Ana Sayfa Müridanın El Kitabı İbni Farıd – Asli Vatana Uçmak

İbni Farıd – Asli Vatana Uçmak

168
0

Şeyh Ömer bin el-Fârid [1] “Nazmüd-Dürri” isimli kasidesinde buyurdular:

-“Nağmelerle şevke gelip aşık olduğu zaman,

Ve uçmayı himmet edip diler;

Birinci aslı vatanına…

Hareketlerle sükûnet bulur.

O beşiğinde iken…

Mürebbilerİn (terbiye edici dadıların) eli ona

Ulaştığında; hareket ettirmekle…” [2]

Şerhi

İmam Kâşânî “Şerhinde” buyurdular:

Velî aşka geldiğinde, şevkle yerinden, aslî merkezine ve ezelî vatanına doğru deprenir; teğannî edenlerin teğannîleri sebebiyle… Onlar, onun ruhunun kuşlarıdır. Onu birinci yuvasına uçururlar.

Beşikte onu terbiye edenlerin elleri onu sallar. O da tahrik (ve sallanmaların) sebebiyle gailelerinden ve düşüncelerinden uçması sebebiyle sükûnet bulur.

Bu manâyı murad etmekten maksat, raksın faydasına ve dinlemede hareket etmeye işaret içindir.

Bu işiten ve dinleyen kişinin ruhu, dinleme anında kendisine ülfet ettiği ve alıştığı vatanına dönmek ister. O anda nefis ve kalaıbından ayrılır. Hâlin eli onu harekete geçirir ve ona sükûnet verir, yapmak istediği ve dilediği şeylerden, malûm ecelin gelmesi sebebiyle… İşte aziz ve alîmin takdiridir…
Kaşânînin sözleri bitti… [3]

[1] Ömer bin el-Farid: Asıl ismi Ömer bin Ali’dir. Künyesi Ebû Hafs olup, Sultân-ül-âşikîn (âşıkların sultânı) ve Şerefüddîn lakabları vardır. İbn-i Fârid diye meşhur oldu. Resûlullah efendimizin süt annesi Halîme’nin mensup olduğu Benî-Sa’d kabilesine mensuptur. 1180 (H.576) senesinde Mısır’da doğdu, İbn-i Fârid, aslen Suriye’nin Hama şehrindendir. Babası, buradan Mısır’a gelip yerleşmiştir. İbn-i Fârid’in babası, devlet kademelerinde, haksızlığa uğrayanların haklarını kazanmalarında yardımcı olduğu için kendisine “Fârid” denmiştir.

Daha sonra, kadılık işi ile meşgul olmuştur. Fârid ailesi, ilim yanında, haramlardan ve şüphelilerden sakınma hususunda örnek olmaları ile tanınır. Bu ailenin mensupları dînin emir ve yasaklarına uymakta ziyadesiyle gayret gösterirlerdi.

İbn-i Fârid, böyle bir ailede yetişti. Biraz büyüyünce, Şafiî fıkhı ile meşgul oldu. ibn-i Asâkir’den hadîs-i şerîf ilmini aldı. Büyük hadîs âlimi Münzirî ve başkaları kendisinden hadîs-i şerîf rivayet etti. Sonra tasavvuf yoluna ve yalnızlığa meyletti. Dünyâ sevgisinden ve bağlarından sıyrılmaya çalıştı. Babasından izin alır, Mukattam Dağı taraflarına, vadilere, Kâhire’deki Karafe harâbelerindeki terk edilmiş bir vaziyette bulunan mescidlerden birine gider, bir müddet oralarda kalırdı.

Babasının hakkına riâyet edip gönlünü almak için, günde bir-iki kere yanına giderdi. İbn-i Fârid, bundan sonrasını şöyle anlatır:

Babam vefat edince, her şeyden uzaklaşıp, tamamen kendimi bu yola verdim. Fakat bu şekilde bana hiçbir şey hâsıl olmadı. Nihayet bir gün, Mısır medreselerinden birisine girmek istedim. Bu sırada medrese kapısında, bakkal olan yaşlı bir zâtın abdest aldığını gördüm. Fakat, din kitaplarında, bildirilen şekilde abdest almıyordu. Önce kollarını, sonra ayaklarını yıkayıp, sonra başını mesh edip, daha sonra yüzünü yıkamıştı. Gönlümden; “Bu ihtiyar ne acayiptir. Bu yaşta, bir müslüman memleketinde, medrese kapısında, müslümanların âlimleri arasında bulunuyor da, şöyle usûlüne uygun bir abdest alamıyor.” düşüncesi geçti.

Bunun üzerine o yaşlı zât bana bakıp: “Ey Ömer! Sana Mısır’da perdeler açılmaz, istediğini burada bulamazsın. Senin perdelerinin açılması ve istediğin Hicaz’da, Mekke-i mükerremede olsa gerek. Oraya git! İstediğin şeyin hâsıl olması yakındır.” dedi.

