Nurcular Neden Farklı Anlatma Gereği Duyuyorlar 2
4- Said Nursi Merhumun Zahir Batın Hocaları-Üstadları-Şeyhleri Var mıydı meselesi:
Bu maddenin en can alıcı sorusu; Said Nursi merhum Tarikat dersi alıp bir Üstada tabi olmuş muydu? Bu konuda çeşitli rivayetler var. Hepsine birden bakınca şaşırmamanız mümkün değildir. Zira herkesin söylediği birbirini nakzeder mahiyettedir. Hem Tarikat çevrelerinden hem Risale çevrelerinden iki türlü haberi almanız mümkündür. (Yani buradaki farklılık sadece Nur çevrelerinde değil; diğer çevrelerde de görülmektedir) Bu haberleri özetlemeye çalışalım:
4.1- Said Nursi merhum Risale’de herhangi bir Üstada bağlanamadığını bildirir. Nur mensupları da bu sözleri ön plana çıkarmışlardır:
“İmam (Rabbani), o mektuplarında tavsiye ettiği gibi, çok mektuplarında musırrane şunu tavsiye ediyor: ‘Tevhid-i kıble et.’ Yani, ‘Birini üstad tut, arkasından git. Başkasıyla meşgul olma.’
Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma ve ahval-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm: Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? Tahayyürde kaldım. Her birinde ayrı ayrı cazibedar hasiyetler var; biriyle iktifa edemiyordum.
O tahayyürde iken, Cenabı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’an-ı Hakimdir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur. Öyleyse, en ala mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. …”
Ayrıca:
Ehli tasavvufun mabeyninde fena fi’ş-şeyh, fena fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fena fi’l-ihvan suretinde güzel bir düsturdur. (Said Nursi, 21. Lema)
4.2- Bediuzzaman Hazretleri çocukluğunda ders alırken bazı şeyhlerden de ders aldığını söyler. Ancak bu tarikat dersi olmaktan çok ilim, yani eski medreselerde öğretilen arapça ilmi kasdedilmektedir. (Sorularla Risale-i Nur editörü, 12-Şubat-2007 )
Bediuzzaman, tarikatın içinde olmamakla birlikte -haşa- ona karşı da değildir. (Sorularla Risale-i Nur editörü, 12-Şubat-2007 )
4.3- Risale’den alıntı yapan kimi nurcular ise, Said Nursi merhumun Abdulkadir Geylani Hazretlerinden manen, üveysi tarzında yetiştiğini söylerler. Tabii ki üveysi tarzda yetişmek vardır ve haktır. Nadir de olsa bu Ümmette olabilen işlerdendir. Üveysi tarzında yetişen bir kimse için Üstadı yoktu demek ise mümkün değildir. Çünkü ruhani de olsa onu bir Üstad yetiştirmeden üveysi sayılamaz, üstadsızlık muhaldir:
“Aynı satırın başında fıkrasıyla o müridine diyor ki: “Vaktin Abdulkadirisi ol.” Bu kelimatı, hesab-ı ebcedi ile üç yüz yirmi beş eder. Üstadımızın lakabı “Nursi” olduğu cihetle, Nursi’nin makam-ı ebcedisi üç yüz yirmi altı ediyor. Bir tek fark var. O tek elif’tir. Bin manasında elf’e remzeder. Demek bin üç yüz yirmi beşte Şeyh-i Geylani’ye mensup bir zat, Şeyh-i Geylani tarzında hakikat-ı Kur’aniyeyi müdafaa etmeye çalışacak, hakikaten Üstadımız, bin üç yüz yirmi altı senesinde-Hürriyetin ikinci senesi-mücahede-i maneviyeye atılmıştır.”
Vurgulandığı gibi demek ki Geylani Hazretleri Said Nursi merhumun manevi Üstadıdır. Yani onu revhaniyetiyle yetiştirmiştir.
Nitekim devamında:
“Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde bir müridine teminat veriyor, “Korkma, sözlerini söyle” diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbab-ı adiyenin fevkinde bir tarzla kurtularak mahfuz kalacaksın. “
Süleyman, Sabri, Zekai, Asım, Refet, Ali, Ahmed, Hüsrev, Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mesud, Mustafa Çavuş, Hafız Ahmed, Hacı Hafız, Mehmed Efendi, Ali Rıza
Demek ki neymiş, Said Nursi’nin talebeleri, üstadlarını Abdulgadir Geylani Hz.lerinin müridi olarak bilmişler. Said Nursi merhum da mürid olduğunu kabul ediyor zaten:
“Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh (Abdulkadir Geylani Hz.) bana bir paye vermedi. Belki Said isminde bir müridim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belalardan izn-i İlahi ile ve Şeyhin duasıyla ve himmetiyle mahfuz kalacak.” (Said Nursi)
4.4- Hele bir de Said Nursi merhumun 12 tarikatten icazetli (izinli) olduğu söyleniyor ki akıllara ziyandır. 12 Tarikatten izinli olabilmesi için 12 devam eden Tarikate halife olmak ve belki bir kısmı için, hani en az yarısı deseniz 6 tane yaşayan Mürşid-i Kamilin halkasında hizmet etmiş olması gerekirdi. Oysa böyle bir hizmet ve böyle bir izini kimse söyleyemiyor. Herhangi bir vesika herhangi bir şahit gösteremiyor. (Bazı nurcular bunu 16 tarikat, 18 tarikat, bazıları 22 tarikat, bazıları 8 tarikat vs… olarak ortalıkta beyan ediyorlar ki bunu belki hafıza yanıltmasıyla izah edebiliriz. 12 rakamını hatırlayamayanlar, sandıkları ilk rakamı üstünkörü söyleveriyorlar)
Bu konu sorularla Risale-i Nur ekibine sorulmuştu:
Soru Bir soruya verilen cevaptaki Said Nursi’ye atfen verilen “ 12 tarikatten yetkili” sözü Risale-i Nur’un neresindedir? Bu tarikatlerden hangilerinin “silsile icazetnamesi”nin Said Nursi’ye verildiği (fiziken veya ruhani yolla) Risale-i Nur’un neresindedir? 13-Aralık-2007 - 10:47:58
Cevabımız
Değerli Kardeşimiz;
Bediuzzamanın 12 tarikattan icazet aldığını gösteren bir bilgiye, ne Risale-i Nur külliyatında ne de hatıralarda rastlayabildik.
Yalnız, Emirdağ Lahikasında şu ifadeler yer almaktadır; bütün on iki büyük tarikatın hulasası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lazım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.
Selam ve dua ile... Sorularla Risale-i Nur Editör
http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=show_qna&id=13513
4.5- Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin çevresi ise, bizzat Sami efendiden naklen Said Nursi merhumun Kadiri dersini alıp Esad Erbili Hz.lerine bağlandığını bildiriyorlar. Daha da ötesi, merhum, kendisinden Tarikat dersi almak isteyenleri Sami Efendiye gönderir imiş:
Kendisinden tarikat dersi isteyenlere Said Nursi Hz.leri, “irşadla görevli kişi Sami Efendi’dir, O’na gidin” demiştir.. Bediuzzaman Hazretleri de gençliğinde Esad Erbili Hazretlerinden Kadiri dersi alırdı. Altınoluk dergisi yazarlarından Taha Kılınç, iki ALLAH dostunun münasebetine bir örnekle farklı bir açı getirdi: “Rahmetli Bediuzzaman Hazretleri Sami Efendi ile pirdeş idi. Merhum, doğudan gelen hemşerilerinin tasavvuf yoluna intisap etme arzularını izhar ettiklerinde, onlara adres olarak sadece Sami Efendi Hazretleri’ni gösterir ve eklerdi: ‘İrşadla görevli kişi Sami Efendi’dir ona gidiniz, biz sadece iman hakikatlerini yazmak ve yaymakla memuruz’.”
Sami Efedinin halifesi Musa Topbaş Efendi bizzat anlatmıştır: “ Sami Ramazanoğlu Hz.leri anlatıyorlar. Bediuzzaman hazretlerini bir ara imtihana kalkışmışlar, imtihan etmişler. Sabaha kadar cevap vermiş, yetiştirmiş. Sonra o bununla biraz mağrur olur gibi olmuş. Piri Ekmel efendimizin (Es’ad Erbili hazretleri) yanına dergaha gitmiş. 8-10 sual soracakmış. O’nun soracağı soruların hepsinin cevabını Esad efendimiz sormadan veriyorlar. ‘Ben şimdi mutmain oldum, hepsinin cevabını aldım’ diyor. Sonra ‘Ben Kadiri’den ders isterim’ diyor.”
Sami Ramazanoğlu Hz.leri şöyle anlatmıştır: “Bendeniz Kelami dergahında hizmet ederken Bediuzzaman hazretleri başında poşusu, belinde silahıyla, efevari bir kıyafetle ziyarete gelirdi. Bediuzzaman hazretleri o zaman gençti. Esad efendimize sorular sorardı. Cevabını alınca ‘ALLAHü ekber’ der, hemen ayağa kalkardı. Esad efendi’den Kadiri dersi aldı. Bir defasında Bediüzzaman gittikten sonra, Esad efendi ‘Bu genç, gençlere hizmetle görevli. İstikbalde gençlere iman davasında çok büyük hizmetler yapacak. Ama hala kendisi bunu bilmiyor, kendisine söylenmedi’ dedi.” (Kaynak: “Osman Şevket Yardımedici Hoca Anlatıyor: Mahmud Sami Ramazanoğlu’nun ks. Hayatındaki Önemli Bir Dönem: Şam Günleri.” Altınoluk, Şubat 2003. Ayrıca Mahmud Sami efendiye bağlıların sitelerini ziyaret edebilirsiniz)
Bediuzzamanın hangi mürşidle manevi yolla görüşüp bu unvanı aldığı bilemiyorum. Ancak kendisinin tasavvuf ve tarikata uzak olmadığı hatta bazı şeyhlerden tarikat dersi aldığı bilinmektedir. Mesela yaşadığı devirde “meclis-i meşayıh” reisliği yapmış M. Esad Erbili onun intisab ettiği kişilerdendir. (Prof Dr. Hasan Kamil Yılmaz)
4.6- Yakın zamanda, İstanbul’da mukim bir Şeyh Efendinin bağlısı, Nurşin’i yani Pir-i Tagi Hz.lerinin ocağını sık ziyaret eden ve yakınlarıyla sık görüşen Şeyh Efendisinin “Said Nursi merhum Abdurrahman Tagi Hazretlerine bağlıydı” dediğini nakletti. Nitekim, Abdurrahman Tagi Hz.leri ve Oğlu Muhammed Diyauddin Hz.leriyle ilgili övgüler vardır Risalede:
“Hem o nahiyemiz olan Hizan kazasına tabi İsparitte birdenbire meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahmani Taği’nin himmeti ile o kadar çok talebe ve hocalar ve alimler çıktılar ki bütün TÜRKİYE onlarla iftihar eder, bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazari ilmiyye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat için de öyle bir vaziyet hissediyordum ki güya yeryüzünü fethedecek bu hocalardır...” (Emirdağ Lahikası c.l, sh: 53)
“Eğer istersen hayalinde Norşin karyesindeki Şeyda’nın meclisine git, bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki akrepler insan libası [elbisesi] giymişler ve ifritler adam suretini almışlar, ila ahir...” (Mesnevi-i Nuriye)
4.7- Nakşi Tarikatı Mücedditiyye kolu Mürşidlerinden Molla İsmail Çetin Hz.:
Nisbet ve huzuru yani Kemaliyetleri elde etmenin dört usulü vardır:
Birinci yol, musafaha ve biat etmekle mü’minin teslim olduğu şeyhinin emrine girmesiyledir.
İkinci yol, ümmet haklarında ittifak etmiş büyük zevatların kitaplarını okumak, nisbet veyahut bereketleriyle şereflenmek yoludur. Buna yalnız nisbet ve bereketlenmek için, kitaplarının ince manalarını tedkik etmeden mücerred okumakla devam edilir. Tarikat usullerinden haberleri olsun olmasın bu yolla da Kemaliyetleri elde etmek mümkündür.
Üçüncü yol, dirayetle kitaplarını okumak, kitaplarının içindekilerini inceden inceye düşünmek ile devam edilen yoldur. Bu yolla da, ikinci yol gibi biat olmaksızın nisbeti elde etmek imkanı vardır. Her iki yolu da Kadiri, Şazeli ve bazı Sıddikıyye yolundakiler tercih ettiler. Bu iki yolda yetişene üveysiyy-ul meşreb denilir. Şu kadar ki bazı Sıddikiler bu iki yol zor olduğundan tercih etmediler; tercih etmeyenler bu yoldaki tehlikeleri nazar-ı itibara almışlardır. Bu abd-i fakir’in itikadı da şudur: İntisabla kemaliyeti elde etmek için birinci yolun tercihi şart değildir, deriz.
Ekmel-ul-alimin Bediuzzaman Hazretleri de ikinci ve üçüncü yolu tercih etmiştir. Binaenaleyh üçüncü yolla devam eden her müslimin, İhya, Kut-ul-Kulup, Reşahat, Mektubat-ı Rabbani gibi kitaplara dalıp incelemek ve içindekileriyle amel etmek sayesinde yetişmesi mümkündür. Hatta halisane evradlarını, hizblerini okumak da çok faydalıdır. Şu kadar ki bu yolla süluk edene yedi şart vardır. Bu şartları yerine getirenin ehli tasavvuftan sayılmasında şüphe olmadığı gibi nisbeti de alırlar
Bağlılarından öğrendiğimize göre Allame İsmail Çetin, Said Nursi merhumun son döneminde yanına varmıştır. Nakledenlerin ifadelerini aynen kopyalıyorum:
“1959-1960 yılları Üstad Bediuzzaman hz.leri hastadır. Vefat etmek üzeredir.
Zamanımızın Nakşibendi Şeyhlerinden şuan Antalya’da irşat yapan İsmail Çetin k.s. hazretleri 19 yaşındadır ve Bediuzzaman’ın huzuruna çıkıyor. İsmail Çetin hz.leri molladır, medrese ilmini tamamlamıştır ancak manevi sıkıntırları soruları arayışları vardır...
Bediuzzaman hz.leri ‘al bu risaleleri senin derdine dermandır’ demiyor... ‘Ne fayda ki ömrümün sonunda geldin. Bu sordukların nazari (teorik) değil ameli (pratiktir) dir. Doğru isen doğruları bulursun. Git ara bul erbabanı!’ diyor ve mürşid bulmasını salık veriyor.
Yani Üstad Bediuzzaman hz.leri ‘al bu rsialeleri her derdine devadır’ demiyor. Biliyor bakıyor görüyor İsmail Çetin hz.lerinde evliyalık kabiliyeti var. Onu yönlendiriyor. Nitekim İsmail Çetin hz.leri Adıyaman Menzil ilk şeyhi Gavs Abdulhakim Hüseyni El Bilvanisi ‘ye intisap ediyor...”
İşte bu Allame İsmail Çetin Hz.lerine göre ise Üstad kitap okuyarak kemalat elde etmişti. Yani bildiğimiz anlamda bir Üstadı yoktu.
4.8- Forumun birinde Nurcu kardeşin biri Said Nursi’nin Mevlevi Tarikatından Halifelik aldığını söylemişti. Çok gizli bir bilgi olarak… Arşivimden aramama rağmen bulamadığımdan o kardeşin ciddi ciddi aktardığı olayı ve kaynağını yazamıyorum… Ancak hafızamda kalanı bu kadardır… Rastlar isem o görüşmeleri de buraya kaydedeyim.
4.9- Nurcu olmasına rağmen Nurcuların çoğunluğunca tasvip edilmeyen M. Sıddık Şeyhanzade ise, “Nurculuğun Tarihçesi” kitabında şöyle der:
Molla Said Nursi; Kürdistanın meşayıhı Kiramının Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinden Tarikat-ı Nakşibendiye ve bilvasıta Şeyh Fehim Hazretlerinden ilm-i leduni ve Muhammed Küfrevi’den son dersi aldığı için bunları fevkalade severdi. (Sayfa 42)
Sadık Dursun'un (Şeyhanzade'nin) sözlerini 14. Şua'daki şu satırlar da desteklemektedir.
Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rast gelmiş. Ezcümle, karyem Nurs'tur, merhum validemin ismi Nuriye'dir. Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed'dir. Kàdirî üstadlarımdan Nureddin, Kur'ân üstadlarımdan Nurî, talebelerimden benimle en ziyade alâkadar Nur isimli bulunanlarıdır. (Ne gariptir ki, mühim Nur şâkirtleri arasında Nurî isimli kimseye rastlanmamaktadır.) 14. Şua - Risale-i Nur
Üstadın Üstadı Meselesinde Sonuç:
Görüldüğü gibi, diğer çevrelerden gelen haberlerde de farklılıklar var. Belki de en muammalı maddemiz bu oldu. Risale'nin içinde dahi birbirine tezad ifadeler var. Bir yerde "hiç kimseyi üstad tutmadım" denilmekte; başka yerde "üstadlarım şunlar şunlardır" diye tek tek sayılmakta...
Bu tezadlar tabii ki Nurcular tarafından bir şekilde tevil edilerek anlaşılıyor olmalı...
Ancak bendenizin hissettiği şudur ki Risale'de önce söylenip zaman geçince vazgeçilen ifadeler olmalı. Bize risaleyi sunanlar "hangi kelam ne zaman söylendi"yi birlikte verebilseler; ayrıca sonradan söylenenin asıl olduğunu ifade etseler bu tezadlar belki de ortadan kalkacaktır. Yine mesela "Eski Said" dönemindeki görüşler ile "Yeni" Saidler dönemleri birbirinden kesin hatlarla ayrılmıyor. Ayrılmadığı için de biz tek bir "Said" ile muhatabız imiş gibi algılanıyor. Halbuki Eski Said'den bir takım görüş ayrılmaları olması lazımdı. Yoksa "eski" "yeni" diye ayırmanın anlamı, önemi kalmazdı.
5- Nurcuların Zaman Hal İcabı Edilmiş Övgülerden Teşviklerden Makam Çıkarmaları:
Birçok tanınmış tanınmamış ulemanın meşayihin, Said Nursi hakkında bir şekilde edilmiş kelamlarını bir araya getiren Nurcu kaynaklar bunları yaymışlardır. Bu sözleri derlemelerinden muradları Said Nursi merhumun eşşiz, benzersiz, pek büyük makamda bir alim olduğunu ispat etmektir.
İrtibata geçme imkanım olduğundan Nurcuların, Dede Paşa Hz.leri (Musa Baştürk Bayburdi Hz.)’nden denilerek aktardıkları kelamlarını; Dede Paşa Bayburdi efendinin halen yaşayan dervişlerine sorduk. Bu görüşmelerimizden sonra bir kısım farklılıklar ve farklı anlamalar bulunduğunu tespit etmiş bulunuyoruz. Bu vesile ile bu görüşmelerimizi buradan yayınlamış olalım. Öncelikle, Nurcu kaynaklar, derlemelerinde şöyle ifade ediyorlar:
“Dede Paşa Efendi Hazretleri hakkında Remzi Hoca ile görüştüğümüzde ... bize şu bilgileri verdi:
Dede Paşa Hz.:
'Benim Sultanım, ne anlatayım, Bediuzzaman Hazretleri, o kadar büyük bir insandı ki öldükten sonra Kutup’luk tacı muallakta kaldı. Hiç bir Veli O'nun yerine geçemedi' demişti...
Erzincan depremleriyle alakalı ise şunları söylemiştir:
'Manen yedi şehrin helaki emredilmişti. Bu melekler ilk defa Erzurum'a geldiler. İşe Erzurum'dan başlayacaklardı. Erzurum'daki yatır ve hayatta olan veliler meleklere rica ettiler ki 'Erzurum'da şu anda ana rahminde büyük bir insan var, bir kutup var; O'nun için bize burayı bağışlayın.' Ve bağışlanır ..."
Nurcu kaynaklı derlemede geçen nakil burada bitti. Şimdi de görüştüğümüz dervişlerin sözlerini verelim. Bu dervişlerin soy ismi ve adresleri bendenizde mahfuzdur. Kendilerinin adları kullanılarak iteleme kakalamaya maruz kalmamaları, huzursuzluk yaşamamaları için soyadlarını vermek istemiyorum. Sadece isimlerini belirterek sözlerini yazalım:
Kendisiyle görüştüğümüz Şaban isimli dervişleri özetle şunları söylemiştir:
"Evet, Remzi Hocadan nakledildiği gibi Paşam Hazretlerinin böyle bir kelamı vardır. Bu sohbetin olduğu anda toplanıp gelmiş olan Nur Cemaatinden kişiler de vardı mecliste. Sohbetin yorumu yapılmadı, ihvanlar 'Aslında Paşam şöyle demek istedi' diye bir söz söylemediler. Paşama, 'Bu sohbetin hikmeti nedir?' diye sormadılar da.
Kimse dolduramadı da değil, şöyle buyurdu mübarek Paşam: "Kutupluk tacı 1 hafta kadar boşlukta kaldı. Daha sonra sahibini buldu."
Paşamın Said Nursi Hazretlerine karşı övücü sözlerinde manevi bir siyaset vardır. Nur cemaatinden kişiler mecliste bulunduğu için Paşam o yüzden (Said Nursi'yi) övdü.
Hatta bu sohbetin hemen ardından Paşamın aşıklarından Ekrem Ocaklı Bey, mecliste dedi ki: 'Kutupluk tacı boşluktaydı, (Paşamı işaret ederek) geldi Paşamın başına kondu'. Böyle bir söz de geçti.
Paşam Hazretlerini tıraş eden kişi de Nurcuydu ve onun yanında Said Nursi Hazretlerini hep överdi.
Hem, Said Nursi Hazretlerinin kutup olduğunu var sayalım, ne çıkar ki! Paşam bir sohbetinde de buyurdu ki: 'Said Nursi, 100 küsur ciltlik eser yazdı ama hepsi de zahir için..' Anlaşılabiliyor mu?"
Aynı dervişleri, Erzincan depremiyle ilgili anlatılandan sonra da gülerek şöyle söylemiştir:
"Artık böyle şeyler mi söylüyorlar?! (yani propaganda anlamında)
Nurculuk Tarikat değil, bir ilim yoludur. Fethullah Gülen de bir ilim adamıdır.
Kutup makamlarına gelebilmek için bir Evliyaullahtan el almak, ona bağlanmak gerekir. El almadan olmaz. Hatta Mürşid-i Kamil'e bağlanılmadan Nefs-i Mutmainne makamına dahi gelinemez. Fethullah Gülen’in de her hangi bir Tarikattan dersli olduğunu duymadım, bilmiyorum.
Fakat Nurculuk, Fethullah Gülen ile çok büyümüştür, yaygınlaşmıştır. Dünyaya yayıldılar. Ama bu bir ölçü değildir."
Başka bir zaman ve mekanda aynı nakil kendisine sorulan Gülbey isimli dervişleri de derlemede yer alan nakli değerlendirmiştir. Bu derviş, Dede Paşa Hz.lerine çok yakın olmak ve bizzat hizmetlerini yapmakla tanınmıştır. İşte söyledikleri:
"Evet, kutupluk tacı diyerek sorduğun bu kelamları işittik. Doğrudur. Bu kelamını dinleyip muhafaza eden Nurcular, peki neden Paşam Hazretlerinin diğer başka kelamlarını önemsemiyorlar, dinleyip tutmuyorlar? (1)
Paşam Hazretleri zamanında, Nurcular, bayramlarda seyranlarda 5-10 kişi ziyaretine gelirlerdi. Mecliste bulundukları sırada, Paşam Hazretleri tabii ki onların gönlüne göre söyler, buyurur, onları överdi. Efendim, çünkü bizde tenkid yoktur. Çekişme yoktur. Bir adamın doksan dokuz kusuru olsa, bir tane mahareti, marifeti olsa; o doksan dokuz tanesini ört, gizle; o bir tanesini söyle... Hem de her yerde söyle. Hem de kırk sefer söyle. Bizdeki ölçü, Paşam Hazretlerinin yaptığı budur.
Evet, 'tacı' boşlukta kalmıştır. Ama hangi 'tacı"? Said Nursi merhumun tacı. Boşlukta kalan Peygamber Efendimizin tacı değildir, efendim. (O taca Mürşid-i Kamiller varis olmaya devam ediyorlar. Her zaman, Peygamber Efendimizin varisi bir Kutbu'l Aktab yeryüzünde yaşamaktadır. )
Bakın şimdi,
Adamın biri, afedersiniz bir öküz çalıp Mürşid-i Kamil'in birine götürmüş. Mürşid-i Kamil, bu hayvan çalıntı diye kabul etmiyor, geri çeviriyor. Adamı da gönderiyor. Aynı adam, çaldığı hayvan ile beraber, bu sefer başka bir Mürşid-i Kamil'e varıp ona hediye olarak arz ediyor. O mübarek ise hayvanı kabul edip kestiriyor.
Sonra adam, kabul eden Mürşid-i Kamil'e diyor ki: 'Bu hayvanı filan Veli'ye götürmüştüm, o kabul etmeyip beni göndermişti.' Kabul eden Mürşid-i Kamil, diğer Velinin ismi geçince hürmet edip saygı gösteriyor. Peşinden buyuruyor ki: 'O bahsettiğiniz Veli kimse, öyle bir Zümrüd-i Anka'dır ki her leşe konmaz...'
Aynı adam sonra beriki kabul etmeyen Mürşid-i Kamil'e varıp: 'Sizin kabul etmediğinizi filan Veli kabul edip kestirdi' diyor. Bu mübarek de diğerinin ismi geçince hürmet saygı gösteriyor ve diyor ki: 'O bahsettiğin Veli kimse öyle bir deryadır ki bir damla kir o deryayı kirletmez..'
Abdurrahim Reyhan Efendim Hazretleri buyurdular ki:
"Her Velide az çok müridlerin sayısını çoğaltmak arzusu olur. Dede Paşam Hazretlerinde ise bu arzu yoktu." (2)
Paşam Hazretleri buyurdular ki:
'Cumhuriyet zamanında, önceden yol kesip insanları soyan eşkıyalar, haydutlar olurdu. Onlarınki İslam'a uymayan bir suçtur, tamam. Suçlular. Kasem olsun, ahirette asıl suçlu olacaklar, asıl cezayı çekecekler ise Allah'a giden yolları kesen eşkıyalardır.'
Yine Paşam Hazretlerinden işitmiştik, yine yemin ile söyledi:
'Allah ve Resulullah Efendimiz, asla 'ben' dememişlerdir. Hep 'biz' demişlerdir." Yani mü'minlerle, velilerle, meleklerle beraber...
Eğer bir kimse (kürsüde bir hoca), Allah namına 'ben böyle, ben şöyle' diye anlatıyorsa Allah'a iftira ediyor.
Bir Hacı Celal vardı. Paşamdan ders aldı. Bir gün, Erzincan'daki Terzi Baba'nın terfiini (manevi derecesini) sordu Paşama... Paşam buyurdu ki: 'Velilerin terfiini Veliler bilir. Terzi Baba, şüphesiz bir Velidir. Biz ise ne bülek terfiini? Benim nefsim hiç bir şey bilmez...' ”
Dervişin anlattıklarının özeti budur. Bu konuşmamız bittiğinde, ihtiyaç için tam dışarıya çıkacakken döndü, bendenizi yanına çağırdı ve aynen şunları söyledi:
"Biz, 30 sene (kimi) Nurculara dedik ki Süleyman Demirel'e oy vermeyin…. Madem söz dinliyorlarmış, neden yapmayın dediğimizi dinlemeyip Demirel'i desteklediler!"
--------------------
(1) Dede Paşam Hazretlerinin, insan terbiyesinde Mürşid-i Kamilin gereği hususlarında çok kelamları vardır. Mesela buyurmuşlardır: "Bize Allah’ın lutfu mürşid-i kâmildir. Mürşide teslim olan bu lutfa erer. Dervişliğin yani müridliğin en büyük kârı bu ki Allah kapusunda her bir derdinin dermanı mürşid-i kâmile teslim olmuştur. Çünkü mürşid-i kâmil, bizim yaratılışımızın icabı, bize alettir. ” Mesela “Mürşidsiz Müşkil (zor) hallolmaz. Şeyhsiz gidenlerin kimi mülhid oldu kimi dehri. Kimi cebri oldu kimi kaderi…” Mesela: “İnsanın ruhu, Evliyaullahın hizmetine geçip terbiyesine girmedikten sonra kemaline, iktidarına malik olmaz. Ruh, evliyaullahın sohbetini dinlemedikten sonra halinden haberdar olamaz. Ruhun, hakikatına malik olunca; beşeriyet, noksan sıfat, ten mezbeleliği ve anasır zıddiyeti zail olur (temizlenir). Akıl mecazdan külle geçer. Yine kuldur amma, Allah’tan iktidar alan bir kul olur.." Bunun gibi nice kelamları vardır. Özet: Canlı kanlı bir Mürşid-i Kamil, terbiye ve tezkiye için mutlak lazım.
Nursi merhumun talebeleri ve onların takipçileri ise ısrarla Tarikat, Mürşid-i Kamil devrinin kapandığını; kıyamete kadar Mürşide ihtiyaçları kalmadığını; Mürşid-i Kamil yerinde kitap okuyarak bütün manevi mertebeleri, hakikati, marifeti, terbiyeyi elde edeceklerini söyler dururlar. Özet: Canlı kanlı bir Mürşid-i Kamil, terbiye ve tezkiye için mutlak lazım değil. Kitap okumak ve ilim yeter.
“Peki neden Paşam Hazretlerinin diğer başka kelamlarını önemsemiyorlar, dinleyip tutmuyorlar?” sorusunda bu inceliğin bulunduğuna dikkat etmenizi istirham ederim.
(2) Abdurrahim Reyhan Efendi, Dede Paşa Hazretlerinin tek irşad Halifesidir. Ondan sonra 25 sene post-i şeriflerinde oturmuşlardır. Vefatları 1998’dir.
Derleme Naklin Sıhhatinin Soruşturulmasından Çıkan Sonuç:
Nurcularda Dede Paşa Hz.: 'Benim Sultanım, ne anlatayım, Bediuzzaman Hazretleri, o kadar büyük bir insandı ki öldükten sonra Kutup’luk tacı muallakta kaldı. Hiç bir Veli O'nun yerine geçemedi' demişti... Dervişlerinde Dede Paşa Hz.: "Kutupluk tacı 1 hafta kadar boşlukta kaldı. Daha sonra sahibini buldu." Bu iki kelamın birbirinden ne kadar faklı olduğunu izaha gerek yoktur. Genel bir sonuca varmadan şu kadarını söylemeliyim:
Nurcular, “Meşayihin siyaseti” gereği ve zamanın şartları icabı edilmiş kimi kelamları, “mutlak hakikat” tahtına oturtarak, bütün bunları bir övünme ve büyüklükte ispat vasıtası olarak kullana gelmektedirler. Mutlaklaştırma faaliyetinden önce de kelamlarda değişiklikler-eklemeler-çıkarmalar yaptıkları gözden kaçmıyor... Bu olanların kasıtla yapılmadığına hüsn-i zan ediyorum, etmek istiyorum. Bütün bu farklılık ve abartmalar, içinde bulundukları ve genlerine işleyen “biz bütün ümmetten üstünüz, kimse ayağımıza su dökemez, bizler adeta zamanın Sahabeleriyiz” haletinin eseridir. Bu halet neticesi, farklı algılamışlar, övgülerden, teşviklerden olmadık makamlar çıkarmışlardır.
Bu denli bir büyüklenmenin ne kadar tehlikeli olduğunu izaha ise hiç gerek yoktur. Her Müslüman, ortalama bir bilgiyle tehlikeyi zaten fark edecektir.
GENEL SONUÇ:
Başından beri 5 madde halinde incelediğimiz meselelerin hepsinin ortak tarafı şudur:
Olayları ve kelamları farklı algılayıp farklı yansıtmayı alışkanlık haline getiren Nurcu çevreler, Said Nursi merhumu, aşırı bir yüceleştirme ve efsaneleştirme halindedirler; merhumu hiç kimse tarafından ulaşılamaz bir şahsiyet konumuna getirmişler ve bütün ümmetçe de böyle algılanmasını beklemektedirler... Bu haletin iflah olmaz bir salgın hastalık gibi bütün bünyelerini sardığı dahi ortadadır. Çokça müşahade edildi ki bugün, asgari derecede cemaat bilincini edinmiş her ferdine bu hastalıklar hemen sirayet etmektedir…
Bu gidişatla “İslam’a aç, aşka susamış, derdi bi-ilaç” daha başka nice insana da bulaştıracaklar gibi görünüyor. Çünkü cemaatin kendi içindeki eğitim ve "cemaate eklemlendirme" süreci, daha ilk adımlarından itibaren bahsini ettiğimiz sakat ve hastalıklı zemin üzerinde yürütülmektedir. Öyle ki özür dilemek büyüklere mahsus pek yüksek bir ahlak iken Nurcu çevreler katında özür dileyen, yanlış yaptığını kabul eden, hatası olan bir alim görüntüsünün dahi yeri yok. Öyle ki üstadlarını yetiştirmiş bir hoca fikrine dahi tahammül edemiyorlar. Bu halete, Nursi’ye himmet eden bir Şeyhi olması düşüncesi dahi ağır geliyor… Halbuki bugüne kadar nice muteber, meşhur alim, Hocalarını ve Şeyh Efendilerini öne sürerek hepsiyle azami dercede iftihar etmişler, kendilerini onların gölgesinde gösterme tevazusuna, hakikatte izzetine bürünmüşlerdir.
Bir alime elbette, bulunduğu yerden daha fazla değer, makam verilebilir. Halis niyetle mümkündür, mazur görülebilir... Hatta teşvik edilmiştir. Ve fakat her haddi korumak şartıyla… Bir alimi, diğer bütün ulema ve ehlullahı düşük ve zavallı gösterme karşılığında; talebeler topluluğunu da bütün ümmetin rağmına yüceltmeye çalışmak ise had hudud tanımıyor maalesef...



Mahmud Efendi Hazretlerinin Hayatı, Ulemanın Hakkındaki Beyanları Sohbetleri ve Kelam-ı Kibarı ..İçerik İçin 

