Seyyid İbrahim el-Ahsai Hazretleri'nin Cübbeli Hocamıza Dûası .İzlemek ve de Dua'ya İştirak Etmek için Buraya Tıklayınız.                Cübbeli Ahmed Hocaefendi için Seyyid Hazretlerinin Okuduğu Mevlid-i Şerif ve Duası İçin Tıklayınız.


Tarih: 03/02/2012, 15:38 Ekleyen: Meknûn
24
Tarih: 03/02/2012, 15:28 Ekleyen: Meknûn
14
Tarih: 31/01/2012, 15:48 Ekleyen: Meknûn
38
Tarih: 27/01/2012, 14:24 Ekleyen: Meknûn
57
Tarih: 27/01/2012, 14:06 Ekleyen: Meknûn
46
Tarih: 26/01/2012, 11:47 Ekleyen: Meknûn
60
Tarih: 25/01/2012, 11:14 Ekleyen: Meknûn
80
Tarih: 19/01/2012, 14:50 Ekleyen: Ebu Hureyre
73
Tarih: 19/01/2012, 14:46 Ekleyen: Ebu Hureyre
57
Tarih: 30/12/2011, 08:49 Ekleyen: Ebu Hureyre
35
Tarih: 29/12/2011, 19:22 Ekleyen: Ebu Hureyre
40
Tarih: 29/12/2011, 19:09 Ekleyen: Ebu Hureyre
46
Tarih: 29/12/2011, 12:10 Ekleyen: Ebu Hureyre
37
Tarih: 29/12/2011, 08:44 Ekleyen: Ebu Hureyre
62
Tarih: 27/12/2011, 08:31 Ekleyen: Ebu Hureyre
32
Tarih: 27/12/2011, 08:29 Ekleyen: Ebu Hureyre
46
Tarih: 25/12/2011, 12:29 Ekleyen: Ebu Hureyre
44
Tarih: 24/12/2011, 17:21 Ekleyen: Ebu Hureyre
75
Tarih: 24/12/2011, 17:18 Ekleyen: Ebu Hureyre
42
Tarih: 24/12/2011, 17:15 Ekleyen: Ebu Hureyre
33
Tarih: 24/12/2011, 16:08 Ekleyen: Ebu Hureyre
46
Tarih: 23/12/2011, 09:49 Ekleyen: Ebu Hureyre
83
Tarih: 22/12/2011, 15:42 Ekleyen: Ebu Hureyre
74
Tarih: 22/12/2011, 15:40 Ekleyen: Ebu Hureyre
42
Tarih: 21/12/2011, 20:18 Ekleyen: Aşık Yekini
106
Tarih: 20/12/2011, 09:16 Ekleyen: Ebu Hureyre
92
Tarih: 19/12/2011, 14:10 Ekleyen: Ebu Hureyre
66
Tarih: 17/12/2011, 14:19 Ekleyen: Ebu Hureyre
79
Tarih: 16/12/2011, 10:09 Ekleyen: Ebu Hureyre
41
Tarih: 15/12/2011, 15:37 Ekleyen: Ebu Hureyre
59
Tarih: 15/12/2011, 09:17 Ekleyen: Ebu Hureyre
48
Tarih: 12/01/2012, 07:01 Ekleyen: Sami Ruhan
80
Tarih: 30/12/2011, 23:25 Ekleyen: Sami Ruhan
104
Tarih: 29/12/2011, 23:53 Ekleyen: Sami Ruhan
116
Tarih: 29/12/2011, 23:30 Ekleyen: Sami Ruhan
110
Tarih: 29/12/2011, 23:08 Ekleyen: Sami Ruhan
105
Tarih: 28/12/2011, 15:54 Ekleyen: Ebu Hureyre
45
Tarih: 27/12/2011, 06:25 Ekleyen: Heyaman
52
Tarih: 24/12/2011, 16:37 Ekleyen: Sami Ruhan
88
Tarih: 24/12/2011, 16:06 Ekleyen: Ebu Hureyre
25
Tarih: 19/12/2011, 07:19 Ekleyen: Heyaman
80
Tarih: 17/12/2011, 13:01 Ekleyen: Sami Ruhan
85
Tarih: 16/12/2011, 15:28 Ekleyen: Heyaman
76
Tarih: 16/12/2011, 10:07 Ekleyen: Ebu Hureyre
71
Tarih: 16/12/2011, 04:23 Ekleyen: Sami Ruhan
