Yazdır

MÜDAHALE Dergisinin Ebubekir Sifil Hocayla Mülakatı

Yazar: Ebu Hureyre. Posted in Ebubekir Sifil

emperyalizme/kapitalizme/modernizme EDEBÎ MÜDAHALE dergisi son sayısında Ebubekir Sifil hocayla bir mülakat yaptı. Önemine binaen bu mülakatı iktibas ediyor ve Edebî Müdahale dergisine muvaffakiyetler diliyoruz.

E.M.: Allah’ın selamıyla öncelike… Uzun yılardan beri İslam ve modernizm üzerine yaptığınız ilmi çalışmalar başta olmak üzere, edebi alandaki eserleriniz ve gazete yazılarınızla da dikkatle izleniyorsunuz. Genç sayılabilecek bir yaşta yayımladığınız seri kitaplarla Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Fazlur RAHMAN, Süleyman ATEŞ ve Hayri KIRBAŞOĞLU gibi ilim adamlarının görüş ve yaklaşımlarını eleştirel bir bakışla incelediniz. Yaşar Nuri ÖZTÜRK’le ilgili ‘Modern Fetvalar -Çağdaş Hurafeler’ isimli bir kitabınız daha mevcut ayrıca. Siz ‘Modern İslam Düşüncesi’ derken tam olarak neyi kast ediyorsunuz? Bir genel çerçeve çizmenizi istesek sizden?
E.S.: Bismillâhirrahmânirrahîm
Modern İslam Düşüncesi derken, Batı'nın Rönesans, Reform, Aydınlanma gibi süreçlerden geçerek geldiği modern dönemde ortaya konulan varlık tasavvurunu, din ve dünya telakkisini, bunların oluşturduğu fikriyat ve değerler sistemini kast ediyorum. Bu sistemin merkezinde Batılı insan vardır. Onun dini dışlayan, insandan başka otorite kabul etmeyen, nesneler alemi dışında bir hakikat bulunmadığını iddia eden pozitivist, rasyonalist, seküler fikriyatını kast ediyorum.
Elbette Batılı insana mahsus bu fikriyat ve değerler sistemi, Batı'nın ekonomik, askerî, teknolojik… alanlardaki baskın konumu sebebiyle İslam aleminde de etkili olmuş, bir takım Müslümanların Batı'nın geldiği bu noktayı mutlaklaştırması sonucu İslam Dünyası'nda bir "çözülme ve tuğyan" süreci başlamıştır: "Batı, geldiği bu noktaya Protestan din anlayışı sayesinde gelmiştir. Dolayısıyla biz de ancak eski/klasik din anlayışımızı terk ederek bu noktayı yakalayabiliriz" şeklindeki bu peşin kabul, Ümmet-i Muhammed'i itikaddan fıkha, Sünnet'ten Kur'an'a bütün varoluş alanlarında Batılı değerler sistemi doğrultusunda bir "yabancılaşma"ya, bir "savrulma"ya itmiştir. Kasdettiğim budur.
E.M.: Modernitenin araçlarından ve hediyelerinden(!) biri olarak ‘teknoloji’ ye nasıl bakılmalı? Teknoloji; hayatımızda durduğu yerin , yani modern tabirle -kolaylaştırdığı yaşantımızın- göbeğinde bize sırıtıyor mu dersiniz?
E.S.: Zihnî planda bizi en fazla zorlayan alan burası sanki. "Modernite fikriyat ve zihniyet olarak kötü, ama araba kullanmayalım mı? Modern tıbbın imkânlarını elimizin tersiyle itelim mi?"…
Henüz zihnen modernitenin bütün verilerini ("hediyelerini") reddetmeye hazır değiliz.Elektrikler kesildiğinde hayatımız kararıyorCep telefonunu almadan dışarı çıktığımızda beynimizi evde unutmuş gibi oluyoruz.
Tabii ki bir yandan modern hayatın içinde yaşarken öte yandan teknolojiyi dışlamak, ondan uzak durmak pratik olarak mümkün değil. Ama en azından insanlığın binlerce yıl o olmadan pekala yaşadığını, hatta daha iyi yaşadığını unutmamak, bunun hala mümkün olabileceğini zihnimizde kabul etmek durumundayız. Bari zihnimizde "bize ait" böyle bir bölge bulunsun değil mi? Hatta bir adım daha ileriye giderek şunu söyleyelim: Fıtrata uygun yaşamak ancak teknolojinin kurguladığı sanal dünyanın egemenliğinden kurtulmakla mümkün
E.M.: Fikri manada gelenekçi-modernist ayrımının en keskinleştiği nokta konuya alaka gösterenlerin bildiği üzere ‘hadis-sünnet’ meselesidir. "Hadislerin naklinde beşer unsurunun yer alması’’ v.b argümanlarla sünnetin bağlayıcı olmadığını, hadis rivayetlerine güvenilemeyeceğini söyleyenlerin amaçları ne olabilir?
