Ana Sayfa İktibaslar Hz. Muaviye R.a ‘ın oğlu yezide Veliahd ‘lık vermesi

Hz. Muaviye R.a ‘ın oğlu yezide Veliahd ‘lık vermesi

76
0

Meseleyi iki şekilde ele alacağız:

Birincisi: İslam şeriatına göre Veliahtlığın hükmü:

İkincisi: Muâviye (Radıyallahu Anh)’ı, Yezid’i Veliaht yapmaya sevkeden sebeb.

A) İSLÂMA GÖRE VELİAHD EDİLMENİN HÜKMÜ

İbni Hacer “Fethu’l-Bari” de Nevevi ve başkalarının şöyle dediğini nakleder:

“Hilafetin aşağıdaki üç şekilde de mun’akid (sahih, geçerli) olduğu konusunda ulema icma etmişler.

1- Halifenin, bir kimseyi kendisinden sonraki halife olarak tayin etmesiyle mün’akid olur.
2- Ehli hall ve akd”in bir kimseye bayat etmesiyle sahih olur. Bu suretle önceki halifenin başka birini tayin etmemesi şartı vardır.
3- Halifenin bu işi, sayılan belli veya belli olmayan bir gru-un meşveretine bırakması da caiz olur.[342]

Yine Hafız İbni Hacer İbni Battaldan naklen şöyle devam ediyor:

Hz. Ömer’in (Radıyallahu Anh) halifeyi tayin etme işini meşverete bırakması olayı gösteriyor ki, iş başında olan halifenin, kendisinden sonra bir kimseyi halife tayin etmesi caizdir ve halifenin bu emri diğer bütün müslümanları da bağlar. Nitekim bütün sahabiler Ebû Bekr Radıyallahu Anh’ın Hz. Ömer Radıyallahu Anh’ı kendisinden sonraki halife tayin etmesiyle ittifakla amel ettikleri gibi, Ömer Radıyallahu Anh’ın halifeliği (kendi aralarından birini tayin etmek üzere) altı kişiden birine bırakması meselesinde de ihtilafa düşmediler.

İbni Battal diyor ki:

Bu şuna benzer ki: bir baba kendi ölümünden sonra evladına bakması için birine vasiyyet eder. Zira bir babanın bu işe bakabilecek birini tayin etme hususunda bakışı başkalarından daha isabetli olur. İşte halifenin durumu da böyledir.[343]

Dahası İbni Hazım diyor ki:

Halife tayin etmenin en iyi en sahih şekli, Halifenin, vefatından önce, kendisinden sonra halife olacak birini seçip tayin etmesidir. Bunun sıhhatli olduğu sırada, veya ölümüne yakın, hastalığı esnasında yapması arasında bir fark yoktur. Zira bu şekillerden herhangi birisinin caiz olmadığına dair herhangi bir nass veya icma yoktur. Nitekim, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hz. Ebu Bekr (Radıyallahu Anh)’a böyle davrandı. Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) de Ömer (Radıyallahu Anh)’e öyle davrandı. Yine bunun gibi Süleyman bin Abdulmelik, Ömer bin Abdulaziz’i bu şekilde tayin etmişti. Bu konu da bizim tercih ettiğimiz şekil budur. Zira bu şekilde Hilafet kopmamış olur. İslâm’ın ve İslâm ehlinin işi daha düzenli olur ve bunun dışındaki şekillerde olduğu gibi endişe edilen durumlar ortadan kalkar. Örneğin ümmetin bir süre başı boş kalması, işin çığrından çıkması, nefislerin kabarması ve Birilerinin çeşitli beklentilere kapılması. Ortadan kalkmış olur. [344]

Ancak İbni Teymiyye, “Veli Ahd” tayin etmenin sadece bir aday gösterme olduğunu ve bir “Akid” olmadığını savunarak diyor ki:

“Ömer Radıyallahu Anh de (her ne kadar) Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) onu veliahd olarak tayin etmişse de ancak halkın ona beyat etmesi ve itaat etmesinden sonra halife oldu. Dolayısıyla şayet halk Hz. Ebu Bekr (Radıyallahu Anh)’ın onu veliad olarak tayin etmesini geçerli saymayıp ona beyat etmeselerdi halife olamazdı.[345] İbni Teymiyye aynı görüşlerini Hz. Osman Radıyallahu Anh hakkında da tekrarlıyor.

B) Hz. MUAVİYE’NİN YEZİD’İ VELİAHT OLARAK TAYİN ETMESİNİN SEBEBİ

Ehli sünnet olup Muâviye (Radıyallahu Anh)’ın büyüklüğünü bilen hiç bir kimse, onun oğlu Yezid’i veliahd olarak tayin etmesinin arkasında güzel bir niyetinin olduğu konusunda şüphe etmez. Ne var ki bir çok kimse bu niyyetin ne olduğunu fark edemiyor. İşte bunun için ümmetin uleması bu problemi çözerek Hz. Muaviye’nin büyüklüğünü adaletini ve sahabiliğine ters düşmeyecek bir şekilde halletmiş ve meseleye açıklık getirmişlerdir.

Hafız İbni Kesir diyor ki:

Hicri 56. senesinde Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh), halkı oğlu Yezid’e kendisinden sonraki veliahd sıfatıyle bey’at etmeye çağırdı. Ve taşra memleketlerine de bu konuda mektublar yolladı. Bunun üzerine bölgelerdeki bütün halk ona bey’at etti. Ancak, Hz. Ebu Bekr Radıyallahu Anh’ın oğlu Abdurrahman, İbni Ömer [346] , Hz. Hüseyin, İbni Zübeyr ve İbni Abbas (Allah hepsinden razı olsun) beyat etmediler.

Muâviye, oğlu Yezid’in buna ehil olduğunu düşündü. Bu ise babanın evladını çok fazla sevmesinden kaynaklanıyor. Aynı zamanda Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh) Yezidde dünyevi işlerde üstünlük işaretlerini görüyordu. Özellikle padişah çocukları, savaşı, idare işlerini düzenlemeye ihtişama uygun davranma konusunda daha iyi bilgi sahibidirler. Yine Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh) sahabe çocuklarından başka birinin işi tam manasıyla yürütemeyeceğini söylüyordu. Zira Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh) Abdullah bin Ömer’le Radıyallahu Anh konuşmaları arasında şu ifadeleri kullanıyordu: “Ben ölümümden sonra tebayı (halkı) kimsenin önüne geçmediği dagınık koyunlar gibi bırakmaktan korktum” keza bize ulaşan rivâyete göre Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh) hutbesinde şöyle dua etti:

” Allah’ım! Eğer sen benim onu (Yezid’i) buna (hilafete) layık olduğunu düşündüğüm için tayin ettiğimi biliyorsan, onu buna muvaffak eyle, yok eğer ben onu sevdiğim için bu işin başına getirmişsem sen onu bu işin başına gelmeye muvaffak eyleme” . [347]

Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh)’ın yaptığı bu dua onun, Yezid’i Veliahd tayin etme konusunda Allah rızasından başka bir şey amaçlamadığı hususunda bir şüphe bırakmıyor.

Doktor Muhammed Ziyaud-Din-Er-Reyyıs diyor ki:

Biz, Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh)’ı böyle davranmak zorunda bırakan sebep ve gerekçeleri faydaları öğrendik. Bunları şöyle özetleyebiliriz: “Gerek Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh) ve gerekse ona böyle davranmasını tavsiye edenler herhangi bir fitneye veya kan akıtılmasına yol açacak bir münakaşanın ortaya çıkmasından korkuyorlardı. Nitekim halife Hz. Osman (Radıyallahu Anh)’ın öldürülmesinden sonra çıkan durumdan meydana gelen fitnelerden kanlı olaylar çıkmıştı. Ve o olayların acı anları zihinlerde hala canlı olarak duruyordu. Aynı zamanda Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh) bazı konuşmalarında Ümmet-i Muhammedi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) çobansız koyunlar gibi bırakmaktan hoşlanmadığını vurgulamıştı. Bunlar da aklın kabul edeceği sebeplerdir.

Ziyâud-Din sözlerine şöyle devam ediyor:

Üstelik Zaman ve şartların değiştiğini de söylersek insaf etmiş oluruz. Zira İslam toplumunun Medine ile sınırlı olduğu ve müslümanların sayılarının çoğalması ve onların biraraya gelip istişare edebilecekleri imkanın az olduğu ve müslümanların ileri derecede Vera ve takva sahibi olduklarından kolayca bir araya gelip (herhangi bir konuda) ittifak etmelerinin mümkün olduğu dönemi artık geride kalmıştır. Müslümanlar çeşitli memleketlere dağılmış, cemaatten çoğalmış ve farlı mezhebler ortaya çıkmış [348] ve Asabiyyetler ortaya çıkmış, bundan dolayı da Halkın (Yani Ehli hall ve Akdin) biraraya gelmesinin bir konu veya şahıs hakkında ittifak etmelerinin çok zor olduğu bir gerçektir. Artık, şura veya seçim veya herkesin [349] katılabileceği umumi beyat düzenini -Her ne kadar örnek ve Kamil manada İslami düzen ise de- o zaman da tatbik etmek çok zor olmuştu. Ve veraset nizamına baş vurmak zaruri bir hal almıştı.[350] Bundan dolayı İbni Hazm, bu gibi şartlarda, hilafet akdinin en iyi ve en doğru şeklinin “Veliahd’lik” düzeninin olduğu görüşünü savunmuştu. [351]

Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh)’ın bir yaptığı varsa o da Hilafet konusunda Mafzulu (fazilette en önde olmayan’) fazıla (fazilette daha önde olana) tercih etmesidir. Tabii ki bunu da müslümanların maslahatı için ve onları, ayrılıp parçalanma ve ihtilafa maruz kalmamaları için yapmıştır.

Nitekim kendisi şöyle demiştir:

“Ben Tebayı, önünü alacak birinin olmadığı dağılmış koyunlar gibi bırakmaktan hoşlanmadım.”

Öte yandan Hz. Muâviye (Radıyallahu Anlı) Yezid’in ölümünden sonra fasıklık ve zalimlikler yapacağını bilmiyordu ve bunu ondan beklemiyordu. Zira Hz. Muâviye (Radıyallahu -Anh) gaybi bilen biri değildi.

Halifelik konusu ise içtihadi bir meseledir. ihtimal ki, şayet Hz. Muâviye (Radıyallahu Anlı) Yezid’i tayin etmeseydi, Yezid’in acı olayları yanında küçük kalacak derecede parçalanma ve ihtilaflar çıkabileceği gibi, bir çok hayırlı durumlar da ortaya çıkabilirdi.

İmamül-Haremeyn “Gıyâsi” adlı eserinin “mefzulun İmâmeti (Halifeliği)” adlı bölümde diyor ki:

“Üzerinde durulması gereken odur ki, Halifelik konusunda dikkate alınması gerekli olan fazilet ele alınırken ve fazilette önde olan ve olmayan değerlendirilmesi yapılırken, ölçü amel noktasında Allah’a en fazla yakın olma ve derece bakımından en yüksek olma değildir. Nitekim Allan’ın, yeryüzünün kutbu, alemin (kainatın) direği olan ve şayet Allah’a yemin ederse Allah onun yeminini doğru çıkaracağı, ancak (bununla beraber) kendi arasında müslümanların (başına geçip) işlerini idere etme noktasında ondan daha yararlı olabilecek veli kulları vardır. Bundan dolayı Halifelik konusunda mutlak manada “en faziletli” dendiğinde, bununla “halkın işlerini en iyi şekilde idare edebilecek kişiyi kastederiz.”

İmamül-Haremeyn daha sonra “mafzul” (fazilette önde olmayan) ‘ ın halife olmasının caiz olup olmadığı konusundaki (ulema arasındaki) ihtilafı zikrettikten sonra diyor ki: “(Ancak) ihtilafa maruz olmayan nokta şudur ki, faziletli olana halifelik akdi çok zor olursa ve müslümanların maslahatı fazilette önde olmayan tercih etmeyi gerektiriyorsa, örneğin halk onun sözünü (daha fazla) dinliyorsa, güç ve kuvvet sahipleri ona (daha fazla) meylediyorsa- aksi durumda yani faziletlinin tercih edilmesi durumunda fitneler baş gösterip, sıkıntılar çıkar, güç kaybedilir ve ordu darmadağınık olacaksa, hülasa siyasi ve idari olarak, fazilette (en) önde olmayanın tercih edilmesi gerekiyorsa mutlaka tercih edilir. [352]

Dipnotlar :

[342] Fethu’l-Bari, 13/176.
[343] A.g.e.
[344] El-Fisel, 4/169.
[345] Minhacu’s-Sünne, 1/142. Ayrıca meselenin derin araştırılması için “En-Nazaratu’s-Siyase El-İslâmiyye” s.235 ve sonrası.

[346] İbni Kesir’in burada “İbni Ömer (Radıyallahu Anh)’ın diger dört arkadaşı gibi, Yezid’e beyattan kaçındığı” şeklindeki ifadesi sahih olan görüştür. Ancak ilerde İbni Haldun ‘dan nakledeceğimiz gibi -İbni Ömer (Radıyallahu Anh) Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh)’ın vefatından sonra dönmüş ve Yezid’e hilafet bey’atı yapmıştır. Yine Buhari’nin hadisinde belirtildiği gibi Medineliler Yezid’i “Hal” edince İbni Ömer onu hal’ etmedi. Kadi Ebû Bekr (Allah Affetsin) Bu alanda bir çok hatası olduğu gibi, İbni Ömer’in bu konudaki tavrını anlatırken yine hata yapmış. Nitekim Kadi Ebu Bekr iddia ediyor ki İbni Ömer Yezid’e “Ahd beyat” (Yani Muâviye’nin vefatından önceki Veliahtlık beyatı) yapmış. Bu iddiasına delil olarak Buhari’nin İbni Ömer’den naklettiği şu hadisi getirmiş: “Hafsa’nın yanına girdim. Saç örgülerinden sular damlıyordu. Kendisine: İnsanların durumu gördüğün gibi oldu. Bana ise bu işte herhangi bir şey verilmedi” dedim. O ise “yetiş onlar seni bekliyorlar. Senin onlardan uzak kalmandan dolayı ayrılık olacağından korkuyorum” dedi.

(Ravinin bildirdiğine göre), Hafza (Radıyallahu Anha) onu görmeden bırakmadı. Halk dağılınca Muâviye (Radıyallahu Anh) bir konuşma yaptı ve “Kim bu konuda konuşmak istiyorsa bize boynuzunu çıkarsın (kendini göstersin). Biz, ondan da babasından da bu işe daha layıkız.”

Habib bin Mesleme olayı nakleden İbni Ömer diyor ki: “Sen neden ona cevap vernedin?” İbni Ömer: – Ben yerimden kıpırdadım ve “islam (a girmeniz) için sana ve babana karşı savaşan bu işe senden daha layıktır” diye söylemek istedim. Ama birliği dağıtacak, kan dökülmesine sebep olacak ve benden maksadından farklı olarak nakledilecek bir söz söylemekten korktum. Ve Allah’ım Cennetlerde (sabredenler için) hazırladığı şeyleri hatırladım.” Bunun üzerine Habib; – “Sen (Allah tarafından) Muhafaza edilmiş ve korunmuşsun” dedi.

İşte Kadi Ebû Bekr Hadiste bu olayın, Hz. Muaviye’nin Yezid’i Veliahd olarak ilan ettiği sırada cereyan ettiğini anlamış, bu ise yanlıştır. Bilakis bu olay iki hakemin ezruhta biraraya geldiği (ve anlaşamadığı) sırada vaki olmuştur. (Dolayısıyla bu hadisin Yezid’e beyat etme olayıyla hiçbir ilgisi yoktur).

Hafız (İbni Hacer) El-Askalani’nin bu hadisle ilgili açıklamalarını sunalım. Hadiste geçen “İnsanlann durumu gördüğün gibi oldu. Bana ise bu işte herhangi bir şey verilmedi” İbni Ömer’ in “bu işten maksadı şuydu. Hz. Ali (Radıyallahu Anh) ile Hz. Muaviye (Radıyallahu Anh) arasında Sıffın günü çıkan olaylarda, halk (taraflar) ihtilafa düştükleri konuda kendi aralarında hakemler tayin etmek konusunda anlaştılar. Bunun üzerine gerek Haremeyn (Mekke ve Medine) de gerekse başka yerlerdeki sahabilere gelmeleri konusunda mektublar yazdılar ve sonunda bu işi görüşmek için bir araya gelmek için sözleştiler. İşte İbni Ömer (Radıyallahu Anh) bazısına buraya gelip bu konuyu görüşmek için bunlara katılıp katılmama konusunu danıştı. Ablası ise onun orada hazır bulunmamasından kaynaklanacak ve devam etmesine sebep olacak bir fitnenin çıkmasından korktuğundan dolayı kendisine onlara yetişip aralarına katılmasını tavsiye etmiştir.”

Yine Hadiste geçen “Halk dağılınca…” Yani iki hakem Ebu Musa El-Eş’ari ile Amr bin El-As ihtilafa düşüp anlaşamadıktan sonra (Halk dağılınca…) Nitekim Abdurrazzak Ma’mer’den yaptığı rivâyette bu ifade yerine “İki hakem ayrılınca” şeklinde bir ifade geçiyor. İşte bu ikinci rivâyet şekli yukarıdaki birinci rivâyet maksadı açıklıyor ve bu olayın Sıffin’de cereyan ettiğini belirtiyor. Zira hakem olayı orada olmuştur.

Başkaları bu hadisi başka bir şekilde açıklamışlarsa da Mutemed olan Abdurrazzak’ın rivâyetinde açıkça belirtildiği gibi olandır.

İbni Hacer şöyle devam ediyor. Daha sonra Habib bin Sabit’ in İbni Ömer’ den bu hadisi rivâyetinde şu ifadeleri gördüm: “Devmetu’l-Cendel” denen yerde Muâviye, hasımlarıyla biraraya geldiği gün, Hafsa bana dedi ki:

– Allah’ın, Ümmeti Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in arasını düzelteceği gibi barış antlaşmasında hazır bulunmamam sana yakışmaz! Nitekim sen Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in kaynı ve Ömer bin El-Hattab’m oğlusun”

-İbni Ömer (Radıyallalu Anh) diyor ki- O gün Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh) büyük bir bahti devenin üzerinde geldi ve şöyle konuştu:

– Kim bu işte (Halifelikte) umut ve beklenti içine giriyor veya boynunu uzatıyor? (Hadisi Taberani rivâyet etmiştir.)

Muâviye (Radıyallahu Anlı) Halifelik konusunda yetenek, görüş (akıl) ve marifet bakımından önde olanın İslâm’a önceden girme, dini hayat ve ibadette önde olana tercih edilmesinin gerektiğini savunuyordu.

İşte Muâviye buna dayanarak kendisinin bu işe daha layık olduğunu söyledi. İbni Ömer ise bunun tersini savunuyor ve fazilette geride olana bey’at edilemeyeceğini söylüyordu. Ancak İbni Ömer’e göre, fitnenin çıkmasından endişe ediliyorsa buna bey’at edilir. Zira kendisi de daha sonra Hz. Muâviye (Radıyallahu Anh)’a ondan sonra da Yezid’e bey’at etmiş ve çevresini bu bey’atı bozmaktan nehyetmiştir. Daha sonra da Abdulmelik bin Mervan’a bey’at etmiştir. (Az bir değişiklikle Fethu’l-Bari, 7/323-324.)

[347] Özetle El-Bidâye ve’n-Nihâye, 79-89, ayrıca bk. Taberi, 6/169-170
[348] Bölgeler birbirinden uzaklaşmış, İsl’âm Devleti “Küçük ve Arabi bir devlet” görünümünden “Evrensel cihanşumul” ve sınırları birbirinden uzak bir devlete dönüşmüştü. Tabiri caiz ise bir “İmparatorluk” durumuna gelmiştir. Ancak bu tabir baskı ve zulmü çağrıştırdığından burda kullanılmaz.

[349] Aslında bir halifeye bey’at etmenin sahih olması için “Ehli Hall ve Akd” in bulunması kafidir ve herkesin katılması gerekmez.

[350] En-Nezârâtu’s-Siyasiyye el-İslâmiyye, 190 /191. 3
[351] El-Fısel, 4/169.
[352] Gıyasu’l – Ümem , 165-167

İktibas : Şeyh Muhammed Salih Ekinci K.s – Sahabe Dönemi , sahife 291-298 arası

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin