Seyyid İbrahim el-Ahsai Hazretleri'nin Cübbeli Hocamıza Dûası .İzlemek ve de Dua'ya İştirak Etmek için Buraya Tıklayınız.                Cübbeli Ahmed Hocaefendi için Seyyid Hazretlerinin Okuduğu Mevlid-i Şerif ve Duası İçin Tıklayınız.

Yazdır

Nurcular Neden Farklı Anlatma Gereği Duyuyorlar 1

Yazar: Sami RuhanPosted in: Sami Ruhan

GİRİŞ

Bugüne kadar pek çok meselede Nurcu ağabey ve çevrelerin anlattıklarıyla diğer farklı farklı yerlerin anlattıklarının birbiriyle uyuşmadığını tespit etmiş bulunuyoruz.

Bu tür faklı ifadelerin geçtiği pek çok yerde Nurcular feveran ederek, üstad ve talebelerine güvenmeyeceğiz de kime güveneceğiz gibi, garip savunmalar ile bir o kadar da muhataplarını suçlayıcı bir halete bürünüveriyorlar. Bu feveranın temelindeki kabul, Nurcu büyüklerinin olayları herkesten daha doğru değerlendirdikleri, hatırladıkları ve naklettikleri varsayımıdır. Bu yaklaşımla beraber, bir takım farklılıklar tespit edilebiliyorsa; kimliğini nazar-ı dikkate almadan sorunu diğer çevrelerde aramak tavsiyesi verilmiş oluyor dolaylı olarak… Bütün savunmaların özeti budur.


Çok çok istisna birkaç Nurcu bu yaklaşım dışında kalmakta; diğerleri mezkur yaklaşımı top yekun, aşırı bir kendilerinden eminlik ve kibir ifadeleriyle sahiplenmektedirler. Sonuna kadar...

Bu çalışmamızda farklı anlatımlardan önemli gördüklerimizi etraflıca anlatacak ve başlığımıza ad olan “Nurcular Neden Farklı Anlatma Gereği Duyuyorlar” sorumuzun cevabını bulmaya çalışacağız inşallah.

 

1- Sultan Abdulhamid Han’ın Torunundan Özür Dileme Meselesi:

Soru: Bir tarihçi, Üstadın vefatından önce, urfaya giderken ankaraya uğradığı, burada sultan 2.abdulhamitin torunu nemika sultan ile görüştüğünü, ve ondan, ''sultana muhalefet etmekle yanıldığını ve helallik istediğini'' iddia ediyor ve bu iddiaya nemika sultanın damadını şahit gösteriyor? Bu hadise gerçekten vuku bulmuş mudur, cevabınızı bekliyoruz.. 05-Şubat-2009 - 09:57:53

Sorularla Risale-i Nur Sitesi, Cevabımız:

Değerli Kardeşimiz;

Üstat ile AbdulHamit Han hazretleri arasında helalleşmeyi gerektirecek bir vaka olmamıştır. Şayet helalleşecek bir durum olsa bile, mağdur olan Said Nursi olduğu için, helallik istemek AbdulHamit Han hazretlerine düşerdi.

Üstadın, AbdulHamit Han dönemi ile olan meselesi ve tenkidi, tamamen fikridir. O zamanın bazı çapsız bürokratları, üstadı tam anlayamadıkları için tımarhaneye attırmışlardır.

(İmlasına dahi dokunmadan olduğu gibi kopyalanmıştır)

Görüldüğü üzere; Nurcu çevreler kesinlikle özür dileyen, dileyebilen bir üstad görmek istemiyorlar. Bu cevap sorularla risale sitesine ait; ancak başka yerlerde, gazete internet köşelerinde de Nursi'nin pişman olabileceğini ve özür dileyebileceğini şiddetle reddeden yazılara bizzat rastlamış bulunuyorum.

Yukarıda yer alan cevabın sorusuna dikkat ederseniz “bir tarihçi” diye başlıyor. Kimdir bu tarihçi? Türkiye’nin arşiviyle, eserleriyle, şahsiyetiyle, fikirleriyle önde gelen tarihçi-yazarı Kadir Mısıroğlu…

Gerçekten de Kadir Mısıroğlu, bizzat şahid olanlarından "özür dileme" hatırasını alarak Dünya’ya duyuran isimdir. Kadir Mısıroğlu “özür dileme hadisesini” şahitlerinin ağzından şöyle veriyor:


[7 nolu dipnot] Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet kendilerine hiç yakışmayacak iki şahıstan biri olan Üstad Bediüzzaman Said Nursî, pek geç kalmış dahî olsa, âhir ömründe nedâmet (pişmanlık) göstermiştir.

