Yazar: AdministratorPosted in: İktibaslar ve Reddiyeler
Muhammed Hişâm Burhânî kimdir?
Muhammed Hişâm Burhânî b. El-Allâme el-Ârif Billâh eş-Şeyh Muhammed Saîd Burhânî hoca 1932 senesinde Şam Saruca Çarşısı, en-Nevfera sokağında ki evlerinde dünyaya geldi ve babası, Muhammed b. Said Burhânî hocadan temel İslâmî eğitimini aldı.
Hişâm Burhânî hocanın babası Muhammed Saîd Burhânî hoca Hanefî fakihi ve büyük bir âlimdi.
Ayrıca el-Allâme el-Ârif es-Seyyid Muhammed el-Hâşimî’den sonra Şâzelî tarikatı postnişinliğini üstlenmişti.
Burhânî ailesi Şamlı ilim ehli ailelerdendir. Aile mensupları nesilden nesile ilim, marifet, salâh ve takva tevarüs etmiştir.
Hişâm Burhânî hocanın dedesi Allâme eş-Şeyh Molla Ali ed-Dâğistânî el-Burhânî, Azerbaycan’dan Türkiye’ye, Türkiye’den Halep’e, oradan Medine-i Münevvere’ye göç etti ve en nihayet Şam’a yerleşti. Emevî Camii’nde Kubbetü’n-Nesr’in altında uzun yıllar ders okuttu. Hişâm Burhânî hoca, âlim olan babasının yanından hiç ayrılmayarak ondan ve dönemin diğer âlimlerinden ilim tahsil etti. Babasını ziyaret gelen ve meclisinde bulunan Abdülkâdir el-İskenderânî, Sâlih el-Hımsî, Şükrî el-Üstuvânî, Abdullah el-Muncid, Mahmud es-Seyyid, Azîz el-Hânî ve Mahmud Saîd el-Hamzâvî gibi o dönem Şam ulemâsının ileri gelenleriyle tanışma fırsatı buldu.
Hişâm Burhânî hoca babasından ve babasının muasırı olan Muhammed Ebu’l-Hayr el-Meydânî, Abdülvehhâb el-Hâfiz “Dibs ve Zeyt”, es-Seyyid Muhammed Hâşimî et-Tilmisânî, Mahmud Yâsîn, Hasan Habenneke el-Meydânî, Seyyid el-Mekkî el-Kettânî, Zeynü’l-Âbidîn et-Tûnisî, Sâlih el-Ferfûr, Abdürrazzâk el-Halebî, Edîb el-Kellâs gibi âlimlerden olabildiğince istifade etti. Bu hocalardan âlet ilimlerini ve şerî ilimleri tahsil etti.
Hişâm Burhânî hoca bir taraftan dönemin Şam âlimlerinden şerî ilimler tahsil ederken diğer taraftan devlet okullarını da bitirdi. Lise diplomasını aldıktan sonra hafızlık yapmaya başladı. Hafızlığını 1952 senesinde Şam’ın fakih ve karisi Abdülvehhâb Dibs ve Zeyt hocada tamamladı. 1958 yılında Şeriat Fakültesi’nden mezun oldu. Fakültede şu hocalardan ders okudu: Mustafa es-Sibâî hocadan Ahvâl-i Şahsıyye, Muhammed Muntasır el-Kettânî hocadan hadis, Muhammed el-Mubârak hocadan İslâm nizamı, Maruf ed-Devâlîbî hocadan usûl-i fıkıh, Ahmed es-Semmân hocadan iktisat, Adnan el-Hatîb hocadan ceza hukuku, Seyyid Ömer el-Hakîm hocadan çağdaş İslam dünyası, Ahmed Fehmî Ebu’s-Sünne hocadan fıkıh ve usûl-i fıkıh, Hüseyin Şaban hocadan Hanefî fıkhı, Mustafa ez-Zerkâ hocadan fıkha giriş ve iltizam teorisi, Ebu’l-Yüsr Âbidîn hocadan nahiv ve fıkh, Sâlih el-Eşter hocadan nahiv, Zeki Abdülberr hocadan Hanefî fıkhı dersleri aldı. Hişâm Burhânî hocanın fakültedeki yakın arkadaşları arasında Muhammed Acâc el-Hatîb hoca ve Abdürraûf el-Hannâvî hoca vardır.
Hoca bir taraftan Şeriat fakültesinde okurken diğer taraftan Mahmud er-Rankûsî hocanın idare ettiği el-Asrûniyye’deki Dâru’l-Hadis’te ve et-Temeddünü’l-İslâmî enstitüsünde dersler verdi. Şeriat fakültesinden mezun olduktan sonra es-Süveydâ liselerinde öğretmenlik yaptı. 1959 senesinde Şeriat fakültesinde asistan oldu. Asistanlığı sırasında Şeriat fakültesinde ders verdi ve İslam Fıkhı Ansiklopedisine maddeler yazdı. Ayrıca İbn Hazm’ın el-Muhallâ adlı eserinin fihrist çalışmasına katıldı ve bu çalışma iki cilt olarak yayınlandı.
1961 yılında Kahire Dâru’l-Ulûm fakültesine girerek yüksek lisans yaptı. Mustafa Zeyd hocanın danışmanlığında hazırladığı Seddü’z-Zerâi’ fi’ş-Şerîa el-İslâmiyye başlıklı mastır tezi, Şam’da Dâru’l-Fikr yayınevi tarafından yayınlandı.
1968 yılında Şam’a dönerek Şeriat fakültesinde hocalık yapmaya başladı ve fıkıh, usûl-i fıkıh, iltizâm teorisi, tefsir ve fıkha giriş dersleri okuttu. 1975 yılında Birleşik Arap Emirlikleri Evkaf bakanlığı bünyesinde araştırmacı olarak çalışmalar yapmak üzere bu ülkeye davet edildi. Bu görevi on sekiz yıl sürdü. Bu süre içinde ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri el-Ayn üniversitesinde fıkıh ve İslâm düşüncesi dersleri okuttu. Birleşik Arap Emirliklerini temsilen Cidde İslam Fıkıh Konsey’ine katıldı. Suudi Arabistan, Malezya, Türkiye ve İran’da yapılan uluslar arası Kur’ân-ı Kerim yarışmalarında jüri üyeliği yaptı.
1993 yılında Şam’a döndü ve 2004 yılına kadar Şam üniversitesi Şeriat fakültesinde fıkıh dersleri verdi. Tevbe Camii’nde öteden beri verdiği fıkıh, siyer, hadis ve tasavvuf derslerinin yanı sıra 2009 yılında Şam Emevî Camii müderrisliğine atandı.
İlmî Çalışmaları:
Seddü’z-Zerâi’ fi’ş-Şerîa el-İslâmiyye
İlmu Tecvîdi’l-Kur’âni’l-Kerîm
el-Muhtasar fî İlmi’t-Tecvîd
el-Edebü’l-Müfred (Tahkik çalışması)
Silsiletü Rasâil fi’l-İbâdât: es-Salât/es-Sıyâm/ez-Zekâtü/el-Hacc
Fıkhu’s-Sıyâm alâ Mezâhibi’l-Erbaa (komisyon çalışması)
Fihris Ebcedî li Mevsûati’l-Fıkhi’z-Zâhirî “el-Muhallâ li’bni Hazm” (komisyon çalışması)
Müzekkiratü’l-Fıkhü’l-Hanefî
Menâsiku’l-Hacc ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa
Menâhicu Merâkizi Zâyid li Tehfîzi’l-Kur’âni’l-Kerîm Semâniyete Merâhil (komisyon çalışması)
***
[Dâru’l-Hikme Heyeti Şam Tevbe Camii’nde]
Şeyh Muhammed Hişâm Burhânî hoca, bizi Tevbe Camii'ndeki odasında kabul ediyor. Türkiye yakın tarihini çok iyi biliyor ve Türkiye'deki siyasî gelişmeleri yakından takip ediyor. Türkiye'de tanıdığı ilim ve fikir adamlarını, Sami Efendi merhumu ve Mahmud Efendi'yi soruyor. "Siz Şeyh Emin Sarac'ın talebeleri misiniz?" diyor. Bize aşure ikram ediyor "bu bizim geleneksel bir yemeğimizdir, adı el-hubûb'dur" diyor
“Derginizin adı ne güzel!… Rıhle yolculuk demek… Dünyaya, makam-mevkiye değil asalete ve usûle/köklere yolculuk olsun inşallah” diyerek dua ediyor.
