İBNÜ’L‐ARABÎ’Yİ MÜDÂFAA AMACIYLA KALEME ALINAN FETVÂLAR
Giriş Kısmından Bir İktibas.
{xtypo_quote}Yeni bir ilmî metot ve üslup geliştiren bir çok filozof, düşünür, âlim ve sûfî gibi İbnü’l‐Arabî’nin de taraftar ve aleyhtarları olmuş, tenkide uğradığı gibi müdâfaa da edilmiştir.
Şeyh‐i Ekber’e yöneltilen eleştirilere genel olarak baktığımızda bunların, hemcinsleri yani sûfîler ile zâhir ulema adı verilen fakih, muhaddis ve kelâm alimleri tarafından yöneltildiğini görmekteyiz.Sûfîlerin eleştirileri onun görüşlerinin tümüne değil belli bir kısmına yöneliktir.
Mesela Kübreviyye şeyhlerinden Alâüddevle es‐Simnânî, Allah’ın zâtından “vücûd‐ı mutlak” olarak bahsedilip bahsedilemeyeceği, Abdülkerim el‐Cîlî ilmin malûma tabi olup olmaması meselesinde, İmam Rabbânî de vücûdun mu yoksa şuhûdun mu daha üstün olduğu hususunda eleştiriler yöneltmişlerdir.
Bu tenkitlerde asıl mesele her iki tarafın da kabul ettiği bir hakîkatin isimlendirilmesi noktasındadır ki, günümüz araştırmacılarına göre bu problemin temelinde gerçeğe farklı pencereden bakma diğer bir ifadeyle yanlış okuma (misreading) yatmaktadır.
İkinci sınıfı teşkil eden kelam ve fıkıh âlimlerinin tenkitlerine gelince, bunlar tenkitten daha çok yargılama görünümündedir.
Hatta İbn Teymiyye, İbrahim el‐Bikâî, Ali el‐Kârî gibi bazı âlimler hakarete varan ifadeler kullanarak tekfîr yoluna dahi gitmişlerdir.
Buradaki problemin de kaynağını bu âlimlerin mantıklarıyla İbnü’l‐Arabî’nin metodolojisinin farklı olması teşkil etmektedir.
Muârızları İbnü’l‐Arabî’yi tenkit etmek amacıyla reddiyeler yazarken,şeyhin muhibleri de müdâfaa etmek için risâle ve fetvâlar kaleme almışlardır.1
Bu fetvâların Ekberî ekole mensup olan yani bir anlamda şeyhin fikirlerini yayma gayreti içinde bulunan tasavvuf erbâbından geldiği gibi, yukarıda zikrettiğimiz ikinci gruba dahil olan bazı zâhir ulemâ tarafından da yazıldığı görülmektedir.
Burada dikkati çeken bir başka husus da şeyhi savunmak için yazılan fetvâlara tahammül edilemeyip bunlara dahi reddiye yazılmış olmasıdır.
Seyyid Ârif Muhammed el‐Hüseynî’nin Kemalpaşazâde’nin fetvâsına yazdığı reddiye buna örnektir. Makâlenin sonuç kısmında bu husus etraflıca ele alınacaktır.
Öte yandan müdâfaa amaçla kaleme alınan fetvâlara baktığımızda şu temel sorulara cevap aranmaya çalışıldığını görmekteyiz:
“İbnü’l‐Arabî’nin itikâdı sahih midir, velâyeti kabul edilebilir mi?
Onun Fusûsu’l‐hikem, el‐Fütûhâtü’l‐Mekkiyye ve et‐Tedbîrâtü’l‐ilâhiyye gibi eserlerini okumak, okutmak ve onlarda yer alan Firavun’un imanı gibi hususlara inanmak ve bunlarla amel etmek dinen doğru mudur?
Şeyhin eserlerinin yakılmasını emreden ve en büyük kâfir olduğunu (şeyhu’l‐ekfer) söyleyenin şer‘î açıdan durumu nedir?
Bir vâizin kürsüde İbnü’l‐Arabî’ye sövmesinin, dalâlete ve küfre düştüğünü iddia etmesinin ve ona tabi olanların da bu sebeple küfre düşeceğini söylemesinin hükmü nedir?”
Bütün bu sorulara şeyh hakkında verilen fetvâlardan hareketle nasıl cevap verildiğini göstermeye çalışacağız; ve ayrıca örnek teşkil etmesi açısından Kemalpaşazâde’nin fetvâsını metniyle birlikte vereceğiz.
İbnü’l‐Arabî’yi müdâfaa amacıyla kaleme alınan fetvâlardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz.{/xtypo_quote}
İlgili makalenin Son Kısmından Bir İktibas
{xtypo_quote}Buna benzer tenkitlere karşı ise İbnü’l‐Arabî’yi müdâfaa edenlerin verdikleri fetvâlarda vardıkları sonuçlar şöyle sıralanabilir
1. İbnü’l‐Arabî, hem ilmen hem de hâlen bir şeyh, zahiren ve batınen hakikat ehlinin imamı olarak tasavvufa ait hususları her yönüyle yaşamıştır.Dinî ilimlerdeki bilgisi sebebiyle müctehid, amel ve hâli itibariyletarîkat ehlinin mürebbîsi, tevhîd erbâbının önderi ve şeyhlerin şeyhidir(şeyhu’ş‐şuyûh). Kesbî ve vehbî ilimlere sahiptir.
Ahyâr ve ebrâr ehlinden olup ilahî sırların sahibi ve rabbânî nurların kaynağıdır. Zamanının kutbu, hidâyet önderi ve İslâm’ın güneşidir. Değeri ve yüceliği ifade edilemeyecek kadar büyük olup tasarrufu ve duâsının bereketi yedi kat gökyüzüne ulaşmakta ve âfâkı doldurmaktadır. Rüzgarların etkileyemediği büyük bir bulata, sahili olmayan engin bir denize benzer.
2. Şeyhin eserleri, tükenmek bilmeyen bir hazîne olup ilâhî cevherlerle doludur. Bu eserleri ancak itikadı sağlam ve irfânî bilgiye kâbiliyeti olanlar okuyup anlayabilir.
Ehli olmayanların ise okuması câiz değildir. Daha evvel hiç kimseye onun eserlerine benzer kitaplar yazmak nasip olmamıştır. Bu eserleri okuyan ve mütâlaaya devam edenler, dinî konularda çözülmesi zor olan hususları ve problemleri rahatlıkla çözdüklerini görmüşlerdir.
3. İbnü’l‐Arabî’nin eserlerinde kullandığı ifadeler önceki sûfîlerin sözlerinden farklı değildir. Sözlerinin zâhiri değil bâtını dikkate alınmalı, ıstılâhî anlamları göz önünde bulundurularak buna göre tevil edilmelidir.Zira sûfîler kullandıkları bazı lafızları zâhirî manâlarının dışında kendi aralarında oluşturdukları ıstılâhî anlamlarıyla kullanmışlardır.
Şeyhi eserlerindeki görüşlerinden ötürü ta‘n edenler bu husûsu göz ardı eden yahut kastedilen mânâyı hiç anlayamayanlardır.
Bu nedenle şeyhin görüşleri hulûl ve ittihâd olarak değerlendirilemez. Nitekim Kur’ânı Kerîm ve hadîslerde zâhirine inanmakla birlikte tevil edilmesi gereken müteşâbih bir çok ifâdenin varlığı bilinmektedir.
4. Dinî hükümler açısından küfrünü açıkça beyan etmeyen veya küfre düştüğü net delillerle sabit olmayan birisini küfürle itham etmek, itham eden kişiyi küfre düşürür. Dolayısıyla İbnü’l‐Arabî’yi tekfîr etmek küfürdür,ona sövmek fısktır, buğz etmek Hak’tan uzaklaşmaktır, küçümsemek dinden dönmektir (ridde).
5. Öte yandan İbnü’l‐Arabî’yi tekfir etmek demek onun velâyetine inanan sultanları, şeyhülislâm ve kadıları, âlim ve sufîleri alaya almak ve tekfir etmek demektir. Şeyh‐i Ekber yaşadığı dönemde idâreciler tarafından saygı gördüğü gibi sonrasında da bu saygı devam etmiş, eserleri okunmuş ve sultanlar tarafından tercüme ettirilmiştir.
Nitekim Yavuz Sultan Selim’in Şam bölgesini fethinde şeyhin kabrini buldurup burada türbe ve tekke inşa ettirdiği, Sultan III. Murad’ın Fusûsu’l‐Hikem’i Nev‘î’ye tercüme ettirip bu tercümenin ismini bizatihi kendisinin koyduğu tarihî bir gerçektir.
Ayrıca şeyhin yüce bir velî olduğuna inan bir çok âlim ve sûfî bulunmaktadır ki, bunlar arasında
Şeyh Tâceddin b. Atâullah,
Şeyh Abdullah el‐Yâfi‘î,
Şeyh Abdülkâdir el‐Ebbâr,
İbn Abdüsselâm,
İsmail eş‐Şirvânî el‐Acemî,
Şihâbüddin Ahmed b. Abdülgaffâr el‐Mısrî,
Ebû Bekir el‐Ömerî el‐Acemî,
Şeyh Muhammed b. Davud el‐Bâzilî el‐ Hamevî,
İbnü’s‐Suyûfî nisbesiyle tanınan Hafız Hasan b. Ali b. Cemâleddin b. el‐Muhtâr,
Kudüs’te mücavir olarak yaşayan Şeyh Ahmed b. Kelef, Şemseddin el‐Cevcerî,
Kemâl eş‐Şerîfî,
Mısır bölgesinin şeyhi Kadı Zekeriya,
Şazelî şeyhlerinden Ahmed b Atâullah elİskenderî,
Ali b. Meymûn el‐Mağribî,
onun halîfelerinden Ulvân b. Atiyye el‐Hamevî ve Muhammed b. Arrâk,
Şeyh Abdulvehhâb el‐ Hindî,
Ahmed eş‐Şâbî ve Seyyid Urfe gibi âlim ve şeyhler yer almaktadır.
6. İbnü’l‐Arabî’yi tekfîr edenler sonradan şeyh hakkında söylediklerini tevil etmeye çalışsalar da kabul edilmez. Yaptıklarından pişman olup tevbe etmeleri gerekir.
Eğer ithamlarında ısrar ederlerse şahitlikleri kabul edilmez, doğruluk vasıflarını yitirirler. Bununla birlikte tevbe etmeleride yeterli değildir. Zira şeyhe iftira etmiş, gıybetini yapmış ve kul hakkına girmişlerdir.
7. İbnü’l‐Arabî’yi küfür ve dalâletle itham edenler bunun bir ibadet olduğunu zannetmektedirler. Halbuki yaptıkları tâat görüntüsü altında günahtan başka bir şey değildir. Aksine onlar bu davranışlarıyla küfür vedalâlete düşmekte, İslâm dâiresinden çıkmaktadırlar.
Nefislerini helâketmekle kalmayıp hadiste belirtildiği üzere “Kim benim dostuma düşmanlık ederse ben de o kişiye savaş ilan ederim” sözün hükmüne dâhil olmuşlardır. Şeytanın yandaşı olduklarından Allah ve Resûlü’nün gazabınauğrar ve ilâhî rahmetten mahrum kalırlar.
8. Vâiz olarak geçinen, kendileri günah ve kötülük içinde yüzerken başkalarının hatalarıyla meşgul olan bu kişileri kin ve nefret bürümüştür.Şeyhe dil uzatmalarının sebebi kendilerini ön plana çıkarmak, şöhret vedünyalık elde etmektir. Ayrıca bu sayede tasavvuf ehlini kötülemek için bir fırsat elde ettiklerini düşünmektedirler.
Halbuki böyle kişiler, ilim ve hikmetten nasibini almamış, cehâlet karanlığında yüzen, âyet ve hadislerinmânâlarını değiştiren ve hakikat diye insanlara uydurma hikayeler anlatan akılsız bir güruhtur.
9. Aynı şekilde böyle vâizleri dinleyenler de iyi bir şey yaptıklarını ve sevap kazandıklarını zannetmektedirler. Halbuki şeyh hakkında bilgi sahibi olmadıklarından vâizlerin söylediklerinin ne derece doğru olup olmadığını tespit etmekten uzaktırlar. Bu durumda yapacakları en güzel şey bu tür vâizlerden uzak durmak, meclislerine katılmayarak onların suç ortağı olmaktan ve görecekleri muameleden kurtulmaktır.
10. İdârecilere düşen görev, bu gibi kimselere fırsat vermemek, halka vaaz ve nasihatte bulunmalarını engellemek ve onlara dine ve örfe göre gerekli olan cezayı vermektir. {/xtypo_quote}



Mahmud Efendi Hazretlerinin Hayatı, Ulemanın Hakkındaki Beyanları Sohbetleri ve Kelam-ı Kibarı ..İçerik İçin 

