Yazdır

İmam Şâtıbi Ve Tasavvuf

Yazar: Aşık Yekini. Posted in İktibaslar ve Reddiyeler

Yine Endülüs’ten ikinci bir örnek vereceğim. Maliki mezhebine mensup, 790 / 1388’de vefat etmiş. Bu demektir ki Endülüs’ün yıkılışından yaklaşık bir asır kadar önce yaşamış olmaktadır. Şâtıbî, Endülüs’te Şâtıbe (Şâtıve) isminde bir şehre mensub olduğu için bu lakapla anılır. Biz fıkıhçılar, mesela maslahat konusunu işlerken mutlaka Şatıbî’yi gündeme getiririz. Şatıbî gündeme gelmeden maslahat konusu anlatılamıyor yani. Önce Cüveyni ile, sonra İmam Gazâlî ile başlatırız bu konuyu, sonra da İmam Gazâlî’nin kurduğu bu îzâh sisteminin şerhini biz Şâtıbî yapmıştır, deriz. İmam Gazâlî Bağdat’ta, Şam’da vs. dolaşmış, yaşamış. Şatıbî Endülüs’te. Arada birkaç bin km. yol var. O zamanki şartlarda birinin, beri tarafta kurduğu sistemi birkaç bin km. ötede ve birkaç asır sonra bir Endülüslü onu îzâh ediyor. Şatıbî’nin el’Muvâfakat adlı eserini kelime kelime okudum. Dört cilttir. O eserde Şatıbî’yi çok mutaassıp bir selef ulema taraftarı ve hürmetkârı olarak; ayrıca çok mutaassıp bir sûfî olarak ve geçmiş sûfilere çok hürmetkâr birisi olarak gördüm. Bizim ilmiye sınıfının Şâtıbî’yi takdim edişine bakarsanız, sadece kuru bir âlimdir, tasavvufî yönü hiç yoktur sanki. Ama Muvâfakat’ı, Şâtıbî’yi bize öyle anlatmıyor. O kitabı okurken bazı notlar almıştım. O notlardan bazılarını seçerek takdim edeceğim. Mesela 4. cildin 80 ve 82. sahifelerine bakarsanız, Şatıbî’nin keşf, ğayba vakıf olma, dolayısıyla bu yöndeki kerametlerle ilgili îzâhlarını bi okuyun. Bakalım ne diyeceksiniz. Bir de ben şunu hayretle görüyorum: Tasavvufa antipati duyan kimileri, Şatıbî’yi çok hararetle tavsiye edebiliyorlar. Yani tasavvuf karşıtı bir insan, Şatıbî’yi tavsiye edebiliyor. O zaman ben bu tavsiyeden şunu anlıyorum: Şatıbî’yi tavsiye eden bu tasavvuf karşıtı kişi, Şâtıbî’yi okumamış ve anlamamış. Okusa tavsiye edemez çünkü. Kendisi karşı çıkacak. Okumadan ezbere tavsiye ediyor demek ki. Şâtıbî çok ciddi bir Endülüs âlimi. Çok ciddi bir sûfîdir hem de. Mesela diyor ki o, Hasenâtü’l-ebrâr seyyiâtü’l-mukarrebîn’dir. Bu, tasavvufta meşhur bir ilke ve bir cümledir. Ebrar olan kişilerin sevaplı amel saydıkları hasenat, aslında mukarreb olanların seyyiatı gibidir. Yani daha üstün makamdaki mukarrebler bunu sıradan bir amel sayarlar. Şöyle îzâh edeyim: Mesela 5 vakit namaza alışmamış olan bir insanın, arada bir vakit namaz kılışı, kendisine çok güzel bir amel gibi gelir. Ama 5 vakit namaza alışkın olan bir insan, üstelik nafilelere de çok sıkı bağlı ise, mesela teheccüdler kılan bir insan için ara sıra namaz kılmak hiç de özenilecek bir amel değildir. Dolayısıyla tasavvufî anlayışta, üst makamda bulunan bir insana göre daha alt makamdakilerin ameli sıradan ve basit gelir. Bu durum, tasavvufta ebrarın hasenatı mukarrebînin seyyiatı mesabesindedir, diye ifade edilir. Bizimkiler bu cümleyle dalga geçtikleri halde İmam Şâtıbî bu ilkeyi savunarak anlatıyor. Yine diyor ki Şâtıbî; Bazı tasavvufi konular vardır ki, müctehid o konuda fikir beyan edemez. O noktalarda fikir beyan etme yetkisi müctehidlere ait değildir. Ya kime aittir? Cevaben Şâtıbî, bu konularda fikir beyan etme yetkisi sûfî şeyhlerine aittir, der. Bu konuların müctehidleri sufi şeyhlerdir, onların dediğine tabi olunur, diyor (4. cild, s. 242). Daha bir iki örnek söyleyeyim : Yine 4. cilt 287. sayfadan bir örnek. Şatıbî, hal ehline uyma meselesini gündeme getirmiş. Yani tasavvufî bir hayat yaşayan insanlara, diğer insanların uymalarını gündeme getiriyor ve “hal ehli olan insanların, diğer insanlar için hüküm verebilme makamında oturmaları doğru değildir”, diyor. Çünkü hal ehli olan insanlar zor olan ibadetlere alışmışlardır. Zor olan ibadetleri yapmak onlara sıradan gelir. Onlar , halka emretme makamına gelirlerse, kendileri için sıradan olan bu amelleri, diğer insanlara da aynen emretmeye kalkarlar. Avam bunu taşıyamaz. Dolayısıyla onlar bu makama getirilmemelidir.

 

FATİH KUT: Üst seviyede bir tasavvufî düşünce var burada.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Evet öyle. Şöyle de diyor : (4 / 326, 328) “Büyüklere itiraz edilemeyeceği, büyüklere itiraz edildiği takdirde, fesadın, fitne durumların ortaya çıkacağı muhtemeldir”. Sonra da örnekler veriyor. Kur'ân-ı Kerîm’den örneklerle başlıyor, taa menkibelere gelinceye kadar örnekler veriyor ve büyüklere itiraz edilmemelidir diye tenbih edip edeple onları anlatıyor. Bütün bunları okuduktan sonra diyorum ki, Şâtıbî’yi hararetle tavsiye eden bizim radikal kesim Şâtıbî’yi gerçekten biliyor olsalardı, tavsiye etmezlerdi. Çünkü Şâtıbî son derece sûfî bir şahsiyettir. Dediğimiz gibi âlimlerimizin ilmi yönü olduğu gibi umumunun bir de tasavvufî yönü var. Ama bize takdim edilirken okullarda, şurada burada, bu âlimler sanki sadece ilimle uğraşmışlar, nefis terbiyesi ile hiç uğraşmamışlar gibi takdim edilir. Biz de zannederiz ki sûfîyye ayrı bir toplum, ilimle uğraşan âlim ayrı bir toplum. Âlimin ibadetle, nafile hayatla ilgisi yok sanki. Sûfîyyenin de ilimle ilgisi yokmuş gibi takdim edilir. Bu gerçekten o kişilere yani sûfîyeye ve ulemaya iftira niteliği taşıyor.
İktibas: Tasavvufi Meselelere Fıkhi Bakış s.108 / Prof. Dr. Orhan ÇEKER
 

Son Eklenen Twittler


Warning: file_put_contents(/home/reddulmu/public_html/giris/cache/widgetkit/twitter/twitter-e3bf79a10858f577c0bd8e2e5c04b5a2.php) [function.file-put-contents]: failed to open stream: Permission denied in /home/reddulmu/public_html/giris/media/widgetkit/widgets/twitter/twitter.php on line 191

kendilerini zeki sananların aslında ahmak olduklarını anladıklarında çok geç olabilir ..

Reddul Muhtar

@rustue hoca nükteli konuşurdu.ALlah kendisinden razı olsun .. lakin az sayıda zeki insan kendisini anlayabiliyordu denirse yeridir..

Reddul Muhtar