Hişâm Burhânî hocanın oğlu, Tevbe Camii imam-hatibi Yasir Burhânî hocanın da katıldığı sohbet şu şekilde devam ediyor:
M. Fatih Kaya: Mehmed Savaş hocayı hatırlıyor musunuz? Muhammed Hişâm Burhânî hoca: Tabii ki hatırlıyorum.
M. Fatih Kaya: Babanızın ve Abdülvehhâb “Dibs ve Zeyt” hocanın talebesi.
Muhammed Hişâm Burhânî: Evet Mehmed Savaş hoca ve daha birçok kimsenin Şam'a yolu düştü. Buradaki hocalarda okudular. İslam Konferansı Örgütü genel sekreteri Ekmelüddin İshanoğlu da onlardan biri.
M. Fatih Kaya: Ekmelettin bey, Yozgatlı İhsan Efendi'nin oğlu… İhsan Efendi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin ve Muhammed Zahid el-Kevserî (rh.a)'in talebesi.
Muhammed Hişâm Burhânî: Ekmelettin beyi İstanbul'da İslam Konferansı Örgütü'nün ofisinde ziyaret ettim. Daha sonra Beşiktaş'taki Yıldız Sarayı'na taşındı. Biz Türkiye'ye kayıtsız kalamayız ve Türkiye'den kopamayız. Bizi birbirimizden ayıran ve koparan düşmanlardan Allah Teâlâ intikam alacaktır.
Türkiye ziyaretimde bir şey daha dikkatimi çekti… Beyazıt Camii'nin arkasında kitapçı dükkanı bulunan Adil Sarmusak bey, el-Hediyye el-Alâiyye'yi basmış.
Türkiye'de gelişmeler nasıl? Buradan takip edebildiğimiz kadarıyla Türkiyeli kardeşlerimize gıpta ediyoruz…
Bu arada, Şeyh Mahmud Efendi'nin sıhhati nasıl. İnşallah afiyet üzeredir.
M. Fatih Kaya: Zaman zaman sağlık sorunları oluyor ama Allah'a hamdolsun şu anda iyi.
Muhammed Hişâm Burhânî: Şeyh Mahmud Efendi maşallah çok önemli davet çalışmaları yapıyor. Türkiye'de büyük bir etkisi var. Emin Saraç hoca da öyle. O da daha ziyade talebe yetiştirmekle meşgul oluyor. Eskiden zaman zaman Şam'a gelen bir şeyh vardı. Şimdi vefat etti. Bizi de ziyaret ederdi. Erbakan onun talebesidir. Şeyh Sami Efendi'yi kastediyorum. Şeyh Mahmud Efendi ve Şeyh Sami Efendi gibi meşayıhın ellerinde yetişmiş bir öncü kadronuz var maşallah.
Muhammed Yasir Burhânî: Bir de Süleyman Hilmi Tunahan es-Silistrevî vardı…
M. Fatih Kaya: Evet kendisi Fatih medreselerinde yetişmiştir. Türkiye yakın tarihinde önemli hizmetler yapmıştır. Muhammed Emin Saraç hocamız 1940'larda İstanbul'a ilk geldiğinde kısa bir süre kendisinden ilim tahsil etmiştir.
Hocam, sebeb-i ziyaretimize gelirsek, biz bir dergi çıkarıyoruz. Adı Rıhle… Bazı sorularımız var. Şam ulemasına bu soruları yöneltiyoruz. Verilen cevapların bir kısmını internet sitemizde bir kısmını ise Rıhle dergisinde yayınlayacağız inşallah. Bu gün buraya gelmeden önce el-Fethu'l-İslâmî Enstitüsü kütüphanesinde Muhammed Acâc el-Hatîb hocayla görüştük. Ayrıca Tevfîk el-Bûtî ve Nuruddin İtr hocalarla, görüştük. Said Ramazan el-Bûtî hocayla da inşallah görüşeceğiz. Nuruddin İtr Emin Saraç hocamızın talebelik arkadaşıdır. Emin hoca kendisini özellikle hadis icazeti dolayısıyla zikreder.
Muhammed Hişâm Burhânî: Hocanız ve Nuruddîn hocanın icazetinin olması tabii. Ama bu gün bazı yerlerde icazeti ayağa düşürdüler. Bir insan geliyor, Buhârî'yi dinliyor ve icazet alıyor. Sadece dinlemekle icazet alınması doğru değil. Yani bir insan, bir hadis metnini doğru düzgün okuyamıyorken icazet alıyor. Böyle olmaması lazım. M. Fatih Kaya: Hocam birkaç soru sormamıza müsaade eder misiniz?
Muhammed Hişâm Burhânî: Buyrun…
[Din ve Fıkıh Ayrı Şeyler midir?]
Talha Hakan Alp: İslam dünyasında bazı modernistler dinin ilahî bir vaz; fıkhın ise beşerî bir ürün olduğundan hareketle din ile fıkhı birbirinden ayırıyorlar. Sizce din ile fıkıh farklı şeyler midir? Din ile fıkhı birbirinden ayırmak ne kadar mümkündür?
Muhammed Hişâm Burhânî hoca: Fıkhı dinden ayırırsanız o artık fıkıh olmaktan çıkar. Fıkıh, dine bağlı kaldığı sürece fıkıhtır. Biz dini fıkıhtan öğreniriz. Eğer fıkhı dinden ayırırsak bizim dinle irtibatımız arızalı olur. Biz fıkhî faaliyeti, dini öğrenmek için yaparız. Yani dini fıkıh aracılığıyla öğreniriz. Fıkhın, fukahâ ictihadları üzerine kurulmuş bir tarafı olsa da bir bütün olarak fıkhın, şeriatın umumî kaideleri dışına çıkması mümkün değildir. Bu kâideler de Kur’ân-ı Kerim’in koyduğu şerî esaslar üzerine mübtenidir. Ferî meseleler bu şerî esaslara dayanmak durumundadır. Evet Kur’ân’da her şey vardır ما فرطنا في الكتاب من شيء ama bugün geldiğimiz noktada dinin cüziyyâttan teker teker sözetmesi mümkün müdür? Mümkün değilse cüziyyâtı nasıl anlarız? Fıkıhla anlarız. Kurân’ı fıkıh ve şuurla okuduğumuzda dini anlarız. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Rusya’da iki kadın aynı anda doğum yapıyor; biri erkek çocuk, diğeri ise kız doğuruyor. Ancak çocuklar karışıyor… Her iki kadın da erkek çocuğun kendisine ait olduğunu iddia ediyor. O zaman çocuğun kime ait olduğunu tesbit eden DNA testi vb. araçlar da yok. Oradakilerden biri: “Müslümanlar Kur’ân-ı Kerim’de her şeyin çözümünün olduğunu iddia ediyor. Bu meseleyi bir de onlara arzedelim, belki Kur’ân'dan biz çözüm bulurlar” diyor.