170
Tarih: 16/12/2011, 02:37 Ekleyen: Sami Ruhan
185
Tarih: 13/12/2011, 08:28 Ekleyen: Ebubekir Sifil
66
Tarih: 13/12/2011, 06:23 Ekleyen: Heyaman
84
Tarih: 12/12/2011, 13:28 Ekleyen: Sami Ruhan
244
Tarih: 12/12/2011, 13:18 Ekleyen: Sami Ruhan
267
Tarih: 20/06/2011, 05:46 Ekleyen: Heyaman
201
Tarih: 20/06/2011, 05:45 Ekleyen: Heyaman
124
Tarih: 21/05/2011, 06:25 Ekleyen: Heyaman
411
Tarih: 18/01/2012, 06:24 Ekleyen: Meknûn
50
Tarih: 14/01/2012, 07:15 Ekleyen: Sami Ruhan
116
Tarih: 09/01/2012, 15:40 Ekleyen: Meknûn
65
Tarih: 09/01/2012, 15:28 Ekleyen: Meknûn
66
Tarih: 09/01/2012, 15:22 Ekleyen: Meknûn
76
Tarih: 03/01/2012, 16:01 Ekleyen: Meknûn
112
Tarih: 03/01/2012, 15:54 Ekleyen: Meknûn
96
Tarih: 18/12/2011, 11:42 Ekleyen: admin
1002
Tarih: 15/12/2011, 13:59 Ekleyen: admin
78
Tarih: 15/12/2011, 13:52 Ekleyen: admin
68
Tarih: 13/12/2011, 09:21 Ekleyen: Aşık Yekini
93
Tarih: 13/12/2011, 09:16 Ekleyen: Aşık Yekini
74
Tarih: 12/12/2011, 19:14 Ekleyen: Ebu Hureyre
100
Tarih: 12/12/2011, 19:10 Ekleyen: Ebu Hureyre
47
Tarih: 08/12/2011, 14:06 Ekleyen: admin
87
Tarih: 07/12/2011, 19:28 Ekleyen: admin
93
Tarih: 07/12/2011, 19:23 Ekleyen: admin
77
Tarih: 07/12/2011, 19:20 Ekleyen: admin
81
Tarih: 07/12/2011, 19:16 Ekleyen: admin
164
Tarih: 07/12/2011, 16:31 Ekleyen: admin
82
Tarih: 06/09/2011, 05:59 Ekleyen: admin
133
Tarih: 06/09/2011, 05:54 Ekleyen: admin
168
Tarih: 22/12/2011, 06:51 Ekleyen: admin
110
Tarih: 22/12/2011, 06:48 Ekleyen: admin
115
Tarih: 22/12/2011, 06:34 Ekleyen: admin
120
Tarih: 22/12/2011, 06:30 Ekleyen: admin
150
Tarih: 06/12/2011, 13:29 Ekleyen: admin
111
Tarih: 06/12/2011, 13:28 Ekleyen: admin
91
Tarih: 09/01/2010, 12:29 Ekleyen: admin
505
Tarih: 09/01/2010, 12:15 Ekleyen: admin
472
Tarih: 04/11/2009, 14:54 Ekleyen: admin
446
Tarih: 04/11/2009, 14:50 Ekleyen: admin
744
Tarih: 04/11/2009, 14:45 Ekleyen: admin
545
Tarih: 04/11/2009, 14:37 Ekleyen: admin
600
Tarih: 03/11/2009, 14:23 Ekleyen: admin
776
Tarih: 03/11/2009, 14:21 Ekleyen: admin
392
Tarih: 03/11/2009, 14:17 Ekleyen: admin
607
Tarih: 03/11/2009, 14:14 Ekleyen: admin
514
Tarih: 03/11/2009, 14:12 Ekleyen: admin
423
Tarih: 03/11/2009, 14:07 Ekleyen: admin
450
Tarih: 03/11/2009, 14:02 Ekleyen: admin
514
Tarih: 03/11/2009, 13:47 Ekleyen: admin
502
Tarih: 03/11/2009, 13:44 Ekleyen: admin
688
Tarih: 03/11/2009, 10:07 Ekleyen: admin
351
Yazdır