Ben, onun evliyâullahtan olduğunu bilememiştim. Meğer o, böyle usûlüne uygun olmayan abdest almakla hâlini setredip giziermiş. Bu durumları anlayınca, huzurunda oturup: ‘Efendim, ben nerede, Mekke-i mükerreme nerede?

Hac mevsimi değildir ki, bana arkadaş olacak birisini bulayım.” dedim! Bunun üzerine eli ile işaret ederek; “İşte Mekke-i mükerreme önündedir.” dedi. Baktığımda, Mekke-i mükerremeyi gördüm. Sonra o ihtiyardan ayrılıp, Mekke-i mükerremeye doğru yöneldim.

Mekke-imükerreme benim gözümün önünden kaybolmadı. Nihayet Mekke-i mükerremeye vardım. Artık manevî perdeler bir bir açılıyordu. Bundan sonra, Mekke-İ mükerremenin dağlarında ve vadilerinde dolaşmaya başladım. Öyle ki, kendimi hiç bilmediğim bir vadide bulmuştum, Oradan Mekke-i mükerremenin uzaklığı, on günlük yoldu.

Her gün Harem-i şerîfte beş vakit cemâatle namazda hazır bulunurdum. Bu yere gelip giderken, bir yırtıcı hayvan bana arkadaş olurdu. Deve gibi dizi üzerine çöküp: “Efendim! Bin, bin!” derdi. Her zaman binerdim. On beş yılım böyle geçti. Bir ara, ansızın o ihtiyar bakkalın sesi kulağıma geldi. “Ey Ömer! Kahire’ye gel. Vefatımda hazır bulun.” dedi. Bu söz üzerine Kâhire’ye gittim. O zâtın vefatı yakın bir vaziyetteydi. Selâm verdim. Selâmımı aldı. Bana birkaç dînâr verdi. Bunlarla teçhiz ve tekfinimi yap. Bir dînâr daha verip, bunu da tâbutumu taşıyanlara ver. Karâfe’de falanca yere tabutumu koy, dedi. Sonra şunları söyledi: “Bu sırada dağdan aşağıya bir kimse iner. Onunla namazımı kıl. Sonra Allahü teâlânın dilediği şeyin olmasını bekle.” Onun tavsiyesi üzerine hareket ettim. Tâbutunu dediği yere koydum. Dağdan bir kişinin aşağıya doğru indiğini gördüm. Kuş gibi süratliydi. Ayağının yere dokunduğunu görmedim. Fakat ben o şahsı tanıyordum. O, çarşıda dolaşır, herkes kendisiyle alay ederdi. Ensesine vururlardı. Yanıma gelince; “Ey Ömer, gel cenaze namazını birlikte kılalım.” dedi. Biraz ileri varınca, yerle gök arasında, yeşil ve beyaz kuşların bizimle birlikte namaz kıldıklarını gördüm. Namazı bitirdikten sonra, büyük bir yeşil kuş, o kuşlar arasından aşağıya indi. Tabutun alt yanına kondu. O, tabutu tutup, diğer kuşların arasına karıştı. Hepsi tesbîh ederek uçtular ve gözlerimizin önünden kayboldular. Ben bu hâle çok hayret ettim.

Sonra yanımdaki o zât bana; “Ey Ömer! İşitmedin mi ki, şehidlerin ruhları yeşil kuşların kursakları içindedir. Cennet’ten çıkıp, istedikleri yerde uçarlar. Bunlar kılıç şehidleridir. Muhabbet ve İlâhî sevgi şehidlerinin hem cesedleri ve hem de ruhları yeşil kuşların kursakları içindedir. Bu zât da onlardan birisidir.” dedi, bn-i Fârid, Mekke-i mükerremeden Mısır’a dönünce, Ezher’de hatiplikle meşgul oldu. İbn-i Fârid’in bir Dîvan’ı vardır. Bu Dîvân çok derin mânâları ihtiva etmektedir. İbn-i Fârid, şiirlerinin çoğunu Mekke-i mükerreme vadilerinde yazdı.

Dİvân’daki kasîdelerden birisi de, Kasîde-i Tâiyye’dir. 750 beyittir.

İbn-i Fârid şöyle der: Kasîde-i Tâiyye’yi tamamladıktan sonra, rüyamda Resûlullah efendimizi gördüm.
Buyurdular ki; “Kasîdene ne isim koydun?” Ben de: “Yâ Resûlallah! Levâîh-ül-Cinân (Revâîc-ül-cinân)
İsmini verdim.” dedim. O zaman Resûlullah; “Hayır, ona Nazm-üs-sülûk adını ver.” buyurdu. Ben de, Kasîde-i Tâiyye’ye bu adı verdim.

1238 (H.636) senesinde yine burada vefat etti. Mısır’da Karâfe denilen yere defnedildi. Evliyalar Ansiklopedisi…

[2] İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 9/252-253.

[3] İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 9/253-254

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin