Yunus Emre Hz. Ne Demek İster: Çıktım Erik Dalına - 2
...
Daha önce, Yunus Emre Hz.lerinin 4 beytine Niyazi Mısri Hz.lerinin (*) yaptığı şerhlerini (açıklamalarını) şurada yayınlamıştık:
İstek üzerine, kalan Beyit şerhlerini ki onlar 5 beyittir, şimdi buradan veriyoruz:
Çıktım erik dalına
Anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp
Der ne yersin kozumu
Uğruluk yaptı bana
Bühtan eyledim ona
Çerçi de geldi aydır
Hani aldın gözgünü
Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Bandım verdim özünü
İplik verdim cullaha
Sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar
Gelsin alsın bezini
Bir serçenin kanadın
Kırk katıra yüklettim
Çift dahi çekemedi
Şöyle kaldı kazını
Bir sinek bir kartalı
Salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir
Ben de gördüm tozunu
Bir küt ile güreştim
Elsiz ayağım aldı
Güreşip basamadım
Gövündürdü özümü
Kafdağı'ndan bir taşı
Şöyle attılar bana
Öylelik yola düştü
Bozayazdı yüzümü
Balık kavağa çıkmış
Zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş
Baka şunun sözünü
Gözsüze fısıldadım
Sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler
Dilimdeki sözümü
Bir öküz boğazladım
Kakladım sere kodum
Öküz ıssı geldi der
Boğazladım kazımı
Bundan da kurtulmadım
Nideyim bilemedim
Bir çerçi de geldi der
Kanı aldın gözgümü
Tosbağaya sataştım
Gözsüz sepek yoldaşı
Sordum sefer nereye
Kayseri'ye âzimi
Yunus bir söz söylemiş
Hiçbir söze benzemez
Münafıklar elinden
Örter mâ'na yüzünü
YUNUS EMRE Hazretleri
NİYAZİ MISRİ HZ. ŞERHİ:
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Bir sinek bir kartalı salladı, vurdu yere
Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu…
Bu beyit bazı riyaset (itibar gören nüfuz sahibi) ve mevki ve dava sahipleri olan ve ilimde kâmil geçinen dünya leşi kuzgunlarının, ehl-i tarik münkirlerinin hâllerini ve gözden hor ve hakir ve fakir miskin gezen ariflerin hâllerini beyan eder.
Yani bunların zahirlerinin fakr-ü fenasını (hiç bir şeymiş gibi davranmalarını) ve tezellül-ü meskenetlerini (kendilerini iyiden iyiye aşağılamaları ve yoksul göstermelerini) görüp istihza (alay) tariki (yolu) ile onlara bazı sual eyleyip, onlardan birisi bu gözüne sinek kadar görünmeyen ariflerce şahin gibi ol kartalı kaldırıp yere vurduğunu beyan eder. Yani gözde hor olan derviş azamet ve şöhret ıssı (sahibi) olan filan efendiye galip olup onu sindirdi.
“Ben de gördüm tozunu” dediği Aziz kendileri (Yunus Emre Hazretleri) de ümmî (okuması yazması olmayan) ve fakir-ül hal olup, nice zahitler ve âlimler ona ilzam tariki (susturmak kastıyla) ve bazı suallere başladıklarında suallerine cevaptan sonra kendileri onlara bir şeyler sorup cevabında onları aciz ettiğini beyan eder.
Yani "o hâl bana da vaki oldu onlar gibi kartallara ben de rast geldim” demektedir.
"Men ahlasa lillahi erbaine sabahan zeharet yenabiül ilmi min kalbina alâ lisanihi." Haddizatında bir kimse kırk gün halisen ve muhlisen sabaha dâhil olsa, yani kırk gün hulus üzerine olursa, ilim pınarları onun kalbinden lisanı üzere cari olur. İmdi bunların had bazısı kırk hafta ve kırk yıl sabaha dâhil olmuşlardır, ya ömründe kırk gün hulus görmeyen gönle galip olsa acep midir?