E.S.: Gelenekçi-modernist ayrımını kabul etmediğimi söyleyerek başlayayım müsaadenizle.Bu tehlikeli ve "tuzakbir ayrımAdına "gelenekdenilerek kategorize edilen şeyin alternatifi olabileceğini tazammun ve telkin ediyor. Oysa Sahabe'nin anlayıp yaşadığı İslam'ın alternatifi yoktur. "Var" diyenler şu veya bu ölçüde/biçimde "tahrife maruz kalmış" bir din ile tedeyyünü kabullenmiş olanlardır.
Sorunuza gelecek olursak, hadislerin naklinde beşer unsuru bulunduğu doğrudur. Ama bir doğru daha var: Kur'an'ın naklinde de aynı "beşer unsuru" devrededir. Tek başına bu unsur belirleyici ise niçin Kur'an'ın naklinde problem teşkil etmiyor da Sünnet'in ya da hadislerin naklinde ediyor?
Bu sorunun cevabı çok kolay değil mi: Çünkü Allah Teâlâ Kur'an'ı koruyacağını vaat etmiştir. Ama Sünnet/hadisler için böyle bir vaat yoktur!
O zaman şöyle soralım: Allah Teala Kur'an'ı ne suretle korumaktadır? Gökten melekler inip mushaf-ı şerifi kanatları arasına alıyor da "Zikir" o şekilde mi korunuyor?
Tabii ki hayır. Kur'an, bu ümmetin hafızası ve Kur'an hafızları vasıtasıyla korunuyor.
İyi ama hadisleri de bu ümmetin hafızası ve hadis hafızları korumuyor mu? Evet, gerçek bu. Bu ümmet Kur'an'ı "Kur'an hafızları" vasıtasıyla koruduğu gibi hadisleri de "hadis hafızlığı" müessesesi vasıtasıyla korumuştur/korumaktadır.
Peki "uydurma hadisler"?
Evet "uydurma hadis" vardır. Tarih içinde, özellikle Tabiun döneminin ortalarından itibaren hadis uydurucuları görülmeye başlamıştır. Bu doğru.
Ama unutmayalım, "uydurma Kur'an" diye bir şey de var. Özellikle bir kısım şiiler Kur'an'ın aslının Hz. Ali tarafından korumaya alındığını ve "beklenen mehdi"nin zuhuruyla birlikte o Kur'an'ın yeniden ortaya çıkacağını söylemiyor mu?
Hindistan'ın Bankipur şehrindeki Genel Şark Kütüphanesi'nde, elimizdeki Mushaflardan farklı olarak "Nureyn suresi" ve "Velayet suresi" diye iki sure ihtiva eden bir mushaf var. Şii alim et-Tabersî'nin, "Faslu'l-Hitâb fî İsbâti Tahrîfi Kitâbi Rabbi'l-Erbâb" isimli bir eseri var. İmamiyye şiasının, Kur'an'ın Sahabe tarafından tahrif edildiği şeklindeki genel kanaati doğrultusunda Kur'an'ın tahrif edildiğini ispat etmek üzere kaleme alınmış bir kitap bu.
Yani Kur'an'ın tahrif edildiği şeklinde bir iddia var. Bu tahrifi sözümona isbat eden eserler var ve uydurma bir Kur'an var.
Dolayısıyla "Uydurma Kur'anvakıası Kur'an'ın hakikatine zarar vermediği gibi, "uydurma hadisvakıası da hadisin hakikatine zarar vermez. Allah Teala bu ümmetin hadis alimleri vasıtasıyla hadislerin sahih olanını olmayanından ayırmış ve hadis hafızları vasıtasıyla da onları korumuştur. Mesele budur.
E.M.: "Kuranı anlamada Müslümanların geçmişte oluşturdukları tecrübe tarihin çöplüğüne terk edilmelidir?" diyen Modern yerli İslamiyatçılar bu "geleneğin" yerine neleri öneriyorlar?
E.S.: Modern değerleri ve o değerler doğrultusunda konuşturulmuş/yorumlanmış bir kitabı.
E.M.: Oryantalistlerin yerine ikame edilen 'yerli istişrak hareketleri' denilince neleri anlamalıyız? Ve bu bağlamda ‘Oryantalizm, modernizmin gayr-i meşru çocuğudur’ sözünüzü nereye koymalıyız?
E.S.: Yerli istişrak hareketi, İslam'ı gayrimüslim şarkiyatçıların anladığı gibi anlayan, ama bizimle aynı dili konuşan, ismi aramızdan birilerinin ismiyle aynı olan insanların oluşturduğu bir hareket. Bidayetten Postmodern döneme kadar İslam alimleri, Müslüman araştırmacılar her fırsatta müsteşriklerin iddialarına reddiye yazdı, cevap verdi. Ama geldiğimiz noktada o iddiaları artık bizzat "içimizden" birileri dile getiriyor. Kur'an'ın –haşa– Efendimiz (s.a.v)'in sözü olduğu, dolayısıyla içinde pek çok hata bulunduğu; tarihsel bir metin olduğu, dolayısıyla 7. yüzyıl Arabistanının sosyo-kültürel ve tarihsel ortamında vücut bulmuş bir metnin bugüne söyleyeceği pek bir şey olamayacağı, elimizdeki metnin otantik olmadığı, Kur'an'ın evrensel olmadığı, Efendimiz (s.a.v)'in –haşa– kadınlara düşkün olduğu… gibi yüzlerce, binlerce hezeyan bunlardan sadır oluyor artık. Yerli istişrak hareketi böyle bir şey…
Zannediyorum tesbitte bir hata var: "Modernizm Oryantalizm'in gayri meşru çocuğudur" olması lazım. Kastedilen şudur: İslam modernizmi, varlık alanını çok büyük ölçüde Oryantalizm'e borçludur. Çünkü her şeyden önce Oryantalistlerin İslam ve Müslümanlar hakkındaki temel tezlerinin doğru olduğu gibi bir önkabulle yola çıkıyor. İkinci olarak da Oryantalistlerin oluşturduğu zihnî yapı üzerinde hareket ediyor. Yani "Müslümanların geri kalmasının sebebi din anlayışlarıdır. Esasen İslam, 7. yüzyıl arabına yönelik olarak, onu "adam etmek için" tasarlanmış bir dindir ve bu yönüyle çağdaş dünyaya verebileceği bir şey yoktur. Hatta çağdaş dünyayla bütünleşmek için İslam'ın büyük ölçüde bir revizyon/reform hareketine ihtiyacı vardır."
Bu oryantalist tesbit İslam modernistlerinin biricik çıkış noktasını oluşturuyor.
Arkasından "redd-i miras" yaparken İslam modernistleri, yine büyük ölçüde oryantalistlerin ürettiği bilgi birikiminden istifade ediyor. Onların metot ve lojistik destekleriyle yol alıyorlar.
E.M.: Kuran'a bizzat başvurmak, adeta alimlerin ve ariflerin varlığını reddetmek, bir nevi İslam'ı protestanlaştırmak mıdır? Bunu nasıl anlamalıyız?
E.S.: Kur'an'a bizzat başvurmak, sadece alimlerin, ariflerin varlığını reddetmekle değil, bütün bir İslamî anlayış ve birikimi reddetmekle eşanlamlıdırMeselenin "Kur'an'ı anlama çabasıgibi masum söylemlerle perdeleniyor olması kimseyi aldatmamalı. Zira bu tavır bir "farklılık arayışı"nın, daha doğrusu "farklı din arayışı"nın ürünüdür. Sahabe'den bize intikal eden İslam, Kur'an'a bizzat başvurma ihtiyacı hisseden çevreleri rahatsız ediyor. Farklı, yeni ve "çağa uygun" bir din arayışı peşindeler. Bunu bulabilirler mi? Teorik olarak evet. Ama buldukları o şeyin "İslam" olma şansı yok.
Herkesin kendi heva ve hevesleri doğrultusunda hüküm koyacağı "ben böyle anlıyorum" demenin hazzını tepe tepe yaşayacağı bir ortam arayışı var. Allah Teala'nın muradını yakalamanın peşinde olmakla çağdaş değerlerle çatışma teşkil etmeyen bir din peşinde olmak arasındaki fark, İslam'a teslim olmakla İslam'ı teslim almak arasındaki fark kadardır.
E.M.: Peki, genel olarak mealleri, özel olarak da meal okuması yapılmasını nasıl buluyorsunuz?
E.S.: Niçin meal okunduğuna bağlı. Türkiye'de uzun yıllar Hasan Basri Çantay merhumun meali gibi birkaç meal vardı sadece. Sonra bir şeyler oldu, meallerin sayısı akıl almaz bir hızla arttı. Ne oldu da böyle oldu? İnsanlar Çantay mealinde ne bulamadı da yeni meal arayışları gündeme geldi? Mesele Kur'an'ın muhtevasından haberdar olmak ise Çantay meali bunu pekala yapıyor?
Demek ki burada bir "farklılık arayışı" var. Bilhassa meal okumayı teşvik eden çevrelerde önerilen mealin hangisi olduğuna da dikkat etmek lazım. Niçin Çantay meali ya da Bilmen yahut A. F. Yavuz meali değil de Esed meali veya Y. N. Öztürk meali yahut İslamoğlu meali?
Bu, gerçekten iyi okunması gereken bir süreç. İnsanlara "Allah kelamıdiye bir kısım meal yazarlarının sakat din tasavvurları, yetersiz ve nahif Kur'an anlayışları ve bozuk itikatları pazarlanıyor. Söz konusu Allah kelamı olunca da akan sular duruyor tabii.
İnsanımız şunu anlamalı: Meal okuyarak din öğrenilmezÖyle olsaydımeal olgusunun ortaya çıkıp yaygınlaştığı modern zamanlara gelinceye kadar bu ümmetin dininden-imanından habersiz yaşadığını söylememiz gerekecekti!…
Elbette Kur'an'la irtibatımız daim olmalıElbette Rabbimizin bizden ne istediğini bilmek durumundayızAma bunun yolu meal okumak değildirBunun yolu "ilahî kelam"ı olabildiğince bütün yönleri ve anlam katmanlarıyla dikkatimize sunun İslamî ilimler ve onların vücut verdiği eserlerdir. Akaid'den fıkha, tefsirden hadise ve bunların usullerine kadar devasa bir dünya var önümüzde. Cihan devletlerine ve evrensel medeniyetlere vücut vermiş bir müktesebattan bahsediyoruz. Ufkuyla, ceraset ve cesametiyle, derinlik ve dirayetiyle büyük insanlar ve büyük toplumlar inşa etmiş olan bu müktesebat, bugünün insancıkları ve toplumcukları söz konusu olduğunda kifayetsiz kalıyor???
Bedbaht âna derler ki, elinde cühelanın
Kahrolmak için kesb-i kemâl-i hüner eyler
Bedbaht olan biz miyiz, bize ağır gelen o sıklet mi, onu da varın siz dillendirin…
Efendimiz (s.a.v) bu dini insanlara "tebliğ" yanında "beyan" göreviyle de muvazzaftı. Demek ki O'nu görmezden gelerek, O'nun beyanlarına ve rehberliğine kulak tıkayarak Allah'a kul olmak mümkün değil.
Meal Müslümanlığı bize –kendisini öyle takdim etmese de– fiilen Kitabullah'ın, Peygamber olmadan da anlaşılabileceğini telkin ediyor. Hatta bunun "en sağlam" iş olduğunu, bir "vecibe" olduğunu söylüyor. Yahudilerin Peygamber'e (Hz. Musa -a.s-) rağmen bir Yahudi şeriatı ortaya koymalarını ve Hz. Musa'dan sonra gelen peygamberlerle bu şeriatı muhafaza adına mücadele etmelerini çağrıştıran bir durumla karşı karşıyayız.
Meal olgusu bizi hadisten, tefsirden, fıkıhtan, akaidden uzaklaştırdığı ölçüde tehlikelidir.Çünkü meal olgusu bütün bu ilimleri dünyamızdan uzaklaştırarak kocaman bir boşluk oluşturuyor. Bu boşluğu kim/ne doldurur? Kaygım bu sorunun cevabının nasıl verileceği noktasında…
E.M.: Sizin sorduğunuz bir soruyu yine size tevcih etsek? Ali İmran 31. ayette Allah’ın sevgisi peygambere itaat şartına bağlanmıştır. Bugün elimizdeki sünnet/hadis malzemesi 'güvenilir' değilse, o takdirde bizim Peygamberimize itaat etme ve böylece Allah tarafından sevilme şansımız yok olmuş mu oluyor?
E.S.: Bu "çanak soru" için teşekkürler:) Bunu Kur'aniyyun'a (meal Müslümanlarına) sorarsanız size "Peygamber'e itaat, onun insanları Allah'a çağıran sesine kulak vermek, tebliğ ettiği Kur'an'a itaat etmektir" gibi şeyler söylerler. Artık "Tefsir" yok, "Hermeneutic" var!!
İşin şakası bir yana, Kur'an-ı Kerim'de bizi Peygamber (s.a.v) Efendimize itaate ve ittibaya çağıran, O'na muhalefeti yasaklayan, O'nda bizim için, Allah'a kavuşmayı arzu edenler için güzel örnek bulunduğunu nazara veren ayetler var. Bütün bunlar bize bu dinin Resul-i Ekrem (s.a.v.)'siz anlaşılmasının ve yaşanmasının, O olmadan Allah Teala'nın rızasına kavuşmanın mümkün olmadığını ihtar edip duruyor.
Hal böyleyken bize ne oluyor ki bu dini O'nun rehberliğine burun kıvırarak anlamanın ve yaşamanın mümkün olduğu gibi yahudivari kuruntulara zihnimizde yer açabiliyoruz?
E.M.: Yine sizin ifadenizle "Hz. Peygamberin (sav) eğitiminde yetişmiş, vahyin inişine bizzat tanıklık etmiş ve İslam'ın gelecek kuşaklara aktarılmasında kilit rol üstlenmiş bir nesil olması hasebiyle" sahabeye bakışımız nasıl olmalıdır? Tevbe suresi 100. ayet ortada dururken, onları 'sıradan insan' mı sayacağız?
E.S.: Din'i onların anladığı gibi anlama ve onların yaşadığı gibi yaşama hassasiyetinde olan insanlar için Sahabe nesli vaz geçilmezdir. Efendimiz (s.a.v)'in Sahabe konusundaki tavsiye ve talimatları bizim Sahabe telakkimizin oluşumunda en temel belirleyicidir.
Sahabe'yi devreden çıkardığınızda yerine bir şey ikame etmeniz lazımŞia bunu aslı-faslı olmayan bir "Ehl-i Beytsöylemiyle yapmaya çalışmış ve sonunda o pak Ehl-i Beyt adına uydurulmuş binlerce yalanın vücut verdiği bir literatür oluşturmuştur.
Mu'tezile bu noktada kısmen aklı ikame etmeye çalışmış, kısmen Ehl-i Sünnet'in Usul literatürünü benimsemek zorunda kalmıştır.
Biz Sahabe'yi metodolojik mecburiyetler sebebiyle değil, Kur'an ve Sünnet emrettiği için baş tacı yaparızElbette bunun metodolojik neticeleri de olmuştur/olacaktır
Sahabe'ye yönelik arızalı bir algı, din telakkisini bütünüyle etkisi altına alır. Zira Kur'an'ı da Sünnet'i de bize nakleden onlardır. Ya Kur'an, Sünnet, Sahabe ekseninde bir Müslümanlık yahut bir kısmı tarihten taşınan, bir kısmı da günümüzde vücut bulmuş olan bid'at anlayışların vücut verdiği sanal ve kurgusal din anlayışı… Ümmet böyle bir yol ayrımında şimdi.
E.M.: Ömrünü 'geleneğin defterini dürmeye' adamış ve geçmişi 'bin yıllık kutsal ahmaklık' ilan etmiş olan Fazlur Rahman (veya Afgani, Abduh, R. Rıza gibi) modernistleri (ve bunların ülkemizdeki temsilcilerini) tanımanın pratik yolları nelerdir?
E.S.: Tabii ki bu konularla ciddi biçimde ilgilenenlerin, bu saydığınız isimlerin ve onlarla aynı kulvarda seyredenlerin bizzat kendi eserlerini okuması gerekir.
Ama yine de soruyu cevapsız bırakmış olmamak için şunu söyleyeyim: Bir kimse İslam'ın itikadıyla, ahkâmıyla, kurumları ve kitabiyatıyla "yenilenmesi/reforme edilmesi" gerektiğini söylüyorsa, modernisttir. Kimin ne düşündüğünü merak eden sokaktaki insan, konuşanların nasıl bir dil kullandığına dikkat etsin. Bir kimse "gelenek/sel", "klasik", … diyor ve bunlara olumsuz anlam yüklüyorsa, "çağdaş/lık", "yenilik/çilik", "reform/ıslah/ihya" diyor ve bunlara da olumlu anlam yüklüyorsa, bu dinin kaynaklarının tarihselliğinden bahsediyorsa, dinin birtakım hükümlerinin gözden geçirilmesi ve çağa uygun yeni hükümlere yer açılması gerektiğini söylüyorsa, "dinde değişim" öngörüyor ve bunu teşvik ediyorsa, fıkhın beşerîliğini savunuyorsa, Kur'an ve Sünnet'in günümüzde farklı yorumlanabileceğini söylüyorsa… modernisttir…
E.M.: Geçen yıl Ankara İlahiyat ‘da yapacağınız konuşmanız herhangi bir gerekçe gösterilmeden iptal edilince, konu basına büyük sansür olarak yansımıştı. O meselenin aslı nedir? Ankara ekolü ile aranız nasıl?
E.S.: Olayın aslını doğrusu ben de tam olarak bilmiyorum. Sadece fakülte yönetiminin engel çıkardığı yolunda bazı duyumlar aldım. Ankara ekolü ile aramız nasıl? Ankara ekolü dendiğinde akla gelen isimlerden birkaçıyla şahsî tanışıklığım var. Rastlaştığımızda selamlaşırız. Birbirimizden hazzetmediğimizin onlar da farkında ben de farkındayım. Ama şahsen kimseyle kanlı-bıçaklı değilimBen meselelere zecrî uygulamalarla, blokajlarla, sansürlemelerle değil, konuşularak hal yolu aranmasından yanayım.
Üniversiteler kimsenin şahsî mülkü değil; oralar bu milletin, hepimizin. Üstelik "üniversal" anlayışın hâkim olması gereken yerler. Talep benden gitmemiş, oradaki öğrencilerden gelmiş. Ama neylersiniz ki herşey her zaman kâğıt üstündeki gibi yürümüyor.
E.M.: 10 yılı aşkın bir süredir Milli Gazete’de bizce oldukça kıymetli yazılar yazıyorsunuz. Bunların bir kısmı daha önce kitaplaştırılmıştı. Bir fikir adamı olarak Milli Gazete’de yazmanın size ‘sesinizin daha kısık çıkması, nispeten daha dar bir çevreye seslenmek’ gibi handikaplar yaşattığına inanıyor musunuz? Böyle bir açıklamanız olmuştu sanırım; ‘beni Milli Gazete’de yazıyorum diye okumayanların kendileri kaybediyor’ mealinde.
E.S.: İnanın ki "geniş kitlelere hitap etmek, etki alanımı genişletmek"… gibi şeylere hiçbir zaman ihtiyaç duymadım. Görevimin, bildiğim/inandığım doğruların insanlara ulaştırılmasından ibaret olduğunu düşünüyorum. Benim için önemli olan, inandıklarımı "rahatça" yazmak. Bir de ben "faiz haramdır" diye yazarken, yanı başımda bir banka reklamının arz-ı endam etmemesi… Gerisini çok önemsemiyorum. İsteyen internet vasıtasıyla yazdıklarıma zahmetsizce ulaşabiliyor…
E.M.: Mavera, 7 iklim, Dergah gibi kallavi dergilerde edebi ürünleriniz de yayımlandı aynı zamanda. Dergilerle ve edebiyatla olan ilişkiniz ne durumda?
E.S.: Çok iyi olduğunu söyleyemiyorum ne yazık ki. Meşguliyetler arttıkça, sınırlı bir zaman diliminde daha fazla şey yapma mecburiyeti kendini dayattıkça seçmeci davranmak zorunda kalıyorsunuz…
E.M.: Şiir sizin için ne ifade ediyor? AyrıcaViva La Muerte-çiçeklerini kanla renkleyenler için-şiirinin bir hikâyesi var mı?
E.S.: Şiir kaybedilmemesi gereken insanî hassasiyetin zirve noktasını teşkil ediyor benim için. Modern insan kalbini unuttu, beyniyle yaşıyor. Ağlamayı unutmuş insan, korkulası insandır. Müslüman olsa da böyledir…
Viva La Muerte şiirinin bir hikâyesi elbette varAma anlatamamBeni mazur görün.
E.M.: 16 Temmuz Hareketi için gazetedeki köşenizde oldukça yüreklendirici ve onore edici bir yazı yazmıştınız. Son dönemdeki aktivist-eylemci ruhu ve genel manada gençlik hareketlerini nasıl buluyorsunuz? Bu ateşten bir kıvılcım çıkar mı dersiniz?
E.S.: Bu kıvılcımdan bir ateş çıkar mı; doğrusu bununla ilgilenmiyorum. Kıvılcımı çaktıran, dilerse ateşi de tutuşturur. Bizim mükellefiyetimiz kıvılcımı oluşturmak.
Gençlik hareketlerinin önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir şartla; gençlik dönemi gibi gelip geçici olmaması için sırtını sağlam bir birikime dayamak zorunda. 16 Temmuz'un arkasındaki birikim, o gençlerin bu topraklara inanması, yerli ve kökü derinlere uzanan bir aidiyet bilinciyle hareket ediyor olması. Bu vesileyle onları bir kere daha tebrik ediyor, muvaffakiyetlerinin devamını diliyorum.
E.M.: Daru’l-Hikme isminde ilmi araştırmalar yapan bir oluşumun-blokun içinde yer alıyorsunuz. Daru’l-Hikme nasıl kuruldu, neler amaçlıyor, neler yaptı bugüne kadar?
E.S.: Türkiye'de ve yurt dışında eğitim almış bir grup genç hoca arkadaşın, hep ifade etmeye çalıştığımız hassasiyetler çerçevesinde yapılması lazım gelen hususlara mütevazı bir katkı olabilir mi düşüncesiyle vücut verdiği bir oluşum Daru'l-Hikme. Birbirleriyle tanışıklıkları, benimle münasebetlerinden daha eskiye dayanıyor. 90'lı yılların sonlarına doğru yollarımız kesişti. 2000'lerin ortası gibi de birlikteliğimizi Dâru'l-Hikme bünyesinde sürdürüyoruz.
Yola çıkarken önümüzde bu kadar yoğun bir ilgi ve bu kadar büyük bir boşluk bulacağımızı doğrusu tahmin etmiyorduk. Bu milletin, özellikle de genç nesillerin aidiyetleriyle arasına ciddi manialar konulmuş/konuluyor. Bir küçük işaret fişeği attığınızda "işte bu" diyor ve yanınızda yer alıyorlar. Belki önceleri tereddütler oluyor, gel-gitler yaşanıyor; ama sonunda sular mecrasını buluyor elhamdülillah.
İmkânlarımız ölçüsünde yürüyoruz. Halka açık seminerlerimiz var. İslamî ilimlerin hemen her dalında. Sohbet tarzı seminerler var ayrıca. Kitap neşriyatı ve tabii ki Rıhle.
Bugüne kadar bu ülkede Ehl-i Sünnet adına konuşan, varlığını bu zemine inşa etmiş bulunan kimselerin/çevrelerin –tamamı demeyelim– ama önemlice bir kısmı Ehl-i Sünnet'i adeta istismar ettisömürdü, tükettiBunun belki kendilerine dünyalık sağladığını düşünüyorlar.Sağlamıştır da
Ama "karşı tarafadaha çok şey kazandırdı bu arızalı yapılarOnların arızaları üzerine söylemler geliştirildi ve oradan bu milletin öz varlık alanlarına, itikada, fıkha, Kitap-Sünnet telakkisine salvolar yapıldı/yapılıyor.
Bütün bunlar, hak ettiği ölçüde ilmî ve ciddi biçimde mukabele görüyor mu? Bu işin –tabirimi mazur görün– "parsasını" toplayanların bu tarakta hiç bezleri olmadı. Onların böyle bir derdi olmadı. Dolayısıyla bir anlamda onların kırıp-döktüğünü toparlamak da bize düşüyor.
Allah utandırmasın…
E.M.: Şia’ya nasıl bakıyorsunuz?(sosyolojik, itikadi ve siyasi olarak)
E.S.: Hayli detay isteyen bir soru. Kitaplık çapta cevap vermek lazım. Kısaca arz edeyim:
Şia dediğimiz yapı, içinde farklı fraksiyonları barındırıyor. Bir ucunda Hz. Ali (r.a)'ı ve onun soyundan gelen belli isimleri –haşa– "ilah" olarak gören İsmailiyye, Karamita, Nusayriyye, Dürziye; diğerinde Ehl-i Sünnet'in hemen yanıbaşında duran ve bir-iki mesele dışında yüzde yüz Ehl-i Sünnet gibi düşünüp inanan Zeydiyye'nin yer aldığı geniş bir yelpaze…
Ama günümüzde ağırlık, merkezi teşkil eden İmamiyye/İsnaaşeriyye şiasında. İran devrimiyle birlikte ivme kazanan, Irak'ta Saddam yönetimine son verilmesiyle gücüne güç katan ve yayılma ve etki alanını genişletme politikasına hiçbir zaman ara vermeyen şia, itiraf edelim ki, propaganda araçlarını çok güzel kullanıyor. "Ümmet'in birliği", "Kudüs" gibi hassas alanlar üzerinde sonuç getirici politikalar üretiyor. Şia'nın gerçek yüzünü tarihte birçok kere görmüş bir milletin evlatları bugün Şiilik tehlikesi karşısında uyarı görevlerini yapanları "mezhepçilik"le itham edebiliyor. Oysa İsrail'in son (2009) Gazze saldırısı ve halen devam eden Suriye olayları konusundaki tavrı İran'ın gerçek niyetini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor…
İslam Dünyası için bir tehlike Şiilik ise, ikinci tehlike Vehhabilik, üçüncü tehlike de İslam modernizmi'dirBunlar ilginç ve paradoksal biçimde birbirlerini besleyen yapılardırÜçünün arkasında da devlet erkleri vardır.
Dediğim gibi uzun boylu konuşulması gereken bir mesele…
E.M.: Mavi Marmara gemisi ‘müslümanların hamle sıralarını doğru kullanıp kullanmadıkları’ konusunda bir takım eleştirilere maruz kalmıştı bildiğiniz üzere. Siz Mavi Marmara gemisini ve sonrasında yaşanan elim hedisenin ümmette oluşturduğu aşk-ı şuuru nasıl değerlendiriyorsunuz?
E.S.: Mavi Marmara'nın Kudüs'ün kurtuluşu için –Filistinli kardeşlerimizin içeriden yürüttüğü mücadeleyi paranteze alırsak– dışarıdan atılmış ilk gerçekçi adım olduğunu düşünüyorum. O filodaki siviller, devletlerin yapamadığını yaptılar. Önemli bir psikolojik eşik onlar sayesinde aşılmış oldu.Bugün yaşanmakta olan ve adına "Arap baharıdenen süreçte Mavi Marmara'nın rolü bulunduğunu kim inkâr edebilirMüslümanların Filistin için, Kudüs için "hamle sıralaması"diye bir gündemi mi varmışKim ne yapmış da Mavi Marmara gönüllüleri mani olmuşAllah o yolda canını verenlerin şehadetini kabul buyursun, gazilere de ecr-u cezil ihsan eylesin.Onlar bu ümmetin göz bebekleri
E.M.: Geçtiğimiz ay İhsan Eliaçık Hoca ile birlikte bir televizyon programında karşılıklı olarak görüşlerinizi ifade etmiştiniz. İhsan Eliaçık’ın; ‘zamanın sözü’ ‘Hz. Ebuzer’i n ruhunu yeniden tesis etmek’ ‘sosyal adalet meselesi’ ‘yoksulluk ve sefaletin yeryüzünü terk etmesinin sağlanması’ ‘mülksüzlük’ ‘bireysel değil toplumsal zenginlik’ gibi fikirlerini paylaşmıyor musunuz mesela? Program esnasında ‘1400 yıllık İslam geleneği’ne sık sık vurgu yapmanız bu düşünceleri güzel ama sloganik, kulağa hoş gelen ama temelsiz bulduğunuza mı dalalet?
E.S.: Hz. Ebu Zerr ruhu İslam'ın Sahabe tarafından ortaya konulan kolektif iradesini temsil etmiyor. O güzide sahabî bu konuda diğerlerinden farklı düşünmüş ve davranmış. O onun içtihadıdır diyelim. Sahabe'nin geneli tarafından paylaşılmayan bir tavrın genelleştirilmesi, mutlaklaştırılması ve "İslam'ın hükmü" gibi takdim edilmesi doğru değil.
Sosyal adalete evet, ama İslam'ın hiçbir zaman vaat etmediği, gerçekleşmesini teşvik etmediği ve gerçekçi bulmadığı "yoksulluk ve sefaletin yeryüzünü terk etmesi", "bireysel değil, toplumsal zenginlik" gibi hususlar konusunda rezervlerim var.