Şöyle ki: Prof. Dr. Osman Turan merhumdan dinlediğime göre Bediüzzaman Said-i Nursî, 1960 yılında vefâtıyla nihayetlenen Urfa seyahatine çıkarken Ankara’daki evlerini ziyaret etmiş ve O’nun kayınvâlidesi Nemîka Sultan’dan dedesi adına helâllik istemiştir:

Bilindiği üzere Osman Turan Bey’in kayınvâlidesi Nemika Sultan, Selim Efendi’nin kızıydı. Selim Efendi ise, Sultan II. Abdülhamid’in en büyük oğluydu. Nemîka Sultan, Ankara’da damadıyla birlikte yaşamakta ve bir apartman katında kendisine tahsis edilen odadan çıkmayarak devamlı ibâdetle meşgul olmaktaydı. Vâkî ısrar üzerine misafirlerin yanına gelmiş ve Said-i Nursî merhum, şu sözlerle kendisinden helâllik dilemiştir:

“-
Sultan Efendi Hazretleri!.. Biz, gençlik sâikasıyla İttihadçıların propagandalarına kapılarak dedeniz merhum Abdülhamid Han Hazretleri hakkında pek çok itâle-i kelâmda (lisânen tecâvüzde) bulunduk. O’nun vârisi sıfatıyla sizden helâllik diliyorum. Ben bir ölüm yolcusuyum. Kabre az mesafem kaldı. O’nun nâmına bana hakkınızı helâl ediniz!..”

Nemîka Sultan:

“-Ne beis var hoca efendi!.. O zamanın siyâseti icabı böyle çok işler oldu!.. Artık geçen geçti.”

Demişse de Bediüzzaman sarahaten “Helâl ettim!..” cümlesini duymak istemiş ve bunu Sultan Efendi’ye ısrar ederek üç kere tekrarlatmış ve sonra da:

“-Oh!.. Elhamdülillâh, inşallâh bu haktan da kurtuldum. Artık müsterih olarak ölebilirim!..” demiştir.

Hakîkaten o anda Urfa’ya gitmek üzere yola çıkmış bulunuyordu. Urfa’ya varmış ve kısa bir müddet sonra da orada vefat etmiştir.


(Makalenin Tamamını Görmek İçin Tıklayınız)

Verdiğimiz nakil müstakil bir çalışmanın dipnotundan. Mezkur makaleyi görmek için linki ziyaret edebilirsiniz. Aynı dipnotta daha başka bilgiler de verilmektedir. O diğer bahsedilen bilgilere bu çalışma altında başka bir vesile ile değineceğiz inşallah.

Dikkat ederseniz, Kadir Mısıroğlu, filan kitaptan, üçüncü beşinci şahıslardan aldığını nakletmiyor. Prof. Dr. Osman Turan’dan hatırayı naklediyor. Osman Turan, kendisinden özür dilenen Abdulhamid Han’ın torunu Nemika Sultan’ın damadı… Özür dileme hadisesi kendi evinde, gözü önünde cereyan eden zattır Osman Turan. Bundan fazla olarak yorum yapmaya ihtiyaç yoktur.

2- Saray, Baş edemeyip Kurtulmak İstediği Said Nursi’yi Tımarhaneye Attırdı meselesi:

Aynı minvalde olduğu için hemen zikredelim; Nurcu çevrelerin Said Nursi merhumun Osmanlı zamanıyla ilgili olarak verdikleri bilgilerin özeti şudur:

“Üstad, eski Said döneminde memleketin meseleleriyle; özellikle de, doğunun eğitim ve kültür konularıyla yakından ilgilenmiştir. Bu ıstırapla İstanbul’a kadar gitmiş, halifeyle görüşmek istemiştir. Ancak padişahla bizzat görüşme mevzuu meçhuldür. (Hatta kimi yerlerde görüştürülmediği ifade ediliyor)

Fakat araya giren paşalar üstadı dinlemiş, adetleri üzere, ihsanı şahaneden vaatler, teminatlar ve hediyeler teklif etmişlerdir.

Üstadımız ise; ‘Ben maaş dilencisi değilim, maksadımı te’hir ve maaşı tacil etmek ne hikmete mebnidir.’ diyerek teklifi reddediyor.

Paşalarla arasında ciddi anlamda münakaşalar oluyor. Hatta üstadın Fizana, Trablus ve Taif’e sürülmesi bile gündeme geliyor. Fakat zülüflü İsmail paşanın (askeri okullar müfettişi) tavsiyesi ile, üstadımızdan kurtulmanın yolunu onu tımarhaneye göndermekte buluyorlar. Üstadımız 2 Musevi, 1 Rum, 1 Ermeni, 1’de Türk doktorundan rapor alınarak, ‘Toptaşı tımarhanesi’ne konuluyor. Orada bir müddet kalıyor. Tımarhanenin en yetkili doktoru tarafından yakın takipte, uzun görüşmeler ve sohbetler neticesinde doktor, şöyle bir rapor tanzim ediyor. ‘Eğer Bediüzzaman da zerre kadar mecnunluk eseri varsa, dünyada akıllı adam yoktur.’

Bu hadise Cemal Kutay’ın eserlerinde, üstadın divanı harbi örfi eserinde, o zamanlarda Eşref Edip beyin çıkardığı "Yeni İstiklal gazetesinde nakledilmiştir. Ayrıca Necmettin Şahiner’in "Bilinmeyen taraflarıyla Said Nursi" eserinde anlatılmaktadır. Üstadımızın tımarhanede 15 gün kadar kaldığı rivayet edilmektedir.”

Dikkatle okunursa görülecektir ki Saray ve çevresi Said Nursi’ye fena muamelede bulunmuş, onu cezalandırmak için tımarhaneye kapattırmıştır. Nurcu çevreler, bu konular gündeme geldikçe evirip çevirip bu hatırayı naklederler. Naklettikleri gibi Abdulhamid Han’ın baskı uygulamasından, bunun devletin düşmanlarını çoğalttığından ve yıkılışı hızlandırdığından, meşruiyet ve cumhuriyet yönetimlerinin faziletlerinden dem vururlar.

Kadir Mısıroğlu’nun yukarda kullandığımız dipnotu bilgisinde ise o dönemdeki olaylar yine şahidler gösterilerek farklı anlatılmaktadır:

“Rahmetli Celâleddin Öktem Hoca’dan dinlediğine nazaran, II. Meşrûtiyet arifesinde İstanbul’a gelen Said-i Nursî merhum o zaman Dârulfünûn’a tahsis edilmiş olan Zeyneb Kâmil Konağı’nda bir konferans vermiş. Bu konferansta Sultan II. Abdülhamid hakkında ileri-geri sözler söylemiş. Ezcümle Celal Hoca’nın bizzat işittiğini söylediği şu sözleri sarf etmiş:

Sultan, tek başına koca bir sarayı işgâl ediyor. Çıksın oradan!.. Ben orayı mektep yapacağım!..’

Bu ve benzeri sözler yüzünden tımarhâneye sevk edilmişse de doktorlar, ‘aklında bir noksanlık olmadığını ve sırf görgüsüzlüğü sebebiyle yakışıksız sözler sarf ettiğini’ söyleyerek onu serbest bırakmışlar.

Bundan sonra Mâbeyn’e gelerek Padişah ile görüşmek istemiş, fakat bütün ısrarlara rağmen belindeki hançeri çıkarmak istemediğinden bu görüşme vâkî olamamıştır.

II. Meşrûtiyet’in ilânı üzerine Selânik’teki “Hürriyet Meydanı”nda düzenlenen bir mitingde bir konuşma yapmış, bu konuşma “Nutuk” adıyla basılıp halka dağıtılmıştır. (İstanbul, 1326…..)

Daha sonra Sultan Reşad’la görüşen Said-i Nursî, O’ndan Van’da tesis etmek istediği medrese için yardım almış ve hayatının sonuna kadar bu para ile yaşamıştır.

Vefâtında, bu altınlardan arta kalanlar, benim Eskişehir Askerî Cezâevi’nden hapishâne arkadaşım olan Hüsrev Altınbaşak’ta kalmış. O da bunları bozdurarak bugünkü ‘Hayrat Vakfı’nı kurmuştur”


(Yine Aynı Makale: Makalenin Tamamını Görmek İçin Tıklayınız)

Farklılık, yazılanlarda çok açık olarak görülüyor. Said Nursi’nin Padişahla görüştürülmemesinin sebebi belindeki hançeri çıkarmak istememesi. Tımarhaneye yollanmasının sebebi, Padişah aleyhine tertip edilen toplantılarda 'Padişah Saraydan çıksın orayı mektep yapacağım' gibi uygunsuz sözler etmesi.

Nurculara göre ise Padişah ile görüşmesini engelleyen Paşalar, bu kabadayı gençten kurtulmak için önce sürgün tedbirini düşünmüşler, olmadı sonra tımarhaneye kapattırmışlardır… Zaten incesine düşündüğünüz zaman, eğitim ile ilgili bir talebi, sert ve makama uygun olmayan bir lisanla dile getiren bir genci niye tımarhaneye yollayıp kurtulasınız ki? İzahı kabil değildir. Akla yatmıyor. Bu anlatılanlarda suç ile verilen ceza arasında ciddi bir oransızlık var. Paşalar, makama uygun lisan kullanmayan bir genci en çok bir iki tokat atıp, hadi evladım işine gücüne, bizi meşgul etme deyip kovabilecekken, tımarhaneye yollayarak kurtulmaya çalışıyorlar. Orantısızlık sanırım anlaşılmıştır.

3- Eskişehir Hapishanesinde Şeyh Şerafeddin Efendi Nur Talebelerini Kendine Bağlamak İçin Sürekli Uğraştı, Başaramadı meselesi:

Eskişehir Hapishanesi, Şeyh Şerafeddin efendi ve Said Nursi merhum… Menemen Hadisesi bahane edilerek Eskişehir’de hapsedilenler arasında Şerafeddin Dağıstani Efendi ve Said Nursi merhum da vardır. Ve o hapishanede olanlar hakkında iki kesimden gelen hatıralar birbirinden farklıdır. Öyleyse, iki tarafın görüşlerini ayrı ayrı özetlemekte fayda var:

a- Eskişehir Hapishanesinde Yaşananlarla İlgili Olarak Nurcular Ne Diyor?

Şimdi ilgili soru ve cevabı kaldırılmış olabilir, fakat arşivimizde kayıtlıdır. Çünkü sitede yer alan kimi soru ve cevapların tartışmalara sebep olması yüzünden veya başka sebeplerle siteden kaldırıldığını görmüştük. Risale-i Nur ve Nurcular ekseninde sorulara cevap veren “Sorularla Risale-i Nur” sitesinde mehmet-19 adlı bir kullanıcı, 19-Temmuz-2007 – saat 16:35:21’de şu soruyu sormuştu:

Soru: Kastamonu Lahikasında geçen eskişehir hapishanesinde nur talebeleri içinde celpkarane sohbet eden nakşi evliyası kimdir?

Sorularla Risale-i Nur editörünün verdiği cevap: Osmanlıca Lemalarda geçen Eskişehir hapishanesinde nur talebelerini kendi tarikatına çekmek için cazibeli bir şekilde faaliyet gösteren ve telkinatta bulunan zat; o zamanın Nakşi velilerinden Şeyh Şerafettin efendidir.

***

Bahsi geçen Lahikadaki satırlar ise şunlardır:

Kastamonu Lâhikası - Mektup No: 52 - s.1603

Umum kardeşlerime birer birer selâm ediyorum.
________________________________________

Sıra No: 52

Feyzi kardeşim,

Sen Isparta vilâyetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede-Allah rahmet eylesin-mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur'un elli altmış şakirtleri içinde celbkârâne (Kendine bağlamak için) sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur'un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu.

O şakirtlerin gayet keskin kalb ve basireti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale-i Nur'a hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü'mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü'mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velâyet ise, mü'minin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.

İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki, benim gibi biçare günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı müctehidlere dahi tercih ettiler.

Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, "Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım" dese, sen Risale-i Nur'u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.

İmza: Said Nursi

***

Dört ay mütemadiyen celbkârâne (kendine bağlamak için) sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi.

Bu satırlara göre, Eskişehir Hapishanesinde Said Nursi merhumla aynı zamanda birlikte tutuklu bulunan Şeyh Şerafeddin Efendi, Said Nursi merhumun talebelerini elinden almak için mütemadiyen (ara vermeden, sürekli olarak) uğraşmış ve sadece bir tanesini kendine bağlamayı başarmıştı. Celpkarane kelimesinin anlamı ise: Çelmek, Çekmek için uğraşma'dır…

Nurcu yazar Mustafa Özcan da Şeyh Şerafeddin Efendi hakkında 03-07-2006 gününde bir yazı kaleme alarak Eskişehir hapishanesinde yaşananlara değinmiştir. “Şeyh Şerafeddin Dağıstani, bir müddet Eskişehir Hapishanesinde Bedüizzaman'la birlikte olmuş ve hapis yatmıştır. Kastamonu Lahikasında adı zikredilmeden ondan ‘cazibedar bir şeyh’ olarak bahsedilir. Şöyle ki…” diyerek yukarıda Lahikadan alınan satırları yazısında tekrar etmiştir. Mustafa Özcan’ın ilgili makalesi, internette sentezhaber com’da yayınlanmıştır.


***

Diğer taraftan, orientalist (Şarkiyatçı) Prof Dr. Hamid Algar ise yazdığı makaleler ile konuyu ele almış ve hatıranın çok geniş çevrelerce bilinmesine vesile olmuştur. Gelenek Yayınları, Algar’ın ilgili makalesinin içinde yer aldığı "Bediüzzaman ve Tasavvuf" adlı bir derlemeyi Türkiye’de neşretmiş bulunuyor...

Ayrıca, Türkiye’de İnsan Yayınlarından basılan, Prof. Dr. Hamid Algar’ın “Nakşibendilik” isimli kitabı da hadiseyi nakleden eserlerdendir. Algar’ın kitabı “bir başvuru kaynağı veya bir klasik adayı” reklamıyla basılmıştır ama Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiyye hakkında ciddi ve çok sayıda hatalarla ve özensizliklerle dolu bir eserdir. Fakat konumuz Eskişehir Hapishanesinde neler olduğuna ilişkin… Kitabın eksikliklerine girmemiz konuyu uzatmak olacaktır. İşte Nakşibendilik Kitabının Türkiye baskısı, sf. 298’de Algar şunları söyler:


“Türk Hükümeti'nden eziyet görmesi Bediüzzaman'ı diğer bir Nakşibendi şeyhi ile, Şerefeddin Dağıstani (v.1936) ile bir araya getirdi. Her ikisi de 1936'nın başlarında, bir grup talebelerinin eşliğinde, kendilerini Eskişehir'de mahpus buldular. Bediüzzaman'ın bağlıları, Şerafeddin efendinin bağlılarını, kendilerinin veya şeyhlerinin herhangi bir sorusuna karşı, Bediüzzaman'ın otoriter cevabına uymaya davet eder. Şerefeddin efendi, talebelerine teklife aldırmamalarını söyler, ancak Bediüzzaman'ın bağlıları ısrar edince, Şeyhin onlara şunu sordurduğunu ifade ederler: 'Niçin buraya geldik ve buradan nasıl ayrılacağız?' Bediüzzaman'ın talebeleriyle gönderdiği ilk cevabı kısa ve özlüdür: 'Makam-ı Yusuftayken (yani hapisteyken) sükutu tercih edelim, dışarı çıkınca tekrar konuşuruz.'

Şerefeddin'e özel olarak iletilen daha ayrıntılı bir cevapta ise Bediüzzaman şöyle söyler: 'Biz, yolun sorumluluklarını seçkin bir bağlılar grubuna devretmek için buradayız; hapiste olmak bir talihsizlik değildir.' O aynı zamanda Şerefeddin'in bağlılarının sırayla ne zaman hapisten çıkacaklarını da önceden söyler ve altı ay içinde 'Ehlullahtan birinin' vefat edeceğini belirtir. Bu 'Ehlullah'ın Şerafeddin'in kendisi olduğu ortaya çıkmıştır. Bu anektottan, Bediüzzaman'ın Nakşibendi Şeyhi ile ortak bir kaderi paylaştığı duygusuna sahip olduğu, ancak şeyhle ve bağlılarıyla ilgili yanlışsız öngörülerde bulunmasına dayanarak, daha üst bir manevi mertebede yer aldığı sonucu çıkarılabilir".

Yine aynı kitapta Nurcu Badıllı’dan da bir alıntı vardır. Vakit darlığından ayrıntılı okuyup yerini göremedim, Tarihçe-i Hayat isimli kitapta bunlar yer alıyor mu tespit edemedim… Fakat, sorularla risale-i nur Badıllının sözlerini şu şekilde doğrulamıştır: “Abdülkadir Badıllı abinin aktardığına göre ise: Şerefeddin Hazretleri dört ay boyunca devamlı olarak Bediüzzaman’ın talebelerini kendi halkasına katmaya çalışmış, ancak yalnız bir tanesinde muvaffak olmuştur..” Bakınız: Tıklayınız: sorularlarisaleinur

İşte Algar, ilgili bahsin dipnotunda Badıllı’nın ifadelerine yer veriyor:


“Eskişehir hapishanesindeki karşılaşmayla ilgili tamamen farklı bir rivayet, Bediüzzaman'ın bağlılarından Abdülkadir Badıllı tarafından aktarılmıştır. Ona göre, Şerefeddin Efendi dört ay boyunca devamlı olarak Bediüzzaman'ın talebelerini kendi halkasına katmaya çalışmış, ancak yalnız bir tanesinde muvaffak olmuştur. Her iki rivayet de Bediüzzaman'ın üstünlüğünü ortaya koyma eğilimindedir”
b- Eskişehir Hapishanesinde Yaşananlarla İlgili Olarak Şeyh Şerafeddin Efendi Tarafı Ne Diyor?

Şeyh Şeraffedin Efendi tarafına geçmeden bağlantılı olduğu için en başında yazalım:

Şeyh Şerafeddin Efendinin yakınlarıyla da görüşmüş olan Yalovalı Araştırmacı Yazar Arif Ekim, “Yalova Araştırmaları 1” kitabında yer alan makalesinde, yukarıdaki Algar ifadelerini aktardıktan sonra şöyle diyor:


“Hamid Algar, açık söylemek gerekirse, bir defa okuduğunu ya yanlış anlamış ya da çarpıtmıştır. Mesela, Said-i Nursi'nin Şerafeddin Efendi'nin altı ay içinde öleceğini söylediği cümlesinde kaynak olarak gösterdiği Hasan Burkay, Said-i Nursi ile Şerafeddin Efendi'nin Eskişehir hapishanesinde kısa bir süre aynı dönemde bulunduğunu ifade ile, olayı çok farklı ifade etmekte ve Şeyh Şerafeddin'in kendisinin ölümünü önceden bilerek müritlerine bildirdiğini söylemektedir: Yani, bu önceden ölümü biliş menkıbesi, bizzat Şerafeddin Efendi'nin kendisine aittir ve Said-i Nursi ile alakası yoktur.”

Hasan Burkay Hz., Meşayihten olup Şerafeddin Dağıstani’nin yakın talebesi ve halifesidir. Şerafeddin Efendiyle ilgili hatıraların kaynaklarından biridir. Bu hatıralarını yazdığı kitapları basılmıştır.

Şimdi Şerafeddin Efendi tarafının ne söylediklerine odaklanabiliriz:


“Menemen Hadisesi” sonrasındaki birkaç yıl içerisinde, ülkemizde hakim olan havanın tesiri ile hemen bütün tasavvuf büyüklerine yapılan takibat esnasında Şeyh Şerâfeddin Dağıstanî ve yakın bağlıları da soruşturmaya uğramış ve birkaç müridi ile birlikte Şeyh Şerâfeddin de Eskişehir cezaevinde gözetim altına alınmıştır. Yapılan mahkeme süreci esnasında yaşananların bir kısmı cezaevinde aynı koğuşta birlikte kaldıkları Konyalı maneviyat adamlarından; tasavvuf ehlinden merhum Ali Kemal Belviranlı’nın (vefatı: 2003) babası merhum İsmail Hakkı Belviranlı (vefatı:1969) kanalıyla günümüze intikal etmiştir.

Bundan başka olarak, Şeyh Şerâfeddin ile Eskişehir cezaevi günlerinde görevi gereği tanışan ve cazibesine kendisini kaptırarak intisab eden ve 1994’de yaklaşık 100 yaşlarında vefat eden Yusuf Efendi adlı biri Eskişehir cezaevi günlerine ilişkin olarak aşağıdaki vakıayı anlatmış ve önemli tarihi ilişkilere işaret eden bu anılar kayıt altına alınmıştır:

“Bir zamanlar Şeyh Şerâfeddin Eskişehir cezaevinde diğer bazı Nakşbendi şeyhleri ve İslam alimleri ile birlikte Menemen hadisesi ile ilgili olarak tutuklanmıştı. Ben de cezaevinde muhafız olarak görevliydim. Tutukluluk halindeki bir diğer önemli kişi ise ünlü Said Nursi idi. Şeyh Şerâfeddin Dağıstanî, halifesi Abdullah ve diğer bazı ileri gelen müridleri ile beraber tutuklanmıştı. Said Nursi de bazı yakın şakirdleri ile birlikteydi. Said Nursi, Şeyh Şerâfeddin’in de aynı hapishanede tutuklu olduğundan haberdar olunca şakirdlerini herhangi bir şeye ihtiyaçları olup olmadıklarını sormak ve yardımcı olabileceklerini teklif etmek üzere nezaketen Şeyh Efendi’ye yolladı. Şeyh Şerâfeddin, bu yardım teklifine ‘Teşekkür ederim, ancak biz ‘Hiç’iz ve ‘Hiç’in de hiçbir şeye ihtiyacı yoktur’ diye oldukça manidar bir cevab yolladı.

Daha sonraki günlerde Said Nursi’nin şakirdleri, yine Şeyh Şerâfeddin’e gelmeğe ve bir ihtiyaçları olup olmadığını sormağa devam ettiler. O her defasında bu talebleri olumsuz olarak cevaplıyordu.

Bir gün Şeyh Şerâfeddin, Said Nursi’nin şakirdlerine Said-i Nursi’ye ‘Neden burada tutukluyuz?’ diye sormalarını istedi. Said Nursi’nin şakirdleri gitti ve bu soruyu ilettiler. Said Nursi, bu soruyu ‘Biz Hz. Yusuf (a.s.)’ın derecesi olan ‘Suskunluk Orucu’ makamına ermek üzere bu medrese-i Yusûfîyye’deyiz’ diye cevapladı. Şeyh Şerâfeddin’in bu soruyu sorması ve Said Nursi’nin de bu cevabı vermesi aralarındaki tartışmaların sonu oldu.

Ancak bu soru-cevap teatisi benim için çok kafa karıştırıcı oldu ve derinlemesine düşünmeğe başladım. Kendi gayretimle bu konunun içinden çıkamayınca bu defa ben Şeyh Şerâfeddin’e ‘Sizin ve bu diğer şeyhlerin burada bulunuşunuzun sırrı nedir?’ diye sordum. Cevaplaması için ısrarımın sonucunda diğer tutuklular ile bir araya geldikleri bir sırada Şeyh Efendi şunları söyledi: ‘Ben buraya sebepsiz yere tutuklanmış olan birçok kişiye manevi sırlar iletmek üzere gönderildim. Manevi desteğe ihtiyacı olan bu kişileri himmetle destekliyoruz. Allah beni buraya bu destek için gönderdi, çünkü bu kimseler buraya toplatılmıştı ve burada olmasa bir araya toplamam da zor bir şeydi. Sizinle vedalaşmak için buradayım, çünkü kısa bir süre sonra bu dünyadan göçeceğim. Sizin sırlarınızı size teslim edeceğim. Tutuklu olmamız, gerçekte bizim için tutsaklık değildir, çünkü daima ilahi varlıkta müstağrak haldeyiz ve biz buradan asla bir tutsak olarak etkilenmeyiz. Bir süre sonra, sizin hepiniz buradan çıkarılacaksınız ve önemli bir şahsın ölümünden sonra tekrar bir araya geleceksiniz.’

Şeyh Efendi’yi dikkatli bir şekilde dinleyen diğer tutuklu ve mahkumlar arasında Said Nursi’nin şakirdleri de vardı ve bütün bunları işittiler. Yaklaşık 3 aylık tutukluluktan sonra Şeyh Şerâfeddin ve Said Nursi de dahil tutukluların çoğu serbest bırakıldılar.”

Bununla birlikte, Eskişehir hapishanesinde Şeyh Şerafeddin Dağıstani ve Said Nursi arasında yaşananlar, 1995'de ABD'de basılmış Muhammed Hişam Kabbani’nin yazdığı “The Naqshbandi sufi way” adındaki bir kitap ile ayrıca dünya gündemine gelmiştir. Bu kitapta, yukarıdaki Yusuf Efendi hatırası ile beraber Eskişehir cezaevinde olanlar tamı tamına yer almaktadır. Bakınız: Kitabın kendisi hakkında bir sitenin reklamıdır: Tıklayınız Bu kitabın 343. ve 344. sayfalarında hatıra ayrıntılı bir şekilde yazılmıştır.

Eskişehir Hapishanesinde yaşananlar ayrıca, Şerafeddin Efendinin Halifesi Hasan Burkay’ın “Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Varisleri” kitabında da kayıtlıdır. Bkn: Şeyh Hacı Hasan Burkay, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Varisleri, Ankara; 1994, sayfa: 255-256

“The Naqshbandi sufi way”de Yusuf Efendi olarak adı gecen kişinin Hasan Burkay'ın “Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Varisleri” kitabında Gaffarzade Yusuf olarak yer aldığını belirtelim. Bu bilgilere hudaverdi.org sitesinden ulaşılabilir. Hudaverdi.org Hasan Burkay’ın bağlılarınca yayınlanan bir sitedir. İlgili hatıralar bu sitede de yazılmıştır.

Söylendiğine göre Hasan Burkay kitabı hazırlarken Gaffarzade Yusuf ile bizzat görüşmüş. Yusuf Efendi cezaevinde mürid olarak bulunmuyor; orada bekçi-gardiyan muhafız gibi bir şey. Ancak Dağıstani'den o kadar etkilenmiş ki sonradan müridi oluyor.

Ayrıca Araştırmacı Dr. Hayati Bice, “İşaret Taşları” ismini verdiği ayrıntılı bir kitabında “Şeyh Şerafedin Efendi” bölümünde bu hatırayı nakletmiştir. Bice’nin ifade ettiğine göre Eskişehir’de yaşananlar Ali Kemal Belviranlı’nın anlattıklarından yazıya dökülenlerdir. Tekrar edelim ki Ali Kemal Belviranlı, hadiseler cereyan ederken aynı hapishanede kalan ve olanlara şahid olan merhum İsmail Hakkı Belviranlı’nın oğludur. Bkn: Dr. Hayati Bice, İşaret Taşları, İnsan Yayınları, İstanbul-2006, sayfa: 257-258

Bu arada hiçbir yerde yayınlanmayan bir hatıradan bahsedeceğiz:


Eskişehir cezaevinde, sabahlara kadar mütemadiyen CELCELUTİYYE okuyarak uykularını kaybeden Said Nursi'ye Şeyh Şerafeddin Dağıstani'nin "Gidin söyleyin Said Molla'ya, bıraksın okumayı; yatsın uyusun; bu işin sonunda bir şey olmayacak! Bize haber verilmiştir " diye haber yolladığı, aynı cezaevinde bulunan bir diğer Nakşi mürşid-i kamilin öz oğlunun bizzatihi anlattığı bir hatıradır. Bir ahbabım aracılığıyla ikinci ağızdan olan bu hatıra bendenize de ulaşmıştır. Nitekim Tarihçey-i hayatta şu bilgi vardır: “Bediüzzaman ve talebeleri idam edilecek diye propagandalar yaptırarak”… Yani bu mahkeme neticesinde Said Nursi ve talebelerinin idam edileceği beklentisi ve söylentisi var idi.

Eskişehir Hapishanesi Hadiselerinde Sonuç:

Biraz uzun olduğu için özetin özetini yapmak gerekecek:

Said Nursi tarafı Eskişehir’de yaşananları şöyle yansıtıyor: Şerafeddin Dağıstani Efendi, ara vermeden Said Nursi’nin talebelerini kendi halkasına katmaya çalışmış ama biri hariç başarılı olamamıştır. Bu da Risale-i Nur’un Tarikat-ı Muhammediyye’den üstün bir eser ve hizmet olduğuna kanıttır!

Şerafeddin Efendi tarafı: Şeyh Şerafeddin Efendi, o hapiste toplanan alim, meşayıh ve salihlere bizzat destek olmak, ümidsizliğe düşmemeleri için hiçbir zarar görmeden hapisten kurtulacaklarını müjdelemek, kendi vefatından önce hapistekilere bir takım emanetleri ulaştırmak ve onlarla topluca vedalaşmak için orada bulunmuştur.

Ayrıca, Şeyh Şerafeddin, devamlı olarak Said Nursi’nin talebelerini kendine bağlamak için uğraşmış değildir! Aksine uzun zaman talebeleri ve Said Nursi’yi geri çevirmiş, onlardan hiçbir istek ve beklentileri olmadığını söylemiştir.

Görüldüğü gibi iki tarafın anlattıkları birbirine muvafık değildir. Nur tarafı, muhtemelen hadiseleri kendi anlamak istedikleri yönde yorumlamışlar ve risale mesleğinin ne kadar üstün olduğunu ispat etmek amacıyla hareket etmişlerdir.

Bizim görüşümüz de şudur: Mevlana Celaleddin Hazretleri buyurur. “Evliyaullah tasarrufuyla, dağları hallaç pamuğu gibi savurur”. Evliyaullah ve tasarrufu nedir bilmeyen ve görmeyen için bu ifadeye kail olmak çok zordur.

Şu bir gerçektir ki Evliyaullah eğer bir alimin talebelerini kendine bağlamak isteseydi talebeleriyle beraber, Said Nursi merhumu da kendine bağlardı. Tasarruf böyle bir şeydir. Fakat hapishanede bulunma amacı ondan bundan adam çelmek değildi. Hiçbir talebenin ona kapılmaması ne Said Nursi’nin gücünü ve etkisini gösterir; ne de Şerafeddin efendinin amacına ve maneviyatına bir göstergedir. Nur camiası, anlamsız bir kıyasa ve ispatlamaya girişerek kendini zor durumda bırakmıştır.

Bu tarz bir ispatlama, talebeler ve muhib nurcular açısından parlak görünebilir; ancak dışarıdan bakan bendeniz gibiler bu tarz bir ispatlamanın tam tersi bir hava verdiğini, olayın farklı yansıtılmasının güvenirliğe gölge düşürdüğünü görmekte zorlanmayacaklardır.


(Bu arada bu mevzunun geçtiği bir sitede, istisnai Nurculardan bir kardeşimiz, Eskişehir’de denilerek anlatılanların Nurcularca yanlış anlaşıldığını vurgulayıp şu mesajı yazmıştır: “ehl-i risalenin bazı mevzuları şimdiye kadar hatalı anladıkları buna binaen başka cemaatlerle aramıza soğukluk girdiğini biliyoruz. Allah’ın izniyle bunlar zamanla düzeliyor ve düzelecektir. Ehl-i risale de üstadın ne demek istediğini tam anlayacaktır inşaallah.” Bu güzel yaklaşımı vermeden geçemedim. Tebrik ve takdir ediyorum)

(Devam edecek inşallah)