Allah'ı Hiç Unutmamak
En kısa ifadesiyle tasavvuf, Allah'tan gayrısından kalben alaka ve irtibatı keserek yalnızca Allah ile beraber olmaktır. Allah ile beraber yaşama sanatıdır. Bütün vakitlerinde...
Düşününüz ki bir gün içerisinde Allah'ı hatırlayıp zikrettiğimiz vakitler sınırlıdır. Mesela meşguliyet olunca Allah'ı unutuyoruz. Meşguliyetler bizi daldırıyor. Mesela, insanlarla muhatap olduğumuzda da unutuyoruz. Sadece ibadet vakitlerinde Allah'ı hatırlıyoruz ama bin türlü başka düşünceler de gelip gidiyor kalbimizden... Birisine daldığınızda ibadet vakti de olsa yine gaflet meydana geliyor. Bu da tam bir hatırlama sayılmaz. Halbuki Allah Teala, her zaman ve her yerde kendisini zikretmeyi, içten yanarak anmayı emretmiş ve övmüştür. Hatta bir mübarek Ayet-i Kerimede "Allah'ın öyle yiğit kulları vardır ki ne ticaret ne başka bir şey onları zikrullahtan alıkor" Ticaret onların zikirlerine mani olmaz, buyuruyor.
İşte Tasavvuf terbiyesi ve tezkiyesi; yani bizim anlayacağımız Tasavvuf uygulamaları, insanı bu övülen hale ulaştırmak için vardır. Bu usüllerden layıkıyla geçen bahtiyar kullar, 24 saat içindeki 24 bin nefesten bir tanesinde dahi Allah'ı unutmayacak derecelere ulaşabilirler. Onlar, yerler, içerler, gezerler, dolaşırlar, ticaret yaparlar, bin kişiyle muhatap olurlar, hatta yatar uyurlar; ama bir nefes dahi Allah'ı unutmazlar.
Nitekim buyrulmuştur: "Seven sevdiğini her daim anar." Hiç unutmaz anlamında... Kimi severseniz en çok onu anarsınız, demek. Yine Peygamber Efendimiz buyurmuştur: "Gözlerim uyusa da kalbim uyanıktır"... İşte uykuda dahi Allah'ı zikretmek Peygamber Efendimizin sünnet-i şeriflerindenir. Kalb halini aşikar etti ki Ümmeti de o hale talip olsun. O hali izlesin.
Bir insan, herhangi bir Mürşid-i Kamil'e bağlanmadan 24 saat Allah'ı zikredebiliyorsa, zaten Mürşid'e ihtiyacı yoktur.
Fakat, rasih alimlerin söz birliğiyle şu bir gerçektir ki kendi başına, hiç bir usül ve esasa tabi olmadan zikreden, zikrin marifetlerini elde edemez, tehlikelerinden emin olamaz. Üstelik Allah korusun, ilerliyorum diye yerinde sayar durur. Üstelik nefsin şeytanın oyuncağı haline de gelebilir. Çünkü nefs u şeytan, manevi bir güce kavuşmayan insanı kolayca şerre sevk edebilir. Misalleri görülmüştür. Mesela azıcık bir zikrullah'ın nimeti kendisinde görünen bir adam kendisini cümle alemlerden üstün görebilir, Allah korusun. Kibirlenebilir. "Oldum, kemale erdim" zannına kapılabilir. Hatta şeytanın ve nefsin oyunlarıyla olmadık davalara dahi kalkışabilir. Halbuki kendisine verilen incik boncuk gibi bir oyuncak idi... Zikrine ihlas ile devam etseydi daha ne nimetler, ne haller, ne zevk u lezzetler vardı geride... Fakat o azıcık bir nimete aldanarak büyüklük davasına kalkıştı. Büyüklük davasında ise insanlar yüce olmazlar; Allah cümlemizden uzak etsin, rezil ve zelil olurlar. Şüphesiz Allah Teala, büyüklenenleri sevmez. Bakınız, günde ne kadar tekrar ediyoruz: Allahu Ekber. Amenna büyüklük Allah'a mahsus. Büyüklenene ne oldu, Allah'ı zikredeceğim derken Allah'ın sevgisinden mahrum oldu... Hayır işleyeceğim diye şerre düştü...
Zaten bir Hadis-i Şerifte buyruldu ki "Şeytan, damarlarınıza girip kalbinizdekilere vakıf olarak, o amellerinizi ifsad etmek için uğraşır" Bir de gizli zikir emri var: "Kalbinizden yana yakıla Allah'ı zikrediniz"
Abdulhalik Gucdüvani Hazretleri, alim hocasıyla Kur'an tefsiri tedris ediyordu. "Kalbinizden yana yakıla Allah'ı zikrediniz" Bu ayete gelince hocasına sordu: "Hocam, burda gizli zikir emri var. Fakat Hazreti Resulullah da buyuruyor ki 'Şeytan, damarlarınıza girip kalbinizdekilere vakıf olarak, o amellerinizi ifsad etmek için uğraşır'... Peki, Şeytandan da gizli, onun dahi vakıf olamayacağı ve ifsadından emin olarak gizli kalbi zikir nasıl yapılır ki?" Hocası hayret ediyor, diyor ki: "Evladım, bugüne kadar bu kadar talebe geldi geçti yanımızdan, hiç biri bu soruyu sormamıştı. Evladım, şeytandan dahi gizlenecek zikri ehline soracaksın. Bunu biz değil, ehli bilir..." Bu cevaptan sonra, içine ateş düşen ve gece gündüz "Bana ehlini buldur Ya Rabbi" diye Allah'a yalvaran Gucdüvani Hazretleri, bir sene sonra Hızır As. ile buluşuyor. Hızır As. ona gizli zikir talim ediyor. İşte burda ehli kim: Hzır As.dır. Yani Hızır'dan mana Mürşid-i Kamil'dir. Mürşid-i Kamiller de bu ümmetin Hızırlarıdır.
Bir de şu var; trafosuz elektrik alan bir eve aşırı voltaj yüklenebilir. Aşırı voltaj da bütün aletleri haşat eder, kullanılmaz hale getirir. Tıpkı bunun gibi, kendi başına Allah'ı zikreden bir kimse gelen zikrin nurundan, feyzinden dolayı latifelerini (manevi organlarını) haşat edebilir. Halbuki Mürşid-i Kamil bu işin ilmini, usulünü bildiğinden aşırı voltaj gelecek yerde devreye girer. Zikrini (esmasını) değiştirir ya da zikir miktarını azaltır, çoğaltır. Ehil olduğundan zamanında, gerektiği gibi, gereği kadar müdahale eder. Bu anlamda Mürşid-i Kamil, bir trafo işlevi görür. Sigorta gibidir.
Kendi başına zikredenlerde akıl ve gönül oynamaları görülmüştür. Halbuki zikrullahtan maksad işe yaramaz bir hale gelmek değildi... İşte sebebi kendi başına usülsüz, erkansız, ilimsiz zikretmeye çalışmalarıdır.
Müslüman için emniyetli olan ehlinden nasıl zikredeceğini öğrenmesi... Her şeyin bir ehli var. Her şeyin bir ilmi ve usulü var. Zikrullah'ın ehli ise, o ilim ve usulleri öğrenmiş olan Kamil Mükemmil Mürşidlerdir.



Mahmud Efendi Hazretlerinin Hayatı, Ulemanın Hakkındaki Beyanları Sohbetleri ve Kelam-ı Kibarı ..İçerik İçin 

