Seyyid İbrahim el-Ahsai Hazretleri'nin Cübbeli Hocamıza Dûası .İzlemek ve de Dua'ya İştirak Etmek için Buraya Tıklayınız.                Cübbeli Ahmed Hocaefendi için Seyyid Hazretlerinin Okuduğu Mevlid-i Şerif ve Duası İçin Tıklayınız.

Yazdır

"Tarikatı ve Evliyaullah'ı İnkarın Sonu"

Yazar: Sami RuhanPosted in: Sami Ruhan

.

Mehmed Zahid Kotku Hazretlerinin tercüme ettiği Mevlana Halid Bağdadi Hazretlerinin Halidiye Risalesi'nde yazılıdır:

"Ehlullaha itiraz kapılarını açanların, sui hatime (kötü bir son) ile ahirete göçtükleri erbâb-ı keşif ve ehl-i hakîkat tarafından bildirilmiştir. Ehlullaha itiraz eden kimselerin muhakkak küfr üzerine ölecekleri bazı kitaplarda yazılmıştır Allah-u Teàlâ cümlemizi nefsin ve şeytanın şerlerinden emin eylesin..."

"Tarikati ve Mürşid-i Kamilleri inkar edenlerin (Ehl-i inkârın) yemeği, kırk gün feyiz kapılarını kapar." (O yemeği yiyenin kalbine 40 gün feyiz girmez)

***

Bu konuda şu sözleri daha önce nakletmiştim:

Resûlullah Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Allah Teâla hazretleri şöyle ferman buyurdu: 'Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim.' "

Abdülhalik Gücdevani Hz. şöyle demiştir:"
Evliyaullah'a ve onların yoluna düşmanlık etmekten kaçının. Çünkü onların yoluna düşmanlık edenler ebedi iflah olmazlar."

Şeyhülislam Hirevi Kuddıse Sırruhu Hazretleri: "ALLAH dostlarına gizli ve aşikâr buğz etmek öldürücü zehirdir. Onlara taan etmek (onları kötülemek, yermek, ayıplamak) ebedi nimetten mahrumiyeti gerektirir." Hirevi Hazretleri bir başka zamanda şöyle buyurdular:"
Allah, her kimin perişan olmasını dilerse, onu aleyhimize düşürür. Bizi ayıplamaya ve gıybetimizi etmeye başlar."

Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri buyurmuştur:"Ululuk sahibi Allah’ın kullarından, velîlerden baş çeker, uzaklaşırsan bil ki onlar senden hoşlanmıyorlar, onlar seni istemiyorlar. Onların kehlibarları vardır, meydana çıkarırlarsa senin saman çöpü gibi olan varlığını deliye döndürür, kendilerine çekerler. Kehlibarlarını saklarlarsa derhal seni azgınlığa teslim ederler."

Ebul Fadl İbni Kayserani Hz.:
Tasavvuf ehlinin yolunu inkar edenlerin halini uzun uzun düşündüm. Ve anladım ki SufilerinTasavvuf yolunu inkar edenler iki gurupta toplanmış.

Birincisi; cahillerdir. Cahile verilecek cevap duadan başka bir şey değildir.

Diğer gurup ise ilim ehli olup da dinin sünnetleri ve adapları hakkında bilgileri az olanlar ve bu bilgileri asıllarını araştırmaya usullerini öğrenmeye ihtiyaç duymayanlardır. Bu gibi yarım alimler, din ilimlerinden Fıkıh ve Kelam'a, rey kıyas ve tefekküre ait bilgileri öğrenmeye ihtiyaç duymama cahilliğini gösterenlerdir.
"

Yani bir grup bilgisiz cahil, diğer grup yarım bilgili cahil. Minah eserinde Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hazretleri der ki: "Bu zamanda Mürşid-i Kamilere, Sadatlara (Şeyh Efendilere) karşı münkirlik edenler, Asr-ı Saadette yaşamış olsalardı, Peygamber Efendimize karşı da Allah muhafaza itiraz ederlerdi"



***


Şah-ı Nakşibend Hz.'den nakledilmiş bir sözdür:


“Nakşi tarikatini inkar eden, Din-i İslam’dan Müslümanlar büyük bir tehlike içerisindedir .”

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kavlinin manası açık olarak ortaya çıkmaktadır. (
Cennet Yolunun Rehberi - Şeyh Seyda Muhammed Konyevi, Özkevser Vakfı Yayınları, Konya, 1997, Sf.119
)


***

Bu bilgilerden sonra, çarpıcı bir hadiseyi nakledelim:

Konu: Evliyâullâha edepsizlik edenin fecî âkıbeti

Üç arkadaş olan Ebû Saîd Abdullah b. Ebi Asrûn, İbn-üs-Sakkâ ve Seyyid Abdülkâdir Geylânî, ilim tahsili niyetiyle Bağdat’a gelmişlerdi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri o zamanlar çok gençti. Onların Bağdat’a geldiği sıralar (Nakşibendi Büyüklerinden) Yûsuf Hemedânî hazretleri de, Nizâmiye Medresesinde etkili sohbetler ve nasihatler ediyordu. İnsanlar dört bir yandan onun duasını almaya gelirler, sohbet meclislerini hınca hınç doldururlardı. Herkes ondan övgüyle ve hayranlıkla söz ederdi. Yusuf Hemedânî hazretleri; AbdulHâlık Gucdüvanî gibi, Hoca Ahmed Yesevî gibi halifeler yetiştirmiş olan büyük bir mutasavvıf idi.

Bağdata gelen bu üç arkadaş, büyük mutasavvıf Yusuf-u Hemedânî hazretlerini ziyaret etmeye karar verdiler. Tabii hepsinin ziyaret etme niyetleri farklıydı. Yolda giderken İbn-üs-Sakkâ ilminin verdiği kibirle: “Yusuf-u Hemedani’ye öyle bir soru soracağım ki asla cevabını veremeyecek.” dedi. Ebu Said Abdullah da: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım nasıl cevap verecek?” dedi. O zaman henüz genç yaşında olan Abdülkâdir Geylâni Hz. ise: “O zatı denemek kastıyla soru sormaktan ALLAH’a sığınırım. Benim niyetim, Onu görüp şereflenmek, meclisinde bulunup bereketinden istifade etmektir.” dedi.


Yusuf-u Hemedânî hazretlerinin bulunduğu yere vardıklarında, Hazret orada olmadığı için beklediler. Yusuf-u Hemedânî bir saat kadar sonra geldi ve içeri girer girmez İbn-üs-Sakkâ’ya bakıp celalle: “Ey İbnü’s-Sekka! Yazıklar olsun sana! Demek Bana bir soru soracaksın, Ben de cevabını bilemeyeceğim öyle mi? Senin soracağın soru şudur, cevabı da budur.” buyurduktan sonra: “Sende küfür ateşinin parladığını görüyorum” dedi.

Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek: “Ey Abdullah! Bir sual soracaksın ve nasıl cevaplayacağıma bakacaksın öyle mi? Soracağın sual şudur, cevabı da budur. Fakat edebe riayet etmediğin için, dünya malına boğulacaksın. Parayla pulla uğraşmaktan maneviyatına vakit ayıramayacaksın.” buyurdu.

Sonra Abdülkâdir Geylâni’ye döndü. Ona ikramda bulundu ve yanına alarak dedi ki:

Ey Abdülkâdir! Edepli tavrınla ALLAH’ı ve Resulünü hoşnut ettin. Ben şu anda senin Bağdat’ta bir kürsü üzerinde büyük bir topluluğa hitap ettiğini: ‘Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir’ dediğini, bu sözün üzerine de cümle evliyanın boyunlarını sana doğru saygıyla uzattığını görür gibiyim.” buyurdu. Sonra birden gözden kayboldu. Kendisini bir daha hiç göremediler.

Aradan uzun yıllar geçti. Abdülkâdir Geylâni Hz.’nde Mevla Tealaya yakınlık alametleri belirmeye başladı. Zamanındaki evliyanın piri, ariflerin baş tacı oldu. Meclis kurup sohbetler etti. Onun heybeti ve büyüklüğü mecliste bulunanları öylesine kaplardı ki onu dinlerken değil öksürmek, kimse adeta nefes almazdı. Açık havada yaptığı sohbetlerini dinlemek için yetmiş bin kişi Bağdat’a gelirdi ve bir keramet eseri olarak, kürsünün en önünde bulunan kimse sesini ne kadar işitiyorsa, en geride bulunan kimse dahi öyle işitirdi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri şayet kürsü üzerinde ayağa kalksa, Onun azametinden cemaat dahi ayağa kalkardı. Şayet cemaate: “Susun!” dese, kimse konuşmaya muktedir olamazdı. O konuşurken ortalığı bir nur ve feyiz kaplardı.

Bir Cuma günü, Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri yine çok kalabalık bir cemaate sohbet ediyordu. Nice âlimler, abidler ve bilginler Onun dilinden dökülen marifet sırlarını can kulağıyla dinliyorlardı. Birden Fahri Kâinat Efendimiz, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin kalbine tecelli edip: “Ey Abdülkâdir! Benim ayağım bütün velilerin boynu üstündedir, de!” buyurdular.

Hazreti Şeyh bunu orada bulunanlara söyledi. Orada bulunan bütün cemaat: “Senin ayağın başımız ve boynumuz üzerinedir” dediler. O sırada Ümmü Ubeyde kasabasında bulunan Rufaî Pîri Seyyid Ahmed er-Rufâî Hazretleri de mübarek başlarını toprağa koyup “Alâ rakabetî” buyurdu ve yanında bulunanlara “Bu saatte Bağdat’ta bulunan Seyyid Abdülkâdir gavsiyetini ilan etti” dedi. Bunun üzerine bütün orada bulunanlar da boyun eğdiler.

Hayat b. Kays bu konuyla alakalı olarak der ki: “Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri bu sözü söyledikten sonra bütün velilerin kalplerindeki nur artmış, ilimlerine bereket, hallerde güzelleşmeler görülmüştü. Ve o esnada hepsi boyunlarını Abdülkâdir-i Geylânî’nin ayağına doğru uzatmıştı.” Böylece Yusuf Hemedani hazretlerinin seneler önce haber verdiği hâl, Onun hakkında zuhur etmişti.

İbn-üs-Sakka ise, şeri ilimlerle meşgul oldu. İlminde derinlik kazandı ve münazaralar yaparak çok kimseye üstünlük kazandı ve bu haliyle meşhur oldu. Konuşma üslûbu ve hitâbeti çok güzeldi. Şöhreti zamanın halifesine ulaşınca, halife onu yanına aldı ve elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar orada buna çok ilgi gösterdiler. Özellikle Bizans imparatoru ona çok ikram ve lütufta bulundu. Onun pek çok ilimlere sahip olduğunu ve üstün konuşma kabiliyetini görünce, tüm keşiş ve papazları toplayıp İbnü’s-Saka ile münazara ettirdi. Tabii ki İbn’s-Saka, ilmi ve hitabetiyle onların hepsini susturdu. Böylece şöhreti de iyice arttı; gurur, kibir ve fitnesi de…

Orada kendisine gösterilen aşırı ilgi sebebiyle İbnü’s-Saka da onlara karşı bir sevgi duymaya başladı. Onlarla oturup onlarla kalkar oldu. İyice içli dışlı olunca, bir gün İmparatorun kızını gördü ve ona âşık oldu. Onunla evlenmek istediğinde, İmparator; şayet Hıristiyanlığı kabul ederse kızını ona verebileceğini, söyledi. O da Hıristiyan olup kızla evlendi. Ve gün geldi, hastalanıp ölüm döşeğine uzandı. Ona sordular: “Sen Kur’an’ın hepsini hıfzetmiş ve hafız olmuştun. Şu anda ezberinde olan bir ayet var mı?” Şöyle dedi: “İnkâr edenler, zaman zaman ‘keşke biz de Müslüman olsaydık’ diye arzu ederler” (Hicr, 2) ayetinden başka ezberimde hiçbir ayet yok.

Ona bu soruyu soran tanıdığı diyor ki: “O can vermek üzereyken ben onun yüzünü kıbleye doğru çevirdim, ama o başka yöne döndü. Ben tekrar kıbleye döndürdüm, ama o tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü.” O başına gelen bu durumun nerden geldiğini çok iyi bilir ve “Başıma gelenler O Gavsın yüzündendir” derdi.

Yusuf Hemedani Hz.lerine gelen üçüncü şahıs Ebû Saîd Abdullah b. Ebû Asrûn ise diyor ki: “Ben Şam’a geldim. O zamanın sultanı Salih Nureddin Şehid beni yanına aldı. Vakıf işlerini zorla bana verdi ve onu yönetmemi istedi. Vakıf işleriyle, parayla, malla uğraşa uğraşa o kadar dünya işlerine battım ki kulak memelerime kadar dünyalık beni sardı. Bu yüzden ibadetlerimi dahi aksatır hale geldim. Netice itibarıyla, Yusuf-u Hemedânî hazretlerinin seneler önce her üçümüz hakkında söyledikleri sözler aynıyla vaki oldu.”


Bu olaydan ibret alınmalıdır. ALLAH Teâlâ’nın dostlarını inkâr etmeye, küçük düşürmeye, onlara karşı edepsizlik etmeye cüret edenler, neûzü billâh (Allah korusun) İbn-üs-Sakkâ’nın durumuna düşmekten çok korkmalıdırlar. Rabbim böyle bir belâdan cümlemizi muhafaza buyursun.


***

Kısa bir nakilden sonra yine ibretlik bir hadise:

Mehmed Zahid Kotku Hazretlerinin tercüme ettiği Mevlana Halid Bağdadi Hazretlerinin Halidiye Risalesi'nde şunlar da yazılıdır:

"El-ulemâü veresetü'l-Enbiyâ" [Alimler peygamberlerin varisleridir.]

Erbâb-ı tahkîk indinde bu hadisin hakîkatı odur ki; ulemâ zâhir alimleri değil, ilmiyle âmil olan (ilmini bizzat tatbik edip yaşayan) àrif-i billâhlardır. İlmiyle âmil olmayan alimleri ise, kitap taşıyan merkeplere benzetmişlerdir. O halde âmil olan alim ile, âmil olmayan alim arasında çok büyük bir fark meydana çıkmaktadır. Bundan dolayı ikincilerden arslandan kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Bu hususta vârid olan hadis-i şerifler pek çoktur, pek de acıdır. Hattâ ehl-i cehennemin bunlardan Allah Celle ve A'lâ'ya sığınacakları bildirilmiştir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu fenâ akıbete düşmekten emin buyursun... Âmîn, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.

 

Meşhur Peçevi tarihinde anlatılmıştır:

Konu: Kanuni Sultan Süleyman Han ve Arapzade

Kanuni zamanında "Arap-zade" isimli bir alim vardı. Bu alim, zahiri ilmi oldukça kuvvetli olduğu halde ilm-i batından habersiz olduğu gibi keramete de inanmazdı. İşte bu alim, Kanuni'nin Baş Veziri Rüstem Paşa'ya tesir ederek kendisini Mısır Baş Müderrisliğine tayin ettirdi. Diğer taraftan zamanın alimleri Padişaha başvurarak Arap-zade'nin akaid kitaplarında yazılı olduğunu bildiği halde keramete inanmadığını, bu haliyle de bir medreseye Baş Müderris olarak tayin edilmesinin tehlikeli olduğunu anlattılar.

Ama Kanuni, Mısır Ulemasının ileri geri konuşmasına mahal vermemek için Arap-zade'nin Mısır Baş Müderrisliğine tayinini tasdik etti. Fakat onu Mısır'a gönderirken de şöyle dua etti:

"Allah'tan dilerim ki Arap-zade Mısır'a ulaşamasın da bizi din büyüklerinin ithamından mahfuz kılsın. "

Rüstem Paşa'nın ısrarı ile Mısır'a ta'yinini yaptıran Arap-zade, yanında bir çok yardımcıları da olduğu halde gemiye binerek Mısır'ın yolunu tuttu. Kaptan köşkünün yanında Arap-zade'ye bir makam tahsis ettiler. Arap-zade oradan yeri geldikçe gemidekilere vaaz u nasihat de etti.

Yoluna devam eden vapur Girit adasına vardı. Yolculara Girit'te bir müddet kalınacağı duyurularak zaruri ihtiyaçlarını temin edebilecekleri söylendi. Vapurun yolcuları daha evvel ismini duydukları Giritli veli bir zatı ziyaret edip, hiç olmazsa hayır duasını almak için gemiden çıktılar. Yolcuların bu veli zatı ziyarete gittiklerini anlayan Arap-zade, yanında bulunan hizmetçilerden birinin eline bir altın verdi ve:

"Git bunu o dedikleri zata ver, bizim için dua etsin de Mısır'a sağ salim varalım. "

Hizmetçi parayı aldı ve velinin yanına diğer yolcularla vardı. Velinin huzurunda kimsenin kalmaması için herkesin çıkmasını bekledi. Herkes çıktıktan sonra da Arap-zade'nin verdiği altını minderin bir kenarına bırakarak, Baş müderris tayin edilen Arap-zade'nin Mısır'a sağ salim varabilmek için duada bulunmasını istediğini söyledi.

Elinin tersiyle parayı geri iten veli zat:

"Arap-zade'nin ruhuna fatiha!"... dedi.

Neye uğradığını anlamayan hizmetçi vapura dönüp durumu Arap-zade'ye aynen nakletti. Bu duruma bıyık altından gülen Arap-zade:

"Veli dediğin böyle olur işte, görüyor musunuz, gönderdiğim parayı az gördü de ruhumuza fatiha okuyor" dedi.

Gemi yoluna devam etti. Biraz sonra Arap-zade halka Nuh tufanından bahsetmeye başladı. Hikmet-i ilahi, o anda Arap-zade'nin anlattığı gibi gök yüzünü bir bulut kapladı. Her taraf karanlık içinde kaldı ve sağanak halinde bir yağmur gökten boşalırcasına yağmaya başladı. Gemidekiler gemi ha battı ha batacak korkusuyla birbirlerine sarıldılar. O şiddetli fırtına ve karanlık hava bir müddet sonra açıldı. Bir de baktılar ki Müderris olarak Mısır'a tayin edilen ve kendilerine vaaz eden Arap-zade'nin oturduğu yeri ve kendisi kayıplara karışmış...

Herkes hayretler içinde gemiden başka bir kimsenin kayıp olup olmadığını araştırdılar. Fakat gemidekilerden Arap-zade'den başka kimseye bir şey olmamıştı. Orada bulunanlardan Arap-zade'nin keramete inanmadığını bilenler meseleyi hemen fark edip anladılar.
(Peçevi Tarihinde geçtiği söylenen bu yazı alıntıdır)

...