İmdi kartalın, kuzgunun, arı ile ne münasebeti vardır? Kartal her ne kadar gözde ve büyük ise de yediğileştir ve kendinden çıkan dahi cifedir (afedersiniz pisliktir). Ama arı her ne kadar gözde küçük ise de yediği güzel kokulu çiçeklerdir, kendinden çıkan dahi güzel, lezzetli baldır. İmdi doğan ve şahin misilliler ile münasebeti olmadığı besbellidir.
Niyazi Mısri Hazretleri
***
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Bir küt ile güreştim, elsiz ayağım aldı.
Şunu da basamadım göyündürdü özümü…
Bu beyit, yukarıdaki beyitte bir miktar acayiplik anlandığından, yine taliplere nefsi kırma yolunu talim edip, buyuruyorlar ki; “Bir küt ile güreştim.”
Buradaki kütten murat nefstir ki gözü şehvetleri sevme ile tezyin olunmuştur (şehvetler, dünya ve arzular ona süslü gösterilmiştir).
Elsizden murat şeytan aleyhillanedir ki nardan (ateşten) halk olunmuştur. İnananda gazap sıfatı ol ateşin yalımındadır.
Nefs çocuk gibidir. Gıdasını vermezsen kesilir ve lakin açlıktan hararet ve kuruluk hâsıl olur. Bu hararet galip olan soğukluk ve rutubet yani nefsin isteği olan yemek ve içmek ister. (İnsan yiyip içmez ise yaşayamaz) Onun için yine nefsin muradını vermeye muztar olup (zor durumda mecbur kalır) verir idim. (Yiyip içtikçe de nefsim diri durur idi) Yani murad üzere nefsimi yenemezdim demektir.
Bu beyit yukarıdaki beytin (kartalı yerlere vuran sinek beytinin) zıddıdır. Yani der ki sureten her ne kadar zayıf isem de her düşmanıma Hakk’ın izni ile galip oldum (sa da). Ama nefs ve şeytana bil külliye (tamamiyle) galip olup ellerinden halas olamadım (kurtulamadım, temizlenemedim). “Özümü göyündürdü (yandırdı)” der.
Ve bu beyitte tembih var ki Salih-i Arif her ne kadar nefs u şeytanına galip olursa da yine kendini nefsin mağlubu ile mağlup değilse de dava ehli olmaya, fena (yokluk) ehli ve züll u iftikar (hor ve fakir) ehli ola. Kendini daima aciz ve zelil göstere ve nefsini ucbe (kendini beğenmişliğe) düşmekten sakına. Zira kim nefsini beğendi ve onunla dost oldu, cümleye düşman oldu ve her düşmana mağlup oldu, aziz ise de.
Ve her kim nefsine düşman oldu ve daim nefse muhalefetten hali (boş) olmadı, cümleye dost oldu. Ve her düşmanına galip oldu, her ne kadar zelil ise de.
Pes imdi kütten murad şehvet sıfatıdır ki cazibedir. Yani eli var, ayağı yok, murad (kast) nefstir. Ve elsizden murad gazap sıfatıdır ki dafladır. Yani ayağı var eli yok murad şeytandır. Yani ALLAH’ın muradına muvafakat ve şeytana muhalefet üzere oldum. Nefse galip olmak vaktinde şeytan nefse yardım edip, gazap sıfatıyla nefsime yardımcı olup, ikisi bir olup bana galip oldular. Ve dahi ibadetlere Ragıp oldukça (rağbet ettikçe) şeytan beni men ederdi (engellemeye çalışırdı), fariğ oldukça (gayretten kesildikçe) şeytana yardım edip üzerime yorgunluk bırakıp ibadet terkini sevdirir ve lezzet verirdi. Daim bu cenk ile onlara gâh galip ve gâh mağlup olurdum. Bil külliye ellerinden halas bulup, şerlerinden emin olamadım diye süluk ehlini bu ikisi ile daim muhalefet üzere kandırır. (nasihat eder)
Gör imdi derviş ne acep sinektir ki devler ve periler ile kahraman ve Süleyman gibi cenk eder. Ve nefs u şeytan ne yaman düşmanlardır ki bu ikisinin elinden Enbiya ve Evliya ağlayıp inlemekten hali olmamışlardır. Zira bu ikisinin elinden kimse halas olmaz, meğer kendiliğinden tamamen fani ola (Varlığından tamamen kurtula, yokluğa karışa), Ol kurtulur ancak.
