ÇIKTIM ERİK DALINA
Çıktım erik dalına
Anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp
Der ne yersin kozumu
Uğruluk yaptı bana
Bühtan eyledim ona
Çerçi de geldi aydır
Hani aldın gözgünü
Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Bandım verdim özünü
İplik verdim cullaha
Sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar
Gelsin alsın bezini
Bir serçenin kanadın
Kırk katıra yüklettim
Çift dahi çekemedi
Şöyle kaldı kazını
Bir sinek bir kartalı
Salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir
Ben de gördüm tozunu
Bir küt ile güreştim
Elsiz ayağım aldı
Güreşip basamadım
Gövündürdü özümü
Kafdağı'ndan bir taşı
Şöyle attılar bana
Öylelik yola düştü
Bozayazdı yüzümü
Balık kavağa çıkmış
Zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş
Baka şunun sözünü
Gözsüze fısıldadım
Sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler
Dilimdeki sözümü
Bir öküz boğazladım
Kakladım sere kodum
Öküz ıssı geldi der
Boğazladım kazımı
Bundan da kurtulmadım
Nideyim bilemedim
Bir çerçi de geldi der
Kanı aldın gözgümü
Tosbağaya sataştım
Gözsüz sepek yoldaşı
Sordum sefer nereye
Kayseri'ye âzimi
Yunus bir söz söylemiş
Hiçbir söze benzemez
Münafıklar elinden
Örter mâ'na yüzünü
YUNUS EMRE Hazretleri
***
Niyazi Mısri Hz.leri bu beyitlerden kimini şöyle şerh etmiştir (açıklamıştır):
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü.
Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu.
Bu beyitten murat oldur ki; her amel ağacının bir türlü meyvesi ve yemişi olur. Ve zahirde her meyvenin bir mahsus ağacı olduğu gibi, her ilmin bir mahsus aleti vardır. Anın ile hâsıl olur. Mesela ilm-i zahirin hulusüne alet; lügat ve sarf ve nahiv ve âdab ve mantık ve meani ve hikmet ve hey’et ve kelam ve hadis ve usül ve fıkıh ve tefsirdir. Ve ilm-i batının hulusüne alet; evvela hulus-ü daim ve olgun Mürşid nefesi ile fasılasız zikir ve az yemek ve az konuşmak ve az uyumak ve yalnız kalmaktır. Ve ilm-i hakikatin hulusüne alet; terk-i dünya ve terk-i ukba ve terki terk etmektir.
İmdi aziz merhum erik ve üzüm ve ceviz ile şeriat ve tarikat ve hakikate işaret ederler.
Zira eriğin taşrası yenir içi yenmez. Erik gibi olan meyvelerin cümlesi amelin zahirine işarettir.
Ve üzüm gibilerin cümlesi amelin batınına işarettir. Zira üzüm hem yenir ve hem nice türlü nimetler andan zuhura gelir. Sucuk ve köfte ve pekmez ve turşu ve sirke ve bunların emsali nice nimetler hâsıl olur. Ve lakin içinde bir miktar riya ve tezkiye çekirdeği olmakla amel-i batına denir hakikate denilmez.
Ve ceviz sırf hakikate misaldir ki; içinde asla yabana atacak bir şey yoktur. Hem yenir ve hem nice marazlara ve illetlere şifa hâsıl olur.
İmdi bir kimse erik talep ederse erik ağacından ister ve üzüm talep ederse bağından talep eder ve ceviz talep ederse ceviz ağacından talep eder.
İmdi her kimse üzümü erik ağacından talep ederse o kimse ahmak ve cahildir. Kuru yere zahmet çeker, külli emeği hebadır, hâsılı mahsulü ancak zahmettir.
Pes imdi bu malum olduysa bir kimse zahir amelinin doğru olup olmadığını bilmek isterse anı şeraitten ve erbabından talep eder. Ve fıkıh kitaplarına müracaat eder. Andan bilip, öğrenip amel eder. Ve eğer batın amelinin salahını ve fesadını ve tenezzülünü ve terakkisini bilmek isterse mürşidin telkini ile usül-ü esma ile gönül kitabına ve ilm-i tabire müracaat eder. Her gün rüyada ne görürse mürşidine arz eyler. Anlar da ona ahvali beyan eder. Andan ol müşkül hallolur. Sulûk edip perver olur.
Ve kimse ilm-i hakikatin ki kendini bilmek ve ayni Marifet-i Rabb’dır zevkine ve hâline ermek isterse, Mürşid-i Kâmil terbiyesi ve büyük perhiz ateşi ile nefsin cemi-i evsafını ve beşeriyetini ve benliğini yakıp masivayı reddederek tamamıyla mahv-ı vücud-i zılli kıldıktan sonra ayni vücud hakiki olup fenası aynı beka olmağile olur.
İmdi bu üç ilmin başka başka yolu vardır. Yolu ile talep edilirse ümittir ki az müddetle maksut hasıl olur. Nitekim erik ve üzümün ve cevizin başka semereleri olup her biri kendi ağacından talep olunduğu gibi.
İmdi bir kimse zahir amelini işlerken ben batın ilmini ve ilm-i hakikati zahir ameli ile ele geçirip tahsil ederim dese ve birçok zahmetler çekse, mesela kendiliğinden esmaullaha müdavemet eylese ve oruçlar tutup halvetler çekse ol kişinin hâli bu erik ağacından üzüm talep etmeye benzer.
Bostan ıssından murat Mürşid-i Kâmildir. “Niçin kozumu yersin?”diye çekişip, kakıdığı tembihtir ki; “Niçin olmaz yere riyazet ve olanları mücahade eder yorulursun? Üç ilmi bir amel ile ele geçireyim mi sanırsın? Her birinin başka ameli ve muallimi ve mürşidi vardır.”der.
Ehl-i kemal bunların gibi sülûk edenleri gördükte nazar edip “Niçin böyle edersin? Sana evvela lazım olan budur ki, var her bir meyvenin ağacından bittiğini bil ve andan amel eyle. Senin misalin buna benzer ki bir kimsenin bahçesinde uğrulayın erik ve üzüm yemeye ağaca çıka, ceviz taşlaya. Bostan ıssı anı gördükçe niçin yersin kozumu dediği gibidir.” Zira hakikat Mürşid-i kâmilin ilmi ve mülküdür. Ve anın ameli, aleti onu bilmeye meleke ve istidat hâsıl etmek ve Mürşid-i Kâmil izni ile terbiyesiyle ağır perhizler ve ona tam teslim ve kendi renginden çıkıp mürşidin rengi ile hemrenk olmaktır.
İmdi mürşit görse ki bir kimse kendiliğinden esmaya ve perhize devam eder; ona der ki, "sahibinden izinsiz bahçeye hırsızlığa niçin girersin?”
Pes imdi tarikat ve hakikat ilmi Mürşid-i Kâmilin bahçesi ve mülküdür. Ve Allah’ı zikretmek ve perhiz ol bahçenin kapısıdır. Her kim ki kendiliğinden sülûk eyler; bir gayrı kimsenin bağına hırsızlığa girmiş gibi olur.
Bunun hariçte bir misali de ona benzer ki; bir alay dülger âletlerini pazardan alsa ve kendiliğinden dülgerlik etmek istese; ol kimse ol sanatı işlemeye başladıktan sonra her murat ettiği işte hangi âlete, hangi pusata yapışacağını bilemez. Bir usta anı gördükte “Bire sanat uğrusu, küstah, hâm dest! Bizim sanatımızı uğrulamak mı istersin? Bizim âletimizi sen niçin aldın?”der. Eğerçi ki ol kimse ol âletleri pazardan akçesiyle almıştır.
İmdi azizin bu beyitten muradı, Mürşitsiz “ben tarikata ve hakikate kendi bildiğim ile amel etmekle vasıl olurum.”diye çalışanların ahvalini temsil tariki ile beyandır. Yani mesele böyle olan ve mürşitsiz yola giden kimsenin hâli; her meyve hangi ağaçta bittiğini bilmeyen ve gönlü üzüm istedikte erikte biter ve erik ağacı diye ceviz ağacına çıkan ve cümle renkleri siyah sanan kör gibi olur.
Yunus Emre (Allah sırrını takdis etsin) bu hâli kendisine nispet etti. Caizdir ki kendi böyle bir zaman Mürşitsiz çalışıp bir şey hâsıl edemeyip sonra mürşide varmış ola. Ve dahi caizdir ki; kendisinden muradı gayrilere tariz ve tembih ola.
Niyazi Mısri Hazretleri
***
Nedir deyip sorana, bandım verdim özünü.
Yunus (Allah sırrını takdis etsin) hazretlerinin bu beyitten muradı, kendiliğinden riyazet edenlerin riyazetinin hâsılını temsil tariki ile beyandır. Yani bu gibilerin hâli hemen poyraz ile çamur kaynatıp, yemeğe ve yedirmeğe benzer. Zira bu kimse kendi her ne yerse isteyene de ondan verir.
Pes imdi, poyraz, yemeği pişirmek değil, belki dondurur. Faraza pişirir olduğu takdirde çamur yenmeğe yaramadığı gibi, perhizden gıda-i ruh hasıl olamaz. Ruhun gıdası olmayınca, Marifetullah ve Allah’ın ilhamı ve varidat-ı ilahiye hâsıl olmaz. Belki çamur yiyenlere maraz-ı cisim hâsıl olduğu gibi, ol riyazetten de kalp rahatsızlığı hâsıl olur ki fena itiyatlar ve dahi vesvese-i şeytaniye ve efkâr-ı faside misilleridir ki bunlar kalbi ve ruhu helak eder.
Poyraz ile dediği Hazreti Muhammed’in (S.A.V) mayası ve Mürşidin telkini olmadığına işarettir.
İmdi mürşidin nefesi ateşinden telkin çakmağı ile talibin kalb-i kavına bir kıvılcım yetişmezse yahut büyüklerin nazar-ı billuruna talip kendini teslim-i tam ile mukabil gelmezse emeği hebadır. Her ne kadar çalışsa da boştur. Ol ateşi bulup ciğerini pişiremez. Nitekim yönünü ocağa dönmeyen her ne kadar üfürse ocağı yakamaz ve yemek pişiremez. Lazım gelir ki çamur yiye. Pes imdi bunun emsali kimseler daima çamur yerler. Ve akıbet küfre düşerler. Ve kendilerine muhtaç olanlar daima çamur yedirirler. Allah saklaya.
Ekseriya küfre düşenler bunlardan zuhur eder. Bir ehl-i sülûk bunlardan birisine sataşırsa, bu onu kar gibi soğutup, buz gibi dondurur. Sülûk ehline her bunun gibi soğuk nefeslilerden kaçınmak lazımdır.
Azizin bu beyitten muradı, talibi indî mücahadeden men ve bunun emsali kimselerle yaklaşmaktan önlemektir.
Niyazi Mısri Hazretleri
İplik verdim çulhaya, sarıp yumak etmemiş.
Becit becit ısmarlar, gelsin alsın bezini
Bu beyit olgunlaşmamış Mürşid ahvalini beyan eder.
İmdi Hakk’ı isteyene olgun mürşit lazım olduğunu bildirdikten sonra, her mürşide gönül vermeyip bir üstadı akıl ve mürşid-i kâmil bulmaya çalışmak lazım olduğunu beyan buyururlar. Yani perişan kalbimi bir mürşide teslim ettim. Kalp selametini bulmak için henüz dertlerimin birine derman ve ilaç bulmadan bana “hilafet makamına erdin, işin tamam oldu” der. Bildim ki nakıstır. (noksan, kamil değil) Zira iplik tefrika-i ulâya işarettir. Yumak cem’e işarettir. Bez olmak fark bad-el cem’e işarettir ki kemal bundadır.
Bu beyit Şeyhe teslim olmaktan maksud nedir onu bildirir ki, tâ ki arayan bilip maksut ne idiğün bile, bir mürşide vardığı zaman kâmil mi değil mi malum ola. Ziradert bilinmeyince derman bulunmaz. Evvelâ talip bilmek gerekir ki mürşide varmaktan maksad kendi vücudunda bil kuvve her ne ise fiile gelmesine çalışmaktır. Meselâ bir çekirdek kendisini bir bahçıvana teslim eder, hâl bir dille der ki “ey bahçıvan lütfeyle, bana bir hoş terbiye eyle, benim derunuma konulan bil kuvve kemalatım taşra gele, birim bin ola ve sen dahi kemal ile yâd olasın”
İmdi bahçıvanın iyisi terbiyesinden bellidir.
Ama azizin iplik verdim çulhaya diye temsili gayet lâtiftir. Zira her ne kadar insani olgunlukta tavırlar ve menziller çoksa da, usulü üçtür. Biri fark, biri cem’, biricem-ül cem ki ona şeyhler fark bad-el cem derler. Pes imdi iplik farka işarettir. Yumak cem’e işarettir. Asıl maksut iplik, yumak olmak değil ahadühüma ile gayrisinden mahcup olmamaktır.
İmdi benim kalbimin perişanlığı dururken ve işimden dahi bir iş bitirmeden "sen kâmil oldun” diye beni laf ü güzaf ile halife edip kendi gibi şöhret ıssı edeyim der.
Becit becit ısmarlar diye gelip sigasıyla beyan ettiği mürşidin beyanıyla talibin maksudu arası uzak olup, talibin maksudu mürşide malum olmadığına işarettir. Zira talip yumak olmadığını bildi, mürşid talibin bildiğini bilmedi ve yahut caiz ki bir vasıta ile teklif etmiş ola, göreyim aldanır mı diye.
Bu fakir biçare Mısrî’den Yunus Hazretlerinin bu dokuz beytini şerh ve beyan etmeyi, bazı ihvan iltimas etmekle yazılıp sekiz ay miktarı evrak arasında şöyle perişan kalmıştı. Sebep ol idi ki acaba Azizin muradı üzere oldu mu veya olmadı mı?
Bir gece rüyada Yunus Hazretlerini gördüm. Bu fakire azim beşaret ile iltifat gösterip buyurdular ki; “benim ol sözlerime yazdığın şerhi çıkar fukara menfaatlensin” dedi. Ve “iplik verdim çulhaya beytine yazdığın sözü yazma, işte şu mânâyı yaz” diye bu yazılan mânâyı beyan buyurdular. Bu beyte başka mânâ yazılmış idi, ondan fariğ olup bu mânâ yazıldı.
Bir serçenin kanadını, kırk kağnıya yüklettim.
Çifti dahi çekemedi, şöyle kaldı kazını…
Bu beyit tarikat ilminin şerefi ve lüzumunu ve süluk ehlini süluke teşvik beyanındadır. Ve dahi zahirin tashihten batıni tarafına ihtimam ziyade olması lazım idiğün beyan eder. Zira amelin zahiri kolay, batını ziyade güç olduğun bildirir.
İmdi kağnı ile yürümek zahir ameline misaldir. İmdi batın ehlinin ameli, dışı gören zahir ehline ziyade ağır gelir. Zira riyalı amel kolaydır. Ve dahi her ne kadar çok olsa bahası azdır, saman gibi. Ama hulûs ile olan amel güçtür ve ağırdır. Lâkin her ne kadar az olursa da pahası ziyadedir, altın gibi (Fikrü saatin hayrün minibadeti senetin ve cezp etün min cezbetirrahmani tüvazi amelessakaleyn)'dir. Ve dahi bunlarda terk var, kağnı ile gitmek gibi değildir, zira tarikat evvelin evveli ameli terk-i dünyadır. Terk melekût âlemine doğru uçmaya kanattır; murad yakin ile ibadettir.
“ve ecrün tatirü bigayri rişin ilâ melekûti Rabbil alemiyna”
Yani ehlullahın kanatları vardır, tüyü yoktur. Zira nurdandır. Melekût âlemine doğru uçarlar. Ol kanat bunlarda terkleri sebebiyledir. Ve Şeyhlerinin telkinleri ile ve Muhammed mayası ile ve usul-i esmaya müdavemet ile ve ağır perhizler ile biter. Hâsıl-ı kelâm demek olur ki tarikat ehlinin ednasını, hulusunu ve sıdkını ve yakinini ve hüsn-ü itikatını kırk Abidin gönlü çekemez. Zira bunlarda terk vardır; (hubb-ud-dünya re’sü külli hatietin ve terk-üd-dünya re’sü küllü ibadetin)dir.
İmdi bir kimse nohut kadar cevheri kırk kağnıya yüklettim çekemedi demiş olsa murad onun kıymetidir ki haddizatında yüz altın eder. Bu surette bir cevheri kırk elli kağnıya yükletmek kabildir.
Bu temsil ehl-i hâlin edna mertebesinde olanlarına göredir. Zira serçe kuşların zayıftır. Uzak sefer edemez. Yüksek mertebede doğanlar şahinler gibidirler. Onların birinin ameli ve yakini ve zevki yüz bin Abidin amellerinden, yakinlerinden ve zevklerinden ziyadedir. Onların kanadını değil belki yer, gök; arş kürsi çekemez.
Niyazi Mısri Hazretleri
| Nurculara Reddiyemizdir 1: Veli Yetiştirmek< Önceki | Sonraki >Cezbe, Vecd, Sekr, İstiğrak Gibi Tasavvufi Kavramlar İslam'da Var mıdır? |
|---|
Aşağıda Oluşturulan Kodu,
Sayfanıza Kopyalayarak Yapıştırınız.
Preview :
Çarşamba, 10 Şubat 2010
© 2010 - Reddul Muhtar
Mister Wong
Digg
Del.icio.us
Slashdot
Furl
Yahoo
Technorati
Newsvine
Googlize this
Blinklist
Facebook
Wikio