Muhammed Abduh ve Reşid Rızâ: Bahâîlik Üzerine Bir Muhâvere
“Bahâullah” diye ma’rûf olan Mirzâ Hüseyin Ali Nûrî (1817-92)١ 1863 yazında Bağdat’dan İstanbul’a sürgün edildiğinde Bâbîliğin –ki o sıralar bu cereyânın fiilî reisidir– Osmanlı’yı meşgûl eden ictimâî mes’elelerle yüzleşmesi tabiî idi. Bahâullah 1863 ile 1868 arasında sâdece yeni bir Dîn (Bahâîlik) ihdâs etmekle kalmadı, aynı zamanda Bâbîliği eskatolojik protest bir cereyân olmaktan çıkarıp bir Dîn’e çevirdi. Bununla, dünyâ cem’iyyetini yeni ictimâî, iktisâdî ve siyâsî gerçeklere göre reforme etmeyi, akabinde de bunları Osmanlı’nın Avrupa’ya en yakın bölgelerinde tesirli kılmayı amaçlıyordu.[1]
Bahâullah meşrûtî bir monarşinin, parlamenter bir hükûmetin münâsibliği ve diğer garblı yenilikler gibi son derece siyâsî mes’eleler üzerine tefekküre başlamışdı. Hatta Garb’da vücûd bulup dünyanın diğer bölgelerine sirayet eden kavmiyyetçi (nationalistic) devlet sisteminin ne sûretle istikrâra kavuşturulabileceği Bahâî telifâtda işlenen mes’elelerdendir. Bunun yanısıra devletin, paralarını silahlanma yarışında akılsızca çarçur etmesindense fukarânın durumunun iyileştirilmesi husûsundaki mes’ûliyetine de dikkat atfedilmiştir.
Kısacası Bahâullah Osmanlı sürgünü sırasında, kendilerini sanayi inkılâbının yeni dünyası, Fransız inkılâbının kitle siyaseti ve dünya işlerinde mütehakkim bir faktör olarak sınaî kapitalin yükselişi ile karşı karşıya bulan cemiyetler için müessesevî bir reformu öngören insicamlı bir program geliştirdi.
Bahâullah’ın oğlu ‘Abdu’l-Bahâ ‘Abbâs (1844-1921), 1875’de, İran hükûmetini Bahâî mefkûrelerine istinâd eden birtakım modernist reformları tatbîk husûsunda iknâ etmek için bir kitâb yazdı.[2]
İlgi odağının binyılcılıktan (millenarianism) ictimâî hakîkate (social gospel) kayması Bahâîliği, benzer birçok mes’elelerle uğraşan Müslüman reformistler için âniden dikkat çekici kılmıştır. ‘Abdu’l-Bahâ âhir ömründe Meşrûtiyet müdâfii Midhat Paşa ve İslâm Hukuku’nda reform isteyen Muhammed ‘Abduh gibi birtakım şahsiyetlerle görüşmüştür.[3]
Müslüman modernistlerin Bahâîliğe dâir görüşleri umûmiyetle muğlaktır. Onlara göre Bahâîler bir yandan muhâfazakâr din adamlarının ve müstebîd hükûmetlerin muhâlefetine karşı reformist tavrı destekleyici beliğ ve mukni’ deliller ortaya koyuyorlar; diğer yandan Bahâîlik kendini İslâm dâiresinin dışına çıkarıyor, İslâm’ın bir rakîbi ve Protestanlık gibi İslâm ittihâdına karşı bir tehdît olarak takdîm ediyor.
Bu mutenâkız hisler İranlı bir ajitatör ve Pan-İslamist olan Cemâleddîn Esedâbâdî “Efgânî”nin (1839-97) Bâbî ve Bahâî harekete karşı defalarca izhâr etdiği şiddetli antipatiye rağmen, Bahâîlerle ilişkilerini sürdürmekte neden fâide mülâhaza ettiğini îzah eder.[4]
Bahâîlerle ilgili karışık hisler Mısır’daki reformist Selefiye hareketinde açıkça görülebilir. Efgânî’nin Bahâîlikle ilgili menfî tavrı talebesi Muhammed ‘Abduh’a te’sîr etmiş gözükmüyor. Nitekim ‘Abduh’un Bahâîleri talebesi Reşid Rızâ’ya (1865-1935) karşı müdâfaa etdiğini
Rızâ’nın kaydetdiği bu muhâverenin tercemesi aşağıya derc edilecektir.
Mevzû-i bahs muhâvere, Rızâ’nın Kâhire’ye gelişinden kısa bir süre sonra, ‘Abduh ile ilişkilerinin başlangıç safhalarında gerçekleşmiştir. Bu muhâvere, Rızâ ve ‘Abduh’un düşünce ve temâyüllerindeki derin ayrılığı isbât etmektedir.
‘Abduh, en azından 1897’de, ‘Abdu’l-Bahâ’yı ve Bahâî cereyânını fevkalâde takdîr ediyor idi. Ve Rızâ’nın iddiâ etdiği gibi onun Bahâîliğin hakîkatinden habersiz olduğuna inanmak zordur. Biz biliyoruz ki ‘Abduh’un îmânı sağlam değil idi ve eğer doğruysa, şöhretini muhâfaza endişesiyle, bilâhire Bahâîlerin aleyhine dönmüş olması muhtemeldir; zîrâ Sünnî İslâm anlayışı ile Bahâîlik arasında büyük farklılıkların bulunduğunu ancak çok sonraları anlayabilmiştir.[7]
Mamafih ‘Abduh, Bahâullah ve Bâb’ın yeni dînî kâideler getirmek ve peygamberlik iddiâsından bîhaber gözüküyor. O bu cereyânı İslâmî bir tâife olarak zikreder. Rızâ, Bahâîliğin tamâmıyla yeni bir dîn olduğu husûsunda ‘Abduh’u pekâlâ iknâ etmiş ve bu dîni İslâm’da reforma giden bir yol şeklinde takdîm ederek onun gözünden düşürmüş olabilir. Bununla birlikte Rızâ Târihu’l-Üstâdi’l-İmâm’ın birkaç yerinde açıkca âşikâr etdiği üzere, ‘Abduh’un Bahâîlerle ilgili görüşlerini yazmaktaki gâyesi, üstâdını onlarla ilişkili göstermekten tenzih etmektir. Onun için muhtemeldir ki Rızâ, ‘Abduh’un Bahâîlikle ilgili hayal kırıklığını abartmış olsun.
Her ne hâl ise... ‘Abduh’un 1897’de Bahaîlik cereyânını en te-rakkîperver ve en ibdâ’î Müslüman grubu ve ‘Abdu’l-Bahâ’yı da hakîkaten büyük bir adam olarak gördüğü açıktır. Muhtemelen ‘Abduh Bahâî fikriyâtının te’sîrini bizzat üzerinde hissediyordu. Taaddüd-i zevcâtın tahdîdi ve edyânın tevhîdi gibi fikirlere sahib idi. Onun “terakkîperver vahiy” nazariyesi Bâbî –Bahâîlerinkine fevkalâde benzemektedir; Bahâîlerle ilgili bir muhâverede ortaya çıkan bu benzerlik, bu nazariyenin kısmen onlardan mülhem olduğunun farkedilmemiş bir işâreti olabilir.[8]
Bahâî fikriyâtının ondokuzuncu asrın âhiri ve yirminci asrın evvelinde Mısır’daki entellektüeller tarafından ciddî bir şekilde kabul görmüş olması şaşılacak bir şey değildir. Kâhir ekseriyeti tüccar olan İranlı Bahâîler 1860’ların nihâyetinde Mısır’a yerleşmeye başlamışlardı; 1890’larda ise İskenderiye ve Kâhire’de, kemmiyet olarak küçük de olsa, bir Bahâî cemâati inkişâf halindeydi. Bu cemâatler meşhûr Bahâî âlimi Mirzâ Ebu’l-Fazl Gulpâygânî’nin[9] gelişiyle birlikte (1894 veyâ 1895) güç kuvvet bulmuşlardır. Gulpâygânî (1844-1914) Aşkabat (Rusya) dönüşü on ay kaldığı Filistin’den Mısır’a Abdu’l-Bahâ tarafından gönderilmiştir.
