Seyyid İbrahim el-Ahsai Hazretleri'nin Cübbeli Hocamıza Dûası .İzlemek ve de Dua'ya İştirak Etmek için Buraya Tıklayınız.                Cübbeli Ahmed Hocaefendi için Seyyid Hazretlerinin Okuduğu Mevlid-i Şerif ve Duası İçin Tıklayınız.

Yazdır

Said-i Nursî (rh.a) ve Risale-i Nur hakkında-4

Yazar: HeyamanPosted in: Heyaman

16. mes'ele: her kitab (satır ve sahife) sâmittir.. kitab-ı Hakk'ı sema-ı ruhani ile istima' içün: hazret-i Hakk ile âmir ve nâtık Âdem (vazifeli mürşid) gerek..

ey müslüman kardeşim, Mushaf-ı şerifi duvara asar orda unutursan sâmittir.. (sana bir şey söylemez).. eğer su-i itikad ve cehil ve gaflet karanlığı içinde okursan: O yine sâmittir.. (seninle konuşmaz).. eğer ki zahiri Kur'an ilimlerinden azcık nasib alarak şöyle ilmel-yakin-i edna ile okursan.. ve bu arada itikad ve ameli de düzeltirsen: O Güzel (el-Kitâb) biraz sana karşı açılmaya başlar.. (mesela: bazen uykulu uykulu okurken birden bire şimşekler çakar gibi olur..sonrası malum..) ve eğer Kur'an-ı Hakim'i hem ilim bilim evrak ile hem seyir süluk rabıta ile hemi de günah ve ağyardan perhiz tavrıyla okursan: o vakit O'nun ma'naları içinde yüzmeye başlarsın.. mevlana Zahid Kotku hz.nin (ks.) dediği gibi: "artık O'nun nurları içinde dalar dalar gidersin.." ismail Hakkı Bursevi efendimiz (ks.) "Kur'an: kitab-ı sâmittir.." der.. ve "..O'nu konuşturacak (ma'nalar deryasından inciler çıkaracak) bir Mürşid-i Natık (hazır ve hazık uzman) lazımdır.." diye devam eder...

Kur'an-ı Azîm yağma hasanın böreği değildir.. Kelamullah ile muhatab olacak kişide "Salihlerle Beraberlik" -yani- amelde ve itikadda cihet-i camia (mücaneset ve müşabehet) aranır.. [istidrad: mesela, mealciliğin meali zındıklıktır.. zındıklar fındık kadar (o da çürük ve kof) akıllarıyla derya-yı Kur'an'dan ahkam (ve esrar) incisi çıkarmaya çalışıyorlar.. halbuki hadis-i şrf.de gelmiş: "..sakın ha sizden birini koltuğuna (mağrurane) yaslanmış da (işte) bize Kur'an (inmiş) bu yeterlidir (bugünküler de: "meal yeterli") diye söylenirken görmiyeyim !.." buyruluyor.. hz.peygamber Efendimize (sav.) bu zındıklar gösterildi.. önüne gelen hadisi ve sünneti ya senedini tenkid ya ma'nasını te'vil ede ede iyice yoldan çıkanlara da bir çift lafım var.. hadis ve sünneti (bir şekilde) devre dışı bırakmak (işlevsiz hale komak) iman şartellerinin indirildiğinin alametidir bu cereyanın neticesi: çok karanlık !..]

