Akılcıların Akılsıklıklarına Dair..
(Akılcılar:)
"Aklın açık bir şekilde kabul etmediği hususlarda böyle davranmak lazımdır. Nitekim hadiste: "Ümmetimden hata, unutma ve zorlanarak yaptıkları kaldırılmıştır."[84] buyurulmuştur. Bu hadiste ifade edilenler, zahirî duruma göre herkes tarafından kabul edilmemiştir. Çünkü akıl ve duyu tanıktır ki bunlar kaldırılmamıştır.
Sen diyeceksin ki:
"Bunların (gerçekten kaldırılması söz konusu değildir) kaldırıldığına inanmışlardır.
Böyle söylemekle sözü te'vil etmişlerdir."[85] diyecek olurlarsa söyle cevap verilir:
Biz aklın açık bir şekilde inkâr ettiği şeyleri kasdetmedik. Bizim maksadımız (akıl yönünden) bakıldığında şüphe ve tereddüt olan şeydir. Meselâ biz şöyle diyoruz: Sırat köprüsü var dır. Bu köprünün üzerinden geçileceğini din koyucu haber vermiştir. Biz bunu tasdik ederiz. (Fakat akla şöyle bir soru gelebilir:) Eğer sırat, köprüsü kılıcın keskin tarafı gibi veya ona benzer incelikte ise, köprünün üzerinde insanın durması mümkün değildir. Onun üzerin de insan nasıl yürüyecek? (Olağan duruma göre böyle keskin bir şey üzerinde yürünemez. Fakat) bazen olağan şeyler, olağan dışı hâle gelebilir ve (ince de olsa) sırat köprüsü üzerinde durulur ve yürünür.
Sırat köprüsünü inkâr edenler, olağan ve alışılmış olanın yanın da duruyor ve sıratın aslını inkâr ediyorlar. Olağanın olağan üstüye dönüşme imkanına ilgi göstermiyorlar. Eğer (olağan ve olağan üstü gibi) ayırım yapma cihetine giderlerse, keyfî bir hüküm vermiş olurlar. Çünkü böyle yapmak, iki benzerden birini, akıl yönünden dahi bir tercih sebebi olmaksızın tercih etmektir. Oysa onlar (mesela) sırat meselesinde nakille (ayet ve hadis) de karşılaşmışlardır. Bu itibarla hak olan ikrardır/kabul etmektir, inkâr değildir.
Bu bahsi on örnek ile açalım:
Birinci Örnek: Sırat meselesidir. Az önce buna değinilmiştir.
İkinci Örnek: Mîzan meselesidir. (Mîzan ki terazi ve tartı anlamına gelir.) Terazinin, ahiret hayatına yaraşır bir şekilde var olduğunu isbat etmek mümkündür. Ameller (insanın yaptığı şeyler), bu terazide alışılmadık bir şekilde tartılır. Evet, akıl dahi kabul edip ikrar eder ki çok değerli şeyler -ki bunlar amellerdir- normal olarak tartılan eşyalar gibi tartılmaz. Amellerin tartılması ile ilgili nakillerde, ahiretteki terazinin, her bakımdan bizim terazimiz gibi olduğunu belirleyen bir şey yoktur. Yahut o mizan, bizzat en değerli amellerin tartılması veya ağırlıktan ibarettir.
Terazi/mizan meselesinde en uygun olan, ya teslimiyet/olduğu gibi kabuldür. Ki bu, sahabenin yoludur. Çünkü onlardan naklo lunan, terazinin veya tartılma şeklinin ne olduğunu araştırmaksızın teslimiyet ve tasdiktir. Nitekim sırat meselesinde de aynı mizanda olduğu gibi davranış ve anlayış nakledilmiştir. O halde sana gereken şey de sahabenin yolunu izlemektir.[86]
O halde "Te'vil/yorum onların (ashabın) yolunun dışına çıkmak tır. Buna göre yorum yapanlar Haricî gruplardandır." denilirse, buna şu cevap verilir:
Hayır, çünkü bu meseleyi tasdik etmek de asıl olan katıksız teslimiyettir. Veya yorum/te'vil yapıp (delillere) bakarak tasdik et mek de (tasdikten) uzak değildir. Çünkü bazı konularda buna ihtiyaç vardır. Bu meselelerde yalanlamayı/inkarı esas alanların durumu böyle değildir. Çünkü böyle yapan kimse tasdik edenlere aykırıdır. Bu husustaki hadisleri tevil etme yolunu tutup tutmamasının bir etkisi yoktur. Te'vil yolunu seçen de, teslim yolunu seçen de (doğruya) uymuştur. Fakat teslim olmak daha sağlıklıdır.[87]
Üçüncü Örnek: Kabir azabı meselesidir. Bu, daha kolaydır. Ölen kimseye geçici olarak ruhunun geri verilerek azab edilmesinde imkansız görülecek ve inkar edilecek bir durum yoktur. Sonra ölünün diğer insanların görmeyeceği ve duymayacağı şekilde azap edilmesi de öyledir. Çünkü ölen kimse, ruhu çıkmazdan önce ölüm sarhoşluğu halinde iken öylesine acılar çektiğini bildiriyor ki, biz adamın üzerinde bu acının bir belirtisini görmüyoruz. Acı verici hastalık çekenler de öyledir. Kabirde azap çekenin durumu da bunun benzeridir. Kabir azabı hususunda Hz. Peygamberden gelen habereri tasdik etmeye, bunu akıl kavrayamıyor diye niye engel olunsun?