Ezher’deki talebeler ve müderrisler arasında kendini Coğrafya, Târih, Kelâm ve Tefsîr mütehassısı olarak tanıtmaya başlayan Gulpâygânî bâzı talebeleri halkasına çekmeyi de becermiştir. Çevresi onun kesinlikle bir Şiî olduğuna inanıyor, o ise bunu tekzîb etmiyordu.
1896’da Cemâleddîn Efgânî’nin Pan-İslâmist bir tâkibcisi٢ Nâsuriddîn Şâh’ı katletdiğinde٣ Kâhire’deki İranlı Müslümanlar Bahâîlerin kabahatli olduğuna inandırıldılar ve bu sırada intikâm için Mısır’da toplu bir Bahâî kıyımı olması gerektiğine dâir bâzı fikirler gelişti.[10] İnsanları Bahâîliğe karşı tahrîk edenler arasında Bahâî düşmanı olan Mirzâ Mehdî Hân Za’îmu’d-Devle adlı zekî bir adam da vardı.[11] Mamafih Büyükelçi erken davranıp bu hareketin önüne geçti ve az zaman sonra da Bahâîlerin mevzû-i bahs sû-i kaste medhaldâr olmadıkları ortaya çıktı.
Hemen akabinde Mehdî Hân Gulpâygânî’yi açıkca Bahâîlikle ittihâm etdi. Gulpâygânî de bunun doğru olduğunu ve bundan hicâb duymadığını beyân etdi.[12] İnancını bu şekilde açıkca ilân etmesi, popüler lâdînî (secular) bir mecmûa olan el-Muqtataf’ın Bahâîliğe dâir bir makâle yazma ricâsını kabul etmesini kolaylaştırmış olmalı.[13]
Ortadoğu’daki Bahâîlerin matbuatdan istifâdeyle inançlarını ilân edebilmeleri muhtemelen ilk kez bu makâle ile olmuştur.
Reşid Rızâ Trablus’da henüz bir talebe iken el-Muqtataf’daki mevzû-i bahs makâleyi okumuş ve bir grub arkadaşıyla berâber Gulpâygânî’ye makâleyi protesto etdiklerini bildirir bir mektub yazmışdır. Bu olay Rızâ’nın Bahâîlik antipatisinin başlangıcını teşkîl eder. Bilâhire Kâhire’ye geldiğinde Gulpâygânî ile buluşmuş ve ondan Bahâullah’ın ilâhlığı ile ilgili açıklamalar dinleyince hoşnut kalmamış idi. Koyu bir Sünnî Müslüman olarak Rızâ, Bahâîlerin zuhûrullah nazariyesini anlayabilecek durumda değildi veyâ bunu anlamaya gönlü de yoktu. O bundan Hulûliyye (incarnationism) kokuları alıyordu; bu nazariyenin Bahâîliği müteâl İslâm inancındansa Hıristiyanlık ile bir hayli benzer kıldığını düşünüyordu.
Gulpâygânî Kâhire’de bilâhire el-Ferâid adlı kitâbını neşretdi. Bu ve diğer te’lîfâtı dolayısıyla bâzı ‘ulemâ onu tekfîr eden bir beyannâme neşretdiler. İslâmî bir idârede bu, onun ölümü demekdi, zîrâ yaptığı şey İslâm’a göre günâh-ı kebîr sayılıyordu. Fakat o sıralar Mısır’ın idâresi İngilizlerin elindeydi. Bütün Ezher talebelerinin ve muallimlerinin salâbet-i dîniyyeleri öyle çok kuvvetli değil idi. Hatta Gulpâygânî bunlardan ondört kadarını ihtidâ etdirmeyi bile becermiş idi.[14] Bunlardan bâzıları –birisi Reşid Rızâ’nın ısrarıyla olmak üzere– Ezher’den ihrâc edildi. Gulpâygânî’nin sonradan bir kitâbı daha neşredildi: ed-Dureru’l-Behiyye (muhteşem inciler). Bu eser Arabca idi ve kavmiyyetçi (nationalist) sözcü Mustafa Kâmil’in[15] müsbet değerlendirmelerini celbetdi. Kitâb Reşid Rızâ’yı kızdırmışdı ve Kâhire matbuâtında, bu kitâbın müsbet karşılanmasını engellemek için elinden gelebilecek her şeyi yaptı.
Rızâ’ya göre Gulpâygânî’nin mesajındaki üç cihet göze çok çarpıyor idi: İslâm cemiyeti ve dînini reforme etmekteki ısrar; bu reformun muvaffâkiyetle icrâsının ancak Allah’ın yeni bir elçisiyle mümkün olabileceğine dâir kanaât, ve, husûsiyle Avrupa’nın olmak üzere dünyanın kâhir ekseriyetinin pek yakın bir zamanda tahrîb olacağına dâir binyılcı (millenarian) bir inanç.
Gulpâygânî’nin zuhûrullah ile ilgili efkârı Bahâî ilâhiyâtının arkaplanına –ki buna göre Allah’ın sıfatları bir Mazhar-ı İlahî eseri kalbe aksedebilirken O’nun cevheri mücerred ve bilinemezdir– muğâyir bir sûretde anlaşılmış olmalı. Rızâ bu Şiî akîdesini Hıristiyan Hulûliyye (incarnationism) akîdesiyle karıştırıyor.
Bu nev bir zuhûrullah inanışı Ortadoğulu Bahâîlere, ondokuzuncu ve erken yirminci asırlarda cem’iyyetlerinde ve dünyanın büyük kısmında meydâna gelen sür’atli ve şümullü değişimleri açıklamaya yardım ediyordu. Bu değişimler, an’anevî cem’iyyetin değişen ictimâî şartlarla mütenâsip olarak tahavvül edebileceği şeklindeki öğretileri sâyesinde, yeni bir zuhûrullahın eskatolojik gelişinin tetimmeleri olarak anlaşılmıştır.
Mısır’da Bahâîlik, ondokuzuncu asrın âhirinde –ve yirminci asrın çok başlarında–, Avrupa’ya karşı irfânî hüviyetlerini emîn bir şekilde ortaya koymak için bir vesîle arayan az sayıdaki birkaç tüccar ve âlimi büyük ölçüde cezbetmiş ve Bahâîlik tamâmen, Müslümanlara medeniyetlerinin azametini ihyâ ettirecek İslâmî prensiplerin bir çeşit dirilişi olarak onlara çarpıcı gelmiş görünüyor. Gulpâygânî’nin Allah’ın gazâbını Avrupa’ya yağdırmak üzere olduğu şeklindeki fikirleri, Avrupalı ticâret ile rekâbet etmekden yıpranmış an’anevî aşağı-orta sınıf mensublarını (ulemâ ve esnaf) tabiî ki rahatsız etmiyordu.
