Ana Sayfa İktibaslar İbn Kudâme’nin Haberi Sıfatların Manalandırılmasıyla Alakalı Görüşleri

İbn Kudâme’nin Haberi Sıfatların Manalandırılmasıyla Alakalı Görüşleri

269
0

Muhammed Önder

Giriş:İbn Kudâme Hanbelî ulemasının önde gelenlerindendir.[1] İbn Teymiyye’den önce yaşamış O’nun tarafından övülmüştür… Büyük bir fakihtir. Selef’in mezhebini ve Hanbelîlerin arasında kabul gören anlayışı nakletme yetkisindedir. Bütün bunlar müellifin konu hakkındaki görüşünü daha bir önemli hale getirmektedir.

Müellif haberi sıfatların manalarının bilinemeyeceğini, bununla uğraşılmaması gerektiğini, bu tavrın Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit ve Selef’in tavrı olduğunu söylemektedir. Bu tesbit Mâtürîdîler ve Eş’arîlerin Selef’in mezhebi hakkındaki tesbitinin aynısıdır. İbn Kudâme eğer Hanbelîleri temsil yetki ve otoritesinde bir ilim adamıysa, söyledikleri, İbn Teymiyye ve talebelerinin Selef-i sâlihîne nisbet ettikleri haberi sıfatların manaları bilinir, Selef de biliyordu; tezlerinin hatalı olduğunu göstermede önemli bir rol oynayacaktır. Halbuki İbn Teymiyye ve onun görüşlerini benimseyenler, haberi sıfatların manalarının bilineceği anlayışının Selef’in mezhebi olduğunu savuna gelmişlerdir.[2]

İbn Kudâme’nin Tahrimu’n-Nazar’ında ifade ettiği bu görüşleri, İbn Teymiyye ve talebelerinin mezheblerinin Selef’in mezhebi olmadığının kendilerinin de beğendikleri ve kabullendiği bir Hanbelî aliminin diliyle isbât edilmesi açısından önemlidir. Bu yazı işte -inşâellah- bunu isbat edecektir.

İbn Kudâme’nin “Haberi Sıfatlara İmanda Tafvid mezhebi, Selef’in Mezhebidir,” manasını isbat eden görüş ve değerlendirmeleri:[3]

“Haberi sıfatların manalarının tevil ya da tefsir edilmesinden sükût edilmesi” gereği ve ma’nâlârının yalnızca Allah teala tarafından bilinilebileceği hakîkati, Kitâb’ın, Sünnet’in ve Selef’in ittifakıyla sabittir.[4]

Allah şöyle buyurmuştur; “Kitabı sana indiren O’dur. Ondan bir kısmı muhkem âyetlerdir. Diğerleri de müteşâbihlerdir. Kalplerinde maraz olanlar ise, fitne ve te’vîl maksadıyla ondan müteşâbih olanların ardına takılırlar…”[5]

Buna göre Allah bu lafızların tevillerini zemmetmiş ve fitne çıkarmak için onlarla meşgul olunmasıyla tevili için uğraşılmasını yan yana zikretmiştir. Tevillerinin istenilmesini izağe (haktan döndürmesi şeklindeki maraz, hastalık, küfür) alâmeti olarak vasfetmiştir. (İzağe Kur’ân’da şöyle geçer. “Ey Allahım bizi hidayet ettikten sora kalblerimizi izağe etme/Haktan döndürme sapıklığa, dalalete düşürme)”[6]

Bütün bu nitelemeler bu ayet ve sıfatların tevillerinin caiz olmadığını göstermektedir. Ayetin devamında doğru davranışın ilimde mütemekkin ulemanın davranışı şeklinde nitelenerek anlatılması, “ilimde mütemekkin olanlar, iman ettik hepsi rabbimizin katındandır derler,” denilmek suretiyle de nasıl davranılacağının gösterilmesi ve en son olarak ta “onların tevillerini Allahtan başkası bilmez”[7] denilerek de konuya son noktanın konulması Allah katındaki doğrunun ne olduğunu göstermektedir. Peygamberimiz bu ayetlerin manalarının bilinmesinin vacib olduğunu söylememiştir. Kendisi de açıklamamıştır.[8]

