Biz yeniden "sütlü/ayranlı tirit"e dönelim. "1900'lü yıllara kadar te'lîf edilmiş hiçbir Şiî kaynakta madîra yemeği bir sahâbîyi tahkîr malzemesi olarak kullanılmaz" demiştik. İmâmiyye Şîası'nın kadîm kaynaklarında "madîra" kelimesi sadece Ebû Abdillah Ca'fer es-Sâdık'tan gelen şu rivayet içinde geçer: "Enbiyâdan biri, zayıflığından Allah azze ve celle'ye şikâyet etti. Kendisine; 'Eti sütle (el-lahme bi'l-leben) pişir. Zira ikisi de vücudu güçlendirir' denildi. (Râvî Abdullah b. Sinân); 'O Madîra mıydı?' diye sorunca, Ebû Abdillah; 'Hayır, taze sağılmış sütle pişirilen et (el-lahme bi'l-lebeni'l-halîb)' dedi."[i] Yani Madîra'dan tek farkı, dili yakacak kadar ekşitilmiş sütten/ayrandan (el-lebenü'l-hâmıd/mâdır) yapılmamış olması. Ki Lisânü'l-Arab'da madîra tarif edilirken; "bazen içine tulumdaki taze sütten de karıştırılır ki o zaman çok daha leziz olur" deniyor. (5/177). Hz. Peygamber'in, "Ona sövmeyin, o müslümandı" dediği Mudar kabilesinin başı Mudar b. Nizâr da ekşi süt/ayran içmeye düşkün oluşu sebebiyle bu ismi almıştı.[ii] Bedeni güçlendirdiği bi'setten yüzyıllar önce vahiyle te'yid edilen bir yemeğe, Mekke Fethi öncesi Medîne'de açlıktan bayılan Ebû Hureyre (r.a.)'nin sevip rağbet etmesi kabahat oluyor; onu mîdesine düşkün, güvenilmez bir insan yapıyor; öyle mi? Ziya Paşa'nın; "Evvel yoğidi, iş bu rivayet yeni çıktı" dediğine geliyoruz.
Kütüb-i Sitte râvîlerinden olmakla birlikte Şîa'nın kendi hadis ricâlinden saydığı[iii] Hüşeym b. Beşîr (ö. 183)'in talebesi Bağdatlı İbrahim b. Abdillah b. Hâtim el-Herevî (ö. 244) de çok yiyenlerden! ("Ekûl" kelimesini "obur" diye tercüme etmeyi edeb dışı buluyoruz). Tirmizî ve İbn Mâce'de hadisi mevcut. Şiî kaynaklarda onun vasıtasıyla Halef b. Halîfe (ö. 181)'den "Hz. Peygamber'in önünde secdeye kapanan azgın deve" hadisi rivayet edilmiş…[iv] Tabakât kitaplarında (bazı i'tizâlî görüşleri bir tarafa) sika olduğu kabul edilen bu zat hakkında, İbrahim b. İshâk el-Harbî'nin şu sözü nakledilir: "İbrahim el-Herevî hâfız, mutkın (dikkatli, titiz) ve muttakî idi. Orada onun gibisi yoktu. Sürekli oruç tutar, ancak birisi kendisini yemeğe davet etmişse orucunu bozardı. Çok yerdi (kâne ekûlen). Tek başına bir kuzuyu (el-hamel) yerdi."[v]
Bundan daha ilginç bir misalimiz daha var. Cerh ve ta'dîl imamı Yahyâ b. Maîn (ö. 233) hakkında Zehebî'nin kaydettiği şu anekdota bakınız: "İbn Cerîr et-Taberî, Yahyâ'nın çok yediğini (kâne ekûlen) söyler. Ebu'l-Abbâs Ahmed b. Şâh'ın ona rivayet ettiğine göre, hac yolculuğunda Yahyâ ile aynı kafiledeymiş. (Kûfe-Mekke güzergâhının orta noktasındaki konaklama bölgesi) Feyd'de kendisine pişmemiş Fâlûzec[vi] ikram edilmiş. Arkadaşları 'yeme, sana bir şey olmasından korkarız' dedilerse de onları dinlememiş ve yemiş. Bir süre sonra karın ağrıları başlamış ve ishale tutulmuş. Medine'ye varana kadar da iyileşememiş. Medine'den hacc için Mekke'ye geçmek zorunda olan kafile arkadaşları, haccetmek veya haccı bırakıp Yahyâ'nın başında beklemek konusunda kararsız kalmışlar. Medine'ye ulaştıkları Cuma gecesinin sabahında vefat etmiş." Haberin devamında, Hâşimoğulları'nın, Hz. Peygamber'in gasledildiği ahşap teneşiri Yahyâ b. Maîn'e layık görerek onun için çıkardıkları, üzerinde yıkandıktan sonra aynı gün Bakî'a defnedildiği kaydedilir. Cenâze taşınırken önde bir münâdî şöyle bağırmış o gün: "Bu zât Rasûlullah'ın hadîsinden yalanı söküp atan kişiydi."[vii]
Şunu da ilave edelim; Kütüb-i Sitte'nin sika râvîlerinden Seleme b. Şebîb en-Neysâbûrî (ö. 240-)'nin ölüm sebebi de aynı tatlı![viii] İmam Ebû Hanîfe'nin dedesi en-Nu'mân b. el-Merzübân, Nevruz'da (Neyrûz/Mehrecân) Hz. Ali'ye bu tatlıdan hediye etmiş.[ix]
Demek ki neymiş; çok yemek ya da yemek düşkünü olmak, tek başına kişinin adâlet ve zabtını lekelemeye, şahsiyetini karalamaya sebep teşkil etmezmiş!
Yazarımız, bu vesileyle bir de Zemahşerî'nin adını anıyor. Zemahşerî'den Ebû Rayye de alıntı yapmış. Diyor ki: "ez-Zemahşerî 'Esâsü'l-Belâğa' adlı eserinde şöyle der: 'Olumsuz şartlarıyla Ali (r), madîrasıyla Muâviye'den daha hayırlıdır" (Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, s. 218; Şeyhu'l-Madîra, s. 56).
Cümlenin yerini Esâsü'l-Belâğa'dan bulduk. Bilmeyenler için söyleyelim; bu eser, eski baskıda büyük boy tek cilt, yeni baskıda iki cilt tutan, bildiğiniz elif'den ye'ye Arapça sözlüktür. Orada "me da ra" maddesinde "madîra"ya söz gelince Zemahşerî şöyle der: "şöyle dersin: Aliyyün mea'l-hâli'l-madîra, hayrun min Muâviyete mea'l-madîra" (Zarara uğramış hâliyle Ali, madîrasıyla Muâviye'den hayırlıdır; Beyrut 1998, 2/217).
Evet burada Hz. Muâviye'ye bir gönderme sözkonusu. Ama ortada Ebû Hureyre ile ilgili hiçbir imâ yok. Üstelik lügatı baştan sona taradım. Zemahşerî tam dört yerde ve dört maddede Ebû Hureyre'nin sözü ve rivâyetiyle istişhâd ediyor. "ra fe fe", "sa ve ğa", "ta he ve" ve "ke fa ha" maddelerinde onun rivayetini kullanıyor. Hele "savvâğ" (yalancı) kelimesine örnek verirken şöyle diyor (1/564): "Ebû Hureyre radıyallâhuanh'a; 'Deccâl çıktı!' denildi. O şöyle karşılık verdi: 'Bu, yalancıların uydurduğu bir yalandır (kezbetün kezebehe's-Savvâğûn)." Gerek lügatinde gerekse "el-Keşşâf" adlı tefsirinde (20 küsur yerde) hem "Allah ondan razı olsun" diyerek rivayetini alacak, hem de "iki yüzlü" diye yaftalayacak. Bu iftirayı kabul etmemiz halinde, aslında sadece Ebû Hureyre (r.a.) değil, Ebû Rayye'nin atıf yaptığı bütün müellifler de bir biçimde bühtâna uğramış olacaklar. Ne diyorsunuz? Razı mısınız?
11) "Ali'nin arkasında namaz kılar, Muâviye'nin sofrasında yemek yer ve savaşa girmekten kaçınırdı" meselesine de kısaca temas edelim. Bir kere bu ifadenin, onun iki yüzlü olduğuna değil, bilâkis, her iki cenahta da sevilen uzlaşmacı/uzlaştırmacı bir insan olduğuna delâlet ettiğini düşünmemize hiçbir engel yoktur. Zira, Hz. Ali'nin onu cemaatten uzaklaştırmadığına ve Hz. Muâviye'nin de sofrasından kovmadığına bakılırsa, bundan, Ebû Hureyre'nin her iki tarafın anlaşmazlığına eşit mesafede durduğu ortaya çıkar. Ayrıca bir önceki maddede geçtiği üzere, Muhammed Ebû Şehbe'nin bu hâdisenin gerçekleşmesini târîhen imkânsız gördüğünü de hatırlayalım.
Hz. Hasan ve Hüseyn'e "seyyidî" diyerek hitap eden Ebû Hureyre[x] Hz. Hasan'ın vefat haberini alınca (h. 49-50) mescidde ayağa kalkarak şöyle haykırmıştı: "Ey nâs, bugün Allah Rasûlü'nün sevgilisi vefat etti. Ne duruyorsunuz, ağlasanıza!"[xi] Hz. Hasan'ın Peygamber (s.a.v.)'in yanına defnedilmesine karşı çıkan Mervân'a da öfkeyle; "Vallâhi vali sen değilsin! Vali bunu kabul ettiği halde sana ne oluyor? Sen bu işe karışma! Yoksa böyle yaparak Muâviye'nin gözüne mi girmek istiyorsun?" diye çıkışmıştı.[xii] Bu tartışma devam etmiş ve Hz. Hüseyn'in ısrarlı tutumuyla neredeyse silahlı bir çatışmaya dönüşmek üzereyken, Ebû Hureyre ve diğer sahâbenin girişimleriyle ortam sâkinleşmiş ve neticede Hz. Hasan Bakî' kabristanlığına defnedilmişti.[xiii] Keza Hz. Muâviye, oğlu Yezîd'e bey'at için çağrıda bulunmaya başlayınca, saltanat idaresine karşı çıkan Medineliler Muâviye ile görüşmek üzere Şam'a bir heyet göndermişlerdi. Heyette Kureyş'li olmayan muhâcirleri temsîlen Ebû Hureyre (r.a.) de bulunuyordu.[xiv]
Hicretin 35. yılında Mekke kadısı iken Hz. Osman'ın kuşatıldığını duyunca derhal Medine'ye gelen Ebû Hureyre (r.a.), Zeyd b. Sâbit, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. ez-Zübeyr, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn gibi seçkin sahâbenin de aralarında bulunduğu 700 kişiyle birlikte halifeyi isyancılara karşı savunmuştur. Hz. Osman'ın şehâdetinden sonra, Hz. Ali'ye bey'at edip etmediğine dair herhangi bir bilgi bulunmayan Ebû Hureyre'nin olaylar karşısında çekimser kaldığına dair bilgiler mevcuttur. O Hz. Ali'nin faziletini hiçbir zaman inkâr etmemekle birlikte, bey'at edip kadılığını üstlendiği ve isyancılara karşı savunduğu Hz. Osman'ın katilini bulup cezalandırma konusunda Ali'nin yetersiz kaldığını düşünmüştür. Ebû Hureyre'nin, Cemel Savaşı'nın vukû bulduğu 36. hicrî yılda, Hıms'ta oğlu Bilâl'le birlikte kaldığı rivayet edilir. O yıllarda Muâviye'nin destek çağrılarına olumlu cevap vermeyen "tarafsızlar" Hıms'ta çoğunluğu teşkil ediyordu. Ebû Hureyre'nin Hz. Ali ile Muâviye arasında cereyan eden siyâsî çekişmelerde "bîtaraf" olmakta yalnız kalmadığını, Abdullah b. Ömer, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Imrân b. Husayn ve Üsâme b. Zeyd gibi ileri gelen ashâbın da aynı tavrı takındığını biliyoruz. Sıffîn savaşında Muâviye saflarında Hz. Ali'ye karşı da savaşmayarak diğer Devs'lilerle birlikte Hıms'ta kalmış, halkı sükûnete teşvik etmiştir. Savaş öncesi Ebu'd-Derdâ (r.a.) ile birlikte defalarca iki taraf arasında arabulucuk için gider gelirler, teklif götürürler; ancak muvaffak olamayarak Hıms'a geri dönerler. İşte onun Sıffîn'de Hz. Ali saflarında yer almayıp tarafsız durması, çok sonra Şiîler tarafından yukarıdaki sözlerin kendisine nisbet edilmesine ve kınanmasına yol açmıştır.
Sonraki dönem (müteahhir) Şiî kitaplarında onun savaşta Muâviye safında olduğu yolundaki iddialara karşılık, ilk dönem (mütekaddim) Şîa'sında böyle bir ithama rastlanmaz. Örneğin Nasr b. Müzâhim el-Minkarî (ö. 212) Sıffîn savaşı ile ilgili olarak kendisine ulaşan bütün haberleri topladığı kitabında, Ebû Hureyre'den tek kelimeyle de olsa bahsetmez.[xv] Bu konuyu daha ayrıntılı biçimde iki kitaptan okumanızı tavsiye ederim: Biri, Arapça bilenler için; el-Hizbu'l-İslâmiyyü'l-Irâkî'nin lider kadrosunda Muhammed Ahmed er-Râşid müstear ismiyle bulunan ve yaşı 70'i geçmiş olan (d. 1938) Ebû Ammâr Abdü'l-Mün'im Sâlih el-Aliyy el-İzzî'nin "Difâun an Ebî Hureyre"si (s. 143-167); diğeri ise, Arapça bilmeyenler için Doç Dr. Osman Güner'in "Ebu Hureyre'ye Yönelik Eleştiriler" adlı kitabı (s. 55-62). İzzî'nin kitabının önemi; daha önce Ebû Rayye'ye reddiye yazan altı müellifin eseri taranarak ve çok sayıda önemli ilave yapılarak hazırlanmış "yedinci reddiye" olmasından ileri geliyor. Ama ondan sonra yakın zamanda te'lif edilen 350 sayfalık bir kitap daha var ki, mutlaka tetkik edilmeli: Abdullah b. Abdilaziz b. Ali en-Nâsır'ın "el-Burhân fî Tebrieti Ebî Hureyrete mine'l-Bühtân"ı.[xvi]
Ebû Hureyre ve diğer çekimser ashâbın bu tutumlarında gerçek neden, kesinlikle "savaş korkusu" değildir. Zira Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber'le birlikte Vâdi'l-Kurâ, Zâtu'r-Rikâ', Umratu'l-Kazâ, Mekke Fethi, Tebük ve Mu'te gazvelerine; Hz. Ebû Bekr'in hilâfetinde Ridde savaşlarına ve Hz. Osman'ın hilâfetinde Selmân-ı Fârisî ile birlikte Ermenistan, Ceylân ve Cürcân seferlerine katılmış "mücahid" bir sahâbîdir.
Okuyuculardan Murat Kayacan; "Mücahid kelimesini hangi anlamda kullandınız?" diye sormuş. İşte bu anlamda kullandım! Hem de, Ebû Hureyre'nin Fetih'ten önce katıldığı seferler nedeniyle Hadîd Sûresi'nin demir gibi sert 10. âyeti kapsamına girdiğini de bilerek! Ama isterseniz bir de Ebû Dâvud'un Sünen'inden 1240 ve 1241 no'lu hadisleri açıp bakınız. Orada Ebû Hureyre (r.a.)'nin; "Necd Gazvesi'nde (Zâtü'r-Rikâ') Nebî (s.a.v.) ile birlikte salâtü'l-havf'ı (korku namazını) kıldım" dediğini ve bu namazın en ayrıntılı tarifinin kendisinden geldiğini göreceksiniz. Onlar Allah Rasûlü ile birlikte, "mü'minlerin küffâra karşı" savaşında hazır bulundular. Düşmandan gelecek saldırıya karşı duyulan korku, namaz kılmalarını engellemedi. Ancak Rasûl'ün ölümünden sonra, "mü'minin mü'mine karşı" savaşına şahid oldular. Kardeş kanının dökülmesinden korktukları kadar başka hiçbir şeyden korkmadılar. İşte asıl bu korku olmalı "taraftar" olmalarını engelleyen. Bu kabil çetrefil-alengir mevzularda onlar, Rasûlullah (s.a.v.)'ın kimi zaman yaptığı geleceğe yönelik işaretler ve tavsiyelere göre, kendi şahsî ictihadlarını kullanarak hareket ettiler.
Ebû Ayyâş el-Mısrî'nin Sehl b. Sa'd'dan rivayet ettiği şu hadise bakalım: "Rasûlullah (s.a.v.) ashâbına şöyle buyurdu: İnsanların döküntüleri arasında kaldığınız, emânetleri ve ahidleri fesâda uğradığı ve (iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek) şöyle oldukları vakit haliniz nice olur?.. 'Böyle olunca nasıl yapalım Yâ Rasûlallah?' diye sordular. 'Bildiğiniz şeyi alın, bilmediğinizi bırakın!' buyurdular. Daha sonra Abdullah b. Amr b. el-Âs, Hz. Peygamber'le yaptığı özel bir görüşmede; 'Bana ne emredersin Yâ Rasûlallah?' diye sorunca; 'Sana Allah'a karşı takvalı olmanı, kendinle meşgul olup diğer bütün işlerden uzak durmanı emrediyorum' buyurdular."[xvii] Ebû Sa'lebe el-Huşenî adlı sahâbînin rivayeti ise şöyledir: "Her fikir sâhibinin kendi fikrini beğendiğini gördüğün zaman, kendinle meşgul ol, avâmın işini boşver!"[xviii]
[i] Küleynî, el-Kâfî, Tahran 1968, 6/316, no. 4; Meclisî, Bihâru'l-Envâr, Beyrut 1983, 63/68, no. 49.
[ii] İbn Hacer, Lisânü'l-Mîzân, 5/168, no. 571; Zemahşerî, Keşşâf, 1/820.
[iii] Muhammed Ca'fer et-Tabsî, Ricâlü'ş-Şîa fî Esânîdi's-Sünne, Kum 1420, s. 422.
[iv] Muhammed b. Süleyman el-Kûfi, Menâkıbü'l-İmâm Emîri'l-Mü'minîn, thk. Muhammed Bâkır el-Mahmûdî, Kum 1412, 1/66-67, no. 26.
[v] Tehzîbü'l-Kemâl, 2/122.
[vi] [Fâlûzec/Fâlûzak/Fâlûz; buğday nişastasından yapılan bir tür pelte/pâlûde. Nâm-ı diğer; Paluze. Fars kökenli. Osmanlı mutfağında da önemli bir yeri var. Şimdiki "meyveli jöle" ile aynı görüntüde bir tatlı çeşidi. Titrediği için müza'za' da denilmiş. Eski zamanlarda tatlandırmak için şeker yerine bal kullanılırmış. (İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, 3/502, 15/325).
[vii] Zehebî, Târîhu'l-İslâm, Beyrut 1991, 17/412; Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, 11/90; Mizzî, Tehzîbü'l-Kemâl, 31/567, no. 6926.
[viii] Mizzî, Tehzîbü'l-Kemâl, 11/286, no. 2455.
[ix] Tehzîbü'l-Kemâl, 29/423, no. 6439.
[x] İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 8/18.
[xi] İbn Kesîr, el-Bidâye, 8/44.
[xii] el-Bidâye, 8/108.
[xiii] el-Bidâye, 8/44.
[xiv] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/538; Belâzürî, Fütûhu'l-Büldân, s. 39.
[xv] Vak'atü Sıffîn, thk. Abdüsselâm Muhammed Hârûn, el-Müessesetü'l-Arabiyyetü'l-Hadîse, Mısır 1962, 573 sayfa.
[xvi] http://www.almeshkat.net/books/open.php?cat=32&book=1783
[xvii] Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 8/165, no. 16446; Şuabü'l-Îmân, 7/46, no. 9398.
[xviii] Nuaym b. Hammâd, Kitâbü'l-Fiten, Kahire 1412, 2/623, no. 1741; İbn Hıbbân, Sahîh, 2/108, no. 385.
| Ebû Hureyre'yi Anlamak -6< Önceki | Sonraki >Ebû Hureyre'yi Anlamak -4 |
|---|
Mister Wong
Digg
Del.icio.us
Slashdot
Furl
Yahoo
Technorati
Newsvine
Googlize this
Blinklist
Facebook
Wikio