Niyazi Mısri Hazretleri
***
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Kaf dağından bir taşı, şöyle attılar bana
Öğlelik yola düştü boza yazdı yüzümü…
Kaf dağından murad Şer-i Şeriftir (Şeriat-i Muhammediye) ki cümle halkı sarıp dairesine almıştır. Vebüyük Alimler (kesserehümullahü ve refaa şanehün ALLAH onları çoğaltsın, onları kuvvetlendirsin, şanlarını yüceltsin) ol dağ üzere her tarafında ahval-i halka nazar edip dururlar ki her canipten bir halel (bozulma) zuhur edecek olursa etraftan ona taş atıp katil (öldürmek) mi icap eder veyahut hadd (sopa veya hapis) mi veyahut tazir mi (korkutmak mı) veyahut tedip mi (uslandırma nasihat mı) icap eder, fiil hal emri icap edip ol tarafından yıkılan yeri tamir ederler. Zira âlemin nizam u intizamı onların vücudları (varlıkları) sebebiyledir. Her ne yüzden bu din-i İslam’a ve şeriata muhalif bir kimseyi görseler veya işitseler "min indillah" (ALLAH katından) bunlara gayret-i diniye düşer, onu önlemeye çalışırlar.
Büyük Şeyhlerin sözleri ise ekseriye mutlak olmakla anlaşılması gayet zor olup, (Zahir) Ulema bunların mutlak kelamlarını Şeraite muhalif zannedip ekseriya lanet taşını bunların üzerine atarlar. Ve lakin ol sözlerden Meşayihin muradı, Ulemanın anlayışına doğan mana olmamakla, onların lanet taşları Meşayihe dokunmaz.
Zira üzerlerine hücum ederlerse, ol sözün Şeriata muvafakati (uygunluğu) yüzünü beyan edip, ol lanetten kurtulurlar.
Yunus Hazretleri buyururlar ki; Ulema benim mutlak kelamımı anlamamakla bana lanet taşı attılar. Benim muradım onların anladıkları gibi olmamakla taş yol ortasında kaldı.
"Öğlelik yol" demekten murad; öğle gün ortasıdır, ilm-i zahir (satırdan öğrenilen ilim) de nısıf-ı ilimdir. (ilmin ortası, yarısıdır). Zira ilmin akidelere ve amellere müteallik (ilişkili) olanı ilm-i kelam ve ilm-i fıkıhtır ki ilm-i zahirdir. Ve ahlaka ve içi temizlemeye ait olanı ilm-i ahlak ve ilm-i hakikattir ki ol ilm-i batındır. (Diğer yarısı)
İmdi ulema-i zahirin ziyade iyi anlayanın ilmi yol ortasına denktir. Öğlelik yol dediği ona işarettir.
“Boza yazdı yüzümü” dediği yani az kaldı ki muradımı anlayalar ve saklanması üzerime farz olan ilmi onlara keşfetmiş (ifşa etmiş) olam diye korktum. Zira rububiyet (İlahi terbiye ve varlıkları geliştirme)sırrını keşfetmek (açıklamak) küfürdür. Tefsir-i Kadi’de; "Ya eyyüherresulü beliğ ma ünzile ileyke min Rabbike" ayetinin tefsirinde der ki "Esrar-ı İlahiden bazı sır vardır ki ifşası haramdır."
Ve ihya-i ulûm’da Zeynel Abidin’den nakledip buyururlar ki; "Bazı ilim cevherleri vardır ki ben onları ifşa etmiş olsaydım bana 'sen puta tapanlardansın' denirdi." Bu beytin manasını beyan etmek lazım değil, ehline malumdur.
Niyazi Mısri Hazretleri
***
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Balık kavağa çıkmış, zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş, bak a şunun sözüne
“Balık” ilham tariki ile gönle varid olan ALLAH’ı bilmektir ki balık, denizinde olur. O derya dahi Arifin gönlü fezasında olur.
Gâh dalgalanıp balık gibi derya arasından taşra (kıyıya, kenara) gelen arif, sahilde olanlara dağıtır. Lezzetinden can-ü dil (ruh ve kalb) gıda-i ruhaniler (manevi lezzetler) bulur.