Dördüncü Mesele: Ölüyü meleklerin kabrinde oturtup sorguya çekmesi meselesi, bunun müşkül olması, dünyada alışık olduğumuza göre hükmetmemizden kaynaklanıyor. Daha önee geçtiği üzere, aklı mutlak olarak hakem kılmak, aklın yetersiz oluşu sebebiyle doğru değildir. Bu meselede olağanüstülüğün mümkün hâle gelmesi, ya kabrin, ölü oturacak şekilde açılması/genişlemesi ile veya bizim akıl ile kavramamız mümkün olmayacak başka bir şekilde olmaktadır.
Beşinci Mesele: Ahirette (dünyada yapılanların yazılı olduğu) sahifelerin, sahipleri tarafından, hiç okuma bilmese dahi okunması meselesi. Bu meselede bir de (Kitapları arkadan verileceklere göre) arkadaki kitabı okumak söz konusudur. Bunların hepsinin bir olağan üstülük ile gerçekleşmesi mümkündür. Sonuç olarak akıl bunları bir şekilde tasavvur eder.
Altıncı Mesele: Organların, sahibi hakkında şahitlik edip konuş ması, bunlar ile Hz. Peygamber'in Allah'ın elçisi olduğuna tanıklık etmek üzere taşların ve ağaçların konuşması arasında fark yoktur.
Yedinci Mesele: Ahirette Allah'ı görmek caizdir. Çünkü akıl yönünden Allah'ın ancak bizce alışık olduğumuz şekilde görüleceğine dair bir delil yoktur. Zira Allah'ın görülmesi çeşitli şekillerde sağlıklı olarak mümkün olabilir. Bu görmelerde ışık, karşı karşıya gelmek, yön tasavvuru ve saydam bir cisim olmayacaktır. Akıl, böyle bir görmenin olamayacağını açık ve kesin bir şekilde ileri sürmüyor. Zaten akıl, incelemede daha çok kusurlu olma eğilimindedir. Din ise Allah'ın görülmesini isbat eden bilgilerle gelmiştir. Bu itibarla Allah'ın görüleceğini tasdik etmekten başka yol yoktur.
Sekizinci Mesele: Allah'ın kelamı (konuşması) meselesi, Allah'ın kelâmı olmayacağını söyleyenler, her konuşmada bulunan ses ve harf özelliklerini dikkate alarak söylemişler ve Yüce Allah hakkında (insanlar gibi) "şes ve harf çıkararak konuşması muhaldir" demiş lerdir. Bunlar, Yüce Allah'ın kelamının alışılmışın dışında Rab Teâlâ'ya yakışır bir şekilde olması imkanını dikkate almamışlardır. Çünkü akıl yönünden, Yüce Allah hakkında konuşma keyfiyeti belli bir şekil ile sınırlı değildir. Ayrıca akıl, alışılmışın dışında konuş manın gerçekleşmesinin kesinlikle imkansız olduğunu söylemiyor. Allah'ın kelam sıfatını inkar eden kimsenin (bu konudaki) haberlerin zahiri ifadeleri ile beraber olması gerekirdi.
Dokuzuncu Mesele: Yüce Allah için kelam gibi (diğer) sıfatların var olması maddesi, Allah Teala'nın sıfatlarının olmaması gerek tiğini söyleyenler, bu sıfatların varlığı söz konusu olduğu takdirde, sıfatlarla Allah'ın zâtının bir arada olması (haşa Allah'ın birden fazla olması) noktasından hareketle bunu söylemişlerdir. Sıfatların isbâtı halinde Allah'ın bir olması mümkün değildir (demişlerdir). Yaratıl mışlar hakkında dahi kavraması kusurlu olan akıl, yukardaki iddiayı kesin söylüyor. Sıfatlarla Allah'ın bir arada bulunamayacağı iddiasında nasıl kusurlu olmaz?
Doğru olan, Allah'ın kendisi için isbat ettiği sıfatları, aklın da isbat etmesi, bununla beraber mutlak ve genel olarak Allah'ın tek olduğunu (vahdaniyetini) ikrar etmesidir.
Onuncu Mesele: Yüce Allah hakkında aklı hakem yapmak, (Akılcılığı savunanlarca) şöyle denmektedir Peygamberler gönder mek, iyiyi ve en iyiyi yapmak, (kullarına) lutufkâr davranmak vesaire vesaire bu kabil şeyler Allah üzerine vaciptir.
İleri sürülen bu iddialar daha önce geçen "kullara vacip olması olağan olan şeylerle ilgili" esastan kaynaklanmaktadır. Yüce Allah'ı celil ve ulu olarak bilen kimse onun hakkında bu sözü söylemeyecür'et etmez. Hatta böyle bir manayı Allah hakkında düşünmez bile. Çünkü bu ancak yaratılmışlar hakkında güzeldir. Zira yaratılmışlar kusurlu ve sınırlı şeyler yapabilen birer kuldur. Yüce Allah'ı ise kimse engelleyemez. O'nun hükümleri ile hiçbir hüküm çelişmez.
Yapılması vacip olan, şu âyetlerde ne duyurulmuş işe benimse yip kabul etmektir:
"De ki: Kesin delil, Ancak Allah'ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi hidayete erdirirdi."[88]
“....Allah dilediğine hükmeder."[89]
"....Allah dilediğine hükme der."[90]
"....Allah (dilediği gibi) hükmeder. O'nun hükmünü bozacak kimse yoktur."[91]
"(O), şerefli Arş'ın sahibidir. Dilediğini mutlaka yapandır." [92]
Velhâsıl, meselede aklın dinin önüne geçmesi yaraşmaz. Zira böyle bir şey, Allah'ın ve Rasülünün önüne geçmektir.
Deriz ki: İşte sahabenin yolu budur. Onlar bu edeb üzere oldular. Onlar bu yolu cennete giden bir yol olarak tutmuşlar ve oraya ulaşmışlardır. Onların hayatını anlatan olaylar bunu göstermektedir.
[84] Hadise. Suyuti "el'Câmı'us-Sağir" inde yer vermiş ve onu Taherani'nin "Kebir"ine nisbet ederek sahih olduğuna işaret etmiştir. 4/34 Hadis No: 4461. Fakat Münavi hadisin şerhi sırasında: "Musannif, hadisin sahih olduğuna işaret etmiştir. Lakin bu doğru değildir. Heysemi bunu tenkid etmiş, hadisin senedinde Yezid b. Rabi' er-Racî vardır ki, bu zat zayıftır." demiştir. Hadisi ayrma İbn Mâce, Sünen'inde Talak kitabında 2043 numara ile İbn Hıbban Sahihinde 9/174 de 1498 numara ile Hâkim, Müstedrek'inde 2/198 de, Suyuti, "ed-Dürer'ul Mensûre" sinde 2-18. sahifede 233 numara ile rivayet etmiştir.
[85] Bu kitabın başka bir baskısında, burada Reşid Rıza şu notu kaydetmiştir: "Bu hadisin manası, hadiste sözü edilen üç şeyin gerçekten kaldırılıp yok edilmesi demek değildir. Bunların kaldırılmasından maksat, günahının ve sorumluluğunun kaldırılmasıdır." (Çeviren)
[86] Eserin orijinalinde burada bir atlama vardır. Zira az sonra bir yorumdan/tevilden söz edilecektir. Yukarda "Ya teslimiyet...." ifadesi ile başlayan bir cümle var idi. Buna karşılık durak 'Veya te'vil yapmalıdır." olması düşünülebilir. Yazar bu kısmı uzattı mı, uzatmadı mı bilmiyoruz. En iyisini Allah bilir.
[87] Bu cevapta söylenilenler net değildir. Şatıbî'nin ne yazdığının aslına ulaşmak kolay değildir. Daha sonraları kitabı çoğaltmak üzere yazanlar aslını değiştirmişlerdir. Fakat verilmek istenen cevap açıktır. Şöyle ki: Mîzan meselesini, fikrine ve alışık olduğuna aykırı da olsa bir kabul edip iman eden vardır. Bir de reddedip inkâr eden vardır. Bu ikincisi hak ve hakikatin dışına çıkan kimsedir. Birincisi ise mümindir. Kabul edişi ister katıksız bir teslimiyetle olsun, isterse Arapça kuralına uygun ve Allah'ın noksan sıfatlardan münezzeh oluşu ile uygun düşen te'vil ile olsun durum aynıdır. Fakat teslimiyet daha sağlıklıdır. Sahabenin tuttuğu yol da budur.
[88] En’am: 149 "
[89] Âl-i İmran: 40
[90] Mâide: 1
[91] Ra'd: 41
[92] Burûc: 15-16
İmam-ı Şatıbi - El İtisam



Mahmud Efendi Hazretlerinin Hayatı, Ulemanın Hakkındaki Beyanları Sohbetleri ve Kelam-ı Kibarı ..İçerik İçin 

