb Ehli olan insanlar ölmeden önce Îsâ aleyhisselâm’a mutlaka inanacaklar, şeklinde de tefsîrlerde bir takım görüşler yer almıştır. Ancak, tefsîr okuyanlar bilirler ki, bunlar köşede bucakta kalmış, sahîh rivâyet ve dirâyetle uyuşmazlık içerisinde olan şâz görüşler… Bunlara tutunabilmek için büyük câhillik ve zorakiliklere ihtiyac vardır.

Bir de, zaten Ehl-i Kitâb Hazreti Îsâ’ya inanıyor diyebilmek için hem ilmen, hem de genel kültür bakımından çok zavallı bir seviyede bulunmuş olmak lâzım. Zîrâ Yehûdîlerin Ehl-i Kitâb’dan olduğu, ama, Hazreti İsa aleyhisselâm’a bir peyğamber olarak inanmadıklarını, hatta mel’unların O’na inanmak şöyle dursun, O’nun -hâşâ ve kellâ- sahtekar ve bir fahişe çocuğu olduğu inancını bulundurduklarını sıradan insanlar dahî bilir. Buna rağmen ta’mîm/genelleme ifâdesiyle zaten Ehl-i Kitâb Hazreti Îsâ’ya inanıyor diye bir ifâde kullanabilmek ne güldürücü ve öldürücü bir tavır!…

Kaldı ki, Ehl-i Kitâb’dan O’na inandığını iddia eden Hristiyanlar da, gerçekte O’na, Allah celle celâlühûnun bir kulu ve Resûlü olarak değil, bir oğul ilah olarak inanmaktadırlar. Halbuki Kurân’ın haber verdiği inanmanın onların şu inançlarıyla hiçbir alâkası bulunmayan dince geçerli sayılacak bir inanma olduğunu orta akıllı câhiller de bilir.

Kâsıme: Kurtarıcı inancı Kur’ân’a terstir. Çünki, Şübhesiz, bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez… (Uludağ-Yavuz-Gündüz’den kısaltılarak)

Âsıme: Bu âyetten böyle bir ma’nâ çıkarmak, ya Allah celle celâlühû’ya bir iftirâ, veya fena bir anlayış kıtlığı… Kullar, kendi düşünce ve tavırlarını Allah celle celâlühû’nun istediği istikamette değiştirmenin sebeblerine güçlerince tevessül edecekler, Allah celle celâlühû da bunu yaratacak ve var edecek. Veya onlar, zihniyet ve hallerini değiştirecekler, Allah celle celâlühû da azâbı değiştirip nimeti verecek… Allah celle celâlühû, bu nimeti îcâbı, bir kurtarıcı gönderecek; Tâlût misâli; darda kalanlar peyğamberlerinden, düşmanlarına karşı harb etmek için padişah veya komutan istediler de nihâyet Allah onlara Tâlût’u gönderdi.[10] Ortada hangi çelişki var?.. Vesîle olma yoluyla bir kurtarıcılık… Bu vesîle olma da, ya olağan veya mucize  yâhud kerâmet yoluyla olur ve olağan üstü olarak meydana gelir.

Allah celle celâlühû’nun emriyle, Mûsâ aleyhisselâm’ın, asâsını denize vurarak Benî İsrâîl’i, Fir’avn ve ordusundan,[11] yine asâsıyla taşa vurmakla ondan su fışkırtarak da susuzluktan[12], binlerce meleğin de Allah celle celâlühû’nun göndermesi ile başı daralan Ashâb’ı müşriklerden[13] kurtarması gibi… Görüldüğü gibi Allah celle celâlühû dilediği zaman, dilediği mahlûkunu dilediği kimselere kurtarıcı olarak göndermektedir. Hakîkatte kendisi kurtarıcı olmakla beraber şu gönderdiği memurlara da vesile olma yoluyla kurtarıcı denilebileceği her akıllı tarafından kabûl edilecek bir husûstur. Bunun için ayrıca ilim sahibi olmaya da gerek yoktur.

Kâsıme: İ’tikâdın bir defa her şeyden evvel kesin olması lâzım. Bir şeyin inanç olabilmesi için mutlaka iyi bir nassla, kat’î bir nassla ve o nassın da kesin delâletiyle sabit olması gerekir. Böyle bir şey yok.(Yavuz)

Âsıme: Doğru; inançlar tereddütsüz olmalı… Evet, kesin inanmanın yanında, inanılacak şeylerin bize gelme yollarının birçoğunun da kesin olması lâzım. Ancak bazıları, binde bir, yâhud, yüzde bir ihtimalli de olsa, ama biz ona kalbimizi kesin bağlasak, bu, kesin bir inanç olmuş olur. Görmüyor musunuz, birçokları, aslında bâtıl olan ve aslı astarı olmayan şeylere kesin inanıyorlar. Cehl-i mürekkebde olduğu gibi. O bir kesin inançtır. Mü’minler de, bazı tâli îmân mes’elelerinde güvenilir sâlih zâtların haberlerine, bunların kendilerine ulaşmasında çok küçük hatâ ihtimâli de bulunsa, kesin inanırlarsa îmânları kesin olmuş olur. Hâsılı, bir şeye kesin inanmak ile, o şeyin haberinin bize ulaşmasının kesinliği arasında telâzüm-i küllî[14] yoktur.

Kâsıme: Bizim inanç kitâblarımızın yeniden ele alınması lâzım. (Yavuz)

Âsıme: Yeni ortaya çıkan çağdaş hurâfelere/inanış ve zihniyetlere, eski ama eskimez mutlak hakîkatlerden ibâret olan inançlarımız ışığında esaslı cevâblar verilmelidir denilmek isteniyorsa, bu, doğrudur.

Ama, üzerinde tartıştıkları mevzû’-muzdan da anlaşılacağı gibi kasdedilen bu değil. Aksine, anlatılmak istenen, eskimez mutlak doğrularımızın asrî/çağdaş hurâfeler çerçevesinde değiştirilerek yeniden yazılmasıdır.

Mü’minler’in akîdeleri bin dört yüz küsur seneden beri bellidir… Îmân sıkıntıları yoktur. Yeni îmân arayışında olanlar, ister yeni kitâb yazsınlar, ister eski hurafeleri yeniden ısıtsınlar. Bu, kendi bilecekleri bir iştir. Ama, bir hesab günü var, onu unutmasınlar. Bir takım dünya çıkarları için, bir kısım fânileri memnûn ederek helâk olmak akıllılara yakışmaz… Tekrar ederek diyoruz ki, asrın hurâfelerine, eskimeyen eski inançlarımız olan ve Selefimizin kitâblarında bulunan ölçülerin ışığında îzâh getirme işi  başka bir mevzû’…

Kâsıme: Bizim inanç kitâblarımız, fürû’ ile, yani ilmihal bilgileriyle doludur. (Yavuz)

Âsıme: Yalan ve yanlış iç içe… Yanlış… Çünki, fürû’ ta’bîri, bir tefsîr kelimesi olan yani ile ilm-i hâl bilgileri şeklinde tefsîr edilemez. Evet, ilm-i hâl bilgileri içinde inanç ve ibâdet mevzuları bulunduğu gibi, muamelât mevzû’ları da bulunur.  Doğrusu, fürû’ demek inanç mes’elelerinin dışındaki amelî husûslar demektir. Her kişiye lâzım olacak inanç, ibâdet ve amelî mes’elelerin bilgisine ilm-i hâl ta’bîri kullanılmıştır. Kısacası ortada ilim ve kültür sefîlliği var. Yalan…. Çünki, Mestler üzerine mesh ve imâmet mes’elesi gibi üç beş maddeyi geçmeyen bir mikdâr ile birkaç sahife bile dolmaz. Nerde kaldı kitâblar dolsun.  Peki, illâ yalan mı, yanlış olamaz mı? Olabilir ama uzak bir ihtimal. Çünki, akîde kitâblarının içindeki fıkhî mes’elelerin ne ölçüde az olduğunu bilmemesi neredeyse muhâl seviyesinde bir şeydir.

Kaldı ki bunlar, bir takım inanç farklılıkları ile temâyüz etmiş sapık fırkalarla bir tür alâkası olan şiâr mes’eleleri olunca, akîde kitâblarında da ele alınmışlardır ki, bunun farkında olmayanlar, o sapık cereyanlara yem olmasın. Şöyle ki; meşhûr olarak gelen mesh haberi inkâr edilirse, iş inançla alâkalı sapmalara varır. Meşhûr bir haberi inkâr etmek ise, Cessâs, Seyyid Şerîf Cürcânî[15] ve onların görüşünde olan âlimlerce Mü’mini kâfir yapar. Öyleyse mes’ele bir yönüyle inanç mes’elesidir. Nitekim sözü edilen sapmalar hep vukû’ buldu ve bulmaktadır.

Ayrıca, akîde mezheblerinden olan Şia ve Hâriciyye mezheblerine âid, İslâmî devlet ve devlet reîsi mes’eleleriyle alâkalı, Ehl-i Sünnete uymayan alem/simge görüşler vardı; Şiaya göre imâm nasbetmek/atamak, (kim olacağına dâir) nassla, Ehl-i Sünnete göre nasssız  vâcib iken, Hâricîlere göre ise hiçbir şekilde vâcib değildi.[16] Başka bir ifâdeyle, Şia’ya göre İslâm’da siyâsî bir otorite olacak olan İslâm Devleti îmânın temel esaslarından iken, Haricîlere göre ise, gerekli bile değildi. Bu mes’ele, ifrât ve tefrît bataklığına gömülmüş Şiî ve Hâricî cereyana[17] karşı, Ehl-i Sünnet akâid kitâblarında, bir fıkıh mes’elesi olarak işlenmiştir ki, hem halkın îmânının muhâfazasında bu müessesenin ehemmiyeti, hem de, avâmın şaşkınlara kapılmamasının lüzûmu te’yîd edilmiş olsun.

Hem, bunun, kime, ne zararı var, söyler misiniz?… Bu gocunma niye ve kimin nâmına?… Besbelli…Karın ağrısı fuzûlî değil…

Kâsıme: Yani böyle bir yanılgı olabilir. 1400 yıllık bir yanılgı olabilir… (mi)? (Coşkun)

Tabii, tabii. (Yavuz)

Âsıme: Asla hayır. Buna, hatâdır diyenler, Yehûdîler ve onların te’sîri altında kalanlar ve izlerinden gidenlerdir. Aksine bu inanç, Mü’minler’in tamamının inancıdır. Ümmet de, değil bin dört yüz yıl, bir an bile yanlışta söz birliği etmez. Buna, yani Ümmet’in sapıklık üzerinde icmâ etmeyeceğine dâir bir çok âyet ve hadîs vardır. Mes’eleyi uzatmamış olmak için onlara temâs etmek istemiyoruz.

Kâsıme: 101 tane hadîs toplamış Keşmîrî diye bir zat. Ben bu hadîsleri inceledim ve gördüm ki, birçoğu Ebû Hureyre yoluyla nakledilen hadîslerdir. (Yavuz)

Âsıme: Hayır… Siz bu hadîsleri hiçbir şekilde incelemediğiniz gibi yeterince okumadınız bile. Kitâbdaki rivâyetlerden görülmektedir ki bunların çoğu başka yollardan gelmiştir. Yine kendi ifâdelerinizden de anlaşılmaktadır ki Ebû Hureyre rivâyetleri, tamamının çoğu değil, birçoğudur. Hem, birçoğu, hatta tamamı olsa ne olur?.. Evet… Siz bu hadîsleri hiçbir şekilde incelemediğiniz gibi yeterince okumadınız bile. Sözleriniz bu dediğimizin açık vesîkasıdır. Zîrâ o rivâyetlerin merfû’ olanlarına 10, mevkuf olanlarına da 10 rivâyet Ebû gudde tarafından ilâve edilmiş, toplam olarak kitâbda 121 rivâyet yer almıştır.