Yoksulun elinden tutulması İslam'ın emridir. İnsanların başkalarının hakkını-hukukunu gasp ederek servet sahibi olması gayri meşrudur, yasaktır, haramdır. Özellikle küresel, bölgesel ve yerel ölçeklerde toplumsal kesimler ve bireyler arasındaki gelir dengesizliğinin uçuruma dönüştüğü bir dünyayı İslam kesinlikle onaylamaz! Müslümanların parayla, servetle, mülkle, dünyalıkla ilişkileri tarih boyunca hiçbir zaman bugünkü gibi çarpık ve gayri meşru olmadı. Bugün Ümmet-i Muhammed olarak yaşadığımız en önemli problemlerden biri "dünyevileşme"dir.
Bütün bunlar tamam. Ama buradan hareket ederek, "meşru yollardan zenginleşmek mümkün değildir" derseniz orada işin mahiyeti değişir. Eğri oturup doğru konuşalım: Ne Kur'an ne de Sünnet, zenginlerin, ellerinde ne var ne yoksa fakirlere dağıtmasını emretmiştir! Bu fıtrata ve eşyanın tabiatına aykırıdır. Zengin bu dünyada zenginliğiyle, fakir de fakirliğiyle imtihan ediliyor. İslam hiçbir zaman fakirleri zenginlerle maddî anlamda eşitlemek gibi bir gaye gütmemiştir. Bunu bu şekilde ifade eden ne bir Kur'an ayeti ne de bir Nebevî beyan var. Bunu onlara biz söyletiyoruz.
Hatta şunu söyleyeyim: Bir seferberlik başlatılsa ve zenginler, ellerindeki serveti fakirlerle sonuna kadar paylaşmaya teşvik edilse, ben bunu bütün kalbimle desteklerim. İslam böyle gönüllü bir hareketi yasaklamaz. Benim itirazım, İslam'ın böyle bir şeyi emrettiğinin, hedeflediğinin söylenmesinedir. Bu, Kur'an'a ve Sünnet'e söylemedikleri bir şeyi söyletmek anlamına gelir ki, "tahrif"tir!
E.M.: Batılı ve Doğulu bir çok entelektüeli etkilemiş sosyolog-düşünür Ali Şeriati’nin fikirleri ve eserleri sizi de etkiledi mi? Hiç istifade ettiniz mi kendisinden?
E.S.: Gençliğimde birkaç kitabını okumuştum. Kendisinden istifade ettiğimi söyleyemem.
E.M.: Modernizm’e karşı uygulanabilir esaslı bir reçeteniz var mı? Ya da en genel manada ‘Ne yapmalı?’
E.S.: "Hap" çözümlerden oldum olası uzak durdum. Zahmetsiz, masa başı kurgularla kotarılmış çözüm önerilerine hiç inanmadım. Hepimiz tek tek yorulacağız, terleyeceğiz, gayret edeceğiz. Yaptığımız/yapacağımız şey ne olursa olsun, bu böyledir. Tek tek bireylerin "ben ne yapmalıyım" demesi ve üstüne düşeni yapması lazım.
Modernitenin "imkânlarından" tecerrüt ederek yaşamayı göze almak bunların başında geliyor. İçinde yaşadığımız ve bizi çepeçevre kuşatmış bulunan dünyaya itiraz etme iradesini elde bulundurmakta ısrar etmek önemli. Ben şehirde yaşamayabilir miyim? Buzdolabı, cep telefonu, asfalt yollar, bilgisayar… Bunlar olmadan hayatımı sürdürmeyi göze alabiliyor muyum?
"Bunların bir "fikriyat" ve "zihniyet" olarak "modernizm"le ne ilgisi var?" diyecekseniz size Max Weber'inThe Protestant Ethic And The Spirit of Capitalism'ini okumanızı tavsiye edeceğim.
E.M.: Ebubekir Sifil’in en büyük hayali nedir?
E.S.: İslamî ilimlerin tedris ve tederrüsü meselesinin hak ettiği ciddiyetle ele alındığı günleri görmek.
E.M.: Bu güzel röportaj için çok teşekkür ediyoruz, son olarak Müdahale dergisi okurlarına veya yazarlarına söylemek istediğiniz bir şey var mı?
E.S.: Teşekkür ederim. Sa'yiniz meşkûr, ameliniz makbul olsun. Müstakim yürüyüşünüzde muvaffakiyetlerinizin devamını temenni ederim.

Son Eklenen Twittler


Warning: file_put_contents(/home/reddulmu/public_html/giris/cache/widgetkit/twitter/twitter-e3bf79a10858f577c0bd8e2e5c04b5a2.php) [function.file-put-contents]: failed to open stream: Permission denied in /home/reddulmu/public_html/giris/media/widgetkit/widgets/twitter/twitter.php on line 191

Ali Haydar Efendi Babamın şeyhi ona verdiği icazette dedi ki; kim bunun (Ali Haydar Efendinin) elinden tutarsa, şeyhlerden duymadığı,

Reddul Muhtar

Mahmud Efendi K.s : "Aman göreyim sizi, rabıtaya dikkat edin. Bana bir şey olmaz demeyin."

Reddul Muhtar

her gün hanefi mezhebinden on muhaddis alim inşallah

Reddul Muhtar