Seyyid İbrahim el-Ahsai Hazretleri'nin Cübbeli Hocamıza Dûası .İzlemek ve de Dua'ya İştirak Etmek için Buraya Tıklayınız.                Cübbeli Ahmed Hocaefendi için Seyyid Hazretlerinin Okuduğu Mevlid-i Şerif ve Duası İçin Tıklayınız.


Tarih: 03/02/2012, 15:38 Ekleyen: Meknûn
38
Tarih: 03/02/2012, 15:28 Ekleyen: Meknûn
19
Tarih: 31/01/2012, 15:48 Ekleyen: Meknûn
41
Tarih: 27/01/2012, 14:24 Ekleyen: Meknûn
61
Tarih: 27/01/2012, 14:06 Ekleyen: Meknûn
48
Tarih: 26/01/2012, 11:47 Ekleyen: Meknûn
66
Tarih: 25/01/2012, 11:14 Ekleyen: Meknûn
93
Tarih: 19/01/2012, 14:50 Ekleyen: Ebu Hureyre
77
Tarih: 19/01/2012, 14:46 Ekleyen: Ebu Hureyre
61
Tarih: 30/12/2011, 08:49 Ekleyen: Ebu Hureyre
36
Tarih: 29/12/2011, 19:22 Ekleyen: Ebu Hureyre
43
Tarih: 29/12/2011, 19:09 Ekleyen: Ebu Hureyre
47
Tarih: 29/12/2011, 12:10 Ekleyen: Ebu Hureyre
37
Tarih: 29/12/2011, 08:44 Ekleyen: Ebu Hureyre
64
Tarih: 27/12/2011, 08:31 Ekleyen: Ebu Hureyre
34
Tarih: 27/12/2011, 08:29 Ekleyen: Ebu Hureyre
47
Tarih: 25/12/2011, 12:29 Ekleyen: Ebu Hureyre
52
Tarih: 24/12/2011, 17:21 Ekleyen: Ebu Hureyre
77
Tarih: 24/12/2011, 17:18 Ekleyen: Ebu Hureyre
44
Tarih: 24/12/2011, 17:15 Ekleyen: Ebu Hureyre
33
Tarih: 24/12/2011, 16:08 Ekleyen: Ebu Hureyre
48
Tarih: 23/12/2011, 09:49 Ekleyen: Ebu Hureyre
87
Tarih: 22/12/2011, 15:42 Ekleyen: Ebu Hureyre
77
Tarih: 22/12/2011, 15:40 Ekleyen: Ebu Hureyre
43
Tarih: 21/12/2011, 20:18 Ekleyen: Aşık Yekini
109
Tarih: 20/12/2011, 09:16 Ekleyen: Ebu Hureyre
96
Tarih: 19/12/2011, 14:10 Ekleyen: Ebu Hureyre
68
Tarih: 17/12/2011, 14:19 Ekleyen: Ebu Hureyre
82
Tarih: 16/12/2011, 10:09 Ekleyen: Ebu Hureyre
42
Tarih: 15/12/2011, 15:37 Ekleyen: Ebu Hureyre
62
Tarih: 15/12/2011, 09:17 Ekleyen: Ebu Hureyre
49
Tarih: 12/01/2012, 07:01 Ekleyen: Sami Ruhan
82
Tarih: 30/12/2011, 23:25 Ekleyen: Sami Ruhan
108
Tarih: 29/12/2011, 23:53 Ekleyen: Sami Ruhan
117
Tarih: 29/12/2011, 23:30 Ekleyen: Sami Ruhan
116
Tarih: 29/12/2011, 23:08 Ekleyen: Sami Ruhan
109
Tarih: 28/12/2011, 15:54 Ekleyen: Ebu Hureyre
46
Tarih: 27/12/2011, 06:25 Ekleyen: Heyaman
55
Tarih: 24/12/2011, 16:37 Ekleyen: Sami Ruhan
89
Tarih: 24/12/2011, 16:06 Ekleyen: Ebu Hureyre
25
Tarih: 19/12/2011, 07:19 Ekleyen: Heyaman
84
Tarih: 17/12/2011, 13:01 Ekleyen: Sami Ruhan
111
Tarih: 16/12/2011, 15:28 Ekleyen: Heyaman
81
Tarih: 16/12/2011, 10:07 Ekleyen: Ebu Hureyre
75
Tarih: 16/12/2011, 04:23 Ekleyen: Sami Ruhan
171
Tarih: 16/12/2011, 02:37 Ekleyen: Sami Ruhan
196
Tarih: 13/12/2011, 08:28 Ekleyen: Ebubekir Sifil
68
Tarih: 13/12/2011, 06:23 Ekleyen: Heyaman
87
Tarih: 12/12/2011, 13:28 Ekleyen: Sami Ruhan
257
Tarih: 12/12/2011, 13:18 Ekleyen: Sami Ruhan
280
Tarih: 20/06/2011, 05:46 Ekleyen: Heyaman
205
Tarih: 20/06/2011, 05:45 Ekleyen: Heyaman
126
Tarih: 21/05/2011, 06:25 Ekleyen: Heyaman
415
Tarih: 18/01/2012, 06:24 Ekleyen: Meknûn
51
Tarih: 14/01/2012, 07:15 Ekleyen: Sami Ruhan
121
Tarih: 09/01/2012, 15:40 Ekleyen: Meknûn
66
Tarih: 09/01/2012, 15:28 Ekleyen: Meknûn
70
Tarih: 09/01/2012, 15:22 Ekleyen: Meknûn
86
Tarih: 03/01/2012, 16:01 Ekleyen: Meknûn
115
Tarih: 03/01/2012, 15:54 Ekleyen: Meknûn
102
Tarih: 18/12/2011, 11:42 Ekleyen: admin
1012
Tarih: 15/12/2011, 13:59 Ekleyen: admin
82
Tarih: 15/12/2011, 13:52 Ekleyen: admin
71
Tarih: 13/12/2011, 09:21 Ekleyen: Aşık Yekini
96
Tarih: 13/12/2011, 09:16 Ekleyen: Aşık Yekini
78
Tarih: 12/12/2011, 19:14 Ekleyen: Ebu Hureyre
102
Tarih: 12/12/2011, 19:10 Ekleyen: Ebu Hureyre
48
Tarih: 08/12/2011, 14:06 Ekleyen: admin
90
Tarih: 07/12/2011, 19:28 Ekleyen: admin
99
Tarih: 07/12/2011, 19:23 Ekleyen: admin
80
Tarih: 07/12/2011, 19:20 Ekleyen: admin
84
Tarih: 07/12/2011, 19:16 Ekleyen: admin
179
Tarih: 07/12/2011, 16:31 Ekleyen: admin
85
Tarih: 06/09/2011, 05:59 Ekleyen: admin
133
Tarih: 06/09/2011, 05:54 Ekleyen: admin
168
Tarih: 22/12/2011, 06:51 Ekleyen: admin
112
Tarih: 22/12/2011, 06:48 Ekleyen: admin
117
Tarih: 22/12/2011, 06:34 Ekleyen: admin
124
Tarih: 22/12/2011, 06:30 Ekleyen: admin
151
Tarih: 06/12/2011, 13:29 Ekleyen: admin
118
Tarih: 06/12/2011, 13:28 Ekleyen: admin
94
Tarih: 09/01/2010, 12:29 Ekleyen: admin
510
Tarih: 09/01/2010, 12:15 Ekleyen: admin
476
Tarih: 04/11/2009, 14:54 Ekleyen: admin
447
Tarih: 04/11/2009, 14:50 Ekleyen: admin
745
Tarih: 04/11/2009, 14:45 Ekleyen: admin
545
Tarih: 04/11/2009, 14:37 Ekleyen: admin
603
Tarih: 03/11/2009, 14:23 Ekleyen: admin
782
Tarih: 03/11/2009, 14:21 Ekleyen: admin
393
Tarih: 03/11/2009, 14:17 Ekleyen: admin
610
Tarih: 03/11/2009, 14:14 Ekleyen: admin
518
Tarih: 03/11/2009, 14:12 Ekleyen: admin
426
Tarih: 03/11/2009, 14:07 Ekleyen: admin
453
Tarih: 03/11/2009, 14:02 Ekleyen: admin
518
Tarih: 03/11/2009, 13:47 Ekleyen: admin
506
Tarih: 03/11/2009, 13:44 Ekleyen: admin
693
Tarih: 03/11/2009, 10:07 Ekleyen: admin
351
Yazdır

Dr. Salâh Ebu'l-Hâcc İle Mülakat

Yazar: AdministratorPosted in: Manşet

Darul-Hikme
Ömer Faruk Tokat: Bu sohbetimize öncelikle sizi tanıyarak başlayalım isterseniz.
Dr. Salâh Ebu’l-Hâcc: Adım Salâh Ebu’l-Hâcc, 2002 senesinde Bağdat üniversitesinden mezun oldum. Şu an Ürdün el-Belkâ üniversitesinde hocalık yapıyorum. Hanefî mezhebiyle ilgili müellefâtım ve çalışmalarım var. Bunlardan bazıları üniversitede ders kitabı olarak okutulmakta. Bu çalışmalardan biri, hemen hepsi sizin hemşehriniz Muhammed Zâhid el-Kevserî (rh. a.)’in eserlerinden istifadeyle hazırladığım el-Medhal li Dirâseti’l-Fıkh… Çünkü İmam el-Kevserî’nin fıkıh tarihine dair yazdıkları bu sahadaki en önemli çalışmalardır.
Ayrıca Vikâye şerhi çalışmam var… Doktorada bu kitabı ele alarak tahkik ve inceleme çalışması yaptım. Mastır çalışmamın konusu ise, el-Menhecü’l-Fıkhî li’l-İmâm el-Leknevî (İmâm el-Leknevînin Fıkıh Yöntemi) Master ve doktora çalışmalarımın ikisi de basıldı. İmam el-Leknevî’nin yaklaşık otuzdan fazla eserinin tahkik çalışmalarını yaptım ve bunların bir kısmı basıldı. El-Leknevî'nin Umdetü'r-Ri‘âye Alâ Şerhi'l-Vikâye adlı kitabının tahkikini henüz bitirdim… Yaklaşık 4700 sayfa ve 9 cilt.
Ömer Faruk Tokat: Bildiğimiz kadarıyla sizin Zâhid el-Kevserî ilgili çalışmalarınız ve okumalarınız var. İmam el-Kevserî ile ilgili genel değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?
Salâh Ebu’l-Hâcc: Bence İmâm el-Kevserî İslâmî ilimlere hizmet sahasında yirminci yüzyılın yetiştirdiği en önemli ilmî şahsiyettir. Ayrıca İmam Zâhid el-Kevserî, Britanya'nın Ezher Üniversitesi üzerinde tasallut oluşturup bütün ilmî yöntemleri tahrif ettiği ve ondan sonra Ezher'in daha önce olduğu gibi dine hizmet eden âlimler değil İslâm'ı saptıran ve fıkhı tahrif eden kimseler de yetiştirdiği o çalkantılı dönemde bu tehlikelerin farkında olan ve bunlara karşı ilmî mücadele veren en önemli şahsiyetti. Bu yıkıcı ve saptırıcı grubun başını Ezher Üniversitesinin bütün programını tahrif eden Muhammed Abduh çekiyordu. Eş-Şeyh Zâhid el-Kevserî'nin Mısır'a hicreti bu değişikliklerin hayata geçmesinden sonraya rastlar. O, bu süreçteki tahrifatı ve oyunları makalelerinde kıyasıya ve şiddetle eleştirir ve olup bitenle ilgili önemli tesbit ve değerlendirmelerde bulunur. Biz o dönemi anlamak için el-Kevserî (rh.a.)'in eserlerinden çok faydalandık. el-Kevserî'yi okumayan kimse, o dönemde olan biten hadiseleri sağlıklı bir şekilde anlayamaz ve temellerini Britanya'nın attığı modernist ekolün etkisinden kendisini kurtaramaz.
el-Kevserî'yi okumayan kimsenin oradan buradan derlenerek oluşturulmaya çalışılan "yamalı bohça fıkhı"na veya "kokteyl fıkh"ına ya da "kolaylaştırılmış fıkh"a yahut da ilim talebesinin kalbindeki takvayı yok eden ve onu câhilleştiren "mukâran/karşılaştırmalı fıkıh" diye isimlendirdikleri yönteme meyletmemesi işten bile değildir. Yani el-Kevserî'yi okumayan kimse bu yeni yaklaşım biçimleri karşısında komplekse girerek onları benimser.
Bundan dolayı bugün özellikle üniversitelerdeki akademisyenlerin önünü çektiği modernist bir dalga var… Ve bu dalga ilim fukarası… Bunların yoğun bir ilmî zafiyetleri var. Bu modern ve "kolaylaştırılmış" fıkıh yaklaşımları yüzünden üniversitelerde fıkıh ilmi nerdeyse bitti. Bu ekolü deşifre eden ve açmazlarını keşfeden kişi el-İmâm Zâhid el-Kevserî'dir. O, Allâme Ebû Zehra'nın da ifade ettiği üzere bu asrın müceddididir.
Daha önce de söylediğim gibi, bu asırda islâmî ilimlere el-Kevserî kadar hizmet eden başka kimse yoktur. Bunun sağlamasını yapmak için, el-Kevserî okuyucularına ve muhibbânına bakın… istikrâ yapın ve basiretinizi kullanın… Ürdün'de, Mısır'da, Körfez ülkelerinde, Pakistan'da, Güney Afrika'da veya dünyanın herhangi bir yerinde karşılaştığınız Zâhid el-Kevserî takipçisi âlimlere ve ilim talebelerine bakın; hepsinin yöntem, anlayış ve yaklaşımlarında istikâmet üzere olduğunu görürsünüz. Diğer taraftan el-Kevserî karşıtı olan, ona saldıran ve söven kimselerin ise, -Allah'ın hikmeti- yoldan çıktığına ve sapıttığına şahit olursunuz.
Ömer Faruk Tokat: İmam Zahid el-Kevserî'yi konuşurken kaçınılmaz olarak modern sapmaları da konuşmak gerektiğinden siz de o hususlara temas ettiniz. Ben meselenin bu tarafını bir soruyla biraz daha açayım isterseniz: Günümüzde Usul-i Fıkıh ilmi, kıyas maksatlı "ta'lil"e ve "lafzî mebhaslere" fazlaca yer verdiği, Usul-i Hadis ilmi ise hem tek bir mezhebin (Şafiî mezhebi) görüşleri doğrultusunda takarrur ettiği, hem de rivayetlerin sıhhat değerlendirmesinde ağırlıklı olarak senedi ön plana aldığı gerekçesiyle eleştiriliyor. Siz bu yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Salâh Ebu’l-Hâcc: Önce sorunun ikinci kısmına yani usûl-i hadisle ilgili olana cevap vereyim. Evet, mustalah kitaplarının genel anlamıyla Şâfiî usûlünü teyit ettiğini söylemek mümkün. Bununla birlikte Hanefîler hadis ıstılahlarını ve usûlünü daha ziyade usûl-i fıkıh kitaplarında işlemişlerdir. Hadis ilmi ıstılahları ve usûlü, fıkıh usûlü kitaplarında detaylıca ele alınmıştır. Muteahhirûn hanefîlerden eş-Şeyh Zafer Ahmed et-Tehânevî'nin Hanefî hadis usûlü ve mustalahlarına dair orijinal çalışmaları vardır. Tabii ki mustalah kitaplarının çoğunu Şâfiî ulemâ yazmıştır. Bununla birlikte Hanefî ve Şâfiî usûl-i hadislerinin arasında ittifak noktaları olduğu gibi ihtilaflı konular da vardır. 
Sorunuzun usûl-i fıkıhla ilgili kısmına gelirsek öncelikle belirtmeli ki son asırda telif edilen usûl çalışmaları usûl-i fıkıh ilmine zarar vermiştir. Normalde Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî, her mezhebin usûl-i fıkhı o mezhebin temellerini açıklar. Ancak modern dönem usûl-i fıkıh müellifleri farklı usûl ekollerini cemederek bir usûl oluşturmaya çalıştılar. Bunun sonucunda hiç kimseye ve hiçbir yere ait olmayan bir usûl türedi. Bu fakir kula göre bu çalışmalar usûl-i fıkıh ilmini sathîleştirdi. Bu yanlış bir yaklaşımdı. Karma usûl-i fıkıh eğitimi karmaşık ve sathî bir usûl-i fıkıh üretti. Hanefî ve Şâfiîleri siz usûlde nasıl bir araya getirebilirsiniz. Hem bu ilmi tahsil eden kimse meselâ Hanefî furûunun üzerine kurulduğu temelleri, Şâfiî furûunun üzerine kurulduğu epistemolojik ve metodolojik zemini nasıl ayırt edip anlayabilir?! Kanaatimce bu yeni usûl yöntemi faydadan çok zarar üretmiştir. Modern dönem usûl ekolü, usûl-i fıkıh konusunda zayıf ve sathîdir.
Sözünü ettiğiniz elfâz bahislerinin usûl-i fıkıh ilminin çoğunu oluşturmadığı müsellem olmakla birlikte şunu da belirtelim ki: fukahâ arasındaki birçok ihtilaf, söz konusu bu elfâz bahislerine dayanmaktadır. Fakihler arasındaki ihtilafların çoğu elfâz ve lugat bahisleri üzerine kuruludur. Dolayısıyla bu lafızların delâletleri ve manalarını bilmezseniz hiçbir yere varamazsınız… Fukahânın ele aldığı meselelerin etimolojik ve epistemolojik temelini anlayamazsınız… Anlayamadığınız için de kadim usulcüleri yersiz ve anlamsız bir şekilde eleştirirsiniz. Ancak kadîm usûlun elfâz ve lugat bahislerini anlarsanız usûl-i fıkıh ilminde yed-i tûlâ sahibi olursunuz ve edindiğiniz bilgi sizi kaçınılmaz olarak mezheplere saygı duymaya götürür.
Modern dönem usûl ekolünün, kadîm ulemâca ortaya konulan fıkıh ve usûl birikimini kabul etmemelerinin tek sebebi bu ekol mensuplarının cehaletidir… Mevcut usûlî ve fıkhî birikimin zenginliğinin ve derinliğinin farkında olmamalarıdır. Mevcut usûl-i fıkıh ilmi 14 asırlık bir süreç içinde oluşmuş ve yüz binlerce âlimin elinden geçmiştir. Böylesine güçlü bir zemini olan bu ilme bir harf, bir kelime eklemenin ya da çıkarmanın hesabı verilmeli… Dolayısıyla modern dönem araştırmacılarının belirttiğiniz kabildeki yaklaşımları mahza cehalete mebnidir. Dürüst davranarak, "fakihlerin yazdıklarını ve klasik metinleri anlayamıyoruz" diyemiyorlar; bunun yerine yazılanları kabul etmeme kolaycılığını tercih ediyorlar… "Bu anlaşılmaz ve karmaşık şeyleri atalım, ilgâ edelim" diyorlar…
Şimdi bu noktada önemli bir meselenin altı çizilmeli… Akademik ekol hoca merkezli eğitim anlayışını kaybetti… İlimleri hocalardan almamaları ilmi kaybetmelerine sebep oldu. Bunların fıkıh ve usûl-i fıkha dair bilgileri, avam seviyesindeki insanların dahi yazılı materyallerden edinebileceği sathiyyâttan/yüzeysel bilgiler topluluğundan başka bir şey değil. Yani, usûl bilgileri ilim düzeyinde olmaktan çok kültür düzeyinde. İslâm'la ilgili yaklaşımları modern kaygılar ve ego üzerine kurulu. Bu yüzden duygusal ve nefsanî bir zemin üzerinde hareket ediyorlar.
Bu öyle bir ilimdir ki hocanın dizinin dibinden ve kitapların başından ayrılmamayı iktiza eder. Kimsenin profesörlüğü, asistanlığı, doçentliği sizi aldatmasın… Bu akademik titrler ve diplomalar, prosedürünü takip eden herkesin, hiçbir şey bilmeden bile edinebileceği şeylerdir. İlim hocaların (meşâyıh) önünde diz kırmakla, disiplinli çalışmayla ve temekkünle tahsil edilir. Modernistlerin itirazlarının sebebi bilgisizlikleridir. Bizde, Arapçada bir deyim vardır: "Kişi bilmediğinin düşmanıdır". Bu söylediklerim benim yalnızca şahsî kanaatlerim değil; ben üniversitede hocayım… Üniversitede öğrencilik de yaptım… Gördüğümüz manzara bu. Üniversitelerin şikâyet ettiği bu sathîlik akademik bilginin zayıflığının ve cılızlığının bir sonucudur. Ben bir üniversite hocası olarak üniversitelerde amelî yönü zayıf, namaz kılmayan ve yalan söylemekten imtina etmeyen öğretim görevlileri biliyorum. Sehiv secdesinin hangi durumlarda yapılacağını bilmeyen ama on senedir, on beş senedir üniversitede ders veren kimselerden sözediyorum.
Ömer Faruk Tokat: Bu arada biz de başlangıç düzeyinde bir usûl kitabı okutmak istediğimizde kitap belirlemekte zorlandık. Çünkü son dönem "kolaylaştırılmış usûl-i fıkıh" kitapları tatmin edici olmaktan uzak… Arkadaşlar sonunda Hindlî Ubeydullah el-Eş‘asî'nin el-Mûcez fî Usûli'l-Fıkh kitabını okutmaya karar verdiler.
Salâh Ebu’l-Hâcc: Ben size bir Hanefî âlimin usûl-i fıkıh kitabını tavsiye edeyim. İbaresi kolay ve hoş bir kitap… el-Kirmâstî'nin el-Vecîz'i… "Kolaylaştırılmış usûl-i fıkıh" kitaplarını tercih etmemekle isabet etmişsiniz. Eğer iyi yetişmiş bir nesil yetiştirmek istiyorsanız 1900 yılından sonra yazılmış kitaplardan uzak durun. 
Ömer Faruk Tokat: Tekrar İmam el-Kevserî'ye dönersek İslamî ilimlerin tamamında otorite mevkiini ihraz etmiş olması sebebiyle İmam el-Kevserî ismi disiplinler arası önem taşımaktadır. Birtakım akademik çalışmalarda onun hadisçi kişiliği, fakih yönü veya kelamcılığı parça parça ele alındığı halde, bütün bir "el-Kevserî fotoğrafı" ortaya koyan bir çalışmanın henüz yapılmadığını söylemek mümkün müdür?
Salâh Ebu'l-Hâcc: el-Kevserî ile ilgili çalışmaların çoğu üniversitelerde yapılmış akademik çalışmalardır. Genelde bu tür çalışmalar, derinlikten uzak olup mastır ya da doktora derecesine ulaşmak için yapılmaktadır… Bunlar, formel ve teknik tarafı ön planda olup dakik araştırma olmaktan uzaktır.
el-İmâm el-Kevserî'yi çalışmak istiyorsan öncelikle onun şahsiyetine bürünmek ve onu yaşamak gerekir. el-Kevserî ile kalbî bir rabıta yakalanmalıdır ki kitaplarını aklın ve kalbin ile anlayabilesin.
Mesela ben el-Kevserî'nin bazı kitaplarını okuyorum. Çok güzel ama gaye bu değil ki; onun ilmî birikimini vafî ve kâfî bir şekilde ihtiva eden bir çalışma var mı? Maalesef yok. Böyle bir çalışma bir ekip tarafından yapılmalı. Bu ekibi oluşturan araştırmacıların da el-Kevserî ile aralarında güçlü bir muhabbet rabıtası olmalı. Bu heyeti oluşturan bu vasıftaki araştırmacıların her biri el-Kevserî'nin bir sahasını çalışırsa belki o zaman kapsamlı ve yararlı bir çalışma ortaya çıkabilir.
Ömer Faruk Tokat: İmam el-Kevserî'yi dönemin meşhur pek çok Osmanlı âliminden ayıran önemli hususiyetlerinden birisi, özellikle Mısır'a hicret ettikten sonra aktüel siyasetin tamamen dışında kalmayı, bunun yerine Müslümanların "kalıcı gündem"ine yönelmeyi tercih etmiş olmasıdır. Sahih din çizgisinin ancak sahih bir zihniyet inşasıyla mümkün olduğunu kabul eden bu tercih hakkında neler söylemek istersiniz?
Salâh Ebu'l-Hâcc: Malumdur âlimler peygamberlerin varisleridir. İnsanları irşad eder ve onları hayra ve salaha yönlendirirler. Günümüzde siyaset ise maalesef anlamsız toplantılar ve yalan üzerine kurulu bir uğraştır. Bizim tanıdığımız ilim ve fazilet erbabından siyaset yoluna girenlerin hemen hepsi ilimlerini zayi etmiştir. Çünkü ilim insanın bütün vaktini ister. Bir-iki aylık bile kopsanız ilimden etkisini hemen fark edersiniz. Eğer bir insan insanları eğitiyorsa, yetiştiriyorsa ve onları hayra yönlendiriyorsa bu temiz siyasettir. Ulemanın yaptığı da budur. İmam el-Kevserî, Türkiye'den Mısır'a hicret ettiğinde o günkü siyasî partilere ve çağdaş hareketlere katılsaydı elimizde bugün böyle hayırlı bir miras/külliyât olur muydu?
Ömer Faruk Tokat: Popüler siyasetin insan enerjisini emen bir tarafı var.
Salâh Ebu'l-Hâcc: Evet, ilmi bırakıp siyasetle meşgul olmak insana ilmi kaybettirir. Ama âlim, âlim olarak kalırsa insanların önünde hidayet yolunu aydınlatan bir ışık olur. İmam el-Kevserî de bu yöntemi takip etmiştir.
Ömer Faruk Tokat: İmam el-Kevserî'nin Mısır'a hicreti öncesinde Tasavvufî konularla daha yoğun bir şekilde ilgilendiği malum. Mısır'a hicretinden sonra verdiği eserlerde ise Tasavvufî meselelere aynı yoğunlukta tesadüf edemiyoruz. Bunu neye bağlarsınız?
Salâh Ebu'l-Hâcc: Bence el-Kevserî'nin tasavvufa karşı yaklaşımı hiç değişmedi. Onun Mısır sonrası yazdığı eserlerde bunun izini sürebilirsiniz. Ancak tasavvuf merkezli bir uğraşı olmadığı doğrudur. Çünkü o dönem Mısır'ında dine saldırılar tasavvuf üzerinden gerçekleşmiyordu; daha ziyade Eşarîliğe, sahih İslâm akîdesine ve Ehl-i Sünnet mezheplerine karşı saldırılar oluyordu. el-Kevserî merhum da bu saldırılar karşısında Allah'ın dinini şiddetle müdafaa etti. Yoksa onun tasavvuf yaklaşımları değişmedi. Ama modern meseleler karşısında muhkem bir mevzide konuşlanması gerekiyordu ki o da onu yaptı. O zaman Mısır'da hadis ilmiyle ve hadislerin reddiyle ilgili çalışmalar vardı ve el-Kevserî çalışmalarını Hadis ilmi üzerine yoğunlaştırdı. Aynı şekilde akide ve fıkhı merkez edindi. Çünkü o günkü Mısır ortamı böyle yapmayı gerektiriyordu.
Ömer Faruk Tokat: Bu programda (Zahid el-Kevserî Sempozyumu) tebliğ sunanlardan biri de Katar Üniversitesi'nde hocalık yapan Sri Lanka'lı ilim adamı Dr. Muhammed Dîn'di. Tebliğinde neo-selefîleri teşbih ve tecsim ifade eden görüşleri sebebiyle bid’atçilikle itham etti. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Salâh Ebu'l-Hâcc: Evet ben de onların büyük bir kısmının bid‘at ehli olduğunu düşünüyorum. Fazilet ehli âlimlere göre onlar hakikaten bid‘atçidir. Yapıları, yöntemleri ve üzerinde yürüdükleri yollar Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'e muhaliftir.
Ömer Faruk Tokat: Müsaadenizle ben sözü tekrar el-Kevserî'ye getirmek istiyorum. İmam Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum, Sıfâtullah konusunda Selef'in çizgisinin "tenzih" merkezli olduğunu söyler ve savunur. Bunun karşısında yer alan ve kendilerine "Selefî" diyen ekol ise onun "tenzih" dediği şeye "ta'til" adını verir ve Selef'i bu görüşten tebrie eder. Başta Sahabe olmak üzere Selef'in bu konudaki tutumu nasıldı?
Salâh Ebu'l-Hâcc: Efendimiz (s.a.v)'in zamanından başlayarak selef arasında tecsim hiçbir zaman olmadı. Tecsim sonradan ortaya çıkan bir yaklaşımdır. İbn Abbâs (r. a), diğer Sahâbe ve onlardan vârid olan eserlerde Sıfatullah yaklaşımı, ya te’vîldir ya da tefvîzdir. Hicrî birinci, ikinci ve üçüncü yüzyıldaki Sıfâtullah yaklaşımı böyledir. Selef'in yaklaşımı budur. Ancak Arap dili ilimlerini okumamış bazı cahil râvîler manasını anlayamadıkları bazı hadisleri zahirlerine göre yorumladılar. Böyle bir vakıa var ama biz sıfatlar konusunda Selef'e baktığımızda onlarda kesinlikle tecsim göremeyiz. İnsiyak, sezgi ve mizaç olarak da Arap olan Sahabe bu sıfatların manalarını anlıyorlar ve mecazı biliyorlardı. Ama bugünkü çağdaş mücessime bunları bilmiyor. İmam Ahmed b. Hanbel de bunlar gibi düşünmüyordu. Nitekim İbnu'l-Cevzî İmam Ahmed'e izafe edilen teşbih ve tecsim yaklaşımlarını reddetmek için müstakil bir kitap yazmıştır: "Defu Şübehât-i Men Şebbehe ve Temerrade ve Nesebe Zâke İle'l-İmâm Ahmed". İbnü'l-Cevzî bu kitabında İmam Ahmed'i savunur ve ona bu tür görüşlerin sonradan nisbet edildiğini anlatır. Sıfatullah konusundaki tecsim yaklaşımları yani Allah'a cisim ve hareket izafe eden görüşler sonradan ortaya çıkmış bid‘atçi yaklaşımlardır. Bu yaklaşımlar Arap diline, akla, sahih rivayetlere ve Selef'in yoluna aykırıdır.
Ömer Faruk Tokat: İmam el-Kevserî'nin, kaleminin keskinliği ve duruşunun muhkemliği sebebiyle gerek yaşadığı süreçte, gerekse vefatından sonra pek çok muarızı oldu. Muhaliflerinin, zaman zaman ithamın son raddesine kadar varan bu tutumunu neye bağlayabiliriz? Burada sadece bir "tahammülsüzlük" mü var, yoksa farklı gerekçeler de ileri sürülebilir mi?
Salâh Ebu'l-Hâcc: Öncelikle belirtmek isterim ki İmam el-Kevserî'nin kaleminin keskinliği onun için ancak bir medih sebebi olabilir. Hemen bütün ilimlerde behresi olan İmam el-Kevserî'nin ilmî konuları açıklama ve İslam'ı savunma konularındaki o cüreti ve keskinliği olmasaydı bu gün bu program yapılmaz ve biz de bir araya gelmezdik. İmam el-Kevserî de tarihin sayfaları arasında unutulur giderdi.
el-Kevserî'nin hakkı ve Ehl-i Sünnet'i yani İslâm'ı savunmadaki o cüreti ve hiddeti bize çok şey öğretmiştir… Allah adamlarının (ricâlullâh'ın) varlığı çok önemlidir.
el-Kevserî'nin muarızlarının olması meselesine gelirsek bu durum âdeta sünnetullah'tır. Yani kim öne çıkar ve bir mevzide konuşlanırsa onun mutlaka muhalifleri olur. Hz. Peygamber (s.a.v) bile doğruluğu ve güvenilirliği teslim/tescil edilmiş olduğu halde, kendisine risalet geldikten sonra yalancılık ve sihirbazlıkla itham edilmiştir. Şöyle bir kaide vardır: Öne çıkmış hiç kimse yoktur ki onun hakkında, biri yücelten, diğeri zemmeden iki grup oluşmasın. Şimdi el-Kevserî hakkında da ileri geri konuşan, ona dil uzatan hatta sövenler var. Ama biz buraya takılıp kalmayalım; işimize bakalım vaktimizi zayi etmeyelim. El-Kevserî'nin tuttuğu yol, hakk ve doğru olduktan sonra bütün yeryüzü onun aleyhine olsa önemli değil.
Ömer Faruk Tokat: Muhammed Zâhid el-Kevserî ismi anıldığında ilk akla gelen, onun "anti Selefî" duruşu ve "Hanefî mezhebini müdafaası" oluyor. Onun modern dünyaya ve İslamî ilimlerin tamamını kuşatan modernist bakış açısına karşı da bilinçli, tutarlı ve muhkem bir duruş sergilediğini biliyoruz. Onun bu konudaki görüşlerinin diğerleri kadar yankı bulmamasını neye bağlarsınız?
Salâh Ebu'l-Hâcc: Şimdi bazı görüşler vardır sabun köpüğü gibi kısa bir süre sonra kaybolurlar. Ama el-Kevserî'nin görüşleri nesilden nesile insanlara fayda vermeye devam eder. Bu arada birileri el-Kevserî hakkında ileri geri konuştuğunda bu, başka insanların el-Kevserî'ye teveccüh etmesine sebep oluyor; işin doğrusunu öğrenmek isteyen ilim talebeleri el-Kevserî'nin eserlerine müracaat ettiğinde istikamet buluyorlar. Birçok arkadaş tanıyorum, el-Kevserî'yle ilgili dengesiz düşünceler taşıyorlardı. Ancak kitapları okuduklarında zihinlerindeki fotoğraf bütünüyle değişti.
Ömer Faruk Tokat: İnternette el-Kevserî ile ilgili bir şey aradığınızda karşınıza daha ziyade taan ifadeleri çıkıyor. Hatta bir müslümanın ağzına yakışmayan ifadeler kullanılıyor.
Salâh Ebu'l-Hâcc: Biz Ehl-i Sünnet mensupları olarak internet konusunda maalesef ihmalkâr bir tutum sergiliyoruz. İnternet üzerindeki islâmî sitelerin çoğu ya Vehhâbî ya da Şii siteler. Ehl-i Sünnet mensuplarının başını dik tutacak dört başı mamur bir tane bile internet sitesi yok. Bazı tasavvuf cemaatlerinin sitelerine bakıyorsunuz, site kütüphanesindeki kitapların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Dolayısıyla bu durum, Ehl-i Sünnet mezheplerini müdafaa için bizi gayrete getirmelidir. Onlardan geride kalmamalıyız. Çünkü onlar belirli bir zamansal süreci temsil ediyor. Onlarla tartışan ve durumlarını bilen herkes onların ilmî açıdan ne kadar sathî olduğunu fark eder. Ancak internet üzerinde güçlü bir sitemiz olmadığı için biz görülmüyoruz başkaları görülüyor ve onlar insanları yönlendiriyorlar. Yaklaşımları doğru olduğu için değil; diğerleri uyuduğu için onların sesi daha gür çıkıyor.
Ömer Faruk Tokat: Anadolu coğrafyasının yetiştirdiği dünya çapında bir değer olmasına rağmen İmam el-Kevserî'nin en az tanındığı/bilindiği coğrafyanın da yine burası olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün. Bunu neye bağlarsınız?
Salâh Ebu'l-Hâcc: Arapça, Allah'ın iradesiyle bütün Müslümanların ortak anlaşma dili olmuştur. Allah Azze ve Celle Kur’ân'ı Arapça indirmiştir. Ama bazı halklar kendilerini İslâm dünyasından soyutlayıp, şerî ilimlerin eğitimini bile kendi dillerinde yapmaya başlayınca Müslümanlar arasında ilmî anlamda duvarlar oluştu. Hatta bu halkların kendi geçmişleriyle bu günleri arasında duvarlar oluştu. el-Kevserî'nin Türkiye'de az tanınmasının sebebi de Türklerin Arapçayı ihmal etmeleridir. Türkiye'de medreselerden mezun olan insanlarla karşılaştım. Maalesef klasik din kitaplarını kendi dilleriyle müzakere ediyorlar. Bu yüzden de Arapça bir cümle bile konuşamıyorlar. Bu durum, Müslümanlar arasında duvarlar oluşturuyor. Hâlbuki biz tek ümmetiz. Allah Azze ve Celle bize bir ortak dil verdi ve Kur’ân'ı da o dil ile indirdi. Biz bu dil sorununu aşarsak birçok mesele hallolur. Üniversitelerde egemen olan modernist dalga buralarda ders veren hocaları o hale getirdi ki üniversite hocalarının her biri kendisini din müceddidi olarak görüyor. Doğrusu bu insanların ciddî bir tettebbuâtı yok hatta bazılarının kütüphanesi bile yok. Şerî ilimleri bir geçim vesilesi olarak görüyorlar.
Ömer Faruk Tokat: Yusuf el-Karadâvî hoca, Avrupa Fetva Komisyonu'nun bir toplantısı için Türkiye'ye geldiğinde İslâm fıkhındaki müteğayyirâtın (değişebilir ahkâmın) oranının yüzde doksan üç olduğunu söyledi. Bu aynı zamanda dindeki sabitelerin (değişmez ahkâmın) oranının yüzde yedi olduğunu söylemektir. Siz nasıl değerlendirirsiniz böyle bir oranlamayı.
Salâh Ebu'l-Hâcc: Şöhret her zaman ilmin göstergesi olmaz. Doğrusunu söylemek gerekirse şöhret, uydu kanallarıyla ve basınla ilişkilerde zeki ve kıvrak davranmakla edinilebilecek bir şey. İlmiyle meşhur olmuş birçok kimse vardır ki aslında hiçbir ilmî değerleri yoktur. Mesela bir ilim talebesi olarak sözünü ettiğiniz zatın kitaplarına bir baksan kavâid-i fıkhiyyedeki en basit sünnî usûl kaidelerinde bile çok harc-ı âlem bir tavır sergilediğini ve birçok hususta muhalefetinin olduğunu görürsün. Yani şöhretin sebebi ilim değildir; şöhret çoğunlukla ilimden başka araçlarla elde edilir. Mesela siz insanların hoşuna giden ve onların gönüllerini hoş tutan fetvalar verirseniz meşhur olabilirsiniz. Mesela üzerinde konuştuğumuz hoca, Müslümanların icmasıyla haram kılınmış, kadınla tokalaşmanın cevaziyetine fetva veriyor. Müziği mübah görüyor. Avrupa'daki bir Müslüman hanımın kâfir bir erkekle evlenmesini câiz görüyor… İhtiyaç olduğunda kredi almayı caiz görüyor. Bütün bu hükümler değiştirilebilir ahkâmdan ise geriye değişmez olarak ne kalır!
İlmin kriteri bellidir; bir kimse ilmi hocalardan (meşâyıhtan) almış ve zabtetmiş midir? Mesela el-Karadâvî hoca böyle değildir. Kitaplarına baktığınızda bu net olarak anlaşılıyor zaten. El-Karadâvî hoca ne Hanefî, ne Şâfiî ne de başka bir şeydir. Yani belirli bir menhece bağlı olmaması onun ilmi hocalardan almadığını göstermektedir.
Ömer Faruk Tokat: el-Karadâvî hoca Abdullah b. Abbas'ın ruhsatları üzerine kurulu bir fıkıh oluşturulabileceğini söylüyor.
Salâh Ebu'l-Hâcc: Hicrî 3. yüzyılın sonunda ve 4. yüzyılda bu ümmet oturmuş ve icmâ etmişler… Demişler ki: Bu dört imamdan başka tâbi olmayı hak eden kimse yoktur. Ümmet boş yere icma etmemiştir. Bunun bir takım sebepleri var… Hicrî 3. ve 4. yüzyıllarda sultanlara dalkavukluk eden ve insanların arzuladığı şekilde fetvalar veren bazı âlimler peyda olmuş ve o zaman için "çağdaş" fetvalar vermeye başlamışlar. Ulema toplanmış ve bu müzevver âlimleri durdurmuş… "Önünüzde usûl ve kaideler var. Onlar üzerine yoğunlaşın" demişler. Fetva kaosunun önüne geçmişler.
İbnu's-Salâh, İmâmu'l-Harameyn, İbn Âbidîn ve bütün âlimler ictihad kapısının bu tür âlimler yüzünden kapatıldığına dair ibareler naklederler… Hatta bu konuda ittifak olduğunu söylerler. Bu tür fetva sahiplerini incelersen İmâm el-Kevserî'nin de işaret ettiği üzere, bunların, fıkıhlarını aklî maslahat üzerine kurduklarını görürsün. Yani bunlara göre, akıllarının doğru bulduğu şey doğru; yanlış bulduğu şey yanlıştır. Aklı merkeze koyup Allah'ı unutmak gibi bir durum bu. Yani Allah'ın hükümler üzerindeki otoritesini devreden çıkarıp onun yerine aklı yerleştirmek. Değerli sahâbî Adiyy b. Hâtim anlatıyor:"Resulullah'a geldim, boynumda altından bir haç vardı ki, Adiyy o zaman henüz müslüman olmamıştı ve hıristiyandı, Resulullah Tevbe Suresi’ni okuyordu, bana "ya Adiyy şu boynundaki veseni at" buyurdu. Ben de çıkardım attım. "Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan ayrı rabler edindiler" (Tevbe 31) ayetine geldi, ben, ya Resulüllah, onlara ibadet etmezlerdi, dedim. Resulüllah buyurdu ki: "Allah'ın helal kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah'ın haram kıldığına helâl derler, sizde helâl saymaz mıydınız?" Ben de "evet" dedim. "İşte bu onlara ibadettir."
İşte bu tür âlimler de hadis-i şerifte sözü edilen ruhbanlar gibi akıllarıyla ve nefsanî maslahatla haramları helal; helalleri haram kılıyorlar. Bu gerçekten sakıncalı bir durumdur. İslâm tarihinde aklî maslahatın hüküm bina eden bir esas olduğunu Necm et-Tûfî'den başka kimse söylememiştir. Ondan sonra gelenler de et-Tûfî'nin bu görüşünü şiddetle reddetmiş hatta içlerinden et-Tûfî'yi tekfir edenler bile çıkmıştır.
1900'den yani Britanya'nın İslam dünyasına girişinden sonra peyda olan modernist dalga ise usûl-i fıkhı bilmez, Kitap ve Sünnet'i tanımaz bir akım oldu. Bunlar mücerret akıllarından başka otorite tanımıyorlar, akıllarının doğru bulduğu şeyi dinleştiriyorlar. Doğrusu bu kimseler sözlerinde ve fetvalarında kesinlikle İslâm'ı temsil etmemektedir. Çünkü bunlar usûl ve fürûda Ehl-i Sünnet'in yolundan, istikametten sapmışlar bunların yerine esaslarını ve formunu Britanya'nın belirlediği yeni bir akım getirmişlerdir.
Ömer Faruk Tokat:  İmam el-Kevserî'nin, sadece İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'ın değil, İbn Abdilberr'den ez-Zehebî'ye, İbn Kudâme'den eş-Şevkânî'ye kadar pek çok âlimin müteşabihat konusunda nassların zahirini esas alışını bir ârıza" durumu olarak tesbit edişini nasıl değerlendirirsiniz?
Salâh Ebu'l-Hâcc: İmam el-Kevserî bir çok yerde İbn Teymiye'yi şiddetle tenkit ederken bazı yerlerde de onu medh etmiştir. Onun Hanefî mezhebi mutaasıbı olduğunu söylemek ise bütünüyle batıldır. Mesela el-Leknevî'ye bakalım; kendisi meşhur Hanefî ulamâsındandır… Bir çok yerde İbn Teymiye'yi överken, bir çok yerde de tenkit etmektedir. Ed-Dehlevî'nin tutumu da aynıdır.
Doğrusu el-Kevserî Allah ve Rasûlü için nasihat eden bir zattır. Onun ilmî tecrübesi ve sözkonusu âlimlerin kitaplarını mütalaası ve o kitaplar üzerine yaptığı çalışmalar kendisini belirli bir hakikate ulaştırıyor ve o, bu çalışmalarından hâsıl olan hülâsayı bize aktarıyor. Eleştirilecek yerde eleştiriyor, övülecek yerde övüyor. Bunu da Allah ve Rasûlü için nasihat etme gayesiyle yapıyor. O dini buharlaştırmayan güçlü ve ukdesiz bir şahsiyet.
Tecsim görüşünde olan Zehebî ya da başka bir âlimi tenkit etmesine gelirsek bu sadece el-Kevserî'nin yaptığı bir iş değildir. Nerdeyse bütün Eşarî ve Mâtürîdî âlimlerin yöntemidir bu. Tecsim tarzı yaklaşımlara sâhip Hanbelî âlimlerin sayısı Matürîdî ve Eşarîler'e göre çok azdır. Başlangıçta bunlar, Filistin'deydi. Haçlılar Filistin'i işgal edince Şam'ın Salihiyye bölgesine hicret ettiler. Çoğunluğu Makdisîler'dir. Az bir kısmı da Bağdat'ta bulunur. Bu tür akîdevî görüşleri bunlar taşıyordu. Ehl-i Sünnet uleması bunları Ehl-i Sünnet'ten kabul eder ve onları tekfir etmezler. Çünkü tekfir Ehl-i Sünnet'in yöntemi değildir. Ancak onların ilmini tenkit ederler. "Sahip olduğunuz bu akide doğru değildir" derler.
Ömer Faruk Tokat: Programın yoğunluğu arasında zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Salâh Ebu'l-Hâcc: Türkiye'de Dâru'l-Hikme gibi bir kurumun olduğunu öğrenmek beni sevindirdi. Ben teşekkür ederim.