Bunların birçoğu, Keşmîrî’nin kendisi, birçokları da Ebû Ğudde merhûm tarafından sıhhat dereceleri bildirilecek şekilde tahkîk edilmiştir. Şu sözleriniz ile kitâbı okumadığınızı ele veriyorsunuz. Zâten sizin gibilerin âdet ve tarzı bundan ibârettir. Dolayısıyla şu ifâdeler, cehâlet veya hıyânet mahsûlüdür. Verilen rivâyetlerin çoğu Ebû Hureyre radıyallahu anhu’dan başka yollarla gelmiştir. Hem, öyle bile olsa, ne olur?.. Hiçbie şey…

Kâsıme: Fakat Ebû Hureyre’nin, değil inanç konusunda, muamelât dediğimiz, hukukla ilgili, ibâdetle ilgili mes’elelerde bile, Ebû Hanîfe ve Hanefî ekolü onun hadîsleriyle amel etmezler. (Yavuz)

Âsıme:  Cehalet, yalan ve iftirâ… Çünki;

Bir: Muamelât dediğimiz, hukukla ilgili, ibâdetle ilgili mes’elelerde bile ifâdesi açık bir câhillik ortaya koymaktadır. Zîrâ muamelât ayrı, ibâdetler de ayrı şeylerdir. Yani ibâdetler muamelât kapsamında değildir.

İki: Şâyet, Ebû Hanîfe tarafından, rivâyet edilen hadîslerin bir kısmının toplandığı Müsned’e veya kendinden nakledilen fıkhî mes’elelere bakılsa, ard niyetli olmayanlarca, bu söz söylenemez.

Zîrâ, Ebû Hanîfe Müsned’de[18] Ebû Hureyre’den rivâyet ettiği, 5,[19] 31, 217, 265, 270, 286, 306, 429 numaralı ve daha nice hadîsleri görür ve hâinlik edemez. Şu cümleler akîde ve fıkıh câhilliğini de ele veren ibretlik ifâdeler…

Üç: İmâm Ebû Yûsuf’un el-Âsâr’ına[20] bakılsaydı görülecekti ki, O, Ebû Hanîfe yoluyla Ebû Hureyre’den birçok hadîs rivâyet etmiş, onları fıkıhta delîl olarak kullanmıştır. Misâl olarak 214, 275 ve 508 inci hadîslere bakılabilir.

Dört: Aynı şekilde İmâm Muhammed’in el-Âsâr’ına[21] da bakılsaydı, orada da bu dediklerimiz görülecekti. Meselâ 247, 359 ve 750 inci rivâyetler Ebû Hureyre’den yapılmıştır.

Beş: Hanefî fukahasından İmâm Serahsî, el-Mebsût isimli eserinde Ebû Hureyre’den nakiller yapar, muarızlarına karşı bunları bu husûstaki hüccetimiz Ebû Hureyre’nin rivâyet ettiği şu hadîsdir der ve rivâyetini hüccet/delîl olarak ileri sürer.[22]

Altı: Şâyet, bazı sınırlı mes’elelerde, bir takım Hanefî usulcülerden gelen,

Ebû Hureyre ve Enes gibi âdil olan fakat fakîh olmayan sahâbîler[23] yoluyla gelen Haber-i Vâhid kıyasa muvafık olursa onunla amel edilir. Olmazsa terk edilmez, ancak zarûret îcâbı terk edilir. (Kıyasla çelişse ve kıyas kapısı kapansa, rivâyet terk edilir, kıyâs tercîh edilir. İfâza)[24] mealindeki ifâdelerden söz ediliyorsa;

Deriz ki;

(Bir:) Bu husûsta İmâmlarımız Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed’den hiçbir rivâyet yoktur.

(İki:) Hanefîlerin usulcülerinin ve muhakkıklarının çoğu bu görüşte değildir.[25]

(Üç:) Bu husûs, fıkhın ve kıyasın çok küçük ve dar bir sâhası için geçerlidir.

(Dört:) Bu sâhanın dışında, Hanefîler ve diğer sapık olmayan İslâm âlimlerinin tamamına göre Ebû Hureyre radıyallahu anh hüccettir.

(Beş:) Sırf haber mâhiyyetinde olup, istinbât ve kıyâsla alâkası olmayan îmânî mevzû”lar tartışma sahasının zâten dışındadır.

O halde şu iddia bâtıl bir iddia olup Hanefîlere yapılan te’vîl götürmez bir iftirâdır.

Kâsıme: Hatta Ebû Hureyre’nin hadîs rivâyeti Hazreti Ömer tarafından yasaklanmıştır. (Yavuz)

Âsıme: Yalan… Ne zamân? Bunu kim, nerede dedi? Aksine, Ebû Hureyre O’nun zamânında hem rivâyet, hem de içtihâd etti.

İmâm Ebû Yûsuf el-Âsâr’ında,[26] Keza İmâm Muhammed el-Âsâr’ında,[27] Ebû Hanîfe yoluyla Ebû Hureyre’den şu rivâyeti yapmışlardır:

Bahreyn’e uğramıştım. Onlar bana ihramlı olmayan kimsenin yapacağı avın hükmünü, ihramlı kişinin onu yiyip yiyemeyeceğini sordular. Onlara, yiyebileceğine dâir fetvâ verdim. Ama içimde bir tereddüt vardı. Sonra Ömer İbnü’l-Hattâb(r.a)’a geldim. Onlara verdiğim fetvâyı O’na anlattım. O da şöyle dedi: Eğer bundan başka şekilde söz söyleyeydin, yaşadığım (veya yaşadığın) müddetçe iki kişi arasında fetvâ veremeyecektin. O, sadece Ebû Hureyre’yi değil, herkesi, husûsiyyetle Yehûdîlikten İslâm’a girenleri hadîs rivâyeti husûsunda son derece temkînli olmaya çağırır, hatta bu husûsta onlara sert muâmelelerde bulunurdu. Ve, iyi de yapardı. Bunu bahane yaparak, öküzün altında buzağı aramanın âlemi yoktur.

Kâsıme: Şimdi inanç konusunda Haber-i Vâhid’le amel etmek câiz değil, sahîh değil. Bu benim değerlendirmem değil. Bizzat Ebû Hanîfe’nin ve Hanefî ekolünün değerlendirmesidir. Ben şahsım olarak söylemiyorum. (Yavuz)

Âsıme: Evet, bu görüş sizin görüşünüz değildir. Burası doğru. Başkalarından yapılan bir kopyadır. Ama, Hanefîlerin görüşüdür iddiası yanlıştır ve onlara bir iftirâdan ibârettir. Zîrâ, metnini ve şerhini tercüme ettiğiniz Fıkh-ı Ekber’deki Ebû Hanîfe’ye âid akîdelerin bir çoğu haberi vahidlere dayanılarak ortaya konulmuştur.[28] Dilerseniz bir daha inceleyiniz; Göreceksiniz ki buradaki sözlerinizle Ebû Hanîfe ve Hanefîlere açık bir iftirâda bulunmaktasınız.

Bu dediğimi kabûl etmiyorsanız, Fıkh-ı Ekber’deki akîde esaslarının ya âyetlere ve mütevâtir haberlere dayandığını veya doğru olmadıklarını kabûllenmek zorunda kalacaksınız. Mütevâtir haberlere dayandığını iddia ediyorsanız, bu bir çelişki,[29] kabûl etmiyorsanız, bu bir muğalata/demagoji ve samimiyetsizlik ifâdesidir.[30]

Kâsıme: Hiç bir arkadaş burada çıkıp diyemez ki… Bunun (Nüzûl’ün) kabûl edilmesi mecbûridir. Kabûl etmeyen kâfir olur.(Uludağ)

Âsıme: Doğru… Birileri darılır. Hem de, mevcûd idârî himâyeler bunu inkâr edenlerden yana ise, kimin haddine?…

Kâsıme: Biz bunu (Nüzûl-i Îsâ’yı) kabûl edilebilir veya edilmez i’tikâdî hükümlere dâhil ediyoruz. (Uludağ)

Âsıme: Biraz aşağıda ise aynı kişi tarafından bu inancın Kur’ân’la çelişmekte olduğu söylenecek. Nüzûl inancı, kabûl de edilebilir, inkâr da edilebilirmiş! Kim demiş, ne zamân demiş, nerede demiş?!.. Hiç biri belli değil…Boş sözler…

Üstelik bu sözleri işiten fakat sahibini tanımayan bir kimse, bu adam Kur’ân’a îmân etmeyen birisidir demez mi, ne dersiniz?

Kâsıme: Kur’ân-ı Kerîm’de Hazreti Îsâ’nın geleceğine dâir ne doğrudan, ne de dolaylı olarak işâret yoluyla herhangi bir bilgi yok, herhangi bir işâret mevcûd değildir.(Uludağ)

Âsıme: Böyle bir ifâde karşısında, edeb yâ hû demekten başka ne diyebilirsiniz?!.. İşâret bile bulamamışlar!…Bunca müfessir ve muhaddis buldu ve gördü, ama sayın Uludağ bulamadı ve göremedi!… Doğru, görmek için göz gerek…

Hiç şübhe yok ki, (kafalardaki) gözler kör olmaz, ancak göğüslerdeki kalbler(in gözleri) kör olur.[31]

Kâsıme: Ben size enteresan bir şey anlatayım, Gazâlî’den. diyor ki, Nüzûl-i Îsâ’ya inanmak nedir. İnanır bir insan. Bunun bir zararı yok. Bunun zararı sadece, Şam’da ak minare, Umeyye camiinde ak minareye inecek diye. Gazâlî diyor ki, bunun bir ahmaklara zararı var, bu inancın başka kimseye bir zararı yok diyor. O zamân şöyle bir adet varmış. Hazreti Îsâ gökten oraya inecek, atlarıyla gelir, orada nöbet tutarlarmış. Hazreti Îsâ’yı oradan alıp, gideceği yere göndermek için.(Uludağ)

Âsıme: Hangi kitâbında demiş?… Kaynak verilmemiş. Ğazâli’ye, Nüzûl mevzû’unda kesin, atlarla oraya gidip bekleme mevzû’unda ise çok büyük bir ihtimalle iftirâ…

Kâsıme: Bu (Nüzûl) ulemânın görüşü değildir. Bu, halk, folklorik bir görüş diyebileceğimiz bir görüştür, yaygın bir görüştür. (Uludağ)

Âsıme: Ulemâ denilen hangi ulemâdır. Doğrusu merak etmemek elde değil. Ulemâdan yüzlerce isim nakledilmiş olmasına rağmen, böyle bir söz sarf edebilmek ne şekilde îzâh edilebilir?! Hiçbir kitâb okumamakla mı, insanları bile bile kandırmakla mı, neyle?!.. Onlar ulemâ değilse, ulemâ kimdir? Yehûdîler ve izlerinden giden üç beş akademisyen mi?!