Bu mesele bir şekilde Osmanlı sultanına arzediliyor. Sultan da bu konuyu ulemâya arzediyor. Ulemâ “Kur’ân bunun için değildir. Kur’ân’da genel hükümler vardır. Cüzî meselelere ise ictihadla, fıkıhla ve fehimle ulaşılır” diyor. Sultan ise “bu böyle olmaz. Bu onları ikna etmez. Mukni bir cevap bulmamız lazım” diyor. Daha sonra meclistekilerden biri, “bizde, Şam’da bir âlim var. Aynı zamanda velî bir zat. Kurân’daki derin mânâları anlamakla meşhurdur. Bu meseleyi ona yazalım; bize cevap versin” diyor. Bunun üzerine sultan, sözü edilen bu zata yani Şâm diyarı müftüsü eş-Şeyh Mahmud el-Himzâvî (rh.a)’e bir mektup yazarak durumu bildiriyor. Şeyh Himzâvî mektubu alınca hanımına, “sen yat ben yatmayacağım. Allah Azze ve Celle cevabı bana gösterinceye kadar Kur’ân okuyacağım” diyor. İki rekât namaz kılıp Kur’ân-ı Kerim okumaya başlıyor. للذكرمثل حظ الأنثيينâyet-i kerimesinde gelince sanki bir şey tevakkuf etmesini istiyor… Ayeti tekrar tekrar okuyor.. Derin düşünceye dalıyor… Sonra aklına şu geliyor: “erkek mirastan iki kat alıyor. Erkek kadından daha güçlü, sesi daha kuvvetli, daha tahammüllü, daha sabırlı ve daha iradeli… Yani erkek bedeni her açıdan kadından farklı. Dolayısıyla onun emdiği süt de bu farklılığına mütenâsip olmalı. Emzikli kadınların sütlerini incelersek belki bir sonuca ulaşırız” diye düşünüyor. Nitekim bu gün tıp dünyası anne sütünün çocuğun gelişmesine göre
her an değiştiğini, her gün farklı bir nitelikte, muhtevada ve vasıfta olduğunu söylüyor. Hoca efendi, hanımına erkek ve kız bebeği olan komşularını soruyor ve erkek bebek annelerinden ve kız bebeği annelerinden ayrı ayrı süt almasını istiyor.
Sütler getiriliyor ve terazinin bir kefesine erkek bebek sütü, diğer kefesine kız bebek sütü konuluyor ve erkek bebek sütü ağır geliyor. Şeyh Mahmud Himzâvî للذكر مثل حظ الأنثيين âyetinden yola çıkarak bu sonuca ulaşıyor. Kur’ân-ı Kerimin fıkıh ve fehimle okunmasından bunu kastediyoruz.
Dolayısıyla ما فرطنا في الكتاب من شيء âyetini anlamak için Kur’ân'ı fıkhetmemiz ve derinliklerine muttali olmamız gerekiyor. Bu anlama çabası sonucunda İslâm'ın temel kaidelerine uygun bir hükme ulaştığımızda fıkhetmiş ve anlamış oluyoruz ve bu, asıl ile irtibatlı bir fıkıh
oluyor.
Dini, hayattan ayırırsak hayat- din- fıkıh ilişkisini koparmış oluruz. Fıkıh, Kur’ân'daki ahkâmı bilmek için varlığı lâbüd olan bir ilimdir. Fıkhı yok sayan her çaba akimdir. Bazı hususlar vardır ki onlarla ilgili nasslar sübut ve delâlet açısından katîdir. Bununla birlikte hakkında, sübut açısından katî olmakla birlikte delalet açısından zannî nass bulunan konular var ve bu tür nasslardaki muradın anlaşılması için ictihad çalışması yapmak gerekiyor. Ayrıca hakkında katî delil bulunmayıp zannî delil bulunan meselelerin hükmünü bilmek için de ictihad yapmak gerekiyor. İctihadın belirli kaideleri vardır… İctihad Şeriat’ın kaidelerine uygun olmalıdır… fesada götürmemeli ve zarara sebep olmamalıdır.
[Yeni Bir Fıkıh İnşa Etmek]
Talha Hakan Alp: Mevcut fıkha alternatif yeni bir fıkıh inşa edilebilir mi? Yani sizce nasslardan hareketle yeni bir fıkıh inşa etmek mümkün müdür?
Muhammed Hişâm Burhânî: Bu imkânsızdır. Bunun manası tecdid hevesine kapılarak bin dört yüz küsür yıllık fıkıh müktesebatının üzerine bir çizgi çekmektir… Ortaya konulan bunca çabayı yok saymaktır… Geçmiş ulemayı ve nesilleri itham etmektir; Sanki geçmiş ulemanın hepsinin dalâlet üzere olduğuna ve Allah'ın kitabını anlamadıklarına hükmetmektir. Bu zamana kadar yapılan ictihadlar Kur’ân'la irtibatlıdır. Hepsi Kur’ân'a göre yapılmış ictihadlar olup birbirini tamamlamaktadır. Dolayısıyla bunca ictihadı yok sayıp yeni bir fıkıh icad etmek caiz değildir. İmam eş-Şâfiî efendimiz der ki: "Bir meseleyle karşılaştığımda onun hükmünü Kur’ân'a sorarım; Kur’ân'da yoksa Rasûlullâh (s.a.v)'in hadislerine sorarım. Orada da bulamazsam Rasûlullâh (s.a.v)'in ashabının fıkhına bakarım. Eğer Sahâbe o konuda icma etmişse ona tâbi olurum." İcma'ya muhalefet caiz değildir… Çünkü o icmâdır. "Eğer Sahâbe o konuda ihtilaf etmişse onların ictihadlarından birini tercih ederim. Sahâbe ictihadlarının dışına çıkmam. Zira Sahâbe'nin ihtilafı da bir tür İcmadır. Çünkü onların bir konuda ihtilaf ederek mesela dört yaklaşım sergilemeleri o konuda beşinci bir yaklaşımın olmadığına icmâ etmeleri anlamına gelir." Bu yüzden ben yeni bir fıkıh inşa etme çabalarının yersiz ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu, geçmiş ulemayı itham etmek ve onların icmâına muhalefet etmektir. Bizden hangimiz İmam Ebu Hanife, İmam Şâfiî, İmam Ahmed ve İmam Mâlik derecesinde bir ilim ve takva üzerindeyiz? Hangimizin takvâ, vera ve fehmin zirvesinde yaşamış Sahâbe ve Tâbiûn dönemi âlimleri kadar tefakkuhu var?!
Dolayısıyla yeni bir fıkıh inşa etme çabaları abesle iştigaldir. Bunu teklif edenler genelde kâfirlere talebelik yapmış, istişrak ve misyonerlik çalışmaları yapan üniversitelerde, araştırma merkezlerinde vesair kurumlarda zihinleri biçimlendirilmiş muğterib doğululardır. Bu türden kimseler bizde de var; Şehrûr mesela böyle biridir… M. Fatih Kaya: Bizde modernistlerin kitapları pek bir rağbet görüyor. Neredeyse hepsinin kitapları Türkçeye çevrildi.
[Arapça Öğrenme Zorunluluğu ve Tercümeler]
Muhammed Hişâm Burhânî: Ben Türkiye'yi, Pakistan'ı, Hindistan'ı ve daha birçok İslam ülkesini
ziyaret ettim. Arapça konuşmayan İslam ülkelerinde bir şey dikkatimi çekti. İslam'ı kendi dillerine tercüme etmeye çok önem veriyorlar. Mesela Vehbe Zuhaylî hocanın el-Fıkhü'l-İslâmî ve Edilletühû kitabını ya da Said Ramazan el-Bûtî hocanın bazı kitaplarını kendi dillerine çevirmişler. Ben bu tercüme çalışmalarının çok fayda getireceğini düşünmüyorum. Türkiye, Pakistan, Malezya ve birçok ülkede bu eserleri tercüme etmişler. Hâlbuki önceki Müslümanlar dünyayı fethederken beraberlerinde Arapçayı da götürüyor ve İslam'ın dili olan Arapçayı tüm yeryüzüne yayıyorlardı. Eğer insanlar Arapça öğrenirse bütün İslâmî konuların ve kaynakların kapıları önlerine açılır. Tercümeler bize tek yönlü ve sübjektif bir bilgi sunar. Çoğu zaman mütercimin zihin dünyası ve şahsî yaklaşımları kitapla okuyucu arasına girer. Kanaatimce Arapça öğrenmek yerine tercüme işinin bu denli yaygınlaşması çok sağlıklı bir durum değil. Şerî ilimlerle meşgul olan Müslümanlar hangi ülkeden olurlarsa olsunlar Mutlaka ama mutlaka Arapça öğrenmek zorundadır. Sahâbe böyle yapmıştır… Yani gittikleri her yere Arapçayı da götürmüşlerdir. Mesela bakın ünlü Arap dili bilimcilerine… Hemen hepsi acemdir. Hadisi zaptedenlere bakın; hemen hepsi acemdir. Mesela el-Hediyye al-Alâiyye'nin Türkçe'ye çevrildiğini gördüm… Bence bu yanlıştır. Türkiyeli Müslüman kardeşlerimize yakışan seleflerinin yaptığı gibi yapmak, yani temel kitapları Arapça asıllarından okuyabilmek için Arapça öğrenmektir.
[Nassları Modern Yöntemlerle Okumak]
Talha Hakan Alp: Nassların tarihsellik ve Hermeneutik gibi modern yöntemlerle okunması gerektiğini söyleyen bir kesim var.
Muhammed Hişâm Burhânî: Bizde de bu tür insanlar var. Doğrusu bunlar genelde ilim ve din ehli olmayan kimseler. Bu iddiayı dile getirenlerin başka bir amaçları olsa gerektir. Çünkü bu iddia ilmî ve şerî olmaktan uzaktır. Bazı şeyler san‘atüllah'tır. Allah'ın sun‘u da muhkemdir; değişiklik ve gelişme mahalli değildir. Allah’ın yaratması böyledir ve onun yarattığında herhangi bir değişiklik ve çelişki bulamazsınız. Teklîfî sahaya girdiğinizde de aynı şeyi görürsünüz… Yani şerî emirler ve yasaklar Allah’ın vaz’ıdır ve O’nun vaz’ı değişmez. Fıkıhta ve dindeki emirlere ve yasaklara uymakla yükümlüyüz. Maslahat gerekçesiyle bile olsa şeriatın açık emirlerini ve nehiylerini ihlal etmek Ehl-i Sünnet menhecinin dışına çıkmaktır ve dini tahrip etme çabasından başka bir şey değildir. Allah Teâlâ bu şeriatı bize anlamamız ve uygulamamız için gönderdi; onun yerine başka bir şey koymamız için değil. Bu gün gelinen noktada artık kadın da iş hayatında aktif rol alıyor, erkeğin üstlendiği külfeti o da üstlenmeye başladı diye miras taksimini eşit mi yapmak gerekiyor? Böyle bir şey olabilir mi? Asla dönmek gerekiyor… Çünkü Allah’ın emrinin değişmesi mümkün değildir. Çünkü Allah’ın hükümlerinde bir hikmet vardır ve biz bu hikmeti her zaman kestiremeyebiliriz. Nassın sarih olduğu yerde Allah’ın muradı da sarihtir ve bu durumda bana veya Ahmed’e yahut Mehmed’e özel, yahut bir döneme has bir maslahattan hareketle sözde ictihad üretmek caiz değildir. Dinin modernleştirilmesi gerektiğini söyleyen bu insanlar bu kaidelerin dışına çıkıyorlar.
Geçen hafta faizsiz bankacılığın imkânlarının ve problemlerinin müzakere edildiği bir toplantıdaydık. Bu bankalar çalışma sistemlerini fukahanın belirlediği kaideler üzerine kurmaya çalışıyorlar. Yani murâbaha, mudârabe, sonu temlikle biten kiralama vb. fukahanın ortaya koyduğu, ulemânın şerî nasslardan istinbât ettiği esaslar çerçevesinde hareket eden bir bankacılık sisteminin inşası meselesi. Fukaha bu konuları kafalarından üretmedi; Şeriat’ın batınından istihrâc ettiler. Şimdi ben gelip “bu gün maslahat bu hükümlerin iptalini veya bunlarla çelişen yeni hükümlerle değiştirilmesini gerektiriyor” dersem bu olmaz. Bu bir istikamet sapmasıdır… Allah’ın menhecinin dışına çıkmaktır. Çünkü Allah’ın menheci faiz üretmez. Bunların gelişme, uygarlık ve çağdaşlık kavramlarıyla bizi çağırdığı şey fesat ve karmaşadır. Şöyle bir farklılığın altını çizmeliyiz: müctehid kendisi bir şey vaz etmez; o, Allah’ın hükmünü araştırır. Yani Allah’ın hükmünü araştırmakla insanı hoşnut eden maslahatı araştırmak arasında büyük bir fark var. Allah’ın rızasını araştırmakla insanların rızasını araştırmak arasındaki farktan sözediyorum. Bir kısım insanlar araştırma ve ictihad adı altında nefislerini ve arzularını tatmin etmenin peşine düşmüşler. İstikamet ehli ulema ise Allah’ı razı etme çizgisi üzerinde sürdürüyor araştırma ve çalışmalarını. Yani maksadımız, Allah Teâlâ ve O’nun ahkâmı olmalı. Şeriat’ın âdâbı ve ahkâmıyla insicam ve uyum halinde bir dünya hayatı tesis etme çabası ehl-i istikametin temel derdidir. Ama hâkim beşerî ideoloji ve paradigmaların etkisinde olan bazıları ise ehl-i dünyanın arzu, heves ve şehvetlerini tatmin eden yeni fıkhî teoriler kurmak istiyorlar ki bu tabiatıyla merduddur.
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyye’deki nasslar ya zahir ve açıktır ya da keşif çalışmasına açık nasslardır. İctihad nedir? İctihad Allah Teâlâ’nın bir meseledeki hükmünü keşif çabasıdır. Yoksa yeni bir hüküm icad edip ona Allah’ın hükmü demek değildir. Yani ben Allah Teâlâ’nın bir meseleyle ilgili hükmünü aramak durumundayım yoksa birilerini razı edecek hükümler icad etme derdinde olursam esasta beni harekete geçiren saik arızalıdır. Eğer maksadımız maslahatsa, iyi bilinmelidir ki mutlak maslahat Allah’ın hükmünü tatbik etmededir. [Fıkhu’l-Ekalliyyât (Azınlık Fıkhı) ve Kolaylaştırılmış Fıkıh]
Ömer Faruk Tokat: “Azınlık fıkhı” ve “kolaylaştırılmış fıkıh” gibi modern fıkhî yaklaşımlar konusunda ne düşünüyorsunuz?
Muhammed Hişâm Burhânî: Azınlık fıkhı söylemi sahiplerinin hedefi Müslüman azınlıklarla ilgili hükümleri cemetmek ise bunda bir beis yoktur. Ama ikincisi yani “kolaylaştırılmış fıkıh” yaklaşımı sakıncalıdır. Zaten bizim temel fıkıh kitaplarımızda insanlar zor durumda kaldıklarında onlara tanınan bir takım ruhsatlar var. Ama siz “kolaylaştırılmış fıkıh” diyerek kitaplardaki şaz görüşleri alırsanız ya da sadece ruhsatlardan oluşan bir fıkıh oluşturmaya kalkışırsanız bu batıl bir çalışma olur.
Ömer Faruk Tokat: Hocam, “azınlık fıkhı” konusunda bir sakınca olmadığını söylediniz. İslam fıkıh tarihinde böyle bir ifadenin kullanılmamış olmasını nasıl izah ediyorsunuz?
Muhammed Hişâm Burhânî: İslam ilim tarihinde bidayetinden itibaren vakıada var olup sonradan tesmiye edilen ve kavramsallaştırılan ilimler vardır… İhdas edilmiş kavramlar vardır. Mesela tasavvuf, Hz. Peygamber (s.a.v)’in döneminde bilinen bir kavram değil… Vakıada, tabik sahasında var olan yaşanan bir şey ama tesmiyesi sonradan yapılmış. Usulü ve kavaidi cem edilip tasavvuf kavramının altına dercedilmiş. Nahiv ilmi de böyle değil mi? Sahabe-i Kirâm konuşmalarında fail, meful, muzaf, hal, temyiz vb. nahiv kaidelerini tatbik etmişler. Kullandıkları dilin nahiv kaidelerine uyduğunu bilmiyorlardı ama fasih ve kurallı bir dil kullanıyorlardı. Yani vakıada bu ilim vardı ama tesmiyesi yoktu… Daha sonra ilimleri tasnif döneminde bu konuları cemeden ilme nahiv denilmiş. Talha Hakan Alp: Ancak “azınlık fıkhı” bazen bir takım zorlama çıkarımlar üzerine bina ediliyor. Mesele bu gün bazı hocalar “azınlık fıkhı”ndan hareketle Müslüman bir hanımın gayr-i Müslim kocasının nikâhı altında hayatını sürdürebileceğini söylüyor.
Muhammed Hişâm Burhânî: Bu merdud bir görüştür. Müslüman azınlıklara ilişkin ahkâmı fıkıh kitaplarından cemederseniz buna kimsenin diyeceği olamaz. Ama “azınlık fıkhı” adı altında İslam’ın temel kabullerinin dışına çıkarsanız bu yaptığınız, azınlık fıkhı olmaz; Şerî ahkâmın dışına çıkmadır… Bir tür sapmadır. İcmâ-i Ümmet’e muhalif davranmaktır. Üzerinden asırlar geçmiş olsa bile ulemâ-i ümmet’in icmâına muhalefet caiz değildir.
[Makâsıdü’ş-Şerîa ve el-Maslahatü’l-Mursele]
Talha Hakan Alp: Makâsıdü’ş-Şerîa ve el-Maslahatü’l-Mursele… Modernistler tarafından en çok istismar edilen iki kavram. “Bu âyette Şâri’in maksadı şudur, bu hadiste Hz. Peygamber’in maksadı budur” diyerek din ahkâmını değiştirme gayretkeşliğine soyunuyorlar.
Muhammed Hişâm Burhânî: el-Maslahatü’l-Mursele nedir? Hakkında nass bulunan bir duruma siz
maslahat-i mursele diyemezsiniz. Fukahanın müzakere edip üzerinde icma ettiği durumlarda maslahat-i mürsele olmaz. Maslahat-i Mürsele, itibar ya da ilga edildiğine dair hakkında nass bulunmayan durumlarda gündeme gelir. Şimdi miras konusunda kadınla erkeği eşit tutmak maslahat-i mürsele meselesi midir? Hakkında ilga edici nass bulunan bir şey, maslahat-i mursele olabilir mi? Tabii ki olmaz. Maslahat-i Mursele, hakkında itibar ya da ilga edildiğine dair şerî bir asıl, bir nass bulunmayan maslahattır. Şeriatta umûmiyât çerçevesinde Maslahat-i Mursele işletilebilir. Umûmiyât alanında Şâri sürekli maslahatı gözetir ve buradaki temel kabul şudur: Maslahat neredeyse Allah’ın şeriatı oradadır. Tabii ki muteber maslahattan sözediyoruz. Bu maslahat fertler ve azınlıklarla ilgili sınırlı bir maslahat olmayıp bütün insanları kapsayan bir maslahat olmalı. Yani cüzî maslahattan değil; küllî maslahattan sözediyoruz. Mesela Allah Teâlâ, miras konusunda kadının erkeğin aldığının yarısını alacağına hükmederken beraberinde buna ilişkin başka hükümler de vaz etti. Bu hükümleri göz önüne almazsanız miras konusunu anlayamazsınız. Nedir bunlar? Mesela kadın ne kendisi ne de başkası için nafaka ile sorumlu değildir… Eş, kızkardeş, teyze, hala olarak kadının bütün bu durumlarında onu geçindirmekle/nafakalandırmakla zorunlu olan erkektir. Nafaka erkek için şerî bir zorunluluktur. Malî sorumluluk erkeğe yüklendiği halde kadına yarım miras payı verilmekte.
[Kadın, İş Hayatı ve Annelik]
Bu gün gelinen noktada çalışma sahasında kadınla erkeğin eşitlenmesi yani kadının iş hayatında erkek kadar rol alması Allah’ın hükmünü değiştirmenin bir sonucudur. Kadını hayattaki en önemli vasfından/vazifesinden uzaklaştırmaktır… Kadının annelik vasfını yok etmektir. Tersine dönmüş bu durum toplumsal hayatı ifsad etmektedir. Kadın annelik vazifesini hizmetçiye, televizyona, radyoya, müstehcen neşriyata terk ederek iş hayatına yöneldi. Kadının annelik dışında yaptığı iş ne olursa olsun fıtratına aykırıdır. Annelik vazifesini terk eden kadın fıtratına savaş açmıştır. Kadını yüce kılan ve onun için en şerefli olan şey anneliktir ve kadının bu vasfını terk etmesi caiz değildir. Kadının ve çocukların geçimini temin etmekle yükümlü olan erkektir. Bu böyle olduğu halde Allah kadına bu mirasta bu payı vermiştir.
[Kadının Mirastan Yarım Hisse Alması]
Rusya’da Üniversitede İslam fıkhı dersleri veren birisi bana İslam’ın miras taksimi konusunda gençleri ikna edemediğini söyledi. Ona dedim ki: gel birlikte bir hesap yapalım… Birisi öldü ve geride erkek ve kız çocukları var. Kızlara erkeklerin aldığının yarısını verelim. Erkek çocuk kendisinin, eşinin, çocuklarının, annesinin ve kızkardeşinin geçimini temin etmek zorunda. Kız evlat ise bunlardan hiç biriyle yükümlü değil. Mirastan hakkını alır ve isterse onu çalıştırır ve onunla yatırım yapabilir. Erkek ise kendisine kalan malla, geçindirmek zorunda olduğu kişileri geçindirecektir. Bir sene sonra ne olur? Erkeğin malı tükenmiş, kadının ki ise artmış olur. Bu durumda kim daha fazla almış oluyor düşünün… Yani şerî ahkâma bir bütün olarak bakmak zorundasınız. Bu ahkâmın içinden bir bölümü alıp diğerleriyle alakasını dikkate almaksızın konuşursanız yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi yanılırsınız.
[Mevcut Usûl-i Fıkıh Yeterli midir?]
Talha Hakan Alp: Günümüzde nasslardan hüküm çıkarırken mevcut usul kaideleri yeterli midir? Çünkü bazıları bu kaidelerin donuk olduğunu ve bunlardan hareketle çağın gereksinimlerine hitap eden hükümler istinbat edilemeyeceğini ileri sürüyor.
Muhammed Hişâm Burhânî: Bu tür yaklaşımlar cehalet ve ahmaklık göstergesidir. Onlar gerçekten usûlü anlamış olsalar ve usul kaidelerinin önümüzde açtığı alanı ve ictihad imkanlarını bilseler bu tür hezeyanlarda bulunmazlar. Yani böyle bir yaklaşımın tek sebebi usûl konusundaki cehalettir. Mevcut usul sistemini dikkate almadan üretilen şeyler kargaşadan başka bir şey doğurmaz. Bunlar İslam’a, Din’e ve Kur’ân’a İslam’ın izin vermediği bir şekil vermek istiyorlar. Modernleştirme ve reform gibi yaklaşımlarla aslında Din’in dışına çıkıyorlar. Bunların bu usulsüz yaklaşımları kaos ve tahribattan başka bir şey üretmiyor. Bunların yaptıkları ıslah falan değil. Geçmişte yapılmış çalışmaları, mantıkî, usûlî, fıkhî ve şerî kaideleri yok saymak tecdid değil, tahriptir. Aklı başında olan, ilim ve hikmetle hareket eden kimse asla sadık kalarak bir şeyler yapmaya çalışır. Biz geçmiş fıkıh müktesebatını alır ve bir asıl olarak onun üzerine inşa çalışması yaparız. Yoksa usûlün dışına çıktığınız her noktada karşınızda bir çıkmaz bulursunuz ve şeytan size o çıkmazı güzel gösterir.
Şöyle düşünmek mümkün: Yeraltında su, petrol, altın vb. hazineler var. Sana düşen o hazineleri çıkarmaktır. Şeriatımız da içinde hayırlar/hazineler barındıran toprağa benzer. İlim adamının hedefi o hazineleri ve madenleri istihrac etmektir… Toprağın altında yeni hazineler oluşturmak değildir… Zaten buna kimsenin gücü yetmez.
[Şerî İlimler Kutsal mıdır?]
M. Fatih Kaya: Şerî ilimlerin ilahî değil; beşerî olduğunu dolayısıyla da kutsal ve bağlayıcı olmadığını iler sürüyorlar mesela.
Muhammed Hişâm Burhânî: Bu, mantık dışı ve cehalete mebnî bir iddia. Hakikatin peşinde olan insan böyle bir şey söylemez. Âlimler kendilerinden bir şey vaz etmediler; onlar yeni bir şey getirmediler; tabiri caizse yerin altındaki hazineleri istihrac ettiler. İnsanlık yerin altında yeni bir maden yaratabilir mi? Ömrünü bu işe vakfetse yine de yeni bir maden yapamaz. Yani Şeriat ilk indiği andan itibaren mükemmel bir din olarak indi. Bize düşen onun hazinelerini ortaya çıkarmaktır.
[Tasavvufun Sıhhat Kriteri]
M. Fatih Kaya: Hocam biraz da tasavvufu konuşsak… Ben Kahire’de öğrenciyken söylemişlerdi; Mısır’da dört bin tarikat varmış. Türkiye’de de birçok tarikat var. İnsanların bir kısmı mesela neo-selefîler tasavvufu toptan reddederken bazıları da eğrisiyle doğrusuyla her şeyi kabul ediyor. Sizce tasavvufun sıhhat kriteri nasıl bir şeydir.
Muhammed Hişâm Burhânî: Biz, Şerîat’ın asıllarına uygun ve onun maksatlarını gerçekleştiren sisteme tasavvuf diyoruz. Bu çerçevenin dışına çıkan inanç ve uygulamalar ise tasavvuf olamaz. Bir defasında Hacc’daydık. Bizimle birlikte erkekler ve kadınlar vardı. “İhtilat meselesine dikkat edilsin! Erkekler ve kadınlar ayrılsın!” dedik. Bir kadın geldi. “Biz tarikat kardeşiyiz. Allah yolunda kardeş olduk bir arada durmamızın ne mahsuru olabilir?” dedi. Dedim ki “bu söylediğiniz batıl bir sözdür. Kadınlar erkeklerden derhal ayrılsın!” Yani en ufak bir sapmaya göz yummamak lazım.
İmam Ebu Yezid el-Bistâmî efendimiz zaviyesine çekilmiş zikrini yaparken bir ses duydu: “Kulum Ebu Yezîd! Ömrünü ibadetle geçirdin… Kendini çok yordun. Şimdi sana bir lütuf ve ikramda bulunmak istiyorum. Artık senden teklifi düşürüyorum. Bundan böyle ibadet etmene gerek yok!” Bunun üzerine Ebu Yezid el-Bestâmî, “Defol git ey lanetli! Allah çirkinliği emretmez” diye mukabelede bulunuyor. Eğer bir insanın havada uçtuğunu bile görseniz Şeriat’ın en ufak bir edebine bile muhalefeti varsa ona itibar etmeyin… Onu mutasavvıf olarak kabul etmeyin. Hangi tasavvuf asıldan ve kaideden sapıyorsa Din’in dışına çıkıyor demektir. Şeriat’a uymayan hiçbir tasavvufu kabul edemeyiz. Cüzî meselelerde ve edep konularında bile Şeriat’a muhalefeti görmezlikten gelmeyin. Bir defasında şeyh İbrahim Eğalî ile camiden çıkıp et-Tabbâ’ın evine gittik. Yatsı sonrasıydı ve hava çok sıcaktı. Soğuk kıpkırmızı bir karpuz ikram ettiler. Karpuzu yedik. Sahanın dibinde biraz suyla karpuz çekirdekleri kalmıştı. Ev sahibi tabağı almak isteyince Şeyh ev sahibinin elinden tabağı aldı ve dibinde kalan suyu ve çekirdeği sıyırdı. Ev sahibine “şimdi alabilirsin” dedi. Tasavvuf böyle bir şeydir. Tasavvufta en küçük edebe bile riayet vardır. En küçük bir muhalefet bile dairenin dışına çıkış kabul edilir. Tarikat isimlerine gelince bunlar ihtilafı göstermez; bunlar nisbetlerdir. Mesela sizde Şeyh Mahmud Efendi var. İnsanlar et-Tarikatü’l-Mahmûdiyye diyebilirler. Şeyh Sami Efendi var… et-Tarika es-Sâmiyye diyebilirler. Mesela siz Türkiyelisiniz, ben Şamlıyım. Aslen Dağıstanlıyım. Bir süre Türkiye’de, Diyarbakır’da kalmışız. Daha sonra İstanbul’a geçmişiz. Hatta sizde Burhaniye diye bir yer de var. İstanbul’dan sonra Halep’e daha sonra ise Medine’ye yerleşmişiz. Muhammed b. Abdilvehhâb, Vehhâbîlik mezhebini icad etmeden önce dedemin talebesidir. Bizim nisbetimiz bu şekilde ama daha sonra Şam’a yerleştiğimiz için artık bize Şâmî deniyor. Hocalarımız ve şeyhlerimiz terâcim kitaplarında Dâğistânî nisbesiyle anılır. Yani nisbelere takılmamak lazım. Tasavvufî nisbeler de böyledir. Tasavvufta da farklı isimler kullanılmıştır ama işin cevheri tektir: İhsân… İbn Ömer’in rivayet ettiği sahih hadiste Cibrîl (a.s) Hz. Peygamber (s.a.v)’in önüne oturup iman, islâm ve ihsânı sormuştur. Efendimiz ihsanı şöyle tarif etmiştir: “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. O’nu görmesen de O, seni görmektedir”. İşte ihsân budur. İhsân’ın manasını gerçekleştirmek tasavvufun ana gayesidir. Hangi tarikat olursa olsun doğru yoldan sapmışsa hatta en ufak bir cüzî meseleden, bir edepten sapmışsa bilin ki o tasavvuf değildir.
[Rabıta]
M. Fatih Kaya: Rabıta nedir? Rabıtayı şirk kabul edenler var. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Muhammed Hişâm Burhânî: Ben rabıtanın bir araç/vesile olduğunu düşünüyorum. Doymaya sebep olan yemek gibi bir şey yani. Hâlbuki doyuran Allah Teâlâ’dır. Eğer rabıtayı hakikate ulaştıran bir vesile olarak düşünürseniz bunda bir beis yoktur. Mesela çocuk istiyorsanız evlenmeniz gerekir. Evlilik çocuğu getiren bir sebeptir. Rabıtadan maksat Allah’a yakın yaşayan bir kalp inşa etmektir. İlmin, velâyetin ve salâhın zirvesinde yaşayan âlimler rabıtayı kabul etmiş ve hiç kimse onlara itirazda bulunmamış. Ama onlar rabıtayı yemek içmek gibi bir araç olarak görmüşler. Yani rabıta zahirî bir sebeptir; fayda ve zarar veren ise Allah’tan başkası değildir. Mesela senin hocan kim? Şeyh Emin Saraç… Niçin Hz. Peygamber demiyorsun? Rabıta da böyle bir şey işte. Şeyh Said el-Bûtî rabıtayı inkâr ediyor. Halbuki babası Molla Ramazan el-Bûtî kabul ediyor. El-Bûtî ailesi sûfîdir, Nakşibendîdir.
Ömer Faruk Tokat: Ancak rabıta bir ibadet şekli olarak Hz. Peygamber (s.a.v) ve ashâbı döneminde yoktu.
Muhammed Hişâm Burhânî: Evet isim ve ıstılah olarak yoktu ama vakıada olan ve yapılan bir şeydi. Hz. Peygamber (s.a.v) Ashab’ın gözünün önünden hiç gitmezdi yani Sahabe-i Kiram, Hz. Peygamber (s.a.v)’i hep gözlerinin önünde hayal ederdi.
Muhammed Yâsir Burhânî: Şeyh, Şazelî tarikatından ama Nakşibendîliği müdafaa ediyor.
Ömer Faruk Tokat: Şazelî tarikatında rabıta yok mu?
Muhammed Hişâm Burhânî: Hayır bizde rabıta yok. Biz Allah’la doğrudan irtibat kuruyoruz (gülüşmeler).
M. Fatih Kaya: Molla Ramazan el-Bûtî hoca da râbıtaya karşı çıkıyor. Oğlu Said el-Bûtî hocanın “Hâzâ Vâlidî” adlı kitabında okudum.
Muhammed Hişâm Burhânî: Bu Dr. Said’in kendi görüşü. Ben Molla Ramazan’ı iyi tanırım. O, rabıta konusunda böyle düşünmüyordu.
Muhammed Yâsir Burhânî: Şeyhlerimiz ve Şeyh Hişâm Burhânî Molla Ramazân el-Bûtî’yi iyi tanırlar. Ayrıca Said el-Bûtî hocanın kendisi bizim buradaki zikir meclislerine katılırdı.
[Mehmed Savaş Hoca]
Bu arada, eskiden Şam’da okuyan Türkiyeli bir hoca var. Dingîz camiinde hatiplik yapmış.
M. Fatih Kaya: Evet Mehmed Savaş hocamız… Abdülvehhâb Dîbs u Zeyt hocadan Merâki’l-Felâh’ı dokuz defa okumuş.
Muhammed Yâsir Burhânî: Mehmed Savaş hoca yaşıyor mu?
M. Fatih Kaya: Evet yaşıyor. Yaklaşık yetmiş yaşlarında.
Muhammed Hişâm Burhânî: Mehmed Savaş hocayla birlikte Abdülvehhâb Dîbs u Zeyt hocada ve babamda uzun süre ders okuduk.
M. Fatih Kaya: Mehmed Savaş hoca sizi çok iyi hatırlıyor. Kendisi Dingîz Camii’nde yedi sene hatiplik yapmış. Geçen yıl hacda Muhammed Avvâme hocayla görüştüler. Muhammed Avvâme hocaya dedi ki: “Seni çok iyi hatırlıyorum. Dingîz Camii’ne gelip arkamda namaz kılıyordun”. Savaş hoca Muhammed Rağib et-Tabbâh hocada da ders okumuş. Kendisi Şam’ı ve Şam ulemasını çok iyi bilir.
Ömer Faruk Tokat: Hocam bu sohbet için çok teşekkür ederiz. İnşallah sizi İstanbul’da Dâru’l-Hikme’de ağırlamak isteriz.
Muhammed Hişâm Burhânî: Türkiyeli kardeşlerimizi seviyoruz ve onları ilgiyle izliyoruz. Özellikle siyasî sahada bizde olmayan bazı meziyetleriniz var… Onları takdirle izliyoruz.
[Bir İlim Havzası: Tevbe Camii]
Ömer Faruk Tokat: Son olarak, Tevbe Camii çok önemli ilmî faaliyetlere ve ders halkalarına merkezlik etmiş ve büyük âlimlerin içinde ders okuttuğu bir cami. Bize Tevbe Camii’nin tarihiyle ilgili kısa bir bilgi verebilir misiniz?
Muhammed Yâsir Burhânî: Bu cami h. 632 yılında Eyyûbî hükümdarı Melik Eşref tarafından yaptırılmış. Başlangıçta Şam surlarının dışında bir han olarak kullanılıyormuş. O zaman Şam’ın sur dışındaki hanları içlerinde içki âlemleri ve her türlü menhiyatın icra edildiği mekânlarmış. Daha sonra han sahibi tevbe etmiş ve hanı mescide çevirmiş. Allah’ın bir lütfu olarak Şam âlimlerinin hemen hepsi bu camide ilim okumuş. İslâmî ilimlerin hemen her dalı bu camide okutulmuş. Allah’a hamdolsun son üç yüz senedir bu camiye hizmet etmek biz Burhânî ailesine nasip oldu. Bizim aileden burada hizmete başlayan ilk zat, babamın dedesi Muhammed Saîd Burhânî hocadır. Ondan sonra sırasıyla Abdurrahmân hoca, Saîd Burhânî hoca, babam Muhammed Hişâm Burhânî ve şimdi Allah’a hamdolsun bu fakir bu mescide hizmet etmektedir. Burada hatiplik yapıyorum ve dersler veriyorum. Şu gördüğünüz levhada bu camide hutbe ve ders veren âlimlerin isimleri yazılıdır. Gördüğünüz üzere bunların arasında, İbn İzz b. Abdisselâm ve İbn el-Cezerî de var.
Talha Hakan Alp: Saydığınız isimler arasında iki tane Saîd Burhânî geçti. İfâdatü’l-Envâr alâ Usûli’l-Menâr üzerine çalışan Bunlardan hangisi?
Muhammed Yâsir Burhânî: Evet… babamın hem dedesinin adı hem de babasının adı Muhammed Said’dir. Yani ailede iki tane Muhammed Saîd var. . İfâdatü’l-Envâr adıyla el-Menâr üzerine talik çalışması yapan dedem Muhammed Saîd Burhânî hocadır.
Söylediğim gibi bu mescid’in muhteşem bir ilmî tarihi vardır. Son dönemlerde bu camide ders veren ve hatiplik yapan âlimlerin isimleri şu gördüğünüz levhada yazılı: Saîd b. Mustafa Burhânî hoca, Selîm b. Halîl el-Müsûtî, Ali et-Tantâvî hocanın babası Mustafa et-Tantâvî hoca, babamın dedesi Abdurrahman b. Saîd Burhânî hoca, meşhur kıraat âlimi Muhammed Selîm el-Hulvânî hoca, Şam Râbitatü’l-Ulemâ başkanı Muhammed Ebu’l-Hayr el-Meydânî hoca, Ahmed b. Muhammed b. Selîm el-Hulvânî hoca, Kıraat ve Şâfiî fıkhı âlimi Mahmûd Fâiz Dîr Atânî hoca, dedem Muhammed Saîd Burhânî hoca, Büyük Hulvânî’nin oğlu Muhammed Saîd el-Hulvânî hoca, Abdülvehhâb Dibs ve Zeyt hoca, Abdürrazzâk el-Haffâr hoca, Lutfî el-Feyyûmî hoca, Ahmed Nasîb el-Mehâmîn hoca ve amcam Muhammed Cihâd Burhânî hoca…
[Tarikat Beyati/Biatı]
[Bu arada birisi geliyor ve Muhammed Hişâm Burhânî hocadan tarikat dersi almak istediğini söylüyor. Hoca efendi ona öncelikle şu nasihatlerde bulunuyor.]
Muhammed Hişâm Burhânî hoca: Şimdi burada tesis edeceğimiz irtibat bir yerde hasta doktor arasındaki irtibat gibidir. Allah korusun hasta olduğunuzda hemen öyle sıradan bir doktora gitmezsiniz. Araştırırsınız… sahasında uzman, güvenilir, tecrübeli ve size fayda sağlayacak bir doktor ararsınız. Öyle bir doktoru bulduğunuzda ise kendinizi ona teslim edersiniz. O size emreder siz de denileni yaparsınız. Ona güvendiyseniz söylediklerini yapmak zorundasınızdır. Mürid – Mürşid ilişkisi de böyle bir şeydir. Bu yüzden bu gün bazılarının kabul etmek istemediği “gassal elinde meyyit” sözünü geçmişte kimse reddetmezdi. Çünkü bedenin tedavisi için kendinizi bir doktora teslim etmeyi kabul ediyorsanız ruhunuzun tedavisi için bir mürşide teslim olmayı da kabul etmelisiniz. Bu teslimiyetin sınırı yok mudur? Şüphesiz vardır; şeriata zerre kadar bile muhalefet görürseniz mürşidinizi o konuda dinlemeyerek terkedersiniz. Şeriat asıldır… Dolayısıyla ona en ufak bir muhalefeti bile hoş görmek doğru olmaz. Herhangi bir mürşid şeriata muhalif davranırsa ona itaat etmem ve onu hiç önemsemem.
[Tarikat Beyatinden İslam Birliğine]
Bu bir beyattir. Ümmetin bu gün yaşadığı birçok sorun beyat müessesesinin olmamasından kaynaklanmaktadır. Çünkü Müslümanlar bir vücudun organları gibidir. Vücudun organlarını idare eden beyindir. Beyinde arıza olursa vücut organlarında aksamalar ve hastalıklar baş gösterir. Aynı şekilde İslâm ümmetinin beyat edeceği bir lideri olmadığı için hayatî sorunlarla karşı karşıyayız. Namazı cemaatle kılmalısınız ve namazda yanlış yapmadıkça imama muhalefet etmemelisiniz. Kardeşlerinle arana hiçbir mesafe koymadan omuz omuza namaz kılmalısın. Bir tevazün, intizam ve saf düzeni içinde imamdan önce ve sonra hareket etmeksizin namaz disiplinini koruyarak ibadet etmelisin. Bu itaat ve intizam namazdan başlayarak sosyal meselelere kadar işlerimizde hâkim olması gerektiği için Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allah'ın imamdan önce başını (secde ve) rükûdan kaldıran kimsenin başını eşek başına çevirmesinden korkarım”. Bu meselede neden bu denli şiddetli bir vaîd vardır? Çünkü bu, “Siz benim emirime itaat etmiyor ve onun velayetine uymuyorsunuz!” demektir. Bu Cumada da böyledir, hacda da böyledir. Yani Allah Teâlâ ve Rasûlullâh (s.a.v) ibadetler aracılığıyla bize nasıl “tek ümmet” olacağımızı öğretiyor. Bu tek ümmeti de bize şöyle anlatıyor: "Mü'minlerin birbirlerini sevmede, merhamette ve şefkatte misali, tıpkı bir vücut gibidir. Vücuttan bir organ rahatsız olduğunda, vücudun diğer organları da, uykusuzluk ve ateşle ona katılır." İşte beyat böyle bir şeydir. Ruhun, kalbin ve gönlün ıslahında belirli bir menhec üzere hareket etmek üzere beyat etmek.
[Tarikatta Şeyhin Rolü]
[Beyat eden şahıs soruyor]: Efendim bu beyat beni neyle mükellef kılıyor?
Muhammed Hişâm Burhânî: Bu beyat size Allah Teâlâ ile hakikî bir irtibat tesis etme sorumluluğunu yüklüyor. Allah Teâlâ ile hakikî bir irtibat tesis etmek demek O’na kul olmak demektir. Her işinde Allah’a kul olmak. Şeyh, burada size kulluğunuzu hatırlatır ve kul olabilme yolunu öğretir. Şeyh ulaştırmaz; Allah ulaştırır. Şeyh vermez; Allah verir. Şeyh fayda vermez; Allah fayda verir. Şeyh sadece bir rehberdir; size yolu gösterir. “Mekke burada ve şuradan gidilir, Medine ve Arafat şuralarda ve şu yollardan gidilir” diyen hac rehberi gibidir şeyh. O sadece bir rehberdir… Aslolan Allah Teâlâ’dır. Peygamberler bile böyledir; biz onlara tapmayız; onlar bize Allah’a ulaşma yolunu öğrettikleri için onlara saygı duyarız ve onları tazim ederiz.
Ömer Faruk Tokat: Hocam sizi fazlasıyla meşgul ettik… Hakkınızı helal edin. Allah razı olsun.
[İslam Ümmetini Bölen Sınırlar]
Muhammed Hişâm Burhânî: Çok memnun olduk. Allah adımlarınızı sabit, çalışmalarınızı bereketli kılsın. Allah Teâlâ bizleri hayır üzere sık sık bir araya getirsin… Nusretiyle sizi teyid etsin. Dâru’l-Hikme’nin çalışmalarını hayırlı ve bereketli kılsın. Biz birbirimize muhtacız… Birbirimizden kopamayız… Aramıza mesafeler koyamayız. Bu gün aramızda varolan sınırlar emperyalist şeytanlar ve onların yerli işbirlikçileri tarafından aramıza konulmuş… Aramızdaki duvarları bu hain kefere taifesi örmüş, yoksa biz bir ümmetiz ve bir milletiz. Teyzem -ki benim kaynanamdır- bir Türk’le evliydi. Teyzemin damadı alay müftüsüydü. Babam askerliğini İstanbul’da yapmış ve Çanakkale harbine katılmış… Yani biz tek millettik, Emperyalizm böldü bizi. Ben Türkiye’ye gittiğimde kendimi ülkemde gibi hissediyorum. Son dönemde Suriye – Türkiye ilişkilerinde önemli iyileşmeler oldu. Allah Teâlâ halklar olarak bizim ahlakımızı da güzelleştirsin ki geçmişte olduğu gibi yine Allah yolunda kardeşler olalım ve aramızdaki bu sınırları kaldıralım. Çünkü biz tek ümmet ve tek milletiz. Bizi hiçbir güç ayıramaz. Emperyalistlerin aramıza koyduğu sınırlar, etnik bölünmeler, kanunlar, pasaportlar ve vizeler bunların hepsi kalkacak Allah’ın izniyle.
Tercüme ve Yayına Hzr: Ömer Faruk Tokat