Muâsır bir müşâhid olarak Rızâ, Bahâîliğin Sünnî İslâm’a karşı bir tehdit teşkîl etmek husûsunda yeterince câzib olduğunu anlamış görünüyor. Sadece bu bile onun Bahâîliğe karşı kesintisiz olarak sürdürdüğü polemiği açıklamaya yeter. Fakat gerçekte Kâhire ve İskenderiye’nin Bahâîler için verimli olduğu söylenemez; onların adedleri bu şehirlerde birkaç yüzü hiçbir zaman geçmemiştir. Mustafa Kâmil gibi aşağı-orta sınıfın kavmiyyetçi bir sözcüsü Bahâîliğin te’sîri altında olmasına rağmen Bahâî olmamıştır. Ayrıca yirminci asırda Mısır’daki ictimâî hareketler noktasında önderi olduğu kavmiyyetçi cereyânın temsîl gücü Bahâîlikten çok daha yüksek idi.
Reşid Rızâ’nın önderi olduğu reformist selefî cereyân; Kâmil’den Cemal Abdü’n-Nâsır’a uzanan kavmiyyetçi an’ane ile Bahâîlerin binyılcı ictimâî hakîkat (adventist social gospel) düşüncesi arasında bir yerde durur. Ilımlı bir ictimâî ve dînî reform taraftarı olarak Rızâ, Bahâîleri müfrid olmakla suçluyordu. Rızâ onlara, (Hazreti) Muhammed’den sonra başka birini peygamber kabul etmiş olmaları dolayısıyla şiddetli tenkîdler yöneltiyor; bâtınen tamâmiyle yeni bir dîne mu’tekîd olmalarına rağmen zâhiren Müslüman gözükme temâyülleri nedeniyle de saldırıyordu. Abdu’l-Bahâ’nın Müslüman liderleri, Bahâîliğin sâdece Şiîlikde bir reform olduğu yönünde kasden aldatdığını iddiâ ediyordu.
Rızâ gizlilik olarak anladığı bu ihtiyâtî tavırda –ki hiç şüphesiz büyük ölçüde Bahâilerin içinde çalışmaya icbâr edildiği dînî taassubun mütehakkim atmosferinden kaynaklanmıştır– İsmâilîlerdeki bâtınîliğin modern bir şekilde nüksedişini görmüştür. Her ne kadar Bahâîliğin sonraki tarihi bu intibâ’ı tekzib etmişse de, böyle bir intibâ’ın teşekkül etmesi ondokuzuncu asrın âhirindeki Mısır ortamında şüphesiz kolay idi. Bahâî liderlerinin Bahâîliğin bir Şiî reformu olduğu yönündeki iddiaları şüphe yok ki dürüst bir ben-idrakiydi.
Rızâ husûsiyle Bahâullah’ın evlilikle ilgili vaz’ etdiği yeni kânun dolayısıyla öfkeliydi. Bu kânuna göre eş sayısı Kur’ân’da geçtiği gibi dört ile değil de ikiyle tahdid ediliyordu.[16] Rızâ’ya göre reform, (Hazreti) Muhammed’in değişmez dînî hükümlerinin çok daha iyi anlaşılması ve bunlara bağlanılması anlamına gelebilirdi sâdece. Ona göre Bahâullah yeni bir kânun vaz’ etmekle İslâm’ı reforme değil, bertarâf etmiş oluyordu.
Aşağıda Rızâ ile ‘Abduh arasında cereyân eden bir muhâverenin tercemesini bulacaksınız. Rızâ, açıkca tarafgîr ve polemik bir uslûbla takdîm etdiği bu muhavereyi ruznâmesine kaydetdiği gibi ‘Abduh’un târihçe-i hayâtına da derc etmiştir.[17]
Mamafih kitâbın bu bölümü Bahâî müdekkikleri için çok tarihî bir kıymeti hâiz olduğu gibi mevzû-i bahs muhâvere de, ‘Abduh’un Bahâîliğe olan sempatisini ve o sıralar taşıdığı fikirleri açıkca göstermektedir. Rızâ, Bâbîlik ve Bahâîliğe olan ilgisinin, Trablus’da (şu an Lübnan) İslâmî ilimler tahsiliyle meşgulken uyandığını ifâde ederek söze başlar. Onlar hakkında tahkikatda bulunmaya karar verir ve 1897’de Kâhire’ye geldiğinde Gulpâygânî ile buluşup onunla defalarca tartışır. Rızâ, evrâkı arasında Gulpâygânî’ye âit, insanların açıkca Bahâîliğe dâvet edildiği bir mektubun olduğunu iddia eder. Rızâ, Osmanlıların Bahâîlerin “Akka’da kalmalarına, serbestçe hareket etmelerine ve istedikleri yerde oturmalarına müsâade ederken” Bahâîlik propagandasını Mısır dâhil[18] Osmanlı İmparatorluğu’nda yasaklamış olmasından şikâyetçidir.
Rızâ burada mes’eleleri karıştırmıştır, zîra Bahâî liderlerinin Akka’da oturmalarına “müsâade” etmek diye bir şey mevzû-i bahs değildir... onlar oraya sürgün edilmişlerdir ve Bahâîlerin hareket sahaları da tamâmen tahdid edilmişdir. Bahâîlerle Osmanlılar arasında bir tür anlaşma olduğu yönündeki fikri de gerçekten temelsiz gözükmektedir.
Rızâ ‘Abduh’u, Bahâîlik mes’elesinde oldukça bilgisiz fakat “Abbâs Efendi”den[19] duyduklarına inanmış bir vaziyette bulduğunu iddiâ eder. Rızâ, ‘Abduh Beyrut’da iken (her halde 1880’lerin âhirinde) ‘Abdu’l-Bahâ’nın birçok kez Hayfa’dan Beyrut’a geldiğini ve ‘Abduh’un bâzı derslerine katılmaya bilhassa önem verdiğini ileri sürer. Oysa Bahâî kaynakları ‘Abdu’l-Bahâ ile ‘Abduh’un sâdece bir kez karşılaştıklarından bahsederler; bu ikisinin ne derece samîmî oldukları ise daha çok tahkikâta muhtaç bir mes’eledir. ‘Abduh Kâhire’ye döndükden sonra ‘Abdu’l-Bahâ ile mektublaşmaya devâm etdi. Rızâ, ‘Abdu’l-Bahâ’nın ‘Abduh’a yazdığı mektuplardan bâzılarının kendisinde olduğunu iddiâ eder.
Rızâ’nın ruznâmesinde kaydetdiğine göre, mevzû-i bahs muhâvere bittikden sonra ‘Abduh “reformcuların müfritçe tutumları bir kenara, reformun zarûretini ileri sürmüştür. Ve Bâbîler [Bahâîler] bu müfrit reformculardan değillerse onlara yardım etmekden memnûniyet duyacağını ifâde etmiştir.” Rızâ, ‘Abduh’un Bâbîlerle ilgili Efgânî’ye âit Arab Encyclopedia’daki maddeyi hiç okumamış olmasına ve onları sâdece bir Şiî reform hareketi olarak değerlendiriyor olmasına dövünmektedir.
Rızâ Gulpâygânî’nin bir keresinde kendisine Bahâullah’ın ilâhlığı ile ilgili Bahâî nazariyesini anlatdığını ve sözlerini el-Esmâu’l-Hüsnâ’dan kimilerini Bahâullah için kullanarak “o Allah’dır ve ondan başka ilâh yokdur” diyerek bitirdiğini iddiâ eder. Rızâ, Bahâullah’ın Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının bir tezâhürü olduğu şeklindeki Bahâî nazariyesini yanlış bir biçimde nakletmişe benziyor. Rızâ, Bahâullah’ın ilâhlığıyla ilgili bu Bahâî inancını anlattıkdan sonra ‘Abduh’un Bahâîlerin aleyhine döndüğünü ve onları müfrit Şiîler olarak değerlendirdiğini söyler. ‘Abduh’un Şiîlerle ilgili garezi nazar-ı i’tibâra alındığında bu mümkündür... hele ki mevzû-i bahs Bahâî nazariyesinin kendisine yanlış olarak nakledildiği düşünülecek olursa.
Sonra Rızâ, bilâhire kendi mecmûasında neşrolunmuş Bahâîlik aleyhtârı makâleleri müzâkere eder. O bu mecmûasında, “dînî bir cereyânın sebât ve inkişâfı onun bâzı aslî hakîkatleri ihtivâ etdiğinin delîlidir” şeklindeki Bahâî iddiâsını çürütmeye çalışmışdır. Rızâ faydacı bir şekilde, sahte olup olmamasına bakmaksızın, herhangi bir dînî cereyânın yaşamasının elverişli bir propaganda makinesiyle mümkün olabileceğini savunmaktadır. ‘Abduh’un önceden Bahâî bakış açısını savunmuş olmasına rağmen bu makâlelerin onun üzerinde derin bir te’sîr bıraktığını iddiâ eder Rızâ. Bahâîlik dâhilinde tarikatçı taksimâtı vurgulamaya çalıştığı bir makâlesinin de ‘Abduh’un hoşuna gittiğini söyler. Vakıa Rızâ’nın zamanında bile birçok müşâhide göre Bahâîlerin kâhir ekseriyetinin, Bahâullah’ın Kitâb-ı ‘Ahd’ine uygun olarak, ‘Abdu’l-Bahâ’ya tâbi olmayı tercih ettikleri âşikâr idi.‘Abduh ve Rızâ zamanlarının en nüfuzlu Sünnî Müslüman düşünürlerindendirler.
‘Abduh’un tahlilleri Sünnî dünyada liberal İslâmî reformist düşünce için bir temel teşkil etmişdir. Rızâ’nın nüfuzu daha mahdûd idi; fakat başını çektiği Selefî hareket bir hayli te’sîrliydi... husûsiyle de şimâli Afrika’da. el-Menâr’ın geniş bir takipçi kitlesi vardı. ‘Abduh’a nazaran Rızâ daha çok aşağı-orta sınıfa hitâb ediyordu. ‘Abduh ise daha çok üst-orta sınıf tarafından beğeniliyordu. Son yıllarda kimi Sünnî ülkelerde müşâhede edilen aşağı-orta sınıf İslâm fundamentalizminin yeniden dirilişiyle birlikte Rızâ tekrar nüfuzlu biri hâline gelebilir. Binâenaleyh bu iki şahsın 1897’de, Kâhire’de, bir akşam üstü Bahâîliğe dâir söyledikleri şeyler, bugün dahî tâzeliğini muhâfaza etmektedir.
Muhâvere٤
Rızâ: (Onlar [Bahâîler] hakkında üstadla aramızda geçen ilk sohbet fakihler ve sûfîlerle ilgili bir tartışmanın akabinde vuku bulmuştur. [Kur’ân’ın] Te’vîl[i] bahsinde sûfîlerle batınîler arasındaki benzerlikten bahsedip Bâbîlik [Bahâîlik] hakkındaki görüşünü sordum).
‘Abduh: “Bunlar, ilim ve san’atları Müslümanların elde etmesi için uğraşan yegâne tâifedir. Aralarında âlim ve ârif adamlar çokdur. Fakat mezheblerinin hakîkatini, Hulûlîlik ve onlara isnâd edilen benzeri sıfatların doğru olup olmadığını bilmiyorum. Doğrusu onları fazlasıyla tuhaf buldum.”
Rızâ: (Sonra ona Mirzâ Fazlullah el-Îrânî’yi[20] sordum).
‘Abduh: “Onu bu yakınlarda tanıdım, tarihçi ve fâzıl bir adam imiş, ama onunla karşılaşmadım.” Rızâ: “Evet, târihde seçkindir ve çok yer gezmişdir. İyi ahlâklıdır.” Hakkında bildiğim her şeyi anlattım ve ekledim, “Bana öyle geliyor ki sözcülerinden biridir.” (Sonra ‘Abbâs Efendi’yi sordum:) “Onun ilim ve siyâsetde seçkin, cem’iyyetlerini araştıranları iknâ edecek kadar da akıllı biri olduğunu duydum.”
‘Abduh: “Evet, Abbas Efendi bunların da fevkindedir. Hakîkaten büyük bir adamdır o, bu sıfatın (büyük) ıtlâkını hakeden biridir.”
Rızâ: “Mirzâ Fazlullah ile birkaç kez buluştum ve tartıştım. İlkelerinin intişâr ve inkişâfını, bugüne kadar gelebilmiş olmasını sıhhatine delîl olarak takdîm ediyordu. “Muhakkak ki bâtıl zâil olucudur” ve “Hak davet ancak O’nadır”[21] gibi âyetlere istinâden sâdece hakîkatin dâimî olup ikdâm gösterebileceğini iddiâ ediyordu.”
‘Abduh: “Ben diyorum ki sâdece hakk ve hayır dâimî ve mukdimdir. Şer ve bâtıl intişâr edip yayılsa da dâimî değildir. Yine de bunların da’veti, bu prensiplere karşı gelmeyi haklı kılacak kadar uzun ömürlü olmaz.”
(Bu sözlerine şüpheyle bakdığımı görünce şöyle devâm etdi) “Ben her dâimî olan aynı zamanda hakk ve hayırdır demiyorum; kendisinde ma’nevî hayat ve gelişme olan bir şeyden bahsediyorum. Ma’nevî şeylerin sebâtı bir yerde duran ve kimsenin yerinden oynatmadığı taşa veya dağa benzemez. Bu nesnelerin sürekli sâbit oluşu muharrik bir gücün yokluğundandır... yoksa bu sâbitlilik hayatî bir güçden kaynaklanmamaktadır.
“Bir Dîn’e veya Mezheb’e da’vet gibi hayat taşıyan bir şey ise, eğer da’vet aslen sahih ise hem dâimî hem de mukdim olur... bazı safhalarında bir derece bâtıla bulaşmış olsa bile; temelde bâtıl olan da’vetden farklı olarak bu bulaşıklık, onun devâmlılığına ve bekâsına mânî olmayan arızî bir durumdur. Bu sebeble Peygamberimiz sallallâhualeyhivesellemden sonra hiç kimsenin peygamberlik iddiası sebatkâr olamaz, zîrâ o hatemu’l-enbiyâdır. Kur’ân’da O’nun hatemu’l-enbiyâ olduğu hakîkati geçmiyor olsaydı bile varlığın bütün tabiatı, sâdece Kur’ân’ın mesajı ve öğretilerine atfedilecek mücerred bir nazar bile bunun böyle olduğunu gösterirdi.”