Bu inanç sadece halkın değil, hem Müslüman halkın, hem de âlimlerin -görüşü değil- inancıdır…

Kâsıme: Ebû Hanîfe’nin kitâbı var elimizde. Yok öyle bir şey. Akâide dâir yazdığı el-Fıkh’ul-Ekber diye bir kitâbı var. Böyle bir şey yok. (Uludağ)

Âsıme: Gülmemek elde değil. İsterseniz ve becerebilirseniz ağlayabilirsiniz de. Yalan!… Aksine, el-Fıkhu’l-Ekber’inde Nüzûl açıkça vardır.[32] İşin garîbi ve ibretlik yanı şu ki, Ebû Hanîfe’nin el-Fıkh’ul-Ekber isimli eserinde bu mes’ele açıkça ifâde edilmiş olmasına rağmen, onu tercüme eden Yunus Vehbi Bey, bu denli fâhiş bir ilim ayıbı olan şu iddia karşısında susabilmekte ve hayır, her ne kadar ben Nüzûl’ün olacağına inanmıyorsam da, bu, Ebû Hanîfe’nin kitâbında mevcûddur, yanlış söylüyorsunuz diyememekte, ilmî emâneti gözetecek dürüstlüğü gösterememektedir. Her halde, kendi kalesine gol atmama akıllılığını gözetmektedir. Yâhud da Fıkh-ı Ekber ve şerhindeki imzası kendi haberi olmadan oraya konulmuştur. Öyleyse eğer, bu da ayrı bir ilim kusurudur.

Kâsıme: Ondan sonra, Mâtürîdî’nin et-Tevhîd diye kendi kitâbı var. Tefsîr diye bir kitâbı var elimizde, Hazreti Îsâ’nın geleceğinden bahsetmiyor.(Uludağ)

Âsıme: Yalan ve gülünç…

Et-Tevhîd bir kısım akâid mes’elelerine dâirdir. Yoksa, akâid mes’elelerinin hepsini içine alma iddiasıyla yazılmamıştır. Nitekim birçok inanç mevzû’u onda yer almaz. Buna rağmen et-Tevhîd’inde dahî Îsâ aley-hisselâm mes’elesinde Nüzûl’den de bahsedilmekte ve inkâr edilmemektedir.[33]

Te’vîlât’ın ise bir çok yerinde, Îsâ aleyhisselâm’ın, canlı olarak semâya kaldırıldığı ve Kıyâmet’in kopuşundan önce semâdan indirileceği açıkça ifâde edilmektedir.

Bu Yerlerden Birkaçı:

Bir:    (Îsâ aleyhisselâm’ın) semâya kaldırıldığı vakitte idi.[34]

İki:     O’nu canlı olarak kaldırmaya hükmetti.[35]

Üç:    Deccâl’ın çıkacağı zamânda, Îsâ aleyhisselâm’ın ineceği vakitte…[36]

Dört: Bu, Îsâ aleyhisselâm’ın insanları Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e îmân etmeye da’vet etmek üzere indirileceği zamânda olacaktır.[37]

Beş:   Âlimlerden kimisi şöyle söylemektedir:

O Îsâ aleyhisselâm’ın göklerden inişi Kıyâmet için bir alâmettir…[38]

Altı:   Îsâ aleyhisselâm Kıyâmet’in kopuşu için bir bilgi ve onun için bir alâmettir. O yüzden, ortaya çıkarılmasından ve indirilmesinden önce bana tâbi’ olunuz.[39]

Vah başımıza gelenlere!…

Kâsıme: Hayır, hayır kesinlikle, akâid kitâblarının % 90’ında bahsedilmez. Sonradan yazılan bazı akâid kitâblarının sonuna ilâve edilmiştir. Yani bir inanç, kesin bir inanç hükmü olarak da değil. Öyle zannî bir inanç hükmü olarak sonlarına ilâve edilmiştir. (Uludağ)

Âsıme: İlmî ciddiyetsizliğin nerelere vardırıldığını görüyorsunuz, değil mi?!… Yüz kitâb ismi söylenip, onunda bulunduğu, doksanında bulunmadığı, yâhud otuz kitâb zikredilip üçünde bulunup yirmi yedisinde, veya on kitâb gösterilip birinde bulunup dokuzunda bulunmadığı ortaya konulsaydı bir şey olurdu. Lâkin, heyhât!.. İlim ciddiyeti sıfır…

Sonra, farz-ı muhâl yüzde doksanda bulunmaması, gerçekte olmadığının ilmî bir delîli midir? Her mes’ele, her kitâbda bulunacak diye bir mecbûriyet mi vardır? ‘Bu inancın yanlışlığı’nın yazılı olduğu hangi kitâb vardır? Onu söyler misiniz?

Hele bu inancın yüzlerce kitâbda, yüzlerce âlim tarafından söylenmesine rağmen, İslâm âlimlerinin söz birliği ile susması ve onlar tarafından inkâr edilmemesi hiç mümkin midir? Böyle bir şeyin, orta akıllı sıradan birinin aklının ucundan bile geçmesi hiç düşünülebilir mi? İlmî bakış açısını bir tarafa koysanız bile, bu olamaz bir şeydir.

Kâsıme: Yoksa kelâm kitâblarında kesinlikle, özellikle ilk kelâm kitâblarından, böyle Bakillani’nin, Ebû’l-Meali’nin, İmâm Gazâlî’nin (kitâblarında yoktur). (Uludağ)

Âsıme: İlk kelâm kitâbları ifâdeleriyle biraz da yanlış olarak akâid kitâbları kastediliyorsa, tam aksine bu mevzû’ ilk akâid kitâblarında vardır. Nitekim, bir takımlarını yazdık. Fıkh-ı Ekber’de ve diğerlerinde olduğu gibi.… Bir de olmayanlar söylensin. Eğer bu ta’bîrle felsefecilere ve sapık fırkalara cevâb maksadıyla yazılan Kelâm kitâbları kastediliyorsa ortada bir sıkıntı olmaz. Zîrâ kelâmcıların esas maksadları temel akîdelerin müdâfaasını yapmak ve karşıt görüşleri çürütmektir. Sözü edilen kitâbların bir çoğunda Meleklere îmân, Kitâblara îmân, Resûllere îmân ve Kadere îmân bahislerinin ya tamâmından veya bir çok mes’elesinden bahsedilmez. Kıyâmet alâmetlerinden sayılan Nüzûl-i Îsâ aleyhisselâm mes’elesi bu temel esaslardan değildir. O yüzden kelâm kitâblarında yer almayabilir.

Kaldı ki, Şerh-i Akâid, Makâsıd ve Şerh-i Makâsıd ile Mevâkıf ve Şerh-i Mevâkıf gibi bir çok kelâm kitâbında da yer almıştır. Üstelik, zamanlarında kitablara geçmiş olmasına rağmen Kelâm ve Akâid kitâblarının hiç birinde Nüzûl’ün inkârı yoktur.

Tekrar ederek diyoruz ki, bu Nüzûl mes’elesi, el-Fıkhu’l-Ekber, Akîdetü’t-Tahâviyye ve diğer en eski eserlerde var iken, böyle nasıl söylenebilir? İlklerden, bunun yer almadığı birkaç tanesini de siz söyleyin. İnsanların gözünün içine baka baka yalan söylemek, bundan utanmamak ve sıkılmamak ahlâkî yapısı, akademisyen olmanın îcâbların-dan mı kabûl ediliyor, doğrusu bilemedim. Şu sözü edilen İmâmların onca eseri okundu ve bu orada görülmedi, öyle mi? Nüzûl-i Îsâ, zikri geçen  eserlerde bulunsaydı, kabûl mü edilecekti? Hiç sanmam.

Hem, yoksa, ne olmuş? İnkârı var mı? Varsa, nerede?…

Kâsıme: Bu (Nüzûl inancı) Kur’ân’la da çelişen bir inançtır. Hangi âyetlerle çelişiyor? Bir kere İslâm dîni diyor ki Bugün size dîninizi tamamladım diyor. Tamamlanmış bir dîn, Hazreti Îsâ gelip ne yapacak. (Uludağ)

Âsıme: Bu (Nüzûl inancı) Kur’ân’la asla çelişmez… Şu, Kur’ân’a bir iftirâ… Yâhud, anlayış fakirliği veyâhud da müflisliği…

Biraz önce, Bu, inanılabilecek veya inanılmayabilecek bir mes’eledir sözünü, bu kimse sarf etmemiş miydi?

Kur’ân’la çelişen mes’eleye, bir mü’mine göre nasıl inanılabilir? Hezeyandan başka bir kelimeyle anlatılamayacak garîb bir tenâkuz/çelişki…

Hem, İsâ aleyhisselâm’ın Nüzûl’ü ile dînin tamamlanmasının ne gibi bir zıddıyyet/birbirine aykırılık alâkası vardır? Kim, Îsâ aleyhisselâm dîn’in eksik kalan kısmını tamamlayacak dedi? Kimse demedi… Dîn tamamdır da, onun, değil tamamını, çok azını bile tatbîk etmeyenler ve etmek istemeyenler var. Hatta bunlar çoğunluktadırlar. Îsâ aleyhisselâm, onu, tamâmen tatbîk edecek. Dîn’in, tatbîkinin eksik olması ile, dîn’in kendinin eksik olması arasındaki farkı görebilmek… İşte, cinnet sınırından akıl diyârına atılan ilk adımlardan biri…

Kâsıme: Nüzûl hadîsle de çelişiyor. Ne diyor hadîs? Benden sonra hiçbir peyğamber yoktur. Son peyğamber Hazreti Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra peyğamber gelmeyecek. (Uludağ-Yavuz’dan kısaltarak)

Âsıme: Mâşâellah nasıl da bildiniz! Başka peyğamber gelecek, diyen mi vardı? Îsâ aleyhisselâm gelecek demekle, bu Benden sonra hiçbir peyğamber yoktur sözünün arasında ne zıtlık var? Yeni bir şerîatla yeni bir peyğamber gelmeyecek. Son peyğam-ber sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı olmak ve Yehûdîler’in, O’nu öldürdük iddiaları ile, Hristiyanların, O’na ilâhlık pâyesi vermelerinini ve bir çok yanlış inançlarını ve amellerini düzeltmek üzere, Âhir Zamân peyğam-berine halîfe olarak gelip hizmet verecek ve bir kul olarak ölecek olan bir peyğamber.. Fonksiyonu işte bunlar ve benzerleri…

Kâsıme: Buna Melâhim[40] ilmi deniyor. Geleceğin senaryosu demek. Tâ eski zamânlardan beri insanlar hayâl güçlerine dayanarak gelecekle ilgili bir takım şeyler kurgulamışlar. Bu, Yehûdîlikten önce de vardı, Yehûdîlikte var, Hristiyanlıkta var. Bunun yansımalarıdır İslâmdaki şeyler. (Uludağ)

Âsıme: Edeb ölçülerini taşan ve aşan ifâdeler… Aksine bunlar, ileride vukû’ bulacak olan bir takım muhârebelerin Allah celle celâlühû’nun bildirmesi ile, Peyğamberi sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz tarafından bilinip haber verilmesi… Yoksa ortada hâşâ, ne senarist var, ne aktör, ne de artist… Kişi, kendinden bilir işi mi, diyelim, ne diyelim?… İnanın bilemiyorum…

Üstelik ortada şu kelimenin de bilinmemesi açıkça görülmektedir. Melâhim, Melhamenin cem’i / çoğuludur ki, ileride olacak hâdiselerden, sadece, harbler ma’nâsındadır. Oysa ma’nâ verilirken ta’mîm/genelleme yapılmakta…

Her neyse… Alıştık…

Kâsıme: Melâhim ilmi dediğim şey çok önemlidir. Bu baştan sonuna kadar birçok uydurma şeylerle doludur. (Uludağ)

Âsıme: Melâhim haberlerinin arasında bir takım uydurmalar olabilir ve de vardır. Ancak bunlar, doludur denilebilecek kadar çok değildir ve olanlar da âlimlerce ayıklanmış olup, câhillere hiçbir söz bırakılmamıştır.

Kâsıme: İmâm Ahmed diyor ki, Üç şeyin aslı yoktur. Bunlardan birisi de budur. (Melâhim ilmidir.) (Uludağ)

Âsıme: İmâm Ahmed bu sözü gerçekte demiş midir, demiş olduğu ciddî eserlerde bildirilmişse bunun güvenilir bir senedi var mıdır, varsa hangisidir, nerede demiştir, bunu nerede okudunuz, söylendiği iddia edilen şu söz sabitse ne ma’nâda söylenmiştir? Bütün bunlar belli değil… Böylesine ayakları yere basamayan bir nakille binlerce sâbit rivâyet nasıl çürütülebilir. Böyle bir tavır câhillik, tenâkuz ve samîmiy-yetsizlik olmaz mı?

Evet, üç kitâbın asılları yoktur. Meğâzi, Tefsîr ve Melâhim şeklindeki sözünü söylediği, (uydurma rivâyetlerin yer aldığı ve ayıklandığı) Mevzû’ât kitâblarında ve el-İtkân gibi Ulûmu’l-Kur’ân’la alâkalı kitâblarda mevcûddur. Ancak aynı kitâblarda, bu husûsta ta’mîm (genelleme) yapılmasının doğ-ru olmadığı da yazılıdır.[41]

Tekrâr soralım, Ahmed b. Hanbel, bu sözünü (eğer nakil doğruysa) ne ma’nâda söylemiştir? Kendisi Müsne-d’inde böyle Melâhimle, Meğâzîyle ve Tefsîrle alâkalı, yüzlerle ifâde edilebilecek, hatta, -zevâid hesâba katılmasa bile- bini aşan rivâyet yapmıştır. Nitekim Müsned’ini tarayacak olan veya vakti olmadığından Müsned’in tertîb ve Şerhi olan el-Fethu’r-Rebbânî’ye bakacak olan her bir kimse bu dediğimizi açıkça görecektir.

Meselâ, benim görebildiğim ve tesbît edebildiğim kadarıyla,

O, İleride olacak fitneler ve melâhimle alâkalı olarak yaklaşık iki yüzü aşkın hadîs rivâyet eder.[42]

Müsned’inde Tefsîrle ve Kur’ân’ın fazîletleriyle alâkalı, yaklaşık beş yüz elliye yakın rivâyeti mevcûddur ki, bunların çoğu tefsîrle alâkalıdır.[43]

O’nun, yine Melâhim ve Meğâzî / Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in harbleri ve ileride olacak harbler ile alâkalı beş yüzü aşkın rivâyeti vardır.[44]

Öyleyse, O’nun bu sözü, ma’lûm güvenilmez kişilerin uydurma rivâyetleri için söylemiş olduğu besbelli. Söylemişse tabii…

Utanmak îmândandır[45] buyruldu. Âmennâ…

Kâsıme: İbn-i Haldûn Mukaddime’sinde geniş yer ayırır, Hazreti Îsâ’nın Nüzûl’üyle ilgili hadîslerin eleştirisini yapar. Kritiğini yapar ve bunlardan hiç birinin sahîh olmadığını, daha başka âlimlerin de görüşlerini aktararak, uzun uzadıya îzâh eder.(Uludağ)

Âsıme: Bir çok yönüyle asılsız bir laf…

Birincisi: Her şeyden önce, İbn-i Haldûn, bir hadîs âlimi değildir. Dolayısıyle bir kimsenin sahası dışında konuşması çoğu kez isâbetsizliklerle ma’lûl olur. Havâssdan olan büyük bir kimse ihtisâs sâhasının dışında avâmdandır.

İkincisi: O’nun sözü, Nüzûl-i Îsâ aleyhisselâm için değil, Mehdî aleyhisselâm içindir.[46] Ortada ya bir cehâlet veya bir hiyânet, yâhud da başkalarının sözünü çalıp kendine maletme yoluyla yapılan bir sahtekârlık vardır.

İbn-i Haldûn şu yerde asla Îsâ aleyhisselâm’ın Nüzûl’üyle alâkalı hadîsleri ele almamıştır. Mukaddimedeki     53 ncü faslın başlığı Hazreti Fâtıma radıyallahu anha soyundan gelen kimsenin (Mehdî aleyhisselâm’ın) mes’elesi, insanların onun hakkındaki kanaatleri ve bunların îzâhı şeklindedir.

Üçüncüsü, Bilebildiğimiz kadarıyla otuz üç Sahâbî ve beş Tâbiî tarafından  rivâyet edilen[47] Mehdî aleyhisselâm hadîslerinin de, her ne kadar bazıları zayıf veyâ uydurma ise de, bir çoğunun Hasen, hatta Sahîh, hatta onların tamamı i’tibârıyle Mütevâtir olduğu hadîs hafızlarınca söylenmiş, bu husûstaki cehâleti İbn-i Haldûn’un ağzına tıkanmıştır[48]. İmâm Süyûtî’nin Câmi’lerinin tertîbi olan Kenzü’l-Ummâl’de yüzün üzerinde Mehdî rivâyeti mevcûddur. Allâme Ğumârî de bunları yüz altmışın üstüne çıkarmıştır. Şu rivâyetlerin bir çoğu, Tirmizî, Hâkim, Zehebî, İbn-i Hacer ve bir nice hadîs hâfızı tarafından sahîh bulunmuştur.

Dördüncüsü: İbn-i Haldûn, bu fasılda şöyle bir ifâde de kullanmaktadır:

Sakın böyle (Buhârî ve Müslim’in dışındaki ismini verdiğimiz şu kitâbların râvîleri ve rivâyetleri hakkındaki ayıblama yoluyla sarf edilen) söz ve değerlendirmelerin bazen Buhârî ve Müslim’in râvîleri ve rivâyetleri hakkında da olabileceğini söyleme. Çünki bu iki kitâbın kabûlü ve içindekilerle amel etme husûsunda Ümmet içinde bir icmâ’ hasıl olmuştur…[49]

Şu sözlerden İbn-i Haldûn’un tenkîd ve tezyîflerinin Buhârî ve Müslim hadîslerinin dışındakiler için geçerli olduğu açıkça anlaşılmaktadır.[50] Oysa Nüzûl hakkında Buhârî ve Müslim’de de birçok hadîs gelmiştir. Öyleyse bu hadîsler, O’na göre icmâ’ ile kabûl edilmesi îcâb eden hadîslerdir.

Hâsılı, İbn-i Haldûn’un bahis mevzû’u ettiği, Îsâ aleyhisselâm’ın Nüzûl’ü değil, Mehdî aleyhisselâm’ın Âhir Zamân’da gelip gelmeyeceği mes’elesidir. İş, bilmeden veyâ bilerek karıştırılmış. Birinci ihtimâl kötü; diğeri daha da kötü.

Burada da yapılan, ya câhillik anaforu veyâ İbn-i Haldûn’un, sahası dışına çıkıp sarf ettiği saçmalıkların bir başka mevzuya monte edilerek kasetten okunması… Kaldı ki yukarıda da işâret edildiği gibi hadîs hâfızlarının bir çoğunun, bu Mehdî aleyhisselâm hakkındaki hadîslerin, Ma’nevî Mütevâtir olduğunu söylediği, ilim adamlarınca bilinen bir şeydir. Yûsuf İbn-i Yahyâ el-Makdisî es-Sülemî, Süyûtî, İbn-i Hacer-i Mekkî, Aliyyü’l-Karî, Ğumârî ve diğerleri bu husûsta birer müstakil kitâb da yazmışlar ve böyle demişlerdir.

Kâsıme: (Nüzûl-i Îsâ aleyhisselâm akîdesi) zararlıdır. Çünkü Hristiyanlar, Hazreti Îsâ’nın yeryüzüne tekrar geleceğini, kurtarıcı olduğuna bir defa inanıyorlar, vurguluyorlar. Ve insanları kurtaracaklar. Biz de aynı inanca eğer katılırsak, ki, o taraftan gelmiş olan bir i’tikâddır. Bizim yeni yetişecek olan nesillerimizin, gençlerimizin, halkımızın onlara kanmasına da vesîle olacak olan bir inançtır. (Yavuz)

Âsıme: Evet, doğru…Nüzûl inancı, Deccâl’a ve ordusuna, Ye’cûc ve Me’cûc’e ve dahî kâfirler sürüsüne çok zararlıdır. Hem de yok olmaları ölçüsünde…

Hristiyanlar, Hazreti Îsâ’nın yeryüzüne tekrar geleceğini, kurtarıcı olduğuna bir defa inanıyorlar, vurguluyorlar. Ve insanları kurtaracaklar. Biz de aynı inanca eğer katılırsak, ki, o taraftan gelmiş olan bir i’tikâddır ifâdesi tamamen vehim ve hayalden ibâret olup, hiçbir ilmî mesnedi bulunmamaktadır.

Hristiyanlar Allah celle celâlühû’nun varlığına, öldükten sonra tekrar diriltileceğimize vb. bir çok i’tikâdî husûsa da inanıyorlar. Onlar da mı zararlıdır denilecek? Sübhanellah, bu nasıl bir muhâkeme tarzı?!…

Kâsıme:  Ehl-i Sünnet bu konuda zaten müttefik değil. Bilimsel yönden zaten tartışılması gereken bir konu bu konu.(Yavuz)

Âsıme: Yalan… Aksine İcmâ’ halindedir. Muhâlif tek bir kişi getirilsin. Mümkin değil. Hatta, -mevsûk olmayan isnadsız bazı nakiller bir yana konulursa- bid’at mezhebleri de bu icmâ’a dâhildir…

Kâsıme: Siz öyle inandığınız için sizin kabûl etmeniz belki mümkün olmayabilir. Ama, biz, bu alanda araştırıyoruz, kaynaklara iniyoruz. (Yavuz)

Âsıme: Hayır… Siz araştırmıyor, aksine karıştırıyorsunuz. Ciddî olarak, işe yarar, bir şey okumamışsınız. Sözlerinizden belli… Hangi kaynaklara indiniz? Bir tane gösteriniz…

Kâsıme: Misyonerlere prim vermiş oluyoruz, bu inançla. (Gündüz)

Âsıme: Hayır… Tam aksine, Nüzûl’ü inkâr etmekle onlara korkunç bir prim veriyorsunuz. Zîrâ, yüzlerce hadîsi ve onların yer aldığı yüzlerce cildlik akîde, hadîs ve tefsîr kitâbını çöpe fırlatmanızı ve îmân husûslarında Müslümanların kafalarının karışmasını gerektirecek böylesi bir inkâr işi yapmanız kadar, onlar için, yüksek dozda hangi prim düşünülebilir? Akletseniz ya!…

Kâsıme: Bu bir îmân esâsı değildir. Yani îmân esaslarından değildir. Dolayısıyla bir kimse bunu ben böyle anlıyorum. Böyle te’vîl ediyorum diyebilirse, o kendisinin bir konusudur. Bununla bir îmân esâsını inkâr etmiş olduğu ma’nâsına gelmez. (Yıldırım)

Âsıme:

Yazık!… Bir takım doğrulardan sonra, bu ne acı bir sürçme?.. Akîde mes’elesi değil, fıkıh mes’elesi de değil.[51] Öyleyse masal mı, hâşâ?… Ebû Hanîfe Fıkh-ı Ekber’inde, Îsâ aleyhisselâm’ın Nüzûl’ü ve sâir Kıyâmet günü alâmetleri, sahîh haberlerin getirdiği üzere haktır, olacaktır derken bir amel husûsunu bildirmediğine göre ve hak’tır dediğine göre bu inanç mevzû’undan başka ne olabilir?