“Kavak" meyvesiz boyu güzel bir ağaçtır. (Kavaktan) Murad marifet davası eden softadır ki eseri riyasettir (baş olma davasıdır). Büyük velilerin düşünce ve sohbetlerinden bazı kelimeler ezberleyip yanına gelen bazı gözü bağlılara, ol hakikatleri kendi hali olmak üzere satar, maksudu dünyayı yutmaktır.
“Zift turşusu" dediği oldur ki; ne kendi hazzeder ve ne dinleyenler hazzeder. Kendi hazzetmez, zira bilir ki kendi hali değildir. Ve dinleyenler dahi hazzetmezler, zira candan gelmeyen marifet, lezzetsizdir.
Bunların misilleri kâmillerden birisi şöyle vasf-u beyan etmiştir.
“Emel hıyamü feinna kehıyamihim ve era nisael hayyı gayre nisaiha."
"Çadırlar aynı bildik çadırlar fakat obanın kadınları başka kadınlar."
(Tefsiri: Kalıp başka, ruh başkadır. Yani "göründüğü" gibi "olmuş" değildir.)
Yani "marifet sözünü" cahil diline alır, dünyayı yemek için. Arif onu görür, bilmezlikten gelir. Maarif (arif olmayan) sözlerini kor, turşu sözlere başlar ki sakladığını kâmiller bilir. Zira leylek koduk doğurmuş gibi olur.
“Leylek”ten murad ALLAH’ın büyük kullarıdır. Zira leylek yemek, içmek ve tenasül (üreme) yüzünden olan halini halka gösterir. Ama bir seferi vardır, onu kimse bilemez ki ol sefer neredir. Kezalik (bunun gibi) Arif-i Billâh olan kâmilin de dış görünüşü halkladır. Ama iç dünyasını kimse bilemez ki nedir? Ve Arifin gönlü ne makamda ve ne haldedir? Yedi kat gökleri, Arş’ı ve Kürsi’yi arasalar Arif-i Billâh nerde idiğün bilemezler.
“Leylek koduk doğurmuş” dediği ekseriya ALLAH’ın büyük velileri tesettür (gizlenmiş) hal ile bağlıdırlar. Hususiyle balığın kavağa çıktığını gördükçe ziyade tesettür ile belki gayb kubbelerinin altına gizlenirler. Hallerini gizlemek için cahilane sözler söylerler. Nitekim kavak cahil, arifane sözler söyler ki itibar ederler; daima yüksekte ola. Leylek ise cahilane hareket edip kendini öyle gösterir, halk bana iltifat etmesinler, seferimden geri kalmayayım diye. Halk ise kavağın sözüne inanırlar, leyleğin sözüne ta’nedip (kötüleyip) “bak a şunun sözüne” diye ayıplarlar. Ama ehli olanlar ikisinin sözüne de itimat etmeyip “bak a şunun sözüne” diye taaccüp ederler.
Niyazi Mısri Hazretleri
***
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Yunus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez.
Erenler meclisinde bürür mana yüzünü
Haddizatında (esasen, gerçekten) Yunus Emre’nin bu sözü gibi bir söz, gelip geçmiş Şeyhler tarafından söylenmemiştir. Gerçi görünüşte alay ve istihzaya ve çocuk eğlencelerine benzer ama, batınen ALLAH gelinleri olan, İlahi sırlar ve hakikat manası olan bakirelerin namahremden (yabancılardan) çekilmiş duvak ve nikap (örtüsü) gibidir. Ta ki namahrem (bu sırlardan uzak kimseler) gözü görmeye ve eli ermeye. Yunus Emre’ye bu beyit sahih olur:
Her bir âşık bu yolda bir türlü nişan vermiş.
Biri nişan vermedi nişanımdan ileri
Bu kasidenin bir misali de buna benzer ki buzağının burnuna kirpi derisi burunsalık bağlarlar. Ta ki anası emzirmesin diye. İmdi namahrem olanlar bu beyitin sütünü emmek istedikçe her beyit hakiki sütün vermez, reddeder.
Niyazi Mısri Hazretleri
YUNUS EMRE HZ. BEYİTLERİNİN ŞERHİ BURADA SONA ERMİŞTİR.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Dipnot Niyazi Mısri Hazretleri Kimdir?