“(Şöyle bir misâl getirerek devâm etdi,) “Bütün nev’-i beşer bir babanın evlatları gibi düşünülsün. Baba ve mürebbî hayatlarının her safhasında, akıllarının seviyesine ve zamanın ihtiyaçlarına göre onlara hitâb ederler. İşte Allah da insanoğluyla aynı tarzda ilgilenir. Her bir peygamber ümmetine aklî seviyesi ve ictimâî durumuna göre hitâb ediyor. İnsan terakkî etdikce Allah daha da gelişmiş kâideler koyuyor; tâ ki hatemu’l-enbiyâ sallallahualeyhivesellem efendimizin gelişiyle birlikte onları yükseltene kadar. O’nun getirdiği Dîn, nev’-i beşerin rüşd çağının Dînidir.”
(Sonra mes’eleyi, Risâletü’t-Tevhîd’de yazdığı için burada değinmeye lüzum görmediğim bir tarzda izah etdi. Mevzû Dinlerin terakkîsi ve bu terakkînin beşerin rüşd-buluğ çağında Allah’ın ona hitâbı olan İslâm ile son bulması idi. Bunları anlatdığında Risâle’nin te’lîfi henüz bitmemiş ve neşredilmemiş idi.)[22]
Rızâ: “Bâb ve Bahâ’nın tâkipcileri, bunlardaki aklî kâbiliyetin hârikulâdeliğine kapılmışlardır.[23] Buna rağmen bu tabiîdir. Bâzı şahısların böyle hârikulâde bir aklî melekeye sâhib oldukları bilinen bir husûsdur (sâbık Rus Çarı gibi). İşte kimi zaman böyle üstün aklî yeteneklere sâhip insanlar ortaya çıkarlar; ve bunlar insanları bir dîne, bir mezhebe veyâ bir tarîkata da’vet etdiklerinde, sözleri ma’kul olmasa ve delil getiremez olsalar da, gerek câzibeleri gerekse düşünce, idrak ve sözlerindeki hayranlık verici tesir gücü sâyesinde birçokları bu da’vete icâbet eder.”
‘Abduh: “Bence üstün aklî istidâda sâhib biri insanları hayra da’vet eder ve bunda muvaffak olursa bu kişi Allah tarafından bir ruhla desteklenmiş demekdir. Allah bu aklî yeteneği boşa çıkarmaz.”
Rızâ: “Buna sâdece vicdânen mi inanıyorsunuz yoksa bunun ma’kul bir temeli var mı?”
‘Abduh: “Hayır, bu ma’kuldür. Târih başından sonuna kadar buna şehâdet eder ve bunun delilleriyle doludur. Öyle ya, Peygamberler ve hak mezheblerin bânileri hep böyle idiler.”
Rızâ: “Baştakiyle şimdiki sözünüz Bâbîlerin iddialarıyla aynıdır. Ve siz bir şeyin –ki hakîkaten bu her şeydir– hâricinde onları reddedmiyorsunuz: O da şu ki İslâm’ın esaslarında ve Şerî’at’de herhangi bir tağyirin mümkün olmadığını tasdik etdiniz; ki Allah, insanoğlu rüşdüne ve aklî kemâline erdiğinde ona bunlarla hitâb etmişdi. Bu safhanın ötesinde, insanoğlunun eğitimi ve mükemmelleşmesi için başka bir şerî’atı mûcib daha yüksek bir safha yoktur. Bunların dışındaki mes’elelerde ise insanı kendi ictihâd ve hürriyetine bırakmıştır. Fakat Mirzâ Fazlullah gibi bir propagandacılarının (el-Muqtataf’da neşredilen makâlesini açıklama sadedinde bâzı kardeşlerimize gönderdiği mektubun delâletine göre) sözleri, Bahâullah’ın ya bir müceddid ya da yeni bir Şerî’at vâzı’ı olduğu ma’nâsına gelir.[24]
Her iki durum için de Kur’ân’dan ve Hadislerden delîl getiriyorlar. Ben bunu Fazlullah ile yaptığım münâzarada gördüm ki, onu yeni bir dînin bânisi olarak kabûl ediyorlar.٥ Onun bir müceddid olabileceğine dâir iddiâları, Müslümanları kendi dinlerine da’vetlerinin birinci safhasını teşkîl ediyor. Bu da’vete icâbet eden kişiyi hemen ikinci duruma (onun yeni bir Şerî’at vâzı’ı olduğu iddiâsına, Y.H.) yönlendiriyorlar. Gerek da’vetde gerekse Âyet ve Hadisleri hevâlarına göre te’vil ederken izledikleri yol, İsmâilîler gibi diğer Bâtınî seleflerinin izledikleri yol ile aynıdır. Dinlerinin gâyesinin, veyâ esâsının ve mekâsıdının, tevhîd-i edyân olduğunu söylerler.
Yahûdî ve Hıristiyanların kitaplarına bakar ve onları Kur’ân gibi te’vîl ederler. Kendinden duyduğuma göre Mirzâ Fazlullah, bütün ümmetlere gelen kitapların onların başına gelecek her şeyin bir açıklamasını ihtivâ etdiğini iddiâ ediyor. Meselâ İncil’de Avrupa’nın mevcut durumu ve Avrupalıların tamâmen imhâ edileceği ile ilgili bir îzâh varmış. Buna delîl olarak da helâk edici bid’atleri yaymak isteyen ve kendilerinin helâkini hızlandıran, fitnenin esîri oldukları halde başkalarına hürriyet va’d eden v.b. yalancı muallimlerin zuhûru ile ilgili (İncil’den, Y.H.) İkinci Petrus’un ikinci bölümünü nakletdi.”
‘Abduh: “Eğer Petrus Hıristiyanlığın başına gelecekleri bilmiş ve bildirmişse, Protestanlığın zuhûru ve başına gelen diğer her şeyden daha mühim olan bir şeyi, yani Hıristiyanlığın Putperestliğe inkılâbını da haber vermiş olmalıydı. Çünkü Hıristiyanlık İsa’dan üç asır sonra, Konstantin döneminde Putperestliğe kalb olmuşdur. Kontsantin, düşmanlarına karşı yandaşlarının desteğini alabilmek için Hıristiyan olduğunu iddiâ eden Putperest bir Kral idi… nitekim bunda başarılı da olmuşdur.” (Petrus Mektubu’nda geçen “hürriyet” kelimesinin bugünkü umûmî ma’nâsında olmadığını da ilâve etdi).
Rızâ: (Hıristiyanlık târihinden uzun uzadıya söz etdikten sonra Mirzâ Fazlullah’ın el yazılı mektubunu ona verdim ve ayrıldım. Şa’bân’ın sonlarına doğru Yukarı Mısır seyahâtinden dönene kadar onunla bir daha buluşmadım. Ramazân’ın ikinci gecesi onu ziyâret etdim, fakat ziyâretçi çokluğundan ilmî müzâkereye fırsat bulamadık. Ramazân’ın altısında, Cum’â öğlenden sonra ziyâretine gitdiğimde beni yatak/çalışma odasında kabul etdi. İlk sorduğum husûs Fazlullah’ın mektubu oldu... onu beğendiğini sezdim. [Dedim ki:])
“Evet, söz ve uslûbu, husûsiyle de Müslümanların ıslahâta olan ihtiyâcını îzâh edişi güzel. Fakat ıslahât için iki safhadan bahsediyor. İlk safha İslâm’ın ıslâhı, ki bu ma’kûl ve makbûldür. Bizim iddiâ ve çabamız da zâten budur. Bu maksatla bir mecmûa neşretmeyi de arzuluyorum. İkinci safha ise yeni bir Şerî’at ihtiyâcıdır. Bunu, anlaşılması “kıyâmet semâvâtu’l-edyân’ın tayyidir” şeklindeki cümlenin anlaşılmasına mütevakkıf olan kavil gibi mübhem bir tarzda ifâde etdi. Okuyucu buradaki maksadı anlayamaz. Fakat bunu kendisiyle mübâhase etdik ve gördük ki Kıyâmet’in koptuğuna ve, Allah’ın ‘gökler de yemînine dürülmüşlerdir’[25] buyurduğu üzere, semâvâtın tayyi dâhil Kur’ân’da geçen bütün alâmetlerinin zuhûr etdiğine inanıyorlar. Onlara göre “semâvât” dinleri temsîl ediyor; bu dinler de yedi tânedir: Brahmanizm, Budizm, Konfüçyanizm, Zerdüştlük, Yahûdîlik, Hıristiyanlık ve İslâm.” Daha sonra akîdelerine dâir diğer birtakım husûslardan, Mısır’daki İsmâilî ve Fâtımî seleflerinden çok farklı olan Kur’ân te’villerinden bahsetdim.
‘Abduh: “Peki böyle hakk ve hakîkatden uzak şeylere, gayr-i ma’kûl sözlere ne ihtiyâç var? ‘Abbâs Efendi’yi bu bakımdan hiç anlayamadım. Gâyelerinin sâdece Siîliği ıslâh edip ehl-i Sünnet’e yakınlaştırmak olduğunu söylemişdi bana. Hakîkatde ise Şiîlik...........[26] Islâha en muhtâç fırka onlarınkidir. Ve lâkin azîm esefler olsun ki aramızdan muslih diye ortaya atılanlar i’tidâlden çıkıp mübâlağa ve ğulüvve düşmekten kurtulamamışlardır. Oysa ki bunlarla da’vetde muvaffak olunamaz. Vehhâbîler birtakım ıslahâta giriştiler ve eğer ğulüvv ve ifrâta kaçmasaydılar mezhebleri de güzel olacaktı.
Yâni ne ma’nâsı vardı Peygamber kabri üzerindeki kubbeyi yıkmaya çalışmanın? Veya diğer bütün Müslümanları küfürle ittihâm etmenin? Veyâ onları kökten yok etmek gerektiğini söylemenin[27] Evet, te’sîr, terğîb, terhîb veyâ tenfîr etmek gâyesiyle söz ve hitâbetde mübâlağa câiz olur. Fakat söylenen her şey yazılır ve onlarla amel edilirse bu olmaz. Onun için müzâkere meclislerinde ve nutklarımda söylediklerimin yazılıp nakledilmesini istemem. Bunların tek fâidesi, kendisine hitâb olunan kişinin nefsinedir.” (Burada söz, Muhammed Bey Bayram’ın gelişiyle kesildi. Bilâhire kaldığımız yerden devâm etdik.٦ Bana Mirzâ Fazl’ın mektubunda kabûl etmediğim yerleri sordu.)
Rızâ: (Ona her şeyden evvel taaddüd ve teserrî [odalık edinme] mes’elelerinden ve Bahâ’nın sâdece iki eşe izin veren şerî’atından bahsetdim.[28])
‘Abduh: (Taaddüd ve teserrînin mefâsidini ve Müslümanların bunlardan dolayı şerî’atın hidâyetinden hurûc edib) “dînî gâyeleri gözetmeksizin alçak şehvetlerinin peşinden giderek tefrite düştüklerini” anlatmaya başladı. “Bu âdet Abbâsiler zamânında neş’et etmiş ve asrımıza kadar devâm etmiştir. O kadar ki, Türk Sultanları ve diğerlerinin elinin altında bu odalıklardan yüzlercesi bulunmaktadır. Ümmetin za’fına ve bugünkü alçak mevki’ine en büyük neden teşkîl eden bu durum bir hayli mefâside yol açmıştır. Müslüman Çerkez veyâ Sûdanlı hanımların en ufak bir dînî meşrûiyyet olmaksızın satılması da şöyle dursun!”
(Bu noktada sözü genişletdi ve taaddüdün yuvaları tahrîb etdiğinden; zîrâ iki veya daha çok zevce arasındaki husûmetin bunların çocuklarına da sirâyet edib onların lâyıkıyla eğitilmelerini imkânsız kıldığından bahsetdi. Emirler ve Sultanlara dâir de şunları söyledi:) “Bunların köşklerinde bu kadar kadın var iken ne zaman selîm bir kafayla düşünüp ümmet mes’eleleriyle ilgilenecekler?” (Üstâd bu istidrâdını, benim taaddüd-i zevcâtı müsbet gördüğümü zannederek –ki daha o zamanlar arkadaşlığımızın başlangıcında idik– fazlasıyla uzatdı. Daha sonra tekrar Bahâîlik mes’elesine avdet etdik.)
Rızâ: “Onlar [Bahâîler, Y.H.] bütün dinlerin ve dînî kitapların sahihliğini iddiâ ediyorlar. Diğer bütün dinlerden olan insanları kendi dinlerine da’vet ediyorlar, ki bu sûretle insanoğlunun sözü cem ve tevhîd edilebilsinmiş. Diğer dinlerden insanları kendilerine da’vet ederken de onların kitaplarından, husûsiyle de Tevrat, İncil ve Kur’ân’dan istidlâlde bulunuyorlar. Bunların tarîki Masonlarınkinden daha akıllıca geldi bana. Masonlar cem’iyyetlerine âzâ kaydederken, gâyeleri bütün dinleri yok etmek olduğu halde, dinlerle bir işlerinin olmadığını ileri sürerler ve bunlar arasında ayrım gözetmezler. Fakat Bahâîler bütün dinlerin kendi içlerinde sahih olduklarını iddiâ ederler ve o dinlerden, onları da nesh eden kendi dinleri için delil ararlar.”
‘Abduh: “Dinlerin birbirlerine takrîbi, İslâm’ın getirdiği şeylerdendir: ‘De ki: Ey ehl-i kitâb! Gelin, sizinle bizim aramızda müsâvi bir kelimeye...’ ”[29] (Fakat bu grubun Bâb ve Bahâ’nın misyonlarına diğer semâvî kitablardan delil getirmelerini tuhaf buldu).
* Juan Ricardo Cole, “Muhammad ‘Abduh and Rashid Ridá: A Dialogue on the Bahá'í Faith”, World Order, 15.c., 3-4. ‘aded, Bahar/Yaz 1401 (1981), 7-16.s., http://www.h-net.org/~bahai/diglib/articles/A-E/cole/abduh/abduh.htm, 9 Rebî-ü’l-evvel 1420 (23. 06.1999); bu tercümenin ilk neşredildiği yer: Ehl-i Sünnet’i Müdafaa ve Bid‘atleri Tenkid, 1.c., İstanbul, Bedir Yayınevi, 1425 (2005), 98-115.s..
١ Bahâîliğin bânisidir; muhtasar tarihçe-i hayâtı için bkz., Juan R. I. Cole, “A Brief Biography of Baha’u’llah”, http://www-personal.umich.edu/~jrcole/baha-bio.htm, 12 Rebîu'l-evvel 1423 (25.05.2002); ayrıca A. Bausani, “Bahā’Allāh”, The Encyclopaedia of Islam, WebCD Edition, Brill Academic Publishers, 1423 (2003). ‘Arabî rakamlarla düşülen hâşiyeler mütercime âittir.
[1] Krş., Nikki Keddie, “Is There a Middle East?”, International Journal of Middle East, 4, No.3 (Cemâziye’l-evvel 1393 / Temmuz 1973), 267.
[2] Bu devirdeki Bahâî düşüncesi için bkz., Bahâullah, Elvâh-i Nâzilih-i Hitâb bi Mulûk ve Rüesâ-yı Arz (Tahran: Bahâ’î Publishing Trust, B.E. 124/ M. 1967) –kısmî İngilizce tercemesi: The Proclamation of Bahâ’u’llâh to the Kings and Leaders of the World (Haifa: Bahâ’î World Centre, 1967)– (Arabcası için bkz., Bahá’í International Community, Bahá’í Reference Library, http:/reference.bahai.org/ar/t/b/MK/; İngilizcesi için bkz., http://reference.bahai.org/en/t/b/PB/, 20 Rebîu’l-sânî 1425 [09. 06.2004], Y. H.) ve ‘Abdu’l-Bahâ, er-Risâle el-Medeniyye (Kâhire: Kurdistân Science Press, H. 1329), bu eser İngilizce’ye Marzieh Gail ve Ali-Kuli Khan tarafından The Secret of Divine Civilization (2. tab, Wilmette, Ill.: Bahâ’î Publishing Trust, 1970) başlığıyla mâhirâne bir şekilde terceme edilmiştir (Arabcası için bkz., Bahá’í International Community, Bahá’í Reference Library, http://reference.bahai.org/ar/t/ab/SDC/; İngilizcesi: http://reference.bahai.org/en/t-/ab/SDC/, 20 Rebîu’l-sânî 1425 [09.06.2004], YH.).
[3] Shoghi Effendi, God Passes By, rev. ed. (Wilmette, Ill.: Bahâ’î Publishing Trust, 1974), 193.s. (bkz., Bahá’í International Community, Bahá’í Reference Library, http://reference.bahai.org/en/t/se/GPB/, 20 Rebîu’l-sânî 1425 [09.06. 2004], Y.H.).
[4] Efgânî, hayatının kâhir ekseriyetini Müslüman ülkelerdeki İngiliz kolonyalizmiyle mücâdele ederek geçirmiştir; radikal düşünceleri, ‘Abduh da dâhil olmak üzere, onu birtakım idealist genç Mısırlı reformcular için câzib hâle getiriyordu. Bkz., Nikki Keddie, Sayyid Jamāl ad-Dīn “al-Afghānī”: A Political Biography (Berkeley: Univ. of California Press, 1972 [Türkçesi: Cemâleddin Efgānî: Siyasî Hayatı, trc., Alâeddin Yalçınkaya, Bedir nşr., İstanbul, 1997, Y.H.] ). İlk Efgânî mütehassıslarının, onun Bâbîliğe olan nefretini koyu Sünnî salâbetiyle açıklama teşebbüsleri (misâlen Albert Hourani, Arabic Thought in the Liberal Age 1798-1939 [London: Oxford Univ. Press, 1970], 124.s. [Türkçesi: Çağdaş Arap Düşüncesi, trc., Lâtif Boyacı, Hüseyin Yılmaz, İnsan nşr., İstanbul, 1994, 143-144.s., Y.H.]) artık geçerliliğini yitirmiştir. Efgânî İranlı bir Şii olarak terbiye görmüş agnostic bir feylesof idi. Bkz., Elie Kedourie, Afghani and ‘Abduh: An Essay on Religious Unbelief and Political Activism in Modern Islam (London: Frank Cass and Co., Ltd., 1966). Bâbîlikle ilgili Efgânî’ye atfedilen bir makâle Butrus Bustânî, ed., Dâ‘iretu’l-Me‘ârif el-‘Arabiyye (Beyrut: nâşiri yok, 1881), 5.c.’de neşredilmiştir.
[5] ‘Abduh 1869’da bir delta köyünden Kâhire’ye Ezher’de tahsîl görmek için geldi. Efgânî’nin halkasına 1870’lerde katıldı ve müfrit derecede politize oldu. ‘Urâbi Paşa isyânından sonra Mısır’dan sürgün edilince bir müddet Beyrut ve Avrupa’da bulundu. Göründüğü kadarıyla 1880’lerin âhirine doğru gençliğindeki radikal tavrına geri döndü ve siyâseten Efgânî’nin tarzından inhirâf ederek maârif ve lisân reformlarına teksîf-i mesâî gâyesiyle Mısır’a avdet etdi. Mısır’ın İngiliz idârecileri kendisine teveccüh göstermiş ve onu 1899’da Mısır Müftisi tâyin etmişlerdir. Bu ona İslâmî liberalizmi tatbîk imkânını vermiştir. Onun reformist düşünceleri birçok Müslüman modernist tarafından benimsenmiş ve tafsîl edilmiştir.
[6] Şu sıra, Rızâ’nın el-Menâr’da Bahâîliğe karşı giriştiği polemiğe dâir bir tebliğ üzerinde çalışıyorum (müellifin sözünü etdiği tebliğ bilâhire neşredilmiştir: Juan R. I. Cole, “Rashid Rida on the Baha’i Faith: A Utilitarian Theory of the Spread of Religions”, Arab Studies Quarterly 5, 3 [Summer 1983]: 276-291, http://www-personal.umich.edu/~jrcole/bahai/2000/rida.htm, 7 Şa’bân 1421 [04. 11.2000], Y. H.). Rızâ’nın düşünceleri için bkz., Malcolm H. Kerr, Islamic Reform: The Political and Legal Theories of Muhammad ‘Abduh and Rashīd Ridā (Berkeley and Los Angeles: Univ. of California Press, 1966) ve Hourani, Arabic Thought, IX. Bölüm.
[7] ‘Abduh’un i’tizâlinden (heterodoxy) ilk defa şüphelenen Lord Cromer’dır; bkz., Lord Cromer, Modern Egypt (London: Macmillan, 1911), 599.s.. Ayrıca bkz., Kedourie, Afghani and ‘Abduh, 45.s..
[8] Muhammed ‘Abduh, Risâletü’t-Tevhîd (Kâhire, el-Menâr neşriyât, H. 1373), 166-72.s.. Bu mühim eser Ishaq Musa’ad ve Kenneth Cragg tarafından terceme olunmuştur: The Theology of Unity (London: Allen and Unwin, 1966).
[9] Bkz., Rûhullah Mihrâbhânî, Şerh-i Ahvâl-i cenâb-ı Mirzâ Ebu’l-Fedâil Gulpâygânî (Tahran: Bahâ’î Publishing Trust, B.E. 131/ M. 1974) ve Ali-Kuli Khan ve Marzieh Gail, “Mirzâ Abu’l-Fadl in America”, The Bahâ’î World: A Biennial International Record, C. IX, 1940-1944, krş., National Spiritual Assembly of the Bahâ’is of the United States and Canada (Wilmette, Ill.: Bahâ’î Publishing Committee, 1945), 855-60.s..
٢ Mirzâ Rızâ Kirmânî; muhtemelen bir Ezelî-Bâbî’dir.
٣ Hâdisenin teferruâtı için bkz., Keddie, a.g.e. (Türkçe tercemesi), 412-427.s.. İrân bu hâdise dolayısıyla Efgânî’nin iâdesi talebinde bulunur, bkz., Azmi Özcan, “Jamaladdin Afghani’s Honorable Confinement in Istanbul and Iran’s Demands for His Extradition”, Osmanlı Araştırmaları, 15.c., 1415-1416 (1995), 285-291.s. Kirmânî’nin sû-i kastten sonra zincirlere vurulmuş hâlinin fotoğrafı için bkz., Philip Mansel, Sultans in Splendor: Monarchs of the Middle East 1869-1945, The Vendome nşr., USA., trz., 74.s..
[10] Mihrâbhânî, Şerh-i Ahvâl, 259-61.s..
[11] A.g.e., 260.s.. 1903’de Mehdî Hân Reşid Rızâ’nın da yardımıyla Bahâîlere karşı Miftâhu bâbi’l-Ebvâb serlevhâsıyla bir eser neşretdi.
[12] Mihrâbhânî, Şerh-i Ahvâl, 261.s..
[13] Mirzâ Fazlullah el-Îrânî, “el-Bâb ve’l-Bâbiyye”, el-Muqtataf, 20, 9. aded (Eylül 1896), 650-57. Bu mecmûanın mâhiyetine dâir bkz., Nadia Faraq, “al-Muqtataf, 1876-1900” (Doktora Tezi, Oxford Üniversitesi, 1969).
[14] Bunların listesi Hüseyin Rûhî (1878-1960) tarafından kaydedilmiş ve Mihrâbhânî, Şerh-i Ahvâl, 249-50.s.’de nakledilmiştir.
[15] Mustafa Kâmil (1874-1908) Fransız eğitimli bir hukukçu ve militan bir kavmiyyetçiydi. Kendini İngilizlerin Mısır’dan kovulması dâvâsına adamışdı. 1900’de el-Livâ adlı gazeteyi çıkardı; 1907’de ise İngilizlerin âcilen ihrâcını taleb eden el-Hizbu’l-Vatanî adlı siyâsî partiyi kurdu. Bkz., Ibrahim Amin Ghali, L’Égypte nationaliste et libérale de Moustapha Kamel à Saad Zaghloul (1892-1927) (The Hague: Martinus Nijhoff, 1969). (Mustafa Kâmil aynı zamanda Mısır masonluğunun Fransız te’sîrindeki hizbinin bel kemiğini teşkîl eden zevâtdandır; bkz., Karim Wissa, “Freemasonry in Egypt from Bonaparte to Zaghloul”, Turcica, 24.c., 1412-1413 [1992], 121-122.s., İnşaallah bu makâlenin tercümesi de İnkişâf mecmusında neşredilecektir, Y.H.).
[16] Bkz., Bahâullah, el-Kitâbu’l-Akdes (Bombay: nâşiri ve târihi yok), 64.s. (Arabcası için bkz., Bahá’í International Community, Bahá’í Reference Library, http://reference.bahai.org/ar/t/b/KA/; İngilizcesi için bkz., The Kitáb-i Aqdas, http://reference.bahai.org/en/t/b/KA/, 20 Rebîu’l-sânî 1425 [09.06. 2004], Y.H.); krş., A Synopsis and Codification of the Kitâb-i Aqdas the Most Holy Book of Bahâ’u’llâh (Haifa: Bahâ’î World Centre, 1973), 39., 47., 59.s..
Abdu’l-Bahâ bilâhire Kitâb-i Akdes’deki taaddüd-i zevcât ile ilgili âyeti, çok eşlilikde hakkâniyet ile muâmelenin mümkün olmaması dolayısıyla şu an sâdece tek eşliliğe izin verilebileceği şeklinde tefsîr etmişdir. Bu argüman Muhammed ‘Abduh ve çevresince geliştirilmiştir. Kâsım Emin (1865-1908) bunu 1899’da neşredilen kadınların hürriyetiyle ilgili kitâbında (Tahrîru’l-Mer’e, Y.H.) daha açık bir dille ifâde etmiştir; bkz., Muhammed ‘Umâra, ed., el-A’mâl el-Kâmile li Qâsım Emîn (Beyrut: Arab Institute for Research and Publication, 1976), II, 92-93.
[17] Muhammed Reşid Rızâ, Târihu’l-Üstâdi’l-İmâm eş-Şeyh Muhammed ‘Abduh (Kâhire: el-Menar neşriyât, 1931), I, 930-39.
[18] O sıralar İngiliz işgâlinde.
[19] ‘Abdu’l-Bahâ.
٤ Tercemenin bu kısmını Arabca aslından (17. hâşiyeye bkz.) tahkîk eden muhterem Ali Nar ve Dâru’l-Hikme’den Hakan Talha Alp hocalarıma müteşekkirim.
[20] Mirzâ Ebu’l-Fazl Gulpâygânî (1844-1914).
[21] Kur’ân-ı Kerîm , 17:81; 13:14 (bu ve bundan sonra gelecek olan Âyet-i Kerîme meâlleri Elmalılı Hamdî Efendi’nin Hak Dîni Kur’ân Dili’nden alınmışlardır, Y.H.).
[22] 8. hâşiyeye bkz..
[23] Rızâ burada şunu ilâve ediyor: “Aslında ‘anormal ruhî haller ve tuhaf ifâdeler’ demek daha doğru olacaktır.”
[24] 13. hâşiyeye bkz.. Rızâ şunu ekliyor: “Mirzâ Fazlullah el-Muqtataf için “el-Bâb ve’l-Bâbiyye” serlevhâlı tarihî ehemmiyeti olduğunu iddiâ etdiği bir makâle yazdı. Ben ve Trablus’daki bâzı talebeler bunu okuduk ve muhteviyâtında İslâm Şerî’atı’na muhalif yerler olduğunu farketdik. Ezher civârında yaşayan kardeşimiz Şeyh İsmâil Hâfız’a bir mektub yazarak Mirzâ Fazlullah’a onu kınadığımızı iletmesini istedik. Bu kınama kendisine iletildiğinde bu sefer gâyesini anlatdığı bir mektub yazdı. Mektub, Bahâîliğin yeni bir dîn olduğu ve bunu Bâtınîler gibi gizlice neşrettikleri... gibi bilâhire kendisinden öğrendiğimiz birtakım husûsları ihtivâ ediyordu.
٥ J. R. Cole bu son cümleyi atlamış; Arabca aslı için bkz., Rızâ, Târihü’l-Üstâd..., 1.c., 933.s..
[25] Kur’ân-ı Kerîm, 39:67.
[26] Rızâ burada şu notu düşüyor: “Bu noktada, o hayattayken nakletmeme izin vermediği bâzı şeyler anlatdı. Ben de bunların vefâtından sonra nakledilmesini hikmete muvâfık buldum. Fakat şu kadarını söyleyeyim ki onlar [Şiîler, Y.H.] hakkındaki hükmü Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye’ninkinden daha şiddetli idi.”
[27] “Mısır’da ve Osmanlı’nın bütün beldelerinde onlar için aynı şekilde düşünülürdü. Fakat sonradan kendi kitaplarından öğrendik ki insanlar onların ğulüvvlerini abartmışlar ve Osmanlı’yı memnûn etmek için onlara iftirâ etmişlerdir. Nitekim mezkûr kubbeyi tahrib etmedikleri gibi ‘âlimleri de bütün Müslümanların kâfir olduğunu iddiâ etmemişdir.” Rızâ’nın bilâhire ilâve etdiği bu not, Vehhâbîlerin katı ıslahâtçılığını takdîr etdiğini gösterir.
J. R. Cole bu son iki cümleyi atlamış; Arabca aslı için bkz., Rızâ, Târihü’l-Üstâd..., 1.c., 935.s..
[28] 16. hâşiyeye bkz..
[29] Kur’ân-ı Kerîm, 3:64.
Daru-l Hikme



Mahmud Efendi Hazretlerinin Hayatı, Ulemanın Hakkındaki Beyanları Sohbetleri ve Kelam-ı Kibarı ..İçerik İçin 