şimdi, asıl konuya gelelim: mektubat-ı Rabbani bir kitab-ı sâmittir.. (her önüne gelene peçe açmaz).. Mürşid (hazır uzman hazık tabib) ise ol kitab ile (mearif-i Rabbaniyye ile) âmir ve nâtık mürebbîdir.. binaenaleyh mektubat-ı Rabbani ancak mürebbî ile fayda (netice) verir.. ki bila-sohbet ve la-tevassut Mektubat okuyan bir kişi ona istediği ma'nayı verip dilediği yere sapabilir.. ama hz.mürşidin anladığı ve işlediği şeyi takip ederse: imam-ı Rabbani'yi yanında hazır bulur.. acaba Konya'ya hz.Şems-i Ma'şuk yerine posta güvercinleri ile Makâlât ve Tezkiresi (Menakıbı) gelse idi ne olurdu?.. Müderris Celaleddin efendi onları kıyamete kadar okuyup dursa yine de "Mevlâna Hudavendigâr" olamazdı.. nitekim hazret-i Mevlevi efendimiz şöyle buyurur: hîç kesra pişi hud neşüd: hiç kimse kendi başına bir şey olmadı.. hîç âhen hançer tîz-i neşüd: hiç bir demir kendi kendine keskin bir kılıç olmadı.. hîç Mevlana neşüd mevla-yı rum: Mevlana kendi kendine arz-ı rum'un padişahı olmadı.. tâ mürid-i Şems-i tebrizî neşüd: tâ Şems-i tebrizî'ye mürid (tanış ve teslim) oluncaya kadar..

17. mes'ele: Üstad (rh.a) şöyle hüküm vermiş: “Risale-i Nur Talebeleri, Risale-i Nur’un dairesi haricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale-i Nur’un penceresinden ışık veren manevî güneşe bedel, bir lambayı bulur; belki güneşi kaybeder.” (Lem’alar, 2005, s.631)

bu ibarede mürşid muma tarikat lambaya risale-i nur ve müellifi de güneşe teşbih olunuyor.. halbuki işin aslı bunun tam tersidir.. üstad (rh.a) "ben bir şeyh değilim ve yolumuz da tarikat değildir vs.." der ya, o ifadelerin takdiri de aynen şudur: "ben şeyh olacak kadar küçük rütbeli değilim ve rah-ı risale dahi tarikata nisbet edilecek kadar düşük kazançlı bir meslek değildir.." hayret edilecek bir şey!..

üstad (rh.a) bir yandan ben hocayım (vaizim müellifim) der diğer yandan bir şeyh [Qum fe-Enzır! Kalk ve Uyar.. mazharları) gibi insanları kendi (olmayan) irşad dairesine celb etmeye çalışır.. bu bir tezaddır ve aslında müteşeyyıhlığın da (şeyhleniciliğin) bir başka biçimidir..

[not: molla said efendi halinden ötürü ma'zur sayılabilir.. ve aslen kasd ettiği iş müteşeyyıhlık da olmayabilir: lakin da'va edindiği işin -açtığı yolun- verdiği mesajların meali çehresi tablosu bunu gösteriyor..]

üstad (rh.a) Tarikat ve Mürşid taleb eden adama: "hayır gidemezsin.. gitmemelisin.. güneş dururken lambaya mı müşteri olacaksın?.. hasta mısın sen?.." der adeta.. halbuki asıl şifa bu hastalık (âteşîn taleb) yüzündendir bilemedi..

zira: şeyh ile mürid arasında ki irtibat doktor ile hasta arasında ki muamele gibidir.. gönül derdine deva arayan o Lokman (şeyh) nezdine varır..(görünür).. eğer kabz halinde ise ifakat bulur.. eğer bast halinde ise ivme kazanır.. eğer yangınlı cezbelerde ise ab-ı sahivden suvarılır ve nihayet âgahiye gelir.. telvini temkine kavuşur.. ila-ahir...

şeyhlik bilmeyenin (üstad ve emsali) yolundan giden hastalara hz.şeyhi (manevi tababet sahibi zatı) salık veririm: zira Nefis adüvv-i ekber'dir..(en büyük düşman!)..

http://www.kudsharemi.com/makaleler/120 ... ibtir.html

18. mes'ele: bediüzzaman (rh.a) şöyle buyurmuş: “Hem hariçteki irşada hevesli zatlar, Risale-i Nur’un şakirtleriyle meşgul olmamalı. Çünkü üç cihette zarar görmeleri muhtemeldir. Takva dairesindeki talebeler irşada muhtaç olmadıkları gibi, hariçte kesretli namazsızlar var. Onları bırakıp bunlarla meşgul olmak irşat değildir. Eğer bu şakirtleri severse, evvelâ daire içine girsin, o şakirtlere peder değil, belki kardeş olsun; fazileti ziyade ise, ağabeyleri olsun” (Lem’alar, 632)

tarikat ve dergah geleneğinde "gidene niye gittin?.. gelene niye geldin?.." bile sormazlar.. hiç bir irşad Eri şu veya bu cemaattan adam çalmaya adam ayartmaya çalışmaz.. yok böyle bir şey.. irşada hevesli/hırslı zatlar ne demektir Allah aşkına ya!.. kimse kimsenin şakirdine (sevdalısına) göz koymamış efendi!.. ha eğer zeyd-i şakird taleb-i tarikatla şeyh-i Kamil nezdine gelmişse o zaman iş değişir.. o vakit siz kim olursanız olun buna "adam ayartma" diyemezsiniz.. gitmek isteyene de mani' olma hakkınız yoktur..

risale dairesinden tarikat-i aliyyeye intikal "bir ayak kayması veya güneşten lambaya tenezzül" manasında değerlendirilemez.. ve asıl tarikat (ve mürşid) taleb eden bir "istidadı" (cevheri) ayartmak, şaşırtmak cürüm olur.. daire-i risaleden burc-i Tarikata yükselmenin zararı varsa nefs-i emmareye zararı (mahiv getirmesi) vardır o doğru..

bir de üstad (rha.) "..takva dairesinde ki talebeler irşada muhtac değildir.." demiş.. niye muhtac olmasın ki?.. emr-i takva sırf ebrar zikri ve kuru zühdden ibaret değildir ki.. (Yol odur: Hakk'a vara..) risaleler "İş" değildir: kelam ve müsannefattır.. peki satırlar sadr-ı insana ne verir?.. okuyana bir yere kadar malumat verir.. tefhim ve istidlal içün biraz tefekkür malzemesi sağlar.. (ve belki) az buçuk da ışık (iştiyak) yakar.. ama nurul-Envar'ı (kurb ve kuds menzillerini) keşf ettirmez.. eğer (zahid ve ebrar) kişi Allah'ın feyzi ile bir cezbeye kapılsa daire-i risalede o hale mualece edecek (destgîr olacak) bir tane adam da bulunmaz.

molla said efendi (rh.a) şu ibarede irşad makamına gelmiş olan bir zatı daire-i risaleye cerr etmeye çalışıyor.. Allah Allah !.. mürşid-i Kamil (uruc ve nüzul etmiş zat) Allah tarafından tavzif olunduğu irşadı bırakacak gelip risale'ye talebe olacak ha..(!)..

19. mes'ele: bediüzzaman (rh.a) bir yerde şöyle buyurmuş: "..acaba talebelerin “nasara, nasara, nasaru, nasarat” gibi sarf ve nahvin küçük meseleleri tekkelerdeki virdlere racih gelirse, Risale-i Nur’un “Amentü billahi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusülihi ve bi’l-yevmi’lâhiri” deki hakaik-i kutsiyey-i imaniyeyi en kat’î ve vâzıh bir surette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylosofları susturup ders verirken, onu bırakıp, yahut sekteye uğratıp, veyahut kanaat etmeyip, tarikat hevesiyle Risale-i Nur’dan izin almayarak kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkak kesb ettiğimizi gösteriyor..” (Lem’alar, 639-640)..

ne acaip bir anlayışsızlık.. ve ne garip bir kıskançlık!.. anlaşılan o ki bu ibare medreseden tekkeye adam kaptırma tehlikesine (!).. binaen kaleme alınmış.. (yani) medreseden tekkeye varmak adeta yüz kızartıcı bir suç olarak telakki ediliyor.. bu "ayak kayması" nın cezası da bir şefkat tokadına (celal yüzlü cemal muamelesine) istihkaktır diye noktalanmış.. fesubhanallah!..