Sahabenin (r.a.) Sünneti de Sünnet Sayılır

Yazar: Ebu HamzaPosted in: İktibaslar ve Reddiyeler

Sahabenin (r.a.) sünneti (yani uygulaması) da sünnet sayılır ve onunla amel edilmesi ve ona müracaat edilmesi gerekir.[1]

Buna aşağıdaki hususlar delil teşkil eder:
(1)

İstisnasız ALLAH Teâlâ'nın onlara övgüde bulunması, onları adaletle ve bu mânâya çıkacak meziyetlerle medhetmesi. Örnek:


"Siz insanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz[2]"Böylece sizi insanlara şahit ve örnek olmanız için tam ortada bir ümmet kıldık.[3]

Birinci âyette, ashabın diğer ümmetlere karşı üstünlükleri olduğu isbat edilmektedir. Bu da ancak onların her ko*nuda istikâmet sahibi olmaları ve durumlarının muhalefet değil, muvafakat içerisinde olması yoluyla olur.

İkincisinde ise onların mutlak adalet sahibi oldukları belirtilmektedir. Bu da, birinci âyetin medlulüne delâlet eder.
İtiraz:

Bu özellik bütün ümmet için geneldir. Dolayısıyla di*ğerleri hariç tutularak sadece sahabeye hasr edilemez.

Cevap:

İtiraz yerinde değildir. Çünkü:

a) Her şeyden önce durum iddia edildiği gibi değildir. Çünkü sahabe, hususî olarak hitaba muhatap olan kimselerdir.

Dolayısıyla hitabın altına daha sonraki nesillerin girebilmesi ancak kıyas ya da başka bir delil[4] vasıtasıyla olacaktır.[5]

b) Hitabın daha sonraki nesilleri de kapsadığını kabul etsek bile, ashab onun şümulüne giren ilk kimseler olacaklardır.

Çünkü onlar, hitabı Rasûlullah'tan ilk elden alan kimselerdir. Onlar vahyin doğrudan muhatapları idiler.

c) Üçüncü olarak, onlar hitabın şümulüne girmeye diğerlerinden daha önceliklidirler.

Çünkü bu âyetlerle belirlenen özellikler tam anlamıyla sadece onlarda gerçekleşmiş, daha sonraki nesillerde ise bulunmamıştır.

Onların sahip oldukları Özelliğin, nitelemeye tam olarak uygun olması, onların medhe diğerlerinden daha lâyık olduğunun bir şahididir.

Öbür taraftan sahabe neslinden sonra gelen ehl-i sünnet âlimleri sahabenin mutlak ve genel olarak adalet sahibi olduklarını söylemişler; onlardan hem rivayet, hem de dirayet yönünden bir istisna ya da ayırıma gitmeksizin ilim almışlardır.

Diğer nesiller hakkında ise aynı tavrı gös*termemişler; onlar içerisinden ancak imamlıkları sahih; adaletleri de sabit olan kimselerden ilim almışlardır.[6]

Bu da sahabe neslinin diğer nesillerden daha çok övgüye lâyık olduklarım gösteren bir delil olur.

Dolayısıyla sahabe hakkında onların mutlak adalet vasfına sahip olduklarını söylemek, onların mutlak anlamda vasat yani âdil kimseler olduklarını kabul etmek gerekecektir.

Durum böyle olunca da, onların sözleri muteber, amelleri de rehber olacaktır. [7]Onlara övgü sadedinde gelen diğer âyetlerin duru*mu da aynıdır.

ALLAH Teâlâ şöyle buyurur: "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar.

Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.[8]

Benzeri onları öven pek çok âyet vardır.
(2)
Sünnetten deliller:

Sahabeye uyulmasını emreden, onların sün*netlerinin, uyma konusunda aynen Rasûlullah'm sünneti gibi olduğunu ifade eden hadisler bulunmaktadır:

Örnek: "Sün*netime ve hidayet üzere olan râşid halifelerin sünnetine yapışın; onlara iyice tutunun, onlara azı dişlerinizle sarılın[9];

Rasûlullah : "Ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi de ateşte*dir; biri müstesna" buyurdu. "Onlar kimlerdir? Yâ RasûlALLAH!" de*diklerinde: "Benim ve ashabımın üzerinde olduğu fırkadır" buyur*du.[10]

Bir başka hadislerinde de: "Ashabım tuz gibidir; onsuz yeme*ğin tadı olmaz'[11]buyurmuştur.

Yine o şöyle buyurmuştur: "Şüp*hesiz ki ALLAH Teâlâ, ashabımı nebiler ve rasuller hariç bütün âlemlere üstün kılmıştır. Onların içinden de benim için dört kimse seçmiştir:

Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali. Onları, ashabımın en hayırlıları kılmıştır. Ashabımın her birinde hayır vardır."[12]

Bazı haberlerde de şöyle buyurduğu rivayet edilir:

"Ashabım yıldızlar gibidirler; hangisine uysanız, hidayet bulursunuz.'[13]

Bu anlamda daha başka hadisler de bulunmaktadır.
(3)

Alimler, görüşlerin karşı karşıya gelmesi halinde hep ashabın görüşlerini tercih etmişler ve onlara öncelikli bir yer vermişlerdir.

Bazıları Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in sözlerini hüccet saymışlardır.

Bazıları da dört halifenin görüşlerini hüccet kabul etmişlerdir.

Diğer bir grup da herhangi bir kayıt getirmeksizin bütün sahâbîlerin görüşlerinin hüccet ve delil olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşlerden her birinin sünnetten mesnedleri vardır.[14]

Bu görüşler,her ne kadar ulemâya göre bunların aksi tercihe şayan görülüyorsa da konu hakkında asıl dayanak olan küllî bir durumu destekleyici bir mahiyet arzederler.

Sözü edilen küllî durum şudur:

Selef ve halef yani tabiîn ve onlardan sonra gelen nesiller, ashaba mu halefetten hep çekinegelmişler ve onlara uygun düşünüyor ve hareket ediyor olmaktan da büyük bir şeref duymuşlardır.

Bu mânânın en açık ve seçik olarak görüldüğü yer, muteber mezhep imamları arasında geçen görüş ayrılıklarını konu edinen Hilaf ilmidir. Bu ilme baktığımızda onların, kendi mezheplerini belirledikten sonra hemen kendileri gibi düşünmekte olan sahâbîlerin isimlerini sıralamaya ve böylece mezheplerini kuvvetlendirmeye çalıştıklarını görürüz.[15]

Bunu yapmalarının sebebi hem kendilerine, hem de muhaliflerine göre onların şeriatta üstün bir yerlerinin bulunduğunun, onların yaklaşımlarının önemli olduğunun, —onlarla birlikte onların ele aldıkları konu üzerinde durma bir tarafa— hatta o konuda kendilerine uyulmasının ve görüşlerinin taklit edilmesinin gerekliliğinin[16] her iki tarafça da kabullenilmiş olmasıdır.

Nakledildiğine göre İmam Şafiî, müctehid bir kimsenin, ictihâd etmeden önce sahâbîyi taklit edebileceğini, başkalarını ise taklit edemeyeceğini söylemiştir.[17]

İmam Şafiî, sahâbî hakkında: "Eğer aynı dönemde yaşasaydım kendisiyle tartışabileceğim bir kimsenin sözü için hadisi nasıl terkedebilirim?" diyen kimsedir. Bununla birlikte o, onların yüce değerlerini takdir etmekten geri durmamıştır.[18]

Sonra selefi sâlihin onları övgü ile anan ve onlara tâbi olmanın gereğini işleyen sözleri vardır ki, onlardan bir kısmını burada zikredeceğiz:

Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: "Ehl-i Bedir'in[19] bilmediği bir şey, din değildir."

el-Hasan (el-Basrî), Hz. Muhammed'in ashabını anmış ve şöyle demiştir: "Onlar, bu ümmetin kalbler bakımından en iyileri, ilim bakımından en derinleri, tekellüf bakımından en azları idiler. Onlar, ALLAH Teâlâ'nın, Rasûlünün sohbeti için seçmiş olduğu seçkin kimselerdir.

Dolayısıyla onların ahlakıyla ahlâklanmaya ve gidişatına uymaya çalışın. Çünkü onlar —Kâ'be'nin Rabbine yemin ederim ki— dosdoğru yol üzere idiler."

İbrahim ise: "Sahabeden gizli kalan hiçbir şey, sizde bulunan bir meziyet sebebiyle sizin elde etmeniz için saklanmış değildir" demiştir.

Huzeyfe'den şöyle dediği rivayet olunur: "Ey kurrâ[20] topluluğu, ALLAH'tan sakının ve sizden öncekilerin yolluna girin. Ömrüme yemin ederim ki, eğer siz onların yoluna uyarsanız, çok iyi yol alırsınız. Eğer sağa ya da sola yalpa yaparak onların yolunu terkeder-seniz, apaçık bir sapıklığa düşersiniz."

İbn Mesûd'dan ise şöyle dediği nakledilmiştir: "Sizden biri eğer uyacaksa, Hz. Muhammed'in ashabına uysun. Çünkü onlar, bu ümmetin kalbler bakımından en iyileri, ilim bakımından en derinleri, tekellüf bakımından en azları, hidayet bakımından en doğruları, hal bakımından en güzelleri idiler. Onlar, ALLAH Teâlâ'-nın, Rasûlünün sohbeti ve dinini İkamesi için seçmiş olduğu seçkin kimseler idiler. Dolayısıyla onların faziletlerini takdir ediniz ve izlerinden gidiniz. Çünkü onlar dosdoğru bir hidayet üzere idiler."

Hz. Ali ise: "Sakın insanlara uymayın!" demiş sonra da: "Eğer mutlaka birilerine uyacaksanız, dirilere değil, ölülere uyun" diye sözünü tamamlamıştır. Bu, halka değil de âlimlere yönelik olan bir yasaktır.

Ömer b. Abdulaziz'in sözü de bu kabildendir:

"Rasûlullah ve arkasından emir sahipleri (halifeler) sünnetler ortaya koymuşlardır. Onları almak ALLAH'ın kitabını tasdik etmek, ALLAH'a olan taati tamamlamak, ALLAH'ın dinine destek vermek demektir. Kim onlarla amel ederse, o hidayet üzeredir. Kim onunla yardım isterse, yardım görür. Kim de onlara muhalefet ederse mü'minlerin yolu dışına çıkmış, başka bir yola uymuş olur. ALLAH da o kimseyi döndüğü yöne çevirir ve cehenneme yaslar. Orası ne kötü bir dönüş yeridir." Bir başka rivayette ise "... ALLAH'ın dinine destek vermek demektir" ifadesinden sonra: "Hiçbir kimsenin onları değiştirmek ya da yerine başkasını koymak veya onlara mu*halif bir görüş üzerinde durmak yetkisi yoktur...." ifadesi vardır. Onun bu sözü, İmam Mâlik'in çok hoşuna giderdi (ve sık sık onu ve diğer imamların sözlerini tekrar ederdi).

Huzeyfe'den de şöyle dediği nakledilmiştir: "Bizim izimize uyun; eğer (yolumuza) isabet ederseniz gerçekten çok iyi yol almış olursunuz. Eğer hata eder (ve bizim yolumuzdan saparsanız) şüphesiz apaçık bir sapıklığa düşmüş olursunuz."

İbn Mesûd da benzeri bir ifade ile şöyle demiştir: "Bizim izimize uyun ve bid'at çıkarmayın. Eğer böyle yaparsanız doğru yolu bul*ma külfetinden kurtulmuş olursunuz."

Rivayete göre yine o, mescidde kıssa anlatan birine uğradı. Adam: "On kere teşbih getirin, on kere tehlilde[366]bulunun..." diyordu. Abdullah ona: "Şüphesiz siz Muhammed'in ashabından ya daha çok hidayet üzeresiniz ya da daha sapıksınız. Bilâkis sonuncusu, evet sonuncusu!" dedi ve onların bid'at üzere olduklarını söyledi.

Bu konu ile ilgili haberler pek çoktur ve burada nakledilmesi konuyu uzatır.

Bu konuda müstakil bir delil olmak üzere aşağıya alacağımız şeyler yeterlidir:
(4)
Ashabı sevmenin, onlara buğzedenleri yermenin vacip olduğunu, onları sevenlerin ALLAH'ın peygamberini sevmiş olacaklarını; onlara buğzedenlerin de ALLAH'ın peygamberine buğ-etmiş olacaklarını gösteren hadisler vardır.[21]

Tabiî ki sahabe için söz konusu olan bu meziyet, sadece onların Rasûlullah'ıgörmüş, onunla beraber olmuş, onunla konuşmuş olmaları yüzünden değildir. Çünkü bunlarda[22] mücerred bir meziyet yoktur.

Onların sahip oldukları bu meziyet, sadece aşırı derecede Rasûlullah'a olan bağlılıkları ve kendilerini onun sünneti üzere yaşamaya adamış olmaları, bunun yanında ona tam destek vermeleri ve onu İslâm düşmanlarına karşı himaye etmeleri[23] sebebiyledir.

Rasûlullah'a karşı bu tavrı gösteren her kimsenin örnek alınması ve gidişatının yol edinilmesi yerindedir ve bu haliyle o bunu hak edecektir.

İmam Mâlik ashaba ve onların gidişatı üzere olan kimselere tâbi olma konusunda aşırı bir özen gösterdiği ve onların yollarım kendisine yol edindiği içindir ki, ALLAH Teâlâ onu bu konuda diğerleri için uyulacak bir rehber yapmıştır.

Bunun sonucunda İmam Mâlik'in çağdaşları, onun izini takip etmişler ve onun davranışlarına uymuşlardır.

Tabiî ki onun ulaştığı bu mevki, ALLAH (c.c.) ve Rasûlünün haklarında övgüde bulunmuş olduğu ve kendilerini uyulacak birer örnek ilân ettiği aziz sahabe nesline ve onlara en güzel biçimde uyan tabiîne olan saygı ve bağlılığının bir bereketi sonucu olmuştur. ALLAH Teâlâ onların hepsinden razı olsun!

Onlar da zaten O'ndan hoşnut idiler. Hiç kuşkusuz onlar Allah'ın seçkin kullarıdır (hizbullah) ve biliniz ki, ALLAH'ın seçkin kul*ları elbette kurtuluşa ermiş kimselerdir. [24]
[1] Birinci ve ikinci delilin şevkinden de anlaşılacağı üzere burada sahabenin sünnetinden maksat onların amelî sünnet yani uygulamalarıdır. Konuyu şöyle de vaz'edebiliriz: Bir konuda sahabenin bir uygulaması olsa ve o ko*nuda bize Rasûlullah'tan (s.a.) o uygulamaya uygun ya da ters herhangi bir sünnet nakledilmese, bu durumda biz, sahabenin bu uygulamasını sanki Rasûlullah'm (s.a.) sünneti imiş gibi kabul ederiz ve o konuda onla*ra uyarız.

Müellifin ileride gelecek olan "onların sözleri muteber, amelleri de rehber olacaktır" ifadesindeki sözden maksat ta'rîfî değil teklifi sözdür. [Daha önce de s. [4/59] geçtiği üzere ta'rifî olanlar bir emir veya nehiy ge*tiren ya da şer'i bir hüküm bildiren sözlerdir. Teklifi olanlar ise, bir söz ol*maktan öte bir hüküm belirlemeyen sözlerdir.] Meselâ biz, sahâbînin hac esnasında belli bir yerde tekbir ya da telbiye getirdiğini görsek, işte bu söz teklîfî bir söz olmaktadır. Burada sözden maksat re'y ve ictihâd demek de*ğildir. Yoksa birinci delildeki onların adalet vasfı ile öğülmesi, ikinci delil*de onlara uyulmasının emredilmesi ictihâd ve re'y konusunda bir mânâ ifade etmezler. Üçüncü delile gelince —ki müellif onu kendisine dayanak yapmıştır— onun gereği, sahabenin re'y ve görüşlerinin alınması gerektiği ve onların da sünnet gibi olduğudur, öyle anlaşılıyor ki müellifin muradı, onların görüşlerinin de alınması ve amelleri konusunda onlara uyulması mânâsında daha geneldir ve bu haliyle o, "Sahâbî görüşü hüccettir" görü*şünde olanları teyid etmektedir. Bu konuda tarafların delilleri için Amidi'nin el-Ihkâm adlı eserine bakabilirsiniz. İbnul-Cevziyye bu konu*yu ele almış ve sadra şifa verici açıklamalarda bulunmuş, müellifin bura*da kastetmiş olduğu şey hakkında tam kırk altı delil getirmiştir. Sözün mihverini, sahabeden birinin/veya bir kısmının bir görüş ileri sürmesi ve diğerlerinin ise onlara muhalefet etmemesi teşkil etmiştir. O görüşün ara*larında yayılıp yayılmaması dikkate alınmamıştır. Şayet yayılmış ve buna rağmen hiçbir kimse muhalefet etmemiş ise acaba bu sadece bir hüccet mi olur? Yoksa icmâ mı? Bu konuda görüş ayrılığı vardır. Eğer söz konusu görüş yayılmamışsa, o zaman sadece hüccet olacaktır. Tabiî bütün bunlar hakkında kitap ve sünnetten bir nass bulunmaması halinde söz konusu*dur.

[2] Âl-i îmrân 3/110.

[3] Bakara 2/143.

[4] Ammın hâss üzerine atfı kabilindendir; nass, icmâ vb. gibi delilleri kap*sar.

[5] Nitekim, el-Mansûr'un mezhebi şöyledir: "Ey iman edenler!" gibi şifahî hitaplar, o andaki muhatap olanlardan sonra gelenleri kapsamaz. O hita*bın daha sonraki nesiller için de sabit olması ancak nass, icmâ ya da kı*yas gibi başka bir delil sebebiyle olur. Hanbelîler ise böyle düşünmezler.

Bu cevap zayıftır. Çünkü hitabın daha sonraki nesillere sirayet etmesin*den, mezkur delilin her cüzîde bulunması lâzım gelmez. Aksine külli delil yeterlidir ve o da mevcuttur. İkinci cevap maksadı ifade etmez. Üçüncü*sünde, meselâ tabiîn neslinin aynen sahabe neslinde olduğu gibi emri bi'l-ma'rûf ve nehyi ani'l-münker sıfatı ile muttasıf bulunmadıklarını isbat edecek delile ihtiyaç vardır.

[6] Bu ifadelerden sonra gelen âlimlerin sahabenin halini araştırma yönüne gitmedikleri anlaşılmaktadır. Diğer nesiller hakkında ise adalet şartının tahakkuk edip etmediğini araştırma yoluna gitmişlerdir. Halbuki onlar adalet şartını ileri sürdüklerinde: "Durumu meçhul olan kimselerden ilim alınmaz. Çünkü fısk, sözün kabulüne manidir. Bu durumda mutlaka fısk halinin bulunmadığının sabit olması, yani fısk halinin bulunmadığının en azından zan yani kesine yakın bilgi ölçüsünde ortaya çıkması gerekir. Ra-vinin halinin bilinmemesi durumunda ise bu gerçekleşmez" demişlerdir. Bu prensibin gereği olarak sahabî ve diğerleri arasında bir ayırımın olma*ması gerekir. Kaldı ki mesele tartışmalıdır. Müellif burada çoğunluk âlimlerin yolundan yürümektedir. Onlar şu görüşü benimsemişlerdir: "Sa*habenin tamamı âdildir; onların adaletleri sorulmaz; aksine onlardan ge*len her şey, ister rivayet olsun ister şehadet herhangi bir sorgulamaya gi*dilmeksizin kabul edilir. Çünkü biz, sonraki nesiller hakkında içimizden birinin bir başkası hakkındaki tezkiyesini kabul ederek onun sözüne iti*bar etmekteyiz. Bu durumda âlemlerin Rabbi ve O'nun sâdık ve emîn pey*gamberinin onlar hakkındaki tezkiyelerini nasıl olur da dikkate almayız?" Çoğunluğun bu görüşüne göre, sahâbinin halinin meçhul olması diye bir şey söz konusu olamaz.

Azınlık bir görüşe göre ise, sahabe de diğer insanlar gibidir; dolayısıy*la mutlaka onların da ta'dîl edilmeleri gerekir.

Osman'ın öldürülmesi fitnesinden önceki sahâbîlerle, daha sonraki sahâbîler arasını ayırmak ve daha sonraki sahâbîler hakkında ta'dîl şartı aramak, öncekiler hakkında ise böyle bir şart aramamak gerekir.

Burada yapılması gereken kanaatimizce bu konunun sahabenin ta*nımlanması üzerine kurulmasıdır. Bu durumda bazen birinci bakış, bazen de ikinci bakış kuvvet kazanacaktır.

[Burada sahabenin adaletinden maksadın ne olduğuna da dikkat çek*mek gerekir: Kimileri bu tabire sahâbînin hiçbir şekilde günah işlememesi anlamını vermektedirler. Halbuki usûlcüler arasında bu sözün muhtevası —İbn Abdilberr'in de dediği gibi— "Rasûlullah'a (s.a.) kasıtlı olarak yalan isnad etmezler" anlamında daha dar olmaktadır.KÇ)

[6] Buradaki sözden maksat ta'rîfî değil teklîfî sözdür.

[7] Haşr 59/9.

[8] bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 5 ; Tirmizî, İlim, 16 ; İbn Mâce, Mukaddime, 6 ; Ahmed, 4/126.

[9] Ebû Dâvûd, Sünnet, 1 ; Tirmizî, îmân, 18 ; İbn Mâce, Fiten, 17 ; Ahmed, 2/332.
[10] İbnu'l-Cevziyye, İ'lâmu'I-muvakkıîn'de İbn Batta'dan Abdurrezzâk'a ulaşan iki isnad ile rivayet etmiştir. Bir başka tarikle daha rivayet etmiş*tir ki, hepsi de Hasan (r.a.) vasıtasıyla Rasûlullah'a (s.a.) çıkmaktadır.

[11] İbnu'l-Cevziyye, Plâmu'l-muvakkıîn'de biraz değişikliklerle el-Humey-dî'den nakletmiştir.

[12] bkz. Keşfu'1-hafâ, 1/147. Bu hadisin mevzu olduğu veya en azından sahih olmadığı söylenmiştir.

[13] Meselâ: "Benden sonra iki kişiye uyun: Ebû Bekir ile Ömer'e" bkz. Tirmizî, Menakıb, 16, 37; İbn Mâce, Mukaddime, 11 ; Ahmed, 5/382, 385, 399. Biz*zat bu hadis, aynı zamanda bu ikisinin görüşbirliği etmelerinin icmâ oldu*ğunu iddia eden kimselerin de delili olmaktadır.

Râşid halifeler ve mutlak anlamda sahabeye uyma hakkında geçen öteki hadislerle görüşlerini delillendirmeleri gibi.

[14] Bu meyanda Buhârî'nin bab başlığı attıktan sonra çokça hemen konu ile ilgili ashabın görüşlerini zikretmesini de buna örnek olarak gösterebiliriz.

[16] Matlup olan budur; ancak bunun bağlayıcı olduğu kabul edilemez. Şu nok*tayı göz önünde bulundurmak gerekir: Onlar çoğu kez konumuzu teşkil eden içtihadı konularda ashaba muhalefet edegelmişlerdir. Bu yüzden bu*rada kabul edilebilecek görüş şudur: Sahâbî görüşü, diğer sahâbîler için ittifakla, daha sona gelen kimseler için de ihtilafla bağlayıcı olmayacaktır.

_ Eğer meseleden maksat, sahabenin üzerinde ittifak ettikleri şeylerin alın*masının gerekliliği ise, elbette bunda herhangi bir tartışma bulunmamak*tadır. Çünkü o zaman konu, sünnet bahsi değil, en önemli kısmını oluş*turduğu icmâ konusu olacaktır. Eğer maksat, ittifak şartı aranmaksızın sahabe döneminde carî olan uygulamalar ise, o zaman bu müctehidin ken*disini bağlı hissedeceği şer*î bir delil olmayacaktır. Burada şöyle denilebi*lir: Sahabenin ihtilafı durumunda onların sünneti haddizatında vâhid ha*berler ve zahir nasslar gibi bir hüccet olma durumundan çıkmaz. Bu du*rumda onlarla amel etme tercihe bağlı olur. Tercihi gerektiren bir delil bulunmaması halinde vacip olan tevakkuf etmek ya da muhayyer kılmaya gitmektir. Aynen tearuz durumunda olduğu gibi. Bu durumda mesele şöy*le ortaya konulabilir: Sözlü ya da fiilî sahâbî sünneti, icmâ sahası dışında kalmakta, vâhid haber gibi sünnet sayılmakta ve zannî bir hüccet olarak değeri endirilebilmektedir. Bu mânâ, el-Amidî'nin sahâbî kavli hakkındaki sözlerinden alınmıştır

[16] Müctehidin ictihâd edip kendi nazarında hükme ulaştıktan sonra bir baş*kasını taklit edemeyeceği konusunda ittifak bulunmaktadır. İctihâdda bu*lunmadan önce ise ihtilaf bulunmaktadır ve bu konuda yedi görüş vardır: Biri burada işaret edilen görüştür ki, İmam Şafiî'den nakledilmiş olmaktadır. Buna göre müctehid birinin sadece sahâbîyi —başkasını de*ğil— taklit etmesi caiz olabilir. Ancak bu da, sahâbînin görüşünün kendi nazarında diğer görüşlerden daha üstün olduğunun sabit olması şartına bağlıdır. Aksi takdirde muhayyer olur. İmam Ahmed, bunun mutlak ola*rak caiz olacağını söylemiştir. Iraklılar, fetva vereceği konularla ilgili de*ğil de, kendisini ilgilendiren konularda taklidinin caiz olacağını söylemiş*lerdir. el-Âmidî, mutlak men görüşünü tercih etmiştir.

[17] Yani o her ne kadar kendi nazarında sıhhati sabit olmuş hadisleri, sahâbî görüşlerine karşı terketmese de, konu ile ilgili hadis bulamadığı zaman onların uygulamasına başvurmakta bir tereddüt göstermezdi. Bunu şu da teyid eder: İ'lâmu'l-muvakkıîn'de nakledildiği üzere İmam Şafiî Bağ-dâd'da yazdığı Risalesinde "bid'atı; Kitap, sünnet ya da sahabeden gelen uygulamalara (eser) ters düşen şey" olarak belirlemiştir.

[18] Bedir savaşına katılan ilk müslümanlar. (Ç)

[19] Bu kelime ilk zamanlarda Kur'ân'ı ve muhtevasını iyi bilen din bilginleri anlamında kullanılırken, zamanla sadece kıraat ilmi ile uğraşanlar mâ*nâsı kazanmıştır. (Ç)

[20] "Lâ ilahe illALLAH" demek. (Ç)

[21] Meselâ şu hadis gibi: "Ashabım, hakkında ALLAH'tan korkun! ALLAH'tan korkun! Benden sonra onları kendinize hedef seçmeyin. Kim onları severse, bana olan sevgisi sebebiyle sever; kim de onlara buğzederse bana olan buğzu sebebiyle buğzeder..." bkz. Tirmizî, Menâkıb, 58 ; Ahmed, 4/87, 5/54.

[22] Zira inanmayan kimseler de onunla konuşuyorlar, bir arada bulunuyorlardı; ancak bu onlara hiçbir şey kazandırmıyordu. (Ç)

[23] Bu her ne kadar onları sevmeye ve onlara buğzedenlere karşı düşmanlık beslemeye iten en önemli saiklerden biri ise de, asıl istidlale mahal olan kısım öncesidir.

Bu dördüncü delil de aynen birincide olduğu gibi, ashabın —re'y ve görüşlerine değil de— fiillerine ve teklifi sözlerine uymanın gerekliliği ko*nusunda açıktır.

[24] Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/70-77