Selef-i sâlihînden nakledilen sözler bu sıfatlara imanın; tevilsiz ve tatilsiz/inkarsız ikrar, imrar/yürütmek, rıza, ve teslim etmek şeklinde olması gerektiğini isbat etmektedir. Onların hidayet üzere olmaları Kur’anla sabit olduğuna göre doğru davranış budur.[9]

Bu konuda tevile girişmek Allah’ın zatı hakkında bilgisizce söz söylemek olacaktır. Luğavi açıdan bu lafızların manalarının bilinmesinden o manaların Allah’ın muradı olduğu neticesine varılamaz. Çünkü luğat açısından başka manalara gelmesi de söz konusu olduğu gibi, Allah’ın muradının o mana olduğunun iddiasının onayı da gerekir. Bu onay peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefatıyla imkan haricine çıkmıştır. Diğer taraftan Allah kendisi hakkında bilmediğimiz halde konuşmamızı haram kılmıştır. Bu sebeple bu lafızların manalarına girilmemeli, Allah’ın muradı üzerine iman edilmelidir. [10]

Sahâbe-i Kiram bu ayet ve lafızların manaları hakkında sükut etmişler, konuşmamışlardır. Peygamberimiz, “benim sünnetim ve benden sonraki Raşit halifelerimin sünneti üzerine olun, böyle olmaya çok dikkat edin sonradan ortaya çıkanlardan (bidatlerden) uzak durun,”[11] buyurmuştur.[12]

Allah’ın sıfatlarının manalarının tevili ile uğraşmak gereksiz bir uğraşı, hatta netice vermeyecek olması boyutuyla da akılsızlıktır.[13]

Bunları bilmek için uğraşmak, bir salih amel işlenmesi için gerekli de değildir. Bu konudaki mükellefiyetimiz onlara iman etmenin ötesine geçmez. İman etmek için de manalarının bilinmesine ihtiyacımız yoktur. Bazı şeylere imanda manalarını bilmeden iman etmek caizdir ve vakidir. Meleklere, kitaplara, önceki peygamberlere onları görmeden de iman ediyoruz. Bu îmân, isimlerine îmân etmekten başka manası olmayan bir imandır. Ayette; “Allah’a, bize ve İbrâhîm’e indirilene iman ettik, deyin”,[14] buyurulması buna açık delildir.[15]

Allah’ın haberi sıfatlarını tevil edenler, Allah’ın kendisini o şeyle vasf etmediği manaları Allah’a nisbet etmek durumundadırlar, ya da Allah’ın kendisini vasf ettiği bir sıfatı Allah hakkında nefyetmek durumundadırlar.[16]

İstivâ sıfatına meselâ istevlâ denilse, bunu diyenler, Allah’ı, kendisini bununla vasfetmediği halde vasfetmiş durumuna düşecekler, ya da istivâ sıfatını Allah kendisi hakkında yedi yerde isbat etmişken, inkar durumunda kalacaklardır. Her iki şıkta da hatalı bir duruma düşüleceğine göre, doğru olan; Allah’ın Kur’an’da övdüğü, Allah hakkında bilgisizce ve delilsiz konuşmayı yasaklayan rivayetlerin doğrultusunda, Sahâbenin örnekliğinde ve onlardan sonra gelen ulemâ ve sulehanın nakilleri çerçevesinde hareket etmektir.[17]

Bu lafızlara ve ayetlere Allah’ın muradı üzere iman edilmeli, bunların manalandırılmasından sükût edilmelidir.[18] Yine bu konularla tevil için meşgul olunmamalı; güçlü rasih ilim adamlarının tavrı gibi; “iman ettik hepsi rabbimizdendir” denilmelidir.[19] Bu davranış, en güvenli davranıştır. Böyle yapan bir âyet, ya da hadisle çelişki durumunda kalmaz. Bir günah işleme ya da dinden çıkma vartasına düşmez.[20]

Netice itibarıyla bu sözlerimizi yanlış bulanlar iki temel hatayla karşı karşıyadırlar. Ya bizleri lafızlârın doğruluğuna iman etmemiz sebebiyle, ya bu ayet ve sıfatların manalarının hakkında susmamız sebebiyle, ya da her ikisi sebebiyle yanlış yapıyorlar, şeklinde tenkîd edebilirler.[21]