halbuki medreseden tekkeye giden âdem cehalete yelken açmıyor: bilakis el-İlim deryasında "yüzme öğrenmeye" gidiyor.. zaten tekkelerin işleri medreselerin ilimlerinden ayrı değil ki.. bu rahatsızlık (şikayet) niye!.. tekkeler kendi başına müstakil bir kurum değildir: bağlı bulunduğu medrese ilimlerinin (tefsir hadis fıkıh..) "zevk" (u idrak) edildiği mahallerdir.. Aziz Hüdai hz.nin (ks.) ne zoru vardı da kendisi bir Müderris (prof.) ve devletin resmi Kadılık mertebesinde iken Üftade (ks.) dergahına başkesti?.. (bunun gibi sayısız misaller var)..

tekke ile medrese aynı Ana dalın (şeriatın) branşlarıdır.. biri zahirini diğeri hakikatini derpîş eder.. mesela bugün Mevlana Mahmud efendi hz.ne (ks.) giden şu nasihatı almaktadır: " oğlum hem ilim (ulum-i Şer'iyye) oku.. hem Tarikat-i aliyye vazifelerini yap.." konu bu kadar açık ve basit.. ama molla said efendi (rh.a) öyle anlaşılıyor ki tarikat ve tekkeyi bir nevi ruhbaniyet gibi görüyor.. tarikat ve tekkenin zamana ve cemiyete uymadığını iddia etmesi bize bunu tefhim ettirmektedir..

arkadaş biz deriz ki: Risale kanaat edilecek "İş" değildir.. zira teşnegâna hiç bir şey vaad etmiyor.. âb-ı hayat tarikat ve tekkelerdedir.. o sebeble büyük müfessir ve mutasavvıf ismail Hakkı bursevi hz. (ks.) "Hangah Deryadır.." buyurmuş.. imdi, deryanın resmini çizip mahiyetini okumakla o deryaya dalmak, içinde yüzüp kulaç atmak bir değildir..

hz.Şems-i Tebrizi (ks.) konya'ya teşrif ettiği zamana değin Müderris Celaleddin efendi (Mevlana) adam boyu bir çerağın altında sabahın ilk ışıklarına kadar kitab ve risale okurdu.. ama hazret o devre için "hamdım" diyor..dikkat!.. sonra noldu?.. hz.Şems-i ma'şuk geldi bütün kitapları risaleleri suya fırlattı.. ve ilk dönem Molla Celaleddin hz. ile 6 ay boyunca halvet buyurdular.. ve daha o ilk dönemin ardından Mevlana-i rumi hz. (ks.) "yandım.. kül oldum.." demeye başladı.. tarikat ve tekkenin ihtilal açan tealluku ile bir zaman sonra fetih ve tahakkuk hasıl olunca "maksad-ı aksa" ne idiğin ortaya çıkıvermişti.. ve artık o zata "Mevlana Hudavendigar" diyeceklerdi..

arkadaş!. tekke ile medresenin mahreç mahalli birdir eğer tekkeyi medreseye idgam etmezseniz (hele tekkeyi tepmeye çalışırsanız) lahn-ı celi (ağır ve açık hata) işlersiniz.. ki bu revişle ilmel-yakin bile hayal olur nerde kaldı ki aynel-yakin "gerçek" olsun...

imam-ı Gazzali hz.nin (ks.) terceme-i hali tekke ile medresenin beraberliğine bir delil-i katiadır.. hazret Şam'da minare-i Beyza'da tam 11 yıl halvet buyurdu.. bu zaman zarfı içinde bir yandan Tarikat üzre ibadet ve mücahede eyledi diğer yandan ilim ve telif-i kütüb ile meşgul oldu.. buna rağmen: "makamı tevhid-i Ef'alde idi.." dediler.. şu kamette bir zat bile Tarikat neme lazım?.. dememiştir iyi anla..

Allame Mevlana Molla Fenari hz. (Ra.) bile şeyh Hamiduddin-i Aksarayi hz.ne (ks.) [Somuncu Baba'ya] bir talebe olmaya can atmış da bu risalecilere ne oluyor ki kendilerini ehl-i Kemal'den müstağni addediyorlar.. biz aslında 'Asıl Kabahat'in mebdeine (üstada) işaret ederken bugünküleri "Emîr'sizlikten" sakındırıyoruz.. (yani üstad etmiş siz etmeyin diyoruz..) zira işin mebdei (olan zat) haline mağlub olduğu yüzden ma'zurdur ama bugünküler mazur değil mes'uldür..

madem ki üstad said efendi bir Şeyh (Mürşid) değil ve risale-i nur da bir Tarikat (Yol) olma hassesine malik bulunmuyor.. o vakit kişi hiç kimsenin iznini (emrini istişaresini) almaya gerek görmeden (helallik diler eyvallah deyip çeker gider ve ) pekala bir Mürşid-i kamile intisab edebilir.. insan Mürşid-i kamil dururken onu bırakıp nakıs bir şeyhe varırsa cürm olur.. veya bir mürşidden diğerine geçecekse izin alır.. (emir ve istihareye tabi' olur)..

"ey ahali hangahlar zaten kapandı nereye gidiyorsunuz?.." siz güneş dururken "niye bu yerlere (lambalara) heves ediyorsunuz?.." diye sitem eden şikayetlenen rahatsız olan bu zatı Allahu Teala (iyi taraflarına hürmeten) ma'zur ve mağfur eylesin..amin...

20. mes'ele: 16. maddeye şerh.. ve 19. mes'eleye zeyl..

fakir bunları yazarken şöyle bir soru sorulabilirdi: sen yukarıda (16.mes'elede) bize dedin ki her kitab (satır ve sahife) sâmittir.. oysa Hz.Peygamber (sav.) buyurmuş: " İlim üçtür: kitabün nâtıkun konuşan kitap.. sünnetün kâimetün yerleşen sünnet.. ve-lâ edri ve bilmiyorum?.. demektir.." bunun (2 zıd mananın) telifi -izahı- nedir ola?..

el-cevap: Kitap bir itibara göre sâmit diğer itibara göre natıktır.. mesela Mesnevi-i şerif cahillere göre kurt koyun masalı olmak üzere natıktır.. âlimlere göre kelam-ı mevzun üzere: ilim hikmet ve irfan olmakla natıktır.. âriflere göre ise mağz-ı Kur'an ve dükkan-ı Vahdet olmakla natıktır.. şimdi, aşıkların ve ariflerin ındinde ki natık olma sıfatı avam ve cahile göre kapalıdır: o sebeble "sâmit" sıfatı ıtlak edildi..(hatta buna alimin anladığı şey de dahildir).. fefhem cidden..

şu Hadis-i şerif dahi 1 ibarede 3 itibar-ı (İlmîyi) cemm eylemiştir.. masdarı: cevamiul-Kelim hazreti (sav.) olunca buna şaşmak olmaz.. zira O Resul (hiç bir zaman) hevadan konuşmaz çünki -daima- Vahy-i İlahi ile müeyyeddir.. es'Salatü ves'Selamü aleyke Yâ Rahmeten lil-alemin ve Yâ Sâdıkal-va'dil-Emin...

Kitabın natakası (öğretmesi) ile bilinecek ilimlerle (hayata ikame ettiğin) şu Sünnet'lerden alacağın ilimler bir ve beraber değildir.. mesela, Sakal sünnetinin vücubu (gereği ve ehemmiyeti) üzere Süleymaniye kütübhanesinin "natakası" kadar hikmetler faziletler ve sevaplar okusan o Sünnet sana sâmittir: eğer bırakman gereken o Sakalı ha bire traş edersen..

(yani) Sünnetin o hususda sana sağlayacağı semerelerden (ilm-i huzurî'den) mahrum kalırsın demektir.. şu mahrumiyet: sahib-i Şeriat: Hakk'ın (cc.) hükmüdür.. [de ki: eğer Allahı seviyorsanız...] Nübüvvet-Penah efendimizin (sav.) Sakal-ı şerifine tealluk eden mütabaat Nurunun yerine hiç bir şeyi (ne ilim ne hizmet ne sadaka..) keffaret olarak koyamazsınız.. o kimyayı ancak Sakal (fizik-şekil) karşılıyor.. bu yalnızca bir misal.. diğer bütün Sünnetleri de böyle anlayalım (ve mutlaka ihya etmeye çalışalım) inşallah..

"ve-lâ edri.." el-İlmin üçüncüsü: "Bilmiyorum" demektir.. üstad bediüzzaman (rh.a) şu (nutuksuz) ilmin (itibar-ı sırrînin) çaşnisinden bî-mezak olduğu için olsa gerek kimseye "Bilmiyorum" diyememiştir.. nitekim: kaldığı otel kapısına levha astırıp "her soruya cevap verilir soru sorulmaz" dediği meşhurdur.. bizim buralarda palas pandıras gezen bir meczub vardır bir gece bu fakire şöyle dedi: " alimallah ben her şeyi bilirim: her şeye cevap yetiştiririm diyen insan yalan söyler.. oğlum, insan her şeyi bilmez belki bazı şeyleri iyi bilir.. Fikih oku Fikih..! "

Fahruddin-i Razi hz. (rahimehullah) tefsir-i Kebir'inde " ihdinas'Sıratal-Müstakim" ayetini tefsir ederken "hidayet ne ile elde edilir?" soruyor.. demiş ki: 2 şeyle beraber elde edilir.. 1. istidlali ilimle 2. tezkiye-i nefs ve tasfiye-i derûn ile... iş bu tarifde medrese bilişi ile âsitane revişi mezc edilmiştir.. terazi son derece hassas.. Divane Mehmed Çelebi hz.nin (ks.) son demlerinde "âh ki biz sırat-ı Müstakim'den baîd imişiz !.." dediği meşhurdur.. (ne manaya geldiği mahallinde tedkik oluna)..

imam-ı Rabbani efendimiz hazretleri (ks.) buyurmuştur: "..bir insan dış yüzünü Şeriat ve Sünnet ile donatıp güzelleştirdikten sonra Tarikata intisab edip çalışması (batınını da güzelleştirmesi) gerekir.." bakınız bu cümlede Tarikat ilimden ve amelden de öte özel bir "İş" olarak isbat ediliyor.. Tarikat ne oldu?.. Batın işçiliği.. Gönül mimarlığı...

ee sen şimdi nasıl dersin ki o işi risale-i nur temin eder.. yahu risale-i nur bi kitap be kardeşim kitap.. onun öğrettiği şey Şeriat ilimleri Sünnet amelleri bile değildir.. o yüzden onun okunduğu yerlere "medrese" bile demezler.. oralar risalehânlara kulak kabartılan birer sohbet meclisidir yalnızca.. "..eynes'sera ves'Süreyya.. sahra nerde süreyya yıldızı nerde ?.." Tarikatın menziliyle (ufkuyla) risalenin hesabını yap bakalım şimdi...

Tekkeler Allah'ın (cc.) ve Habibi Muhammed Mustafa'nın (sav.) "İradesi" ayakları altında ezilip toz haline gelmiş zatların buram buram Gül ve Lale kokuları (eserleri) saçtıkları yerlerdir.. "arif isen bir gül yeter kokmağa cahil isen gir bağçeye yıkmağa" demişler.. buzlu dağdan gelip bağdan adam kovmaya (soğutmaya) çalışanlar (m.ali Kaya gibiler) bilsin ki "bizi alan almış satan satmıştır" Elhamdülillah...

Gubâr-ı pâyine almam cihanı ya Resulallah

Değişmem mûyine heft âsumanı ya Resulallah

Duyunca makdem-i teşrifin Âdem sulb-i pâkinden

Değişti habbeye bâğ-ı Cinanı ya Resulallah...