Hem, önceden de geçtiği gibi İmâm Tahâvî,  Biz, Meryem oğlu Îsâ aleyhisselâm’ın (âhir zamanda) gökten ineceğine îmân ederiz derken, [52] Kıyâmet’in kopacağına ve bu kopuşun alâmetlerine dâir verilen nebevî haberlere îmân etmenin, Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed İbn-i Hesen’in Mezhebi üzere Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in, inancı olduğunu açıkça ifâde ediyor.[53]

Kâsıme: Sahâbe döneminden beri diyorsunuz. Eğer varsa ben ona teslimim. Hani Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Bekir, dört halife, kibâr-ı Sahâbeden Nüzûl-i Îsâ ile ilgili mevsûk bir bilgi varsa zaten hiç tartışmayalım. (Yavuz)

Âsıme: Var olduğunu yukarıda görebilenlere göstermiştik. Hatta bu Nüzûl-i Îsâ aleyhisselâm haberlerinin sağlamlığı ölçüsünde Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’den -Allahu a’lem- çok fazla mes’ele sübût bulmaz. Burada bir aldatmaca var.

Kâsıme: Buharî’de yok, bu Nüzûl-i Îsâ ile ilgili hadîs. Hayır.(Yavuz)

Âsıme: Dedik ya, karşımızda bir Karagöz-Hacivat sahnesi var… Şu söze, ciddiyet dâiresinde ne cevâb verilebilir?.. Buhârî’deki Nüzû hadîslerini okumamış!..  Ama bu rivâyetler, Buhârî’de kesin olarak vardır. Nitekim delîller bölümünde gösterdik. İnanmıyorsa bir de elinde sallayarak gösterdiği et-Tasrîh’e baksın; Oradaki ilk iki hadîsin Buhârî’de de rivâyet edildiğini görecektir.[54] Siz ne dersiniz bilemem ama, bağışlayınız, bu tavır, seyirciyi aptal yerine koymaktan başka bir şey değildir. Hasbunellâh…

Kâsıme: Müfessirler kendi tefsîrlerinde mevcûd kültürlerini yansıtıyorlar, çağlarının bilgilerini aktarıyorlar tabi.(Yavuz)

Âsıme: İşte şimdi kendinizi ele verdiniz!. Demek ki siz, kendi şehâdetinizle, kendi tefsîrlerinizde/yorumlarınızda mevcûd kültürlerinizi yansıtıyorsunuz, çağlarınızın bilgilerini aktarıyorsunuz. Mevcûd kültürünüz ve çağdaş bilgi yaftalı hurâfeleriniz ise besbelli…

Zamânımızdaki mevcû kültür içerisinde kendini bulan insanlar, en hafifinden açık helâ çukuruna düşen kimselere benzemektedirler.. Kimisi şu çukura kendi arzusuyla atlayıp boncuk ararken boğulanlar, kimisi bir şekilde düşüp istemeye istemeye boğulanlar, kimisi boğulmamak için henüz çırpınmakta olan ama biraz sonra boğulacak olanlar, kimisi çukurun kenarlarına tırnaklarıyla tutunup can havliyle kurtulmaya çalışanlar, kimisi zar zor dışarıya çıkmasına rağmen üstü başı batık bir şekilde her yanından necâset damlayan ve vücûdunun menfezleri necâsetten nasîbini alanlar, etrafa o bulaşık gözlerle veyâ gözlüklerle bakıp baktıklarını el-ân şemşey görenler, çok azı da pak sular altında yıkanıp temizlenenler manzarası arzediyor… Şu çukura atlamayan veyâ düşmeyenler ise nâdir değil ender şahsiyetler… Nâdir yok gibiyse ender ne gibidir?..

Kendini bilen ve dahî mü’min olan samîmî, akıllı ve bilgili hiçbir kimse kendi görüşünü tefsîre koyamaz. Bu Nüzûl mes’elesi, ictihâd mes’elesi de değildir. Te’vîlde bulunabilecek görüş farklılıkları ile tefsîri karıştırmamak lâzımdır…

Geçmiş müfessirler, zamânlarının iktidarlarına veyâ hâkim güçlerine satılmış, âzâd kabûl etmez köleler, yâhud birilerince kiralanmış kiralık kâtiller ve zâlim maşaları değillerdi ki, Allah celle celâlühû’nun murâdı yerine kendi hevâlarını tefsîr diye insanlara yutturmaya kalkışsınlar idi… Onlar, zâlimlerin maaşıyla beslenen, besleme araştırmacılar değillerdi ki, ilâhî murâdla nefsânî arzularını yer değiştirsinler idi… Onlar, Allah celle celâlühû’dan korkan ürkek ve korkaklar, şimdikilerin çoğu ise, O’ndan korkmayan, cesûrlar ve yiğitler (!)…

Hâsılı, halt edilmiş.. Bir karıştırma var…

Kâsıme: (Keşmîrî’nin kitâbı kastedilerek…Şu husûstaki) hadîsler hiç krıtik edilmemiş. (Yavuz)

Âsıme: Kritikten ne anlaşılıyor? Bu eğer gelişi güzel kırıp dökmekse, doğru, sözü edilen kitâbda bu yok. Ancak, eğer bu kritik denilen şey, Criticisme: Tenkidçilik mezhebi… sonra tenkîd ma’nâsına kullanılması yaygınlık kazandı ki, bir şeyin iyi ve fena taraflarını muhâkeme ile göstermek ve kıymetini takdîr etmek[55] ise, hadîslerin hemen hemen hepsinin krıtiği var…

Meselâ, Keşmîrî’nin Tasrîh’i ve Akîdetü’l-İslâmı ile Ğumârî’nin İkâmetü’l-Bürhân ve Akîdetü Ehli’l-İslâmı okunsaydı ve samimiyet de bulunsaydı bu söz söylenmezdi. Zîrâ Keşmîrî naklettiği rivâyetlerin bir kısmı hakkında hadîs hâfızlarının sıhhat tenkîdlerini kaydetti.[56]

Yok, eğer bu krıtik gelişi güzel karalama ise, İslâm âlimleri Müsteşrikler ve maşaları gibi hareket etmezler, onların eserlerinde bunu aramak beyhûdedir.

Kâsıme: Kur’ân yetmez mi, yani biz Kur’ân’a sarılsak, bütün dünyanın kurtulması için, bizim açımızdan, Kur’ân vahy-i ilâhî olarak yetmez mi, Hazreti Îsâ’nın gelmesine ne ihtiyaç var.(Yavuz)

Âsıme: Bu sözü, bir takımlarının diyeceği, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından bir mu’cize olarak haber verilmişdi;

Hey!.. Kulaklarınızı iyi açınız ve iyi dinleyiniz. Hiç şübheniz olmasın ki bana Kitâb (Kur’ân) ve onunla beraber onun kadarı (Sünnet) verilmiştir.

Hey!.. Kulaklarınızı iyi açınız ve iyi dinleyiniz. Pek yakında koltuğunun üzerine kurulmuş, karnı tok (anlayışı kıt ve ahmak) bir adam çıkacak ve şöyle diyecektir: Siz Kur’ân’a sarılınız, onda bulduğunuz helali helal kabûl edip, onda bulduğunuz haramı haram kabûl ediniz. …[57]

Sadaka Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem.

Kur’ân yeter… Yeter de, o yeten Kur’ân, bazı sâhaları Resûle, bazılarını da âlimlere havale ediyor. Kime ne düşer?

Resûl size neyi verdiyse onu alınız. [58]

Âyette geçen ve mâ âtâküm ifâdesindeki mâ/ne şey ki kelimesi umum/genellik ma’nâsı ifâde ettiğine göre âyetin murâdı Kur’ân ve Sünnet, hatta sâir her türlü dünyevî söz ve eşyayı içinde bulundurur.

Bilmiyorsanız zikir ehline (âlimlere) sorunuz[59]

Demek ki, Kur’ân’a sarılmamız Sünnet’e, dolayısıyla hadîs lere de sıkı sıkıya tutunmamızı gerektirmektedir.

Burada söylenen Kur’ân yetmez mi sözünde, hadîslerin inkârı var… Bu tür sözler ve iddialar, iki asır öncesinde, düzenli olarak tezgâhlanan İngiliz oyununun sadece bir sahnesi… Başka sahneleri de var… Oryantalizmin ve Misyonerliğin dehşetli bir oltası…

Bunlar, yeri gelir, ehil olmayanlara bile ictihâdı hak olarak verirler, hatta vazîfe olarak yüklerler. İctihad yaftası altında esasen onunla alâkası olmayan mücerred rey isbât ederler ve reylerini her hangi bir nassa dayandırmaya da ihtiyâc hissetmezler. Yeri gelir, Kur’ân yetmez mi? derler. Hâsılı rüzgârın estiği tarafa göre yelken açarlar veya rüzgar gülü olurlar.

Kâsıme: Hazreti Peyğamber bugün buraya gelse ve sizin söylediklerinizi aynen söylese, hiç bir i’tirâzım yok. Ama ben diyorum ki, Hazreti Peyğamberin böyle söylediğini birileri söylüyor. Bunda şübhe var. Şübhe olan bir bilgiyle biz bir inanç isbât edemeyiz.(Yavuz)

Âsıme: Şübhe falan yok… Her şey, yerli yerince.  Şübhe  birilerindeki îmânda… Öyle olmasaydı, zahmet edilir de Nüzûl’e inananlarca söylenilenler okunur, ilmî ölçülerle tahlîl ve tenkîd edilirdi. Gelişi güzel konuşulmazdı.

Kâsıme: Siz mütevâtir hadîs formülüne uyan, ta’rîfine uyan bir tek hadîs getirin bana, ben buna da inanacağım.(Yavuz)

Âsıme: Getirdik… Var, ama inanmayacak olduktan sonra nâfile.

“Yer yüzünde haksız yere kibirlenenleri âyetlerimi anlamaktan çevireceğim… Âyetlerin tamamını görseler de onlara inanmayacaklardır…” [60]

İmâm Rebbânî kuddise sirruhû (veya naklettiği şâir) ne güzel demiş;

Ufukda doğmuş olan kuşluk güneşine vermez zarar,

Işığını görmemesi gözleri kör olan kimsenin.

İnsan… Çetin bir mahluk… Mes’ele, hidâyet mes’elesi, başka değil…

Kâsıme: Nüzûl-i Îsâ’dan bahseden şu numaralı hadîs, beşyüz kişi tarafından nakledilmiştir, bin kişi tarafından nakledilmiştir, hiç konuşmayacağım ben bu husûsta kabûl edeceğim. (Yavuz)

Âsıme: Bir hadîsin Mütevâtir hadîs formülüne uyan, ta’rîfine uyan bir hadîs olabilmesi için bu sayının gerekliliğini Kur’ân mı, hadîs mi diyor, hadîs usulü âlimleri mi söylüyor, kim diyor? Böyle bir şart aramak, Sünnet’i inkârın esaslı ve sinsi bir bahânesidir. Kaç târihî hâdise, beş yüz, yâhud bin kişi tarafından yazılı olarak rivâyet edilmiştir? Târihi de inkâr mı edelim?.. Şurası bir hakîkattir ki, Nüzûl için beşyüz yâhud bin râvî tarafından rivâyet edildiği bulunup getirilse, istenilen rakam belki binbeşyüze, ikibin’e çıkacaktır. Maksad kuzuyu yemek ya!… Üstelik insana sorarlar; siz Sünnet’i kabûl ettiğinizi, hadîsi kabûl ettiğinizi söylüyorsunuz. Bir husûsta beşyüz yâhud bin râvî tarafından nakledilen herhangi bir hadîsi siz getirin. Getiremeyeceğinize göre, Sünnet’i kabûl ediyor oluşunuz aldatmacadan başka ne ma’nâ ifâde eder?!

Kâsıme: Acaba Hazreti Peyğamber, getirdiği evrensel mesaja ve kendisine inanan, Kıyâmet’e kadar da inanmış olarak gelecek olan Ümmet’ine güvenmiyor mu da, bir de gaybdan haber vererek, Âhir Zamân’da Îsâ aleyhisselâm tekrar gelecek, şunları şunları yapacak desin. Ümmetine güvenmiyor mu, yani Kur’ân’a güvenmiyor mu, o mesaja, kendi dinine güvenmiyor mu?(Yavuz)

Âsıme: Burada hangi mantıkî bir telâzüm (birbirini gerektirme) var? Gelecekten haber vermek, inanmama ve güvenmeme esasına mı dayanır? Rûm sûresinde[61] ve bir çok âyetlerde, ileriden, hem çok çok ilerisi olan Kıyâmet ve Âhiret’ten yüzlerce âyetle  haber veren Allah celle celâlühû, insanlar için çıkarılan en hayırlı ümmet oldunuz[62] buyurduğu bir Ümmet’e, inanmadığı için mi bu haberi veriyor? Değilse, aynı Allah celle celâlühû, Resûlüne vahyederek, O’nun diliyle ileriden haber veriyor. Kime ne düşmüş?

Üstelik, Ümmetinden bir çoklarının inancının ve  bununla beraber sâlih amellerinin bir meyvesi olarak hasıl olan keskin görüşünün, yani firâsetinin zayıflayacağını Rabbinin kendine haber vermesiyle endîşelenmesi ve buna istinâden îkâzvâri haberler vermesi kadar, Ümmeti için tabî’î, hatta faydalı ne olabilir?

Evet… Kur’ân ğaybden haber veriyor ve de Allah celle celâlühû râzı olduğu resûllerine ğaybden bir şeyler bildireceğini söylüyor:

Şunlar ğayb haberlerindendir…[63]

Bu yüzden, râzı olduğu Resûllerinin dışında ğaybına hiç kimseyi muttali kılmaz[64] demek ki Resûllerini ğaybının bir kısmına muttali kılar, ğaybını onlara bildirir.

…Onlar (Rumlar) mağlûb olmalarından sonra, ileride ğâlib olacaklardır. Birkaç sene içinde….[65]

Demek ki Kur’ân bu Ümmet’e ğaybden haber veriyor. Şimdi Kur’ân yani Allah celle celâlühû Kur’ân’a ters bir şey yapıyor mu diyeceksiniz?!

Yukarıdaki âyetlerden anlaşılıyor ki, hadîslerin de ğaybden haber vermeleri, Kur’ân’a ters değil, aksine tam muvâfıktır/uygundur.

Ğaybdan haber veren âyet ve hadîsler, mü’minlerin kendilerine çekidüzen vermeleri, tedbîr almaları ve îmânlarının kuvvetlenmesine, münkirlerin de, ya inanmalarına veya hüsranlarının artmasına yarar.

Kıyâmet alâmetlerinin haber verilmesi, Kıyâmet’in ve Âhiret’in vukû’ bulacağına onlara îmân edenlerin îmânlarının muhkemleşmesine, inanmayanların da ya îmân etmelerine veyâ iyice batmalarına yarar.

Sonra, insan olan insanda, hiç olmazsa biraz utanma olur. Müstakil hadîs kitâbları, hadîs kitâblarının içlerindeki bu husûsla alâkalı kısımlar, bablar, tefsîrler ve akâid kitâbları Kıyâmet alâmetleri, fitneler ve muhârebelere, yani ileride olacak hadîselere dâir, rivâyetlerle dolu. Doğuşundan günümüze dek, câhili ve âlimiyle İslâm’a mensûb herkes bunu bir inanç olarak kabûl ederken, bu husûsta tartışmasız icmâ’ varken, bu, Kur’ân’a zıddır demek de neyin nesi? Bu, neyle îzâh edilebilir? İnançsızlıkla mı, câhillikle mi, akıl özürlü olmakla mı, neyle? Sübhânellah! Ne günlere kaldık.

Allah celle celâlühû’ya ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’e, Kur’ân’ı ve Sünnet’i, ya’nî dîni öğretmeye kalkışan edebsiz bir nesil olmaktan Allah celle celâlühû’ya sığınırız…

Kâsıme: Bir defa kurtarıcılık vasfı bizim dînimizde yok, bizim dînimizle çelişir. Biliyorsunuz, Hazreti Peyğamber bile kurtarıcı değildir bizde. Tabii inanç açısından zaten sakıncalı, hiç bir kurulda kurtarıcılık vasfı yoktur (Yavuz)

İnsanları kurtaracak. buna Mesîh denmiş, Mehdî denmiş, başka isimler verilmiş. Ancak, bence Kur’ân-ı Kerîm’deki bir ifâde, iki yerde geçen ifâde kurtarıcı bekleme düşüncesinin İslâmın bakış açısından çok farklı şekilde algılandığını ve Kur’ân’ın ve bu bağlamda İslâmın kurtarıcı bekleme düşüncesine kapalı olduğunu ortaya koyuyor. (Gündüz)

Ama siz kişisel olarak Kur’ân-ı Kerîm’in kurtarıcı bekleme fikrine i’tirâz ettiğini düşünüyorsunuz. (Coşkun)

İ’tirâz ettiğini düşünüyorum. (Gündüz)

Âsıme: Yalan ve saçma… Kurtarıcı fikri, Kur’ân’da vardır. İnsanlar, vazifelerini ellerinden geldiğince yaparlarsa, Allah celle celâlühû, bir sebeb yaratır da, birini veya birilerini kurtarıcı olarak gönderir ve onlar vasıtasıyla kullarını kurtarır.

Batmakta olan bir gemi ahâlîsi, Allah celle celâlühû’ya duâ eder veya etmez, Allah celle celâlühû birilerini onlara kurtarıcı olarak gönderir, onlara gönderilenler, vâsıta olarak, Allah celle celâlühû da hakîkî fâil olarak onları kurtarmış olur. Allah celle celâlühû, bu âlemdeki işlerini, çoğunlukla sebeblere bağlayarak yapar… Yukarıda da geçtiği gibi Kur’ân’daki Tâlût kıssası,[66] Allah celle celâlühû’nun, meleklerini kullarına muharebelerde düşmanlarına karşı kurtarıcılar olarak göndermesi gibi husûslar İslâm’da kurtarıcının olduğuna açık delîllerdir.

Bağışlayın necaset çukuruna düşen ve boğulmakta olan bir kimse sizden yardım istese, siz de böyle bir şey İslâmda yok, seni kurtaramam deseniz sizin aklî durumunuz ne olur? Zelzelede enkaz altında kalanları kurtarmaya kalkışan ekiplere mâni’ mi olalım? Bunlar ayrı şeyler, bunları karıştırma mı diyeceksiniz? Ayrı olan tarafı ne? Onu da siz belirtin.

Kurtarıcı fikri İslâmda yokmuş!… Câhiliyye devri insanının hevâsına göre put yontup ona tapınması misâli, kafadan uydurulan, sonra da etrafında pervâne olunup dönüle dönüle tavaf edilen bir sanem…

Evet kurtarılmayı hak etmeyen veyâhud kurtarılması yasaklanan kimseler için hiçbir kimse kurtarıcı olamaz. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz de Allah celle celâlühû müsaade etmedikçe hiç kimseyi kurtaramayacaktır.

Burada şefâat mes’elesinin de açık bir inkârı görülmektedir. Oysa şefâat âyetlerle ve hadîslerle sâbit bir hakîkattir. Tamam, Mu’tezile derecelerin yükseltilmesi dışındaki şefâat türlerini kabûl etmemektedir. Ancak bu Ehl-i Sünnet ulemâsının ileri sürdükleri açık âyet ve hadîs delîlleriyle iptal edilen bâtıl bir anlayıştır. Şefâat, sebebler dâiresinde birilerini bir sıkıntıdan veya elde etmek istediğine yâhud ona faydalı olacak bir şeye nail olamamaktan kurtarılmasından başka nedir ki?

Ayrıca kurtarılması gereken ferd yâhud toplumların kurtarılmasına yönelik düşünce ve faaliyetlerin köreltilmesi maksadıyla geliştirilen hince bir anlayışla da karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız. İslam düşmanlarının keli için bundan daha te’sîrli merhem nasıl bulunabilir?

Allahın, insanların kimileri (vâsıtası) ile kimilerinden (belâ, musîbet veya sıkıntıları) savması olmasaydı yeryüzü kesinlikle bozulurdu.[67] Âmennâ…

Kâsıme: Mütevâtir olan bir haberin kendi arasında çelişki olabilir mi? Meselâ Hazreti Îsâ nereye inecek? Efendim, Şam’daki minareye mi inecek? Yoksa meselâ Ürdün’e mi inecek? Kudüs’e mi inecek? Dimeşk’e mi inecek? Yani bunlar çelişki.(Gündüz)

Âsıme: Bunlar tenâkuz/çelişki falan değil. Çelişki gibi zannedilen şu noktalar ilmî usuller çerçevesinde genişçe îzâh edildi ve bunların bir çelişki olmadığı gösterildi. Ezbere konuşuluyor. Yorulup da bir şey okunmamış. Mütevâ-tir’in ma’nevî olan çeşidinde bütün rivâyetlerde belli bir şey zikrediliyorsa tevâtür o şeyde olmuş olur. Yoksa her noktada tevâtür olduğu söylenmez. Nüzûl rivâyetlerinin hepsinde, ayrı ayrı mevzû’lar ve sebeblerle gelseler de şu sözü edilen Nüzûl’ün olacağı haber verilmektedir. Teferruât mevzû’unda da söz birliği olsaydı zaten ma’nevî değil, lafzî mütevâtir olurdu.

Üstelik ıztırâb, yani çelişki bulunduğu söylenilen Nüzûl rivâyetlerindeki zayıf isnâdlar sağlam rivâyetleri zayıf hale sokmaz.[68]

Dolayısıyle bilinmeyen yâhud çerçevesi kalın çizgilerle çizilmeyen ıstılâhlar/kavramlar ile yapılan bir kör dövüşü ile karşı karşıya bulunmaktayız. Ne yapalım, sabredeceğiz. Bu bilgi ve anlayış seviyesizliği asrımızın önü alınmaz musîbetlerinden en mühimidir, denilse yeridir.

Kâsıme: Târîh boyu Mesîhler geldi. Mesîhi hareketler gelişti. (Coşkun ve Gündüz’den kısaltılarak)

Âsıme: Târîh boyu sahte ilâhlar ve peyğamberler de geldi ve uyduruk nebevî hareketler gelişti. Onlar yüzünden, hakîkî ilâhımız olan Allah celle celâlühû ile Nebîsi Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i de mi inkâr edeceksiniz? Bu nasıl bir kafa?

Kâsıme: Asrımızın âlimlerinden Bediüzzamân Saîd-i Nursî, Hazreti Îsâ’nın Nüzûl’ünün şahsen olabileceğini düşünmekle beraber, diyor ki, bu şöyle de anlaşılabilir:

Hristiyanlık, Hazreti Îsâ’nın esas tebliğatına yavaş yavaş inanmaya başlayarak Hristiyanlık, tasaffî ta’bîrini kullanıyor. Hristiyanlık kendi içinde bir arınma sürecine girerek, ondan sonra bu, Müslümanlarla bir buluşma noktası teşkîl edebilir ve böylece Hazreti Peyğamberin, Kur’ân’ın bildirdiği ta’bîr-le bir Hazreti Îsâ inancına, tebliğatına gelebilirler.

Yani demek istiyorum ki böylesi yorumlar vardır ve bu, sünnetullaha göre îzâhı da mümkündür…(Yıldırım)

Âsıme: Bizim bildiğimiz, O, açıkça, Îsâ aleyhisselâm’ın şahsının da geleceğini söylüyor.[69] Öyleyse, ma’nevî olarak geleceğine dâir şu ifâdeleri, ya vazgeçtiği, veya şahsının gelmesinden önce vukû’ bulan ma’nevî iyileşmeler şeklindeki mukaddimeler (önceden gelen şeyler) ma’nâsındadır. Yoksa, sırf ma’nevî geliş fikri, Teftâzânî’nin de dediği gibi, felsefecilerin ve zındıkların görüşüdür. Zannetmeyiz ki, Saîd-i Nursî zındıkların bu görüşüne sahip çıksın. Kaldı ki, ifâdelerinde bir tenvî’ yani şöyle de olabilir şeklinde bir üslûb da görülmemektedir. Var olduğu söyleniyorsa hangisidir? Öyleyse bu şekilde bir yorum ve te’lîf tamamen bir yakıştırmadan ibârettir.

Bu azîm hata üzerinde daha fazla durmak da istemiyoruz. Kaldı ki, böyle bir şey dediyse, bu kesinlikle yanlıştır; bir delîl olamayacağı gibi, sahibini ayıblı kılar.

Kâsıme: Hasan Mezarcı çıktı. ben Mesîhim dedi. Niye inanmadık biz ona. (Coşkun)

Âsıme: Siz ve Mü’minler, kendine, مَالِكِ يَوْمِ الدِّّينِ yani, dîn gününün sahibi diyen ve dedirten Ağa Hânlar ve benzeri sahte ilâhlarla, bir sahte peyğamber olan Müseylemetü’l-Kez-zâb’a ve fotokopilerine niye inanmadıysanız, ondan… O sahtekârlar yüzünden, tek ve gerçek ilâh olan dîn gününün sâhibi Allah celle celâlühû ile Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem efendimize de mi inanmayacağız? Veyl olsun olmayan akıllarını var sayıp putlaştıranlara!…

Kâsıme: Mehdî ile ilgili hadîslerin % 90’ı uydurma, gerisi de zayıf hadîslerdir. Ben inceledim.(Yavuz)

Âsıme: Meselâ hangisi, hangi ilmî sebebler veya sebeble uydurmadır, veya zayıftır? Bu hükme siz kendiniz mi, başkasının kanaatiyle mi vardınız? Kendiniz vardıysanız delîliniz nedir? Başkasına uyduysanız bu başkası kimdir ve mesnedi nedir? Muhaddisler ve hadîs hâfızları mıdır, yoksa İbn-i Haldûn gibi hadîs hâfızı ve muhaddis olmadığı halde sâhasının dışında konuşan ve tabiatıyla tökezleyen birisi midir? Halbuki biz bir çok hadîs hâfızından bunların tamamı i’tibârıyla Ma’nevî Mütevâtir olduğunu nakletmiştik. Görünen o ki, şu hadîslerden ve erbâbınca haklarında yapılan değerlendirmelerden üç beş tanesini bile okumadınız. Nerde kaldı inceleyesiniz. Ezbere konuşuyor ve insanları kandırıyorsunuz.

Kâsıme: Hidâyet ayrı, kılavuzluk ayrı. Kur’ân kılavuz kitâbtır. Peyğamber aleyhisselâm’ın kendi ifâdesi var. Ben bile kendimi kurtaramam, benim amelim bile kendimi, beni kurtaramaz. Ancak beni Allah’ın rahmeti kurtarır. Yani Peyğamberin de kurtarıcısı Allah’tır. Bizim de kurtarıcımız Allah’tır. (Yavuz)

Âsıme: Ben bile kendimi kurtaramam, benim amelim bile kendimi, beni kurtaramaz. Ancak beni Allah’ın rahmeti kurtarır. İyi de, bu sözün ma’nâsı ne demektir? Mes’ele, işte bunu anlayabilmektir. Allah celle celâlühû, güç ve kudret vermedikçe ve müsâade etmedikçe, elbette kendini bile kurtaramaz. Ama müsaade ederse, kendini de başkalarını da bir sebeb olarak kurtaracaktır. Şefâat âyetlerine biz îmân ediyoruz. Hatta Allah celle celâlüh-û’nun va’diyle, kendi kesin kurtulacak[70] ve bir çoklarını kurtaracaktır.

Kâsıme: Yani bir kültürü, din olarak algılamışsınız. Fıkıh kültürünü, tefsîr kültürünü. O toplumdan dîne ilâve edilmiş olan kısımları da dînle birlikte kabûl ediyorsunuz.(Yavuz)

Âsıme: Kültür nedir, ne değildir, bilmeden ve hesâba katmadan sarf edilen gelişigüzel ifâdeler… Hayır, biz sadece dîn’i, dîn olarak alıyoruz, kültürü değil. Aksine, ne yazık ki siz, kültürsüzlüğü bile dîn olarak almaktasınız.

Kâsıme: Devlet bize masraf ediyor, bizi görevlendirdi. Her gün bir şeyler okuyoruz. E, yeni okuduğumuz şeyleri de müsâade edin toplumumuza anlatalım. Yani bu bilgiyi topluma satalım. (Yavuz)

Âsıme: İşte size müthiş bir i’tirâf!… Devlet… görevlendirdi… Başka söze ne hâcet… Mü’minler’in îmânı ile niye uğraşıldığının açık ve acı i’tirâfı… Îmân ve akl-i selîm sahipleri için ibretlik ifâde…

فَاعْتَبِرُوا İbret alınız, ey akl-ı selîm sâhibleri![71]

Bütün zerrelerimizle ve benliğimizle Allah celle celâlühû’ya yalvarıp yakarıp şöyle dua etmeliyiz:

Ey bizim Rabbimiz!.. Bize hidâyet ettikten sonra, (isyanımız ve şahsî seçimimiz yâhud başka hikmetlerle) kalplerimizi, (îmândan, hak ve hakîkatten) kaydırma…[72] Âmîn…

Zîrâ, âkıbetimiz belli değil.

Bir Hatırlatma:

Ümmet’in âlimlerinin tamâmını ve eserlerini yerle bir eden vazîfeli/görevlendirilen araştırmacılara karşı affedilmez bir edebsizlik ve densizlik ettiğimizin farkındayız. Selefim’ize, yani geçmiş âlimlerimize sövmek, onları Kur’ân’ı ve Sünnet’i anlamaktan âciz, akîdesi bozuk, peşlerinden gidenleri de onları putlaştıranlar olarak i’lân etmek bilimsel olmak, bunu yapan şu bilim adamları’nı tenkîd etmek ise edebsizlik ve terbiyesizlik!.. Hayret!.. Burası nasıl bir köy!.. Taşlar bağlanmış… sözünü terennüm ettirici bir ğarâbet…

وَصَلَّى الله عَلَى سيدنا محمد وَ عَلَى اَلِه وصحبه كلما ذكره الذاِكرون وغفل عن ذكره الغافلون وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمَِين

 

[1]     Şu tartışma, üçbeş sene evvel Kanal 7 televizyonunda, Ahmed Hakan Coşkun isimli bir vatandaşın idâresinde, Prof. Dr. Süleyman Uludağ, Prof.Dr. Yûnus Vehbi Yavuz, Prof.Dr. Ali Erbaş, Prof.Dr. Suad Yıldırım, Doç. Dr. Şinasi Gündüz, Doç. Dr. Ali Arslan Aydın ve Gazeteci Yazar Mehmed Şevket Eygi beylerin iştirâklarıyla yapılmıştır. Mehmed Şevket Eygi ağabeyimiz, Ehl-i Sünnet inancını Ehl-i Sünnet irfânıyla mezcederek  güzelce anlattı ve üzerine düşeni iyi bir şekilde yerine getirdiyse de, ilmî müdâfaayı yapmak mevkiindekiler tarafından  Ehl-i Sünnet’e yaraşır ilmî cevâblar maalesef verilemedi. Böylece, mühim bir çok İslâmî hakîkat, birilerine boğduruldu.

[2]     Kâsıme: Beli kıran (câhilce ve düşüncesizce söz veya iş). Kavâsım, kâsımenin çoğulu.

Âsıme: Koruyucu (Hakkı ve hakîkat’i müdâfaa ve muhâfaza için verilen cevâb). Avâsım, âsımenin çoğulu.

[3]     Hem üzücü ve acı verici, hem de gülünç ve eğlendirici

[4]     Geniş bilgi için bakınız: İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 3/126, Mektebetü Dari’t-Turâs, Kahire, Ed-Dürrü’l-Mensûr: 5/519,Darü’l-Fikir, 1414, Beyrut/Lübnan, Kadı Beyzâvî:2/34, Dersaâdet, İstanbul, Tefsîr-i Kebîr (Fahr-i Râzî): 7/550, Dâru İhyai’t-Turâsi’l-Arabî, 2. Baskı, 1417, Beyrut/Lübnan

[5]     Fahr-i Râzî,Tefsîr-i Kebîr:7/555

[6]     BY J.W.Redhouse, A Lexicon, English and Turkish (Kitâbu Lehceti’l-Meânî, Li Ceymis Redhavs el-İncilizî):134, İstanbul, 1884

[7]     Mesîh aleyhisselâm’a ilk îmân eden arkadaşları

[8]     Saff: 14

[9]     Âl-i İmrân:19

[10]    Bakara: 246-247 ve devamı âyetler.

[11]    Şuarâ: 60-66

[12]    Bakara: 60

[13]    Enfâl: 9, Âl-i ‘İmrân: 125

[14]    Her bakımdan birbirlerini gerektirme

[15]    Ta’rîfât: Haber maddesi

[16]    Ferhâdî, en-Nibrâs: 511

[17]    T.C. Adliye Vekîli Seyyid Bey, Rûmî 1340 senesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, ikinci toplanma esnâsında, Hilâfet hakkındaki celsede bu istikâmette konuşma yapmıştır. Bu konuşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi Matbaası tarafından 1341 senesinde Hilâfetin Mâhiyet-i Şer’iyyesi ismiyle kitâblaştırılıp neşredilmiştir.  Bu eserdeki görüşler tamâmıyla yukarıdaki sözü edilen fikrin mahsûlüdür. Kezâ, yakın tarihte Mısır’da yaşamış, Ezher’den me’zûn olduktan sonra ilmini Avrupa’da ikmâl etmiş(!), daha sonra da Mısır’ın bir şehri Mansûre’de kadılık yapmış olan Ali Abdü’r-Râzık tarafından 1925 tarihinde yazılan ve Ömer Rızâ Doğrul’un tercümesiyle 1927’de Türkçeye çevrilip İslâm harfleriyle basılan  aslı el-İslâm ve Usûlü’l-Hükm, tercümesi de İslâmiyet ve Hükûmet ismini taşıyan bir kitâbçık (Ikdâm Matbaası-1927) dahi değişik bir tarzla bu kanaati öne sürmektedir. Şu iddialara Ezher ulemâsı Reddü Hey’eti-Kibâri’l-Ulemâ ala Kitâbi el-İslâm ve’l-Hükm (Bknz: Mecelletü’l–Ezher parasız hediyesi-1414) ismini verdikleri bir kitâbçıkla derhal cevâb vermiş, O’nu hak ettiğiyere yerleştirmişlerdir. Ali Abdü’r-Râzık’ın kitâbı ile Seyyid Bey’in nutku sanki biri diğerinden alınmış denilebilecek derecede çok yakın fikirleri bulundurmaktadır.

[18]    Ebû Hanîfe el-Müsned: 12, 25, 108, 129, 131, 137, 144, 197,

Takdim ve Tahkîk Saffet es-Saka

[19]    Bu hadîs îmân hakkındadır.

[20]    Ebû Yûsuf el-Âsâr: 41, 55, 107, Dar’ül-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan

[21]    İmâm Muhammed el-Âsâr:50, 73, 167 İdaretü’l-Kur’ân, Karaçi-Pakistan, 1411

[22]   Misâl olarak, el-Mebsûtun, 1/51, 89 ve 145, 7/106, 10/146,147 nci sayfalarına bakılacak olursa, oralarda Ebû Hureyre’den yapılan   rivâyetler görülecektir.

[23]    Bu büyük sahâbîlerden husûsan Ebû Hureyre’nin fakîh olmadığı Hanefî muhakkıklarca reddedilmektedir. Bakınız: İbn-i Hümâm, Et-Tahrîr:318 ,319, İbnü Emîr el-Hâcc, Takrîru’t-Tahrîr:334, İbn-i Melek, Şerh-i Menâr: 211, Abdülhayy el-Leknevî, Heshese: 24-25, Mecmûatü Resâili’l-Leknevî zımnında: 3/440-441.

[24]    El-Menâr ve Şerhi İfâdatü’l-Envâr (Nese-mâtü’l-Esrâr Kenarı): 197, Muhammed Es’ad Matbaası, Bâb-ı Âli Caddesi İstanbul.

[25]    Leknevî’nin Heshese isimli risâlesinin yukarıdaki yerine bakılırsa bu dediğimiz görülecektir.

[26]   İmâm Ebû Yûsuf, el-Âsâr: 107

[27]   İmâm Muhammed, el-Âsâr: 73

[28]    Bazıları: Evliyânın kerameti (âyetler hesâba katılmazsa), mü’minlerin Kıyâmet gününde Allah celle celâlühû’yu başlarının gözleriyle göreceği, şefâat mes’elelerinin bir kısmı (kebâir ehline şefâat) amellerin teraziyle tartılması, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Havzı, husûmet sahibi kimselerin arasında sevâblarla kısas yapılacağı, sevâbı kalmayanların üzerine hak sahiblerinin günahlarının atılacağı, hûrilerin asla ölmeyecekleri, rûhun kabirde cesede geri döndürüleceği, kabir sıkıştırması ve azâbı, Resûlüllah sallellahu aleyhi ve sellem’in anasının babasının hakkındaki sözleri, Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkması, güneşin batıdan doğması gibi mes’elelerin bir takımları her ne kadar bazı âlimlere göre mütevâtir ise de ulemânın cumhûruna göre Haber-i Vâhid cinsindendirler.

[29]    Çünki, daha önce Nüzûl-i Îsâ’nın orada yer almakta olmasına rağmen bunun mütevâtir haberlere dayanmadığını iddia etmekteydiniz.

[30]    Zîrâ kabûllenmediğiniz hususları delîl olarak ileri sürmek başka nasıl anlaşılabilir?

[31]    Hacc:46

[32]    Mecmûatün fi’l-‘Akâid: 19, Ahmed Kâmil Matbaası: 1331

[33]    Kitâbu’t-Tevhîd: 209–212, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul-Türkiye: 1979.

[34]    Te’vîlât, 2/93, Müessesetü’r-Risâle, 2004, Mâide/197. âyetin tefsîri.

[35]    Te’vîlât: 1/525, Nîsâ/159.âyetin tefsîri.

[36]    Te’vîlât, 1/525, Nîsâ: 159. âyetin tefsîri.

[37]    Aynı eser, aynı sahife.

[38]    Te’vîlât : 4/442, Zuhruf: 61. âyetin tefsîri.

[39]    Aynı yer.

[40]    İleride olacağı haber verilen harbler…

[41]    Meselâ, bakınız; el-Fettenî, Tezkiretü’l-Mevzûât,: 223 Nâşir: Emin Demc, Beyrût. Tarihsiz.

[42]    El-Fethu’r-Rebbânî: 24/1-92.

[43]    El-Fethu’r-Rebbânî: 18. cildin tamâmı. Ahmed Abdurrahmân el- Bennâ, El- Fethu’r-Rebbânî, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, tarihsiz. Birinci ve ikinci baskılar. Şu verilen rakamlar içindeki Ahmed b. Hanbel’e aid olmayan zevâid rivâyetler pek azdır.

[44]    El-Fethu’r-Rebbânî: 21. cildin tamâmı.

[45]    Müslim, Tirmizî, İbn-i Ömer- Teysîr:1/510

[46]    Mukaddime: 388-411

[47]    Ğumari, el-Mehdî el-Muntazar: 17, Âlemü’l-Kütüb

[48]    Allame Muhaddîs Ebû’l-Fazl Abdullâh İbn-i Muhammed İbn-i Sıddîk el-Ğumârî, el-Mehdî el-Muntazar isimli eserinde, Mehdî hadîslerinin hadîs hafızlarınca mütevâtir olduğunu naklettikten sonra,  bir takımlarının da isimlerini kaydetti. Bazıları: Hâfız Âburrî (Menâkıb-i Şâfiî’de), Kurtubî (Tezkire’de), Hâfız İbn-i Hacer (Fethu’l-Bârî’de), Hâfız Sehâvî (Fethu’l-Muğîs’de), Hâfız Süyûtî (el-Arfu’l-Verdî’de), Zerkânî (Şerhu’l-Mevâhib’de), Sefârinî (ed-Dürretü’l-Mudîe ve Şerhinde), Şevkânî (et-Tavzîh’de), Kannûcî (el-İzâe’de),

Ğumârî, âlimlerin bu husustaki ifâdelerinin cidden çok olduğunu ve maksadının hepsini aktarmak olmadığını ifâde ettikten sonra, kardeşi Allâme Muhaddis Seyyid Ahmed el-Ğumârî’nin İbrâzü’l-Vehemi’l-Meknûn Min Kelâmi İbni Haldûn isimli bir eserinde, İbn-i Haldûn’un iddialarını cümle cümle çürüttüğünü, söylemiştir. (Ğumârî, El-Mehdî el-Muntazar: 7-12)

[49]    Mukaddime: 389, Dâru’l-Fikir, 1996

[50]    Tenbîh: Bu Mehdî hadîslerinden bir kaçı da Müslim’in Sahîh’inde rivâyet edilmiştir. Her ne kadar şu rivâyetlerde Mehdi’nin ismi açıkça ifâde edilmediyse de vasıf ve ma’nâ olarak bildirilmiştir. İbn-i Haldûn burada lafızlara tutunarak ve onların ar kasına sığınarak Mehdî hadîslerinin Müslim tarafından rivâyet edilmesine karşı çıkmakta ise de, bu i’tirâz ona esasta bir şey kazandıramamaktadır. Zîrâ, i’tibar makâsıd ve meâniyedir, elfâz ve mebânîye değil diye bir ekserî kâide vardır.

[51]    Çünki, ona terettüb eden bir amel yoktur.

[52]    İmâm Tahâvî, Akîdetü’t-Tahâviyye (İbnü Ebî’l-İzz Şerhi ve Elbânî tahkîkı):499

[53]    Metn-i Tahâviyye:7

[54]    Buhârî, Sahîh: 2222, 2476, 3448, 3449

[55]    İsmâîl Fennî, Lüğatçe-i Felsefe: 156

[56]    Keşmîrî, et-Tasrîh’indeki ilk sekiz rivâyet Buhârî’de ve Müslim’de veya sadece Müslimde (ve diğerlerinde) bulunduğu için kendisi  bir kanaat bildirmeye ihtiyâc hissetmedi. 9, 10, 11, 13, 14, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 31, 32, 33, 34, 36, 40. hadîslerin ulemânın açık  ifâdeleriyle, sahîh, 40. hadîse  kadar olan diğer 11 hadîsin de hasen olduğunu delîller vererek ortaya koydu.

[57]    Ebû Dâvûd, Sünen, Sünnet’e Yapışma Babı: 5, İmaret: 33, Tirmizî, İbn-i Mâce, Avnu’l-Ma’bûd, 12/354 Dârü’l-Fikir, 1399

[58]    Haşr:7

[59]    Nahl: 43

[60]    A’râf:146

[61]    Rûm: 1-5

[62]    Âl-i İmrân: 110

[63]    Hûd: 49.

[64]    Cin: 26

[65]    Rûm: 2-5.

[66]    Bakara: 246-247 ve devamı.

[67]   Bakara:251

[68]    İmâm muhaddis Abdü’l-Hayy el-Leknevî, İbn-i Hacer el-Askalânî’nin bir kitâbından şöyle bir nakil yapıyor:

Bu rivâyetin, lafızlarının farklılığı sebebiyle ta’nedilmesine/zayıflıkla tenkîd edilmesine gelince, zayıf rivâyetlerin kuvvetli rivâyetlere hiçbir te’sîri olmaz; Kıssada (Burada mes’elede) sahîh olana itimâd edilir/dayanılır. (Zaferu’l-Emânî: 484)

[69]    Mektûbât: 61.

[70]    Fetih Suresinde (Âyet 2) gelmiş geçmiş bütün zemblerinin Allah celle celâlühû tarafından bağışlanılmasından söz edilmektedir.

[71]    Haşr: 2

[72]    Âl-i İmrân: 8

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin