Seyyid İbrahim el-Ahsai Hazretleri'nin Cübbeli Hocamıza Dûası .İzlemek ve de Dua'ya İştirak Etmek için Buraya Tıklayınız.                Cübbeli Ahmed Hocaefendi için Seyyid Hazretlerinin Okuduğu Mevlid-i Şerif ve Duası İçin Tıklayınız.

Yazdır

Yahudilerin Nesh'e İtirazları

Yazar: AdministratorPosted in: Tefsir

Yahudilerin Nesh'e İtirazları

"Biz neshettiğlmiz veya unutturduğumuz bir âyetin ya ondan daha hayırlısını, yahud onun benzerini getiririz. Allah'ın herşeye kemâliyle kadir olduğunu bilmiyor musunuz?" 

(Bakara, 106) .

Bil ki bu, yahûditerin İslâmiyet aleyhindeki ikinci çeşıd dedikodularıdır. Onlar şöyle demişlerdir: "Ashabına önce birşey emredip, sonra yasaklayıp daha sonda da aksini emreden ve bugün söylediğinden yarın dönen Muhammed (s.a.s)'e bakmaz mısınız?" 

İşte bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur. Bu âyet hakkında konuşmak birkaç meseleyi bilmeye dayanır: 

“Nes”in Mânası

Arapça'da "nesh", birşeyi iptal etmek manasınadır. Kaffâl, nesh'in nakletmek ve değiştirmek mânasına   olduğunu   söylemiştir.  

Bizim delilimiz,

kelimenin şöyle kullanılmasıdır: Bir kavmin ayak iz lerini rüzgâr yok ettiği zaman, (Rüzgâr kavmin izle rini yok etti); ve güneş gölgeyi giderdiği zaman, denilir. Çünkü göige bazan diğer bir mekânda bulunmayabilir. Binaenaleyh onun bu lunduğu yerden oraya intikâl etmesi söz konusu olmamalıdır. Bir de Cenâb-ı Hak:                                  

"O (Peygamber) ne zaman birşey arzu etse, şeytan onun arzusuna (temenni sine) mutlaka (bir şey) atar. Nihayet Allah şeytanın atacağı bu (fitneyi) gide rir, iptal eder" (Hacc 52) buyurmuştur. Sözde asıl olan hakiki mânâsıdır. Lâfzın "iptal" mânasında hakiki olduğu sabit olunca, müşterek mâna ifâde etmeyi defetmek için, "nakil" mânasında hakiki olmaması gerekir. Buna göre şa yet, "Arapların rüzgârı, izleri silici, güneşi de gölgeyi giderici olarak görmeie-mecazdır. Çünkü izleri ve gölgeyi gerçekte yok eden Hak Teâtâ'dır. Bu me­caz olunca, bu kullanışı lâfzın bu mânada hakiki olduğuna delil getirmek im kânsız olur. 

Sonra biz sizin getirdiğiniz delile muarız bir delil getirerek şöyle deriz: Nesh, nakletmek ve değiştirmektir. Bir kitabı, diğer bir kitaba aktarır ken, istinsah ederken onu öbürüne taşımış oluruz, Ruhların bir bedenden diğer bedene geçmesine "tenasüh"; asırların birinden sonra diğerinin gelmesine ve miras mallarının varislerin birinden diğerine geçmesine denilmesi hep bu mâna dadır. İşte bütün bunlar birincisinin yerine, birşeyin diğerine geçmesidir. 

Cenâb-ı Hak da:

"Size hakkı söyleyip duran bu, bizim kltâbımızdır. Muhakkak ki biz, ne yapı yor idiyseniz, biz onları istinsah ediyor (yazdırıyorduk" (Casiye, 29) buyurmuş tur. Bu sebepte lâfzın nakletmek mânasında hakiki olması, müşterekliği bertaraf etmek için iptal etmek mânasında hakiki olmaması gerekir" denilirse, birinci ye iki yönden cevap veririz:

a) Güneşi ve rüzgârı, o yok etme işinde müessir kılmış olması bakımın dan Allahu Teâlâ'nın, bu işe memur edilmeleri itibariyle de bunların nâsih ol maları imkânsız değildir.

b) Dilciler, nesh'I güneşe ve rüzgâra nisbet etme hususunda hata etmiş lerdir. Farzedelim ki bu böyledir, ancak bizim delilimiz, onların bu fiili rüzgâra ve güneşe isnad etmiş olmalarından ötürü, nesh lâfzını "izâle etmek" mâna sına kullanmalarıdır.

İkinciye ise şu şekilde cevap veririz: Nakt, iptal etmekten daha hususidir. Çünkü, naklin olduğu yerde, bir sıfat yok olmuş, onun peşinden başka bir sı fat meydana gelmiş demektir. Çünkü mutlak yokluk, peşinden başka bir şe yin meydana geldiği bir yokluktan daha umûmidir. Lâfız hâs ile 'âmm arasında dönüp dolaştığında, 'âmm mânasında almak daha evlâdır. Allah en iyisini bi lendir.

Farklı Kıraatlere Göre Hasıl  Olan Mâna Zenginliği

İbn A'mir, nûn'un dammesi ve sîn'in kesresi ile, diğerleri de her iki harfin de  fethasıyla,  şeklinde okumuşlardır. İbn Amr'in  kıraatine göre burada iki vecih bulunmaktadır:

a) Gerek, ve gerekse, 'nın aynı mânada olmalarıdır.

b) lâfzının mânası,   demektir. Nitekim bir top luluk, Haccâc'a, bir adam astığı için, demişlerdir; yani, "onu kabir sahibi olan yapın!... demektir. 

Nitekim Cenâb-ı Hak: "Sonra onu öldürdü ve kabre koydu" (Abese, 21) buyurmuştur.

İbn Kesir ve Ebu Amr, nün ve hemzenin fethasıyla, şart sebebiyle mec-zum olmak üzere, tehir edersek" şeklinde okumuşlardır. Ebû Amr, bu gibi yerlerde hemzeyi ihmal etmez. Çünkü hemzenin sükûnu mec-zûm olmanın alâmetidir. Bu, tehir etmek mânastna gelen, kelimeşinden iştikak etmiştir. "Nesfe (haram aylan ertelemek), küfürde bir fazlalıktır" (Tevbe,32) âyetindeki, lâfzı bu mânadadır. Veresiye alış-verişin, diye isimlen-dirilmesi de bu mânadadır. 

Dilciler, şek linde kullanırlar ki, birincisinin mânası, "Allah onun ecelini erteledi.", ikincisi nin mânası da, "Onun ömrünü arttırdı" demektir. Hz.Peygamber (s.a.s) de:

"Kimi, ömrünün uzaması ve rızkının çoğalması sevindirtrse, o kimse sıla-i ra himde bulunsun"[327] buyurmuştur.

Diğerleri de, nûn'un dammesi, stn'İn kesresi ile ve kökünden olmak üzere şeklinde (unutturursak...) okumuşlardır. Âlimlerin ekserisi, bu kelimeyi hatırlamanın zıddı olan nisyâna, unutmaya hamletmişlerdir. Onlardan bir kısmı da, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı:

"Unuttu da, biz onda bir azim bulamadık" (Taha. 115) yani "terketti ve: "Onlar nasıl bu gün ile karşılaşmayı unuttularsa, biz de bu gün onları unutacağız" (A'rif, 51) âyetlerinde olduğu gibi, kelimeyi "terketmek" mânasına hamletmişlerdir. Açık olan, "nisyan"(unutma) kelime sini terketme mânasına hamletmek mecazidir. Çünkü unutulan şey terkedil miş olur. Terketmek nisyânın ayrılmaz bir parçası olunca, müfessirlerin bazısı melzûmun ismini lâzıma vermişlerdir. 

Bu kelime, , şeddeli olarak ; Hz.Peygamber (s.a.s)'e hitab olmak üzere ve    sekililerinde okunmuştur. Abdullah b.Mes'ud (r.a.) ise, şeklinde; Huzeyfe (r.a.) de şeklinde okumuştur.

Üçüncü Mesele

Âyette geçen , mâ-i cezâiyyedir. Bu tıpkı, "Sen ne yaparsan ben de vaparım" demen gibidir. Bu kelimenin ameli, şart ve ceza cümlelerindeki her iki fiil de muzârî olursa cezimdir. Buna göre fiili şart, cümlesi ise cezadır ki iki fiil de meczumdur. [329]

Istılah Manasıyla Nesih

Ulema ıstılahında nâsih,şer'î bir yolla sabit olan hükmün artık bundan sonra ortadan kalktığına delâlet eden şer'î bir yoldan ibarettir. 

Nâsih, mensûh hük münden sonra gelerek, varlığı ile hükmü yürürlük ten kaldırır. 

Buna göre biz "şer'î bir yol" sözümüz ile Allah'dan ve Peygam ber (s.a.s)'den sâdır olan söz ile, her ikisinden nakledilen fiilleri kastediyoruz. Bu konudaki iki görüşten birine göre "icmâ-i ümmet" bu tarifin dışında kalır. Çünkü icmâ, bu izaha göre şer'î bir yol değildir. 

Şeriatın aklın hükümlerini neshedici olması gerekmez. Çünkü akıl şer'î bir yol değildir. 

Mu'cizenin de şer'î hükümleri neshedici olması söz konusu değildir. Çünkü mu'cize Şerîatın tın açıklandığı bir yol değildir. Keza hüküm; bir gaye (müddet), bir şart veya bir istisna ile de kayıtlanmış olmamalıdır. Çünkü bunlarda sonradan gelme şartı yoktur. 

Allah bize birşeyi emredip, sonra da onu yapmamızı yasakladığı za man bize bir şey (söylememiz) gerekmez. Çünkü bu nehyin misli nâsih olma saydı, emrin hükmünün misli sabit olmazdı.

Yahudilerin İddiasının Aksine [Nesih Şer’an ve Aklen Mümkündür]

Nesh bize göre aklen mümkün olduğu gibi, naklen de vâki olmuştur. Çünkü yahûdilerden bazıları, neshin aklen caiz olduğunu inkâr ederler, bazıları ise aklen mümkün görürler, ancak naklen bunun vâkî olmadığını söylerler. Müslümanların bir kısmının neshi inkâr ettikleri rivayet edilmiştir. Çoğu müslümanlar neshin aklen-caiz olduğuna ve bilfiil vâki olduğuna delil getirmişlerdir. Çünkü deliller Hz.Muham-med (s.a.s)'in peygamber olduğunu gösterir. Onun peygamberliği ise kendin den önce geçenlerin şeriatının mensûh olduğuna hükmetmekle ancak doğru olur. Binâenaleyh neshin var olduğuna kesin hükmetmek gerekir.

Yine biz deriz ki, yahûdileri susturacak iki delil vardır:

1) Tevrat'ta Allah Teâlâ'nın Hz.Nûh (a.s)'a, gemisinden inerken şöyle vah-yettiği yer almıştır: "Ben, her canlıyı senin ve soyun için yenilecek şey kıldım ve bunu sizin için, kan hâriç, yeşil otlar gibi, mutlak olarak helâl kıldım. Binâe naleyh siz kanı yemeyiniz." Halbuki sonra Cenâb-ı Hak, Hz.Musâ (a.s)'ya ve İsrâiloğullarına pek çok hayvanı haram kılmıştır.

2) Adem (a.s) kızkardeşler ile erkek kardeşleri birbiriyle evlendiriyordu. Halbuki Cenâb-ı Allah, bunu daha sonra gelmiş olan Hz.Musâ (a.s)'ya haram kılmıştır.

Neshi inkâr edenler ise şöyle demişlerdir: Hz.Muhammed (s.a.s)'İn pey gamberliğinin ancak neshi kabul etmekle doğru olacağını kabul etmiyoruz. Çünkü şöyle denilebilir: Hz.Musâ ve İsâ (a.s), Hz.Muhammed (s.a.s)'in şeria tının ortaya çıkacağı zamana kadar insanlara kendi şeriatlarına göre emret mişler, bundan sonra ise Hz.Peygamber (s.a.s)'e uymalarını söylemişlerdir. Hz.Peygamber (s.a.s)'in şeriatı zuhur edince, o ikisinin şeriatıyla mükellef ol ma durumu ortadan kalkmış, Hz.Muhammed (s.a.s)'in şeriatına göre mükel­lefiyet söz konusu olmuştur. Fakat bu nesih değil, aksine tıpkı Allah'ın:

"Sonra orucunuzu "geceye kadar" tamamla yınız" (Bakara, 187) âyetinde olduğu gibidir[331]. Neshin asıl bakımından meyda na geldiğini inkâr eden müslümanlar görüşlerini işte bu yola bina etmişler ve şöyle demişlerdir: "Kur'an'da, Hz.Musâ ve Hz.İsâ (a.s)'ya Tevrat ve İncil'de, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamber olarak gönderileceği müjdesi verildiği O zuhur edince O'nun şeriatına dönülmesi gerektiğinin bildirdiği yer almıştır. böyle olunca ve bu ihtimaller de ortada bulunurken neshin meydana geldiğine kesin hükmetmek imkânsız olur."

İşte bu, yukarıda zikredilen iki susturucu delile karşı yapılan bir itirazdır.

Neshin Kur'an'da Câri Olması

Âlimler, Kur'an'da neshin bulunduğu hususunda İttifak etmişlerdir.

Ebû Müslim ibn Bahr, Kur'an'da neshin bulunmadığını söylemiştir. 

Cumhûr-u ulemâ, Kur'an'da neshin bulunduğuna dair birçok delil ge tirmişlerdir.

a) Cenâb-ı Hakk'ın: âyetidir. 

Ebu Müslim'in Nesih Hakkındaki Âyeti, Anlayışı ve Tenkidi [1]

Ebû Müslim buna, birçok bakımdan cevap vermiştir:

1) Neshedilmiş âyetlerden murad Tevrat ve İncil gibi eski kitaplarda bu lunan ve Allahu Teâlâ'nın hükümlerini bizden kaldırarak başkasıyla teabbûd etmemizi emretmiş olduğu şeylerden olmak üzere, cumartesi yasağı ve doğu ve batı cihetlerine yönelerek namaz kılmak gibi, dinî ahkâmdır. Çünkü yahûdi ve hristiyanlar, "Ancak, sizin dininize tâbi olan kimselere imân ediniz" diyor lardı. Böylece Allah, bunu, bu âyetle, onların aleyhine olmak üzere yürürlük ten kaldırmıştır.

2) Neshten murat, onun Levh-i Mahfuz'dan nakledilip, başka kitaplara ak tarılmasıdır. Bu, tıpkı: "Ben kitabı istinsah ve naklettim" de nilmesi gibidir.

3) Bu âyet nesh'in vaki olduğuna delâlet etmeyip, tam aksine nesh vuku bulmuş olsaydı, mensûhtan daha hayırlısı olana doğru olacağına delâlet eder.

Bazı âlimler, Ebu Müslim'in birinci itirazına şöyle cevap vermişlerdir: Âyet kelimesi, mutlak olarak zikredildiği zaman, bununla kastedilen Kur'an âyetle ridir. Çünkü, bizim alışmış olduğumuz şey budur.

İkincisine ise şu şekilde cevap verilmiştir: Kur'an'ın Levh-i Mahfuz'dan nakledilmesi, O'nun bir kısmına has bir durum değildir. Halbuki nesh, Kur1-an'ın bazı kisımlarıyla ilgilidir. Birisi red için getirilen bu maddelerden birincisi için şöyle diyebilir: "Âyet lâfzının Kur'an'a has olduğunu kabul etmiyoruz. Tam aksine bu tabir "her türlü delil" hakkında umumi olan bir sözdür. İkincisine de, âyette zikredilen neshin Kur'an'ın bir kısmına has olduğunu da kabul et miyoruz. Daha doğrusu ifâdenin takdiri şöyledir:

-Allah en iyisini bilir ya- "Levh-i Mahfuz'da neshettiğimiz şeylere gelince, biz bundan sonra ondan daha hayırlısını getiririz" demektir.

İkinci Delil: Kur'an'da neshin bulunduğunu söyleyenlerin ikinci delili şöyledir: Allahu Teâlâ, kocası ölmüş kadına tam bir yıl beklemesini emretmiştir ki, bu husus Cenâb-ı Hakk'ın:

"Sizlerden geriye eşler bırakarak Ötenler, eşlerinin, yılma kadar faydalanma larım vasiyyet etsinler.."(BaKara.240) âyetinde bahsedilen husustur. Sonra bu, "dört ay on gün" hükmüyle neshedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak:

"Cariye zevceler bırakarak Ölenlerin eşleri kendi kendilerine dört ay on gün beklerler" (Bakara. 234) buyurmuştur. Ebû Müslim şöyle demiştir: Bir yıl bekle me işi, tamamıyla ortadan kalkmamıştır, çünkü, kadın şayet hamile olursa, ki onun hamlinin süresi tam bir yıldır, onun iddet süresi tam bir yıl olmuş olur. Bu hüküm bazı durumlarda devam edince, bu nesih değil, bir tahsis olur. Bu na şu şekilde cevap verilir: Hamilelik iddetinin süresi, çocuğu doğurmakla so na erer. Gebeliğin bir sene veya daha az veyahut da daha çok süre içinde olması fark etmez. Buna göre bütün bir seneyi, iddet süresi kabul edmek ta mamıyla zail olur.

Üçüncü Delil: Cenâb-ı Allah: Ey İmân edenler. Hz. Peygamberle gizli söyleştiğinizde, söyleşmenizden önce bir sadaka veriniz" (Mücadele, 12) âyeti ile Hz.Peygamber (s.a.s)'le fısıltı ile konuşmadan önce, sadaka vermeyi emretmiş, sonra da bunu neshetmiştir.

Ebû Müslim şöyle demiştir: Bu hüküm, sebebinin kalkmasıyla ortadan Kalkmıştır. Çünkü bu âyetle ibâdetin emredilmesinin sebebi, sadaka verme yecekleri için, münafıkların mü'minlerden ayırdedilmesidir. Bu gaye tahakkuk edince, bu hükümle ibâdet de düşmüştür.

Buna şöyle cevab verilir: Eğer hal böyle olsaydı, bu durumda sadaka ver meyen herkes münafık olmuş olurdu. Bu ise bâtıldır. Çünkü, rivayet edildiğine göre, Hz.Ali (r.a)'den başka kimse sadaka vermemiş (yani ondan başka bu hükümle amel eden olmamıştır). Cenâb-ı Allah'ın:

Madem ki siz bunu yapmadınız, Allah sizin tevbenizi kabul etti" (Mücâdele, 13: âyeti buna delâlet eder.

Dördüncü Delil: Allah Teâlâ: j&\A\A^'d}J\^jjJ^^ss=c*.
"Artık şimdi Allah sizden (tekliü) hafifletti ve sizde za'af olduğunu bildi. Buna göre sizden sabırlı yüz kişi otur iser bunlar ikiyüz kişiye gâlib gelirler" i, 66) âyeti ile neshetmiştir.

Beşinci Delil: Allah Teâlâ'nın; "İnsanlardan birtakım beyinsizler, "Onları, Önceki kıblelerinden çeviren (se-beb) nedir?" diyecekler..." (Bakara, 142)âyetidir. Cenâb-ı Allah sonra müslümanları,   "yüzünü Mescid-i Haram taraüna çevir" (Bakara, 144) âyeti ile ilk kıblelerinden döndermiştir.

Ebû Müslim şöyle demiştir: Kıble hakkındaki öbür hüküm tamamıyla kal dırılmış değildir. Çünkü kıbleyi tayin etmek müşkil olduğunda veya cihet bilin diği halde yönelme hususunda bir Özür bulunduğunda o (eski) kıbleye yönelmek caizdir.

Buna cevabımız şudur: Senin zikrettiğin durumlarda Beyt-i Makdis'e yönelmek ile diğer cihetlere yönelmek arasında hiç bir fark yoktur. Binâenaleyt Beyt-i Makdis'i, başka yönlerden ayıran özellik tamamen yok olmuş demekt ki, bu da bir nesihtir.

Altıncı Delil: Allahu Teâlâ'nın: "Biz bir âyetin yerine diğer bir âyet tebdil ettiğimizde,-ki Allah neyi indirece ğini çok iyi bilir- onlar, "Sen ancak bir iftiracısın" dediler" (Nam, 101) âyetidir Tebdil, kaldırmayı ve bırakmayı içine alır. Kaldırılan şey ya âyetin okunan lâfz veya hükmüdür. O halde bu nasıl kaldırma ve neshetme olur?

Biz bu delilleri enine boyuna inceledik. Çünkü bunların herbiri bir nebze neshin olduğunu göstermektedir.

Ebû Müslim şöylece muhakeme yürütmüştür: "Allah Teâlâ kitabı Kur'an'ı, "Ne önünden' ne ardmdan ° (Kur'an'a) hiçbir bâtıl gelmez" (Fussilet, 42) diye vasfetmiştir.   Eğer nesh söz konusu olsaydı o zaman O'nun Kitabına bâtıl yanaşmış olurdu.

Buna şu şekilde cevap veririz: Bu âyetten maksad bu kitaba kendinden önceki semavî kitaplarda onu iptal edecek herhangi birşey gelmediği gibi, ken dinden sonra da onu iptal edecek herhangi birşey gelmeyecektir

Fahreddini Razi Rahimehullah

Editor Notu.

[1] Bahse konu olan alim mutezile alimlerinden olup tam künyesi Ebû Müslim Muhammed İbn Bahr el-Isfahânî (öl. 322/934)