Mehmet Niyazi, II. Osman devrinde, hicri 1027, miladi 1617 yılında Malatya’da doğmuştur. Babasının (Ali Çelebi) bir Nakşibendi Tarikatı mensubu olmasına rağmen, henüz 21 yaşında genç bir vaiz ikenHalvetî Tarikatı şeyhi Malatyalı Hüseyin Efendi’ye intisab etmiş, Kadiri bir mutasavvıftan istifade etmiş olan bu şair sufinin kabiliyetlerini geliştirebilecek kişileri bulabildiği söylenebilir.
Diyarbakır ve Mardin'de mantık ve kelam okudu, o zamanlar hocası yalnız Mısır’da bulunan "Miftah-ı Ulumil Gayb" (Gayb ilimleri anahtarı) ilmini öğrenmek üzere Mısır’a gidip Ezher Camii civarında kadiri bir şeyhe bey'at etti. (Mısri Lakabı, ilim tahsilini Mısır'da yapmasından mülhemdir; yoksa mübarek Anadoluludur..)
Bir gün şeyhi ona “Zahir ilim talebinden tamamen vazgeçmedikçe tarikat ilmi sana açılmaz” dediğinde niyaz ile ALLAH’a istihare ettiğini, rüyasında Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin Niyazi'ye nasibinin bu şehirde olmadığını ve “Senin şeyhin bu şehirde değildir” diye Anadolu tarafını işaret ettiğini Mevaidu’l-İrfan (İrfan Sofraları) adlı eserinde anlatmaktadır.
Bunun üzerine şeyhinden ısrarla izin ister, rüyasını duyan şeyhi, kendisine hilafet vermeyi teklif eder ise de o gitmede ısrar eder ve izin alıp Mısır’dan ayrılır Anadolu yoluyla İstanbul'a gelir. Sokullu Mehmet Paşa Medresesi'nde bir hücrede irşada başlar (1646).
İstanbul'dan Bursa'ya gidip orada Veled-i Enbiya Camii kayyimi Ali Dede'nin evinde ve Ulu Cami yakınındaki medresede oturan Niyazi-i Mısri, yine bir rüya üzerine Uşak'a giderek Halvetiyyenin Elmalı'lı Yiğitbaşı Ahmet Efendi kolundan ve Ümmi Sinan Halifelerinden Şeyh Mehmed'e intisab eder. “Akıbet Şeyhim, göz bebeğim, kalbimin devası” olarak ifade ettiği Şeyh Ümmi Sinan Elmalı (k.s) ile Elmalı'ya giderek şeyhinin dergahında imamlık, hatiplik ve şeyhinin oğluna öğretmenlikte bulunur. Kırk yaşına ulaştığında Mısri Ümmi Sinan’dan hilafetini alarak irşada başlar. İşte onun mücadele hayatı bundan sonra başlar. Uşak, Çal, ve Kütahya’da bulunmuş; Bursa, Edirne’den sonra bir müddet İstanbul’a yerleşmiştir. Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ile komşu olmuştur.
Devamı için lütfen bakınız:
http://sufizmveinsan.com/aksam/niyazimisri.html
Menkıbelerden birisinde nakledilegelen bir rivayete göre, Necmüddin Kübra bir gün dostları ile zikir halkasında otururlarken bir kartalın bir serçeyi pençesine almakta olduğunu gördü. Hazretin nazarı ilişen serçe kartalı kanadından tutarak yere vurdu.
Yunus Emre tasavvufi hikmet ve remizlerle dolu “Çıktım erik dalına” mısraı ile başlayan şiirinde bu menkıbeye işaret etmiştir.
Yunus Emre’nin tasavvuf edebiyatında üzerine şerhler yazılacak kadar ünlenen muammalı deyişinde :
"Bir sinek bir kartalı
Salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir
Ben de gördüm tozunu.."
mısraları Necmüddin Kübra'nın himmetinin büyüklüğüne işaret etmektedir.
Mahiyetinde bir açıklama dahi yapılmıştır.
"Evliyaullah himmeti dağlara takla attırır" sözü de bu kapsamda yorumlanmıştır.


