Yaratılmışlık Belirtilerinden Allah'ı Tenzîh Etmek
Kâinatın yaratıcısının cisim, cevher veya araz olması, suret ve şekil taşıması, bir yönde veya bir yerde bulunması muhaldir.
Yahudiler, müfrit Râfizîler, Müşebbihe ve Kerrâmiyye Allah'ın cisim olduğunu id'dia etmiştir. Hişâm b. el-Hakem [1] onu suretle vasıflandırıyordu.
Müşebbihe ile Kerrâmiyye onun Arş üzerinde mekân tuttuğunu ileri sürmüştür, Bazıları «o, mekân tutma mânasında olmaksızın An üzerindedir» diyerek onun için üst yön kabul etmiştir.
Neccârİyye «O zâtı ile her mekânda», Mu'tezile de «zatı ile değil, ilmi İle her mekân dadır» demiştir.
Bu görüşlerin hepsi de yanlıştır, zira bunlarda yaratılmışlık belirtileri mevcûddur. Halbuki Allah bu nevi, belirtilerden münezzehtir. Şöyle ki cisim (cevherlerden) teşekkül etmiştir, her birleşik şeyin parçalarına ayrılması mümkündür.
Yine cisim belirli bir hacma sâhibdir. Onun, taşıdığı bu hacımdan daha küçük veya daha büyük olması da mümkündür. O halde sâhibolduğu hacımda karar kılması ancak bir tahsis edicinin ona bu hacmi vermesiyle mümkün olmuştur. Varlıkların taşıyabileceği şekiller (suretler) de muhteliftir. Allah taâlânm büf tün bu şekillere bürünmesi muhaldir; bir kısmının ona tahsis edilmesi ise ancak bir tahsis edici ile mümkündür.
Allah taâlânın Arş üzerinde mekân tutmuş olması îddiasında da durum aynıdır. Bu iddia vârid olsa Allah taâlâ Arşın mıkdârına (yüzeyine, hacmına) ya tam denk gelecek, ya ondan küçük veya büyük olacaktır. Eğer onun mıkdârına müsâvî veya ondan küçük farzedilir-se Allah'ın sınırlı ve nihayetli olması lâzım gelir. Nihayetli oluş ise hudûs belirtilerindendir.
Şayet Allah Arştan büyük olursa, onun Arşa denk gelecek mıkdân Arşın mıkdânna eşit olacaiaır. O halde Allah'ın parçalara ve kısımlara ayrılması gerekecektir; bu da hudûs alâmetlerindendir. Şu da var ki Allah Arş üzerinde mekân tutmuş olsaydı, onun, üzerinde karar kılabilmesi için alt taraftan nihayetli olması gerekirdi. Halbuki bir yönden nihayetli olabilen şey diğer yönlerden de nihayetli olur.
Madem ki Allah'ın mekândan ve cihetten münezzeh olması ezelde sabittir - çünkü ondan başka her şeyin sonradan yaratılmış olduğu konusunda muarızımızla aramızda ittifak vardır. o halde ezelde yokken bil'âhare Allah'ın mekân ve cihet tutması demek yine ezelde bulunmayan bir mânânın onun zâtında hâsıl olması demektir. Böylece o, hadislere mahal teşkil etmiş olur, bu ise muhaldir.
Cenabı Hakkın «Rahman olan Allah Arş üzerinde istiva etmiştir’’[2] mealindeki âyet-i kerîmesi çeşitli ihtimaller taşır. Çünkü bazan «istiva» kelimesi zikrolunur ve ondan istilâ etmek, hâkimeyeti altına almak mânâsı kasdolunur; bazan kasdetmek, yönelmek, bazan tam ve kâmil olmak, bazan da karar ve mekân tutmak mânâları anlaşılır.
Binâenaleyh bu ihtimaller karşısında, Allah'ın Arş üzerinde mekân tuttuğunu ileri süren Müşebbihe ile Kerrârniyye lehine bu âyet-i kerîmede herhangi bir mesned mevcud değildir, Kaldı ki söz konusu edilen sebepler dolayısıyla âyette tercih edilecek mânâ da bizim verdiğimiz mânâ olacaktır. Şüphe yok ki Allah taâlâ Arşa istiva ettiğini zikretmekle kendini övmüş oluyor.
Eğer istiva', yaratılmışlar hakkında medih için zikredilmiş olsaydı her halde ondan «mekân ve karar tutma» mânâsı anlaşılmazdı. Nitekim şâirin şu beytinde durum aynıdır:
Bişr Irak ülkesine hâkim olmuştur. Kılıç kullanılmadan, kan akıtılmadan. [3]
Meselenin izahı şöyledir ki bir insanın övülmesi benzeri ve dengi olmayan kimselerden bazı vasıflarla sivrilmiş olması demektir. Eğer (beyitteki) istiva' mekân tutma mânâsına alınacak olursa bunda herbayağı ve basit insan bile müsâvî olur, böylece kayda değer Ibîr medih de taşımamış bulunur.
Neccâriyyenin, «Allah taâlâ zâtıyla her mekândadır» tarzındaki görüşü ise tamamen yanlıştır. Çünkü mekân tutma vasıfına hâiz cismin bile aynı anda iki yer işgal etmesi imkânsız iken mekân tutması aslında muhal olan Allah'ın bütün mekânları işgal etmesi nasıl tasavvur olunabilir.
Allah'ın zâtı ile değil de ilmiyle her mekânda bulunduğunu ileri süren Mu'tezilenin görüşü de aynı şekilde yanlıştır. Çünkü bir mekânı bilen kimse hakkında «ilmiyle o mekânın içindedir» denilmesi hiç bir zaman doğru olmaz.
Nihayet Allah'a cihet izafe eden görüşte temelinden çürüktür. Çünkü onun (iddia edildiği gibi üst cihetinden) başka cihetlerde bulunabilmesi muhaldir. İddia edilen cihetin kendisine tahsis edilmesi için bir muhassısa ihtiyaç vardır. Şu da var ki bir şeyin belirli bir tarafında kalan kimse ile o şey arasında muayyen bir mesafe bulunacaktır. Aslında bu mesafeyi olduğundan daha fazla veya daha az düşünmek de mümkündür. O halde çeşitli uzunluktaki mesafeler aynı şekilde mümkün olduğuna göre mevcut ve muayyen mesafeyi tesbit edecek bir muhassısa da ihtiyaç var demektir.
Şunu da belirtelim ki yön bakımından yukarıda bulunmakta övünmeye değer bir şey yoktur. Çünkü muhafız görünüşte sultanın üst tarafında bulunur ama kudret ve hâkimiyet bakımından sultan muhafızın kat kat üstündedir. Şu âyet-i kerimeden kasdolunan mânâ bu olsa gerektir:
«O, kullarının üstünde yegâne kudret sahibi olandır».[4]
Dua edilirken ellerin göğe doğru kaldırılmasına gelince, bu sadece samimi bir kulluk ve itaat nişânesidir, tıpkı secdede alnı yere! koymak ve namazda Kâ'be'ye yönelmek gibi. [5]
Mücessime ile Müşebbihenin, zâhirleriyle istidlal ettikleri bazı müteşâbih âyetler ve haberler mevcuddur.
Ehl-i sünnet ve cemâatin bu konuda takibettiği iki yol vardır:
Birincisi, bu nevi' nassları kabul ve tasdik etmek ve iç mânâlarını Allah'a havale eylemek, bir de yüce Allah'ı zâtına lâyık olmıyacak şeylerden tenzih etmek. Bu, Selef-i sâlihînin yoludur (Allah onlardan râzî olsun).
İkincisi, bu nasslan kabul etmekle beraber Allah'ın zâtına lâyık olacak ve Arap dilini konuşanların istimaline uygun düşecek şekilde nassların te'vilini araştırmak. Bununla beraber yapılan te'vilin ille de Allah'ın muradı olduğuna kesinlikle hükmetmemek (Bu da Halefin benimsediği yoldur).
Selef metodu daha selömetli, halef metodu ise daha sağlam vekullanışlıdır.
Başarıya ulaştıran yalnız yüce Allah'tır. [6]
Dipnotlar.
[1] Hişâm b. el-Hakem. Ebû Muhammed, Kûfelidir. Kelâmcılığı ve münâzaracılıgı ilfe tanınmıştır. Devrinde Imömiyyenin r6isi sayılırdı. 190h./805m. yıllarında vefat etmiş tir (el-A'lâm, 9/82).
[2] Tâhâ.20/5.
[3] Bu beyf İbni Abbâd'a göre şâir. Baîs'e, el-Cevheıîye göre de Ahtal'a aittir. Bişr b. Mervân hakkında söylenmiştir (Şerhu'l İhya, 2/106).
[4] el-En'âm,6/18
[5] «Dua ve niyaz sırasında ellerin göğe doğru kaldırılması namazda Kâ'be'ye yönelmeye benzer. Bunun mânâsı şudur: Kulların rızık hazineleri göklere îevdi' ediimişdir.
Nitekim Cenabı Hak şöyle buyuruyor: «Rızkınız ve size va'dolunagelen şeyler göktedir» (ez-Zâriyât, 51/22). Yine insanların rızıkiarıyla meşgul olan melekler gökten inerler.
İnsan, arzusunun gerçekleşeceğini beklediği tarafa yönelmeye yaratılıştan meyyaldir. Tıpkı o sultanın işine benzer ki askerlerine güzel elbise ve yiyecekler vâ-deder de askerleri onun hazinelerine doğru yönelir, bakarlar. Halbuki onlar sultanın o hazinelerin yanında olmadığını kesinlikle bilmektedir.» (el-Kifâye, varak 13a)
[6] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 67-70.



Mahmud Efendi Hazretlerinin Hayatı, Ulemanın Hakkındaki Beyanları Sohbetleri ve Kelam-ı Kibarı ..İçerik İçin 