Lafızlara iman etmemiz Allah’ın ve Rasûlünün emridir ve doğru bir davranıştır. Bu davranışın Allâh ve Rasûlünün emri olduğunu bile bile inkar eden din dışına çıkacaktır. Bu lafızların tefsirleriyle uğraşmayıp sükut etmemizi eleştirenler de hatâ ederler. Çünkü biz, bunların tefsirlerini bilmiyoruz. Bilmeyenin susması gerekir Aksi durum haramdır. Allah, “bilmediğin şeyle meşgûl olma (onunla ilgili konuşma)..”[22] buyurmuştur. Bilgisizce Allah hakkında konuşmanızı Allah haram kılmıştır.[23]

Yaptığımız, Allah ve Rasûlünün emri üzere olmak ve haram kıldığından kaçınmak olduğuna göre bizim davranışımızı yanlış bulanın davranışı yanlıştır.[24]

Bu iki açıdan bizi eleştirenlerin aslında Allah Rasulünün dahî bu ayetleri tefsir etmediğini, manalarını açıklamadığını da göz önünde bulundurmaları gerekir.[25]

Bu davranışımızın tenkîd edilmesi, aynı zamanda Kur’an’da övülen “rasihlerin” davranışının da tenkîdi manasına gelebilecektir. Bütün bunlar yanlış düşünen bu itirazcıların hatalı olduklarını gösterse gerektir.

Son olarak bizim bu tavrımızdan teşbih, tecsim, temsil gibi mahzurlu şeylerin gerekebileceği iddia edilebilir. Bizce, bu davranışımız bunları gerektirmez, gerektirdiği de iddia edilemez. Çünkü biz bunları açıkça inkar ediyoruz.[26] Diğer taraftan bizim susmamız ve manalarını Allah’ın bilgisine havale etmemiz, zaten bize söz nisbet edilmesini engeller mahiyyettedir. Susana söz nisbet edilemez.[27]

[1] İbn Kudâme, Hanbelî ulemasından büyük bir fakihtir. Bütün Hanbelilerce ilmi ve fazileti itiraf edilen ilim adamlarındandır. 541(h.)de doğmuş 620(h.)lerde vefat etmiştir. İbn Neccar onun hakkında Şam camisinde Hanbelilerin imamıydı, sika (güvenilir), fazilet sahibi, abid ve müttaki bir insandı. Selef çizgisi üzerineydi, demiştir. İzz b. Abdisselam İbn Kudame’nin el Muğni isimli eserini hazmedip incelemeden ictihada cesâret edemediğini söylemiş. Hanbelilerin Selefiyye grubunun kurucusu İbn Teymiyye onun hakkında Şam’a el Evzâî’den sonra İbn Kudâme’den daha fakihi gelmedi, diyerek, onu övmüştür. (Bkz. Siyer A’lami’n-Nübela XXII. 166 vd.)

[2] İbn Teymiyye’yi, Allah vardı Allah’la birlikte hiçbir varlık yoktu, rivayetini inkara götüren, Allah’la birlikte (havadis la evvele leha, yani) ezelden beri hâdis/sonradan olma varlıklar vardı, dedirten, Allah arşa hakîkaten (mekân tutma manasında) istiva etmiştir, “Allah, kesintisiz yaratmanın halk sıfatında kemal olması boyutuyla muhtar değildir, sürekli yaratmaktadır,” anlayışına sürükleyen, Allah’ın varlığının isbatında kullanılan hûdus delilini inkar ettiren, Allah’ın muhalefetün lil havadis diye bir sıfatı olamaz noktasına getiren ve neticede defalarca küfürden tevbe ettirilmesine zemin hazırlayan müminlerin arasında hak kasdıyla da olsa fitne çıkarma durumunda bırakan bu yanlışıdır. O’na Mâtürîdîler ve Eş’arîleri ehli sünnet dışı ilan ettiren ve günümüzde Ehl-i Sünnet Müslümanları arasındaki ihtilafa en temel sebep teşkil eden, onun açtığı bu hatalı çığırdır.

[3] İbn Kudame, Tahrimu’n Nazar isimli eserinde haberi sıfatların isbatında Selef’in mezhebinin ne olduğu konusuna değinmiştir. Manalarının Allah’ın ilmine tafvidi (Manalarını hakkıyla Allah bilir, diyerek onların ilmini Allah’a havâle etmek, bırakmak) görüşünü savunmuş ve bunu Selef’e nisbet etmiştir. Makaledeki bütün delillendirme ve ifadeler İbn Kudameye aittir. Dipnotlarda bu nakillerin eserdeki yerlerine işaret edilmiştir. Onun bu görüşleri ibn Teymiyye ve günümüzdeki takipçilerinin Selef’in mezhebi tafvid değildi (veya sözlerin manaları hakîkat ve bilinen manaları idi; ama nasıl oldukları Allaha havâle edilmeliydi) iddialarını geçersiz kılan delillerden sadece biridir.

[4] İbn Kudame, Tahrimu’n-Nazar: s. 47,48,49,50

[5] Âl-i ‘İmrân: 7,8

[6] Maide: 67

[7] Âli ‘İmran: 8 ; İbn Kudame, Tahrimu’n-Nazar: 50

[8] Age. s.50

[9] Age. s.50

[10] Age. s.51

[11] Ebû Dâvûd, Es-sünen,: 4607 ; et Tirmizi, es Sünen: 2678 ; Ahmed b. Hanbel, el Müsned, İV.126 ; İbn Mâce, es Sünen: 42

[12] İbn Kudame, Tahrimu’n-Nazar: 51

[13] Age. s.51

[14] El-Bakara:136

[15] İbn Kudame, Tahrimu’n-Nazar: s. 52

[16] Age. s.52

[17] Age. s.54

[18] Age. s.54

[19] Age. s.54

[20] Age. s.54

[21] Age. s.54

[22] İsra 36

[23] el A’raf 33; Bkz . İbn Kudame, Tahrimu’n Nazar , s. 54

[24] Age. s.55

[25] Age. s.55

[26] Yalnız bu tecsîm ve teşbîhi açıkça ve vâsıtasız olarak gerektirecek kabûller bulunduktan sonra bunların inkâr edilmesinin bir ma’nâsı olmaz. Şu dediğimiz İbn-i Kudâme için bahis mevzuu olmasa bile, sıfât âyetleri ve hadîslerinin zâhirî ma’nâlarını isbât eden kimseleri alâkadâr eder.(Nâşir)

[27] Age. s.55

YAYINCININ NOTU:

İbn-i Kudâme’nin naklettiğimiz şu sözlerinden, Eş’ariyye ve Mâtürîdiyye’nin sonradan gelen kimi âlimlerinin muhkem ayetler ve şu sıfatların lugat manaları ışığında, kesin hükme varmadan, bir takım yakın te’vîllerinin dahî Kitâb’a, Sünnet’e, hâsılı Selef’in yoluna ters olduğuna inandığımız anlaşılmamalıdır. Maksadımız, müellifin bu husûstaki sözlerini naklederek Selef iddiasında olanların aslında kötü birer te’vîlci olduklarını ortaya koymaktır. Yoksa, Mâtürîdiyye mensûbları olarak bizler de, her ne kadar tenzîh/icmâli te’vîl (bunların ne olmadığını söylemek) ile berâber, ne olduklarının bilgisinin Allah’a havâle edilmesini kabûl ediyor ve zorakilikler taşımayan yakın te’vîlleri yapanları hakkın dışına taşmakla suçlamıyoruz. Çünkü onlar lugat ma’nâsından hareketle muhkem âyetlerin ışığında böyle bir te’vîl yapmakla murâd-ı ilâhînin ta’yînini kesin iddia etmemekte, işin hakîkatini Allah’a havâle etmektedirler. Kesin bir ta’yîn cihetine gitmiş olsalardı, İbn-i Kudâme’nin sözünü ettiği mahzurlar doğmuş olabilirdi. Ancak böyle bir şey olmadığına göre onları bu noktada suçlamak ma’nâsız olur. Te’vîli kabûl etmeyen İbn-i Kudâme hakkındaki hüsn-i zannımız da onun murâdın ne olduğunu gösteren te’vîl-i tafsîliyi inkâr ettiği, muhkem âyetlerin ve hadîslerin muktezâsı olan tenzîh ma’nâsındaki te’vîli icmâlîyi inkâr etmediğidir. Âyetlerin ve hadîslerin ma’nâlarının ne olduğununun belirtilmemesine dâir sözü bu dediğimizin açık bir isbâtıdır. Zîrâ kelimelerin açık ma’nâları ortada iken bunların ma’nâlandırılmamaları bir başka şeyi göstermez.

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin