EFENDİ HAZRETLERİYLE GÖRÜŞMELERİM
Allâh-u Te‘âlâ’ya hamd-ü senâdan, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e ve âl-i ashâbına salât-ü selamdan sonra!
Kıymetli Kasr-ı Ârifân okuyucuları! Üstadımız Hazretlerinin rızasıyla bundan sonra dergimizin bu başlık bölümünde; bir ay içerisinde kendisiyle yaptığımız görüşmelerde aramızda geçen muhaverelerden sizleri alâkadar edeceğini düşündüğümüz kısımları sizlerle paylaşmayı münasip gördük. İnşâallah bu satırlarda okuyacağınız konular, sizlere Üstadımız Hazretlerinin nefeslerinden feyizli esintiler ulaştırır, bereketler getirir ve sizleri nurlara garkeder.
Evvela böyle bir Zâtı tanımış olduğumuz ve onunla aynı dönemde yaşamış bulunduğumuz için Allâh-u Te‘âlâ’ya çok hamdetmemiz gerektiğini itiraf etmeliyiz. Bu gün dünyada, hasta yatağındayken: “Beni doğrultun, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), İbni Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh) ile birlikte ziyaretime geldi” diyen ve yakazaten (uyanık halde) Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ile konuştuğuna tanıklık edilen, Hazreti Fatih ile gün boyu beraber olduğunu beyan eden, bütün bunlardan öte, bizim çocuklarımıza bile laf geçiremediğimiz şu zamanda milyonları Ehli Sünnet itikadında ve amelinde sabit tutabilen, ölmüş sünnetleri dirilterek ve medrese ilmini ihya ederek onbeşinci asrın müceddidi olma ünvanını hak eden başka bir âlimin varlığından söz edebilir miyiz.
Allâh-u Te‘âlâ kendisine hayırlı uzun ömürler, ömrüne bereketler, vücuduna sıhhat ve âfiyetler ihsan eylesin, kendisine fevkattecellîler bahşeylesin. Bizlere de kapısında sadakatle hizmetçi olmayı nasip eylesin.
Efendi Hazretleri her görüşmemizde mutlaka kendimizin ve yakınlarımızın hâl-i hâtırından suâl ettikten sonra, Türkiye’nin ve dünyanın haberlerinden sorar. Biz de ilgili olduğumuz konularla alâkalı bazı haberleri kendisine aktarırız.
Bu yakınlarda kendisine Ehli Sünnet dışı akımların ve bunların mensubu olan bazı hocaların ifsadlarından haber verdiğimizde, bize onların ne tür yanlışlar ortaya attıklarını sordu.
Biz de: “Kimisi ‘Yahudi ve Hristiyanlar cennete girecek’ diyor, kimi ‘Mezhepler lazım değil’ diyor, kimi ‘Kadere inanmak şart değil’ diyor, bazısı: ‘İslam’da el ve ayak kesmek yok’ diyerek âyetleri inkâr ediyor, bir kısmı: ‘Ye’cûc ve Me’cûc’ün belli bir yeri yok, bütün teröristler Ye’cûc ve Me’cûc’dür’ diyor, kimi de Mehdi’nin geleceğini inkâr ediyor, kimi ise Şiilerin görüşlerini Ehli Beyt’e mâl ediyor” deyince, kendisi kısa ve öz konuştuğu için, ayrıca: “Bana cevâmi‘u’l-kelim (kısa sözle derin mânâlar ifade eden kelâmlar) verildi” buyuran Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in varisi olması hasebiyle şöyle cevap buyurdu:
“Bunlar nasıl böyle diyebiliyorlar? Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e inanmadan kimse cennete giremez. Bu hususta nice âyetler var, mezhep imamları ne büyük insanlar, hele İmâm-ı Azam (Radıyallâhu Anh) ne kadar üstün, onlara uymadan kimse İslâm’ı yaşayamaz. Îman şartları altıdır, bunlar bütün şeriatlerde aynıdır, değişmez. Allâh-u Te‘âlâ’nın âyetlerinde geçen cezalara inanmak lazım ki en azından îman kurtarılabilsin.
İnsan Kur’ân-ı Kerîm âyetleriyle amel edemese de en azından inanmakla îmânını kurtarır. Ama: ‘Kur’ân’da olsa da ben bunlara inanmam’ derse kâfir olur. Efendi babam: Ye’cûc ve Me’cûc seddi için Çin seddi diyenlere çok kızardı ve bunun Kur’ân-ı Kerîm’e uymadığını söylerdi de: ‘O seddin üzerine zamanla ağaçlar ve bitkiler dolandığı için yanından geçsen fark edemezsin, fakat Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu üzere o sed vardır ve bu iki kavim onların arkasındadır’ derdi. Bunu kim inkâr edebilir? Mehdi’nin geleceğini Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) haber verdi. Hangi hoca bunu inkâr edebilir?
Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in sahâbesine tazim etmeyenler, ona îman etmemiş olur. Şiiler yetmiş iki fırkanın en kötüsüdür. Çünkü sahâbeyi sevmezler. Şimdi ben gezip bunları anlatacak güç bulamıyorum, eski kuvvetlerim kalmadı, fakat siz gezin bunları anlatın. Bu yanlış konuşanlarla mücadele etmek lâzım, Efendi babam çok hassas idi, hangi hoca yanlış bir fetva verse gider onu bulur, o görüşünden döndürürdü, nazı geçtiklerini kendi yanına çağırtır ikaz ederdi, hiç bana ne demezdi.” buyurduktan sonra: “Şeytanın dostlarıyla mücadele edin, gerçekten şeytanın hilesi pek zayıf olmuştur.” (Nisâ Sûresi:76) âyet-i kerîmesini okudu. Onun bu âyet-i kerîmeyi okumasının ardından hız verdiğimiz ilmî reddiyeler neticesinde gerçekten onun bir kerâmeti olarak, bâtıl ehlinin ne kadar tutarsız, delilsiz ve istikrarsız olduklarını görmeye başladık. Fakat bu sırada bazı kimselerin bize itiraz ettiğini görünce Üstadımız Hazretlerine: “Bidat ehline reddiyeler içeren konuşmalar yapmakla ve kitaplar derlemekle meşgul olmaktayız, fakat bazıları bize bu kişilerin isimlerini telaffuz etmememiz gerektiğini söylüyorlar” diye sorduğumuzda: “Acı da olsa hakkı söyle, ama şiddet iyi bir şey değil, terazili git” buyurdular. Böylece biz anlamış olduk ki, kimsenin şahsına hakaret etmeyeceğiz, ama söyledikleri yanlışları insanlara duyuracağız.
Görüşmelerimiz esnasında bazen halsiz olduğunu ifade buyurduğu zaman bu fakir: “Asıl kuvvet ruhtadır, siz bir gecede binlerce kişinin rüyasına girip cevap veriyorsunuz, onlara imdâd ediyorsunuz ve kendileri hakkında tasarrufta bulunuyorsunuz” deyince, bazen istiğfar ediyor, bazen de sessiz kalıyordu.
Her gittiğimde tefsir çalışmalarında hangi âyete geldiğimizi soruyor, cevap verince de: “Bu tefsirin misli yok, dünyanın en büyük işini yapıyorsunuz, bunu yazmayı bize Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) emretti” buyuruyor ve itmâmı için dua ediyordu.
Ayrıca nerelere sohbete gittiğimizi ve cemaatlerin hali hatırını soruyor, kendisine: “Hepsi sizin bereketiniz, bana: ‘Diploma alma, söz veriyorum sana, nereye gidersen seni imam edecekler, vâiz edecekler, müşterin bol olacak’ buyurmuştunuz, biz de her sözünüzü tutamadıysak da bu sözünüzü tuttuk ve otuz sene evvel söylemiş olduğunuz bu sözün ayniyle tahakkuk ettiğini gördük. Milletin bunca diploması varken konuşacak adam bulamıyorlar, bizim hiçbir ünvanımız yokken sizin bu kerâmetinizle gittiğimiz yerlerde adam koyacak yer bulamıyoruz, bir keresinde külliye vaazlarının yoğun olduğu bir dönemde iki kandile rastlayan bir zamanda umreye gitmek istediniz ve tefsir yazmak için beni götürmek istediniz, ben de: ‘Cemaat kandil gecelerinde çok kalabalık oluyor, onları bırakmasam’ diye rica edince: ‘Ya bütün cemaatin dağılırsa ne yapacaksın’ buyurmuştunuz, işte o zaman bütün cemaati sizin gönderdiğinizi, sizi dinlemezsem hepsini dağıtabileceğinizi daha iyi anladım. Sizi ne kadar dinlediysek o kadar kazandık” dediğimde: “Sohbetlere devam et, gidilen yer yeşeriyor, şeytan emr-i bil ma’rufa müsaade etmiyor, Efendi Babam: ‘Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın devamı ve bekâsı emri bil ma’ruf ve nehyi anil münkere bağlıdır, inkırâzı da emri bil ma’ruf ve nehyi anil münkerin terk edilmesiyledir’ derdi” buyurdu. Sonra: “Yâ Rabbi! Sen tesirini halkeyle!” diye duada bulundu.
Üstadımız Hazretleri son ziyaretimde: “Haberler nasıl?” diye sorunca: “Ortalık karışık, İsrail Müslümanlara saldırıyor, yaşlı, kadın, çocuk demeden herkesi öldürüyor, herkes dua ediyor, fakat zulüm devam ediyor, kitaplarda geçiyor, “Bir bela geldi mi veliler dua eder, bela büyük olunca Ğavs dua eder, o zaman kabul olur. Ğavs sizsiniz, Gazze’deki Müslümanlara dua ve himmet buyurun, bir de herkes ne okuyacaklarını soruyorlar’ dedim. O zaman: “Rabbenâ zalemnâ …… Ey Rabbimiz! Biz (emrine muhalefet edip,) nefislerimize zulmettik! Eğer Sen bizim için (günahlarımızı) bağışlamada bulunmazsan ve bize acımazsan andolsun ki; elbette biz (iki cihanda da en büyük zarar ve) hüsrâna uğrayanlardan oluruz!” (Araf Sûresi:23) âyet-i kerîmesini okusunlar, zulmümüzü itiraf edersek acır bize, istersek acır bize” buyurdu. Sonra “Yâ Rabbi! Filistindeki Müslümanları kayır, sen onların imdadına yetiş” diye duada bulundu. Ertesi gece İsrail ateşkes ilan etti.
Bu sırada Üstadımız Hazretleri bana Filistinlilerin başında kim olduğunu ve Mısır’ın başkanının kim olduğunu ve ne yaptığını sorunca ben: “Filistinliler ikiye bölündüler, Hamas seçimleri kazandı, Hanie başbakan oldu, fakat Mahmut Abbas’ın partisi el-Fetih ile araları yok. Mısır’ın başkanının adı Hüsnü Mübarek ama kendi hiç mübarek değil, ihtilâlden korkuyor, Yahudileri tutuyor, ilaç hariç hiçbir şeyi geçirmiyor, her tarafta bombalar patlıyor, hamile kadınlar çocuklarını düşürmüş, sütleri kesilmiş, dünya seyrediyor, kimse bir şey yapamıyor” deyince: “Sorma, büyük imtihandayız. Kâfirlerin yaptıkları Müslümanların rahatını kaçırmak! İbtila! İbtila! Hep dünya sevgisinden oluyor bu işler, Müslümanların başındakiler: ‘Dünya geçmesin elden de din ne olursa olsun’ diyorlar, evliyaullah: ‘Sıddıkların kafalarından bile en son çıkacak şey reislik sevgisidir’ buyuruyor. Halbuki ‘İslâmiyet hâkim olsun da biz çöpçü olalım’ demek lazım. Ama Müslümanların âkibeti iyi olur, kâfirlerin sonu cehennem olduktan sonra dünyalıkları ne fayda eder. Rûhu’l-beyan’da bir kıssa var: ‘Bir Müslümanla bir kâfir balık avına çıkmışlar, kâfir tenekeyi balıkla doldurmuş, Müslüman da akşama kadar bir balık avlamış, o da denize kaçmış. Müslümanın görevli meleği buna üzülmüş, o zaman Allâh-u Te‘âlâ ona ikisinin ahirette gideceği yerleri gösterince onun meleği: “Bunun sonu buysa hiç balık avlamasa ne zarar eder, kâfirin sonu da böyle cehennem ise tuttuğu balıklar ne fayda eder’ demiş” buyurdu.
Görüşmelerimizde daha birçok sual cevap yer almaktaysa da, şu an için sizi alâkadar eden konuları bundan ibaret görüyoruz ve Üstadımız Hazretlerini çok sevmekle kurtuluş ümit ediyoruz. Görüşmelerimizin birinde: “Dua edin, sizi sevmekle kurtulalım” dediğimde cevaben buyurduğu: “Mevlâ kurtarsın hepimizi” duasıyla, hepinizi Allâh-u Te‘âlâ’nın hıfzına ve Üstadımız Hazretlerinin himmetine emanet ediyorum.
Ahmet Mahmut Ünlü



Mahmud Efendi Hazretlerinin Hayatı, Ulemanın Hakkındaki Beyanları Sohbetleri ve Kelam-ı Kibarı ..İçerik İçin 

