Fıkh-ı Ekber Şerhi | Sırat Köprüsü Babı
“İçinizden hiçbiri istisna edilmeksizin hepiniz mutlaka oraya varacaktır. Bu rabbinin katından kesinleşmiş bir hükümdür.” [1]
İmam Nevevî “Sahih-i Müslim” şerhinde bu konuda şöyle diyor:
“Bu âyetteki varmaktan maksat, Sırat üzerinden geçmektir.” Sahih-i Müslim'de şöyle rivayet ediliyor:
“Sırat, Cehennem üzerinde uzanmış bir köprüdür. Kıldan ince, kılıçtan keskindir.” [2]
Bazı rivayetlerde ise şöyle gelmiştir:
“Sırat köprüsü, Cehennem ehlinden bazılarına kıldan ince olacak, bazılarına vadi gibi geniş olacak.” [3]
Başka bir rivayette ise şöyle gelmiştir:
“Cehennemin üstünde iki tarafından Sırat köprüsü kurulur. Ümmeti ile birlikte bu sırattan ilk geçen ben olacağım. O gün peygamberlerden başkası konuşmayacaktır. O günde peygamberlerin sözleri:
“Allah’ım, selâmet ver, Allah’ım, selâmet ver” şeklinde olacaktır. Cehennemde Hurma dikeni gibi dikenler vardır ki bunların büyüklük mikdarını Allah'tan başkası bilmez. İnsanlar amelleri sayesinde oradan geçecekler. Bir kısmı ameli ile kurtulacak, bir kısmı da o dikenlere takıldıktan sonra kurtulacak.”[4]
Bir rivayette de şöyle deniliyor:
“Müminler sırattan göz yumup açıncaya kadar kısa zaman içinde geçecek, bir kısmı da şimşek gibi geçecek. Bir kısmı iyi koşan at gibi, bir kısmı kuş gibi, bir kısmı binek gibi geçecektir. Kurtulan müslümandır. Cehennem dikeninde tırmalanan Cehennem ateşine düşecek.” [5]
Bu meselede Mûtezile'nin çoğunluğu muhaliftir.
“Sizden hiçbir kimse yoktur ki oraya girmesin.” âyetinden kasdedilenlerin kâfirler olduğu da söylenmektedir. Bu âyet şöyle tefsir ediliyor: “Vâridüha”deki vürûd'dan maksat, girmek ve ebedî olarak kalmaktır. Yâni kâfirler ebedî olarak Cehennem'de kalacaklardır. Çoğunluk, hasr-ı ifade edeceği gibi bu âyetteki vürûd kelimesinin umumî olarak mütalâa edilmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Bir rivayete göre de vürûd'un mânası Cehennem'in üstünden geçmektir. Cennet ve Cehennem ehli geçerken belli olurlar. Bir söze göre de vürud kelimesinin mânası girmektir. Ancak, geçerken yerine ulaşma durumları değişik olur. Çünkü Hz. Cabir'den rivayet edildiğine göre, bu âyetin mânasından sorulduğunda Resûlullah sallellahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor:
“Vurûd, girmektir. İyi, yahut kötü hiç kimse yoktur ki Cehenneme girmesin, Cehennem'den geçerken onun ateşi, İbrahim aleybisselâm'da olduğu gibi müminler için selâmet ve soğukluk olacaktır. Hatta, öyle ki bu soğukluktan ötürü Cehennem'de bir gürültü olacaktır.”
Bir rivayette de şöyle buyuruluyor:
“Ey mümin, geç. Zira senin nurun benim alevimi söndürmüştür.” diyecek.”[6]
Cabir (R.A.)'dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber'e bu meseleden sorulunca şöyle buyurdu: “Cennet ehli Cennete girince, birbirine şöyle diyecekler: Rabbimiz, bize ateşe gireceğimizi vaad etmemiş mi idi? Bu sorular üzerine kendilerine şöyle denilecek: Siz ateşe girdiniz, fakat ateş sönmüştü.” [7]
Müminlerin de Cehennem ateşinden geçmeleri,
“Şüphesiz, kendilerine bizden saadet vermek gerekenler, işte bunlar. Cehennemden uzaklaştırılacaklardır.[8] âyetine aykırı düşmez. Zira buradaki uzaklaştırılacaklardır, sözünden kasdedilen mâna, Cehennem azabından uzaklaştırılacaklardır, demektir.
Mücahid'den rivayet edildiğine göre, müminin Cehennem ateşine girmesi, dünyada iken vücuduna humma sıtma hastalığının isabet etmesidir. Çünkü Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: .
“Sıtma hastalığının şiddeti, Cehennem alevindendir.” [9]
Mücahid'in bu sözü, dünyada sıtma hastalığına yakalanan müminin günahlarının affedileceğine, dolayısıyla Cehennem ateşine girmeyeceğine hamledilmiştir. Yoksa, Cehennem ateşini hiç görmeyecek demek değildir.
Bir görüşe göre, vürûd kelimesinden maksat, Cehennem ateşi etrafında diz çökmeleridir. Nitekim şu âyet-i kerîme de buna işaret etmektedir:
“Sonra Allah'tan korkanları kurtaracağız, zalimleri de toptan Cehennem'de bırakacağız.” [10]
Keşşaf sahibi, Mutezilenin ileri gelenlerinden olduğu halde bu meseleyi aynen zikretmiştir. Mutezile Sıratı toptan inkâr etmiştir.
[1] Meryem: 19/71.
[2]
[3]
[4] Buhari, c. VII, s. 204, Rikak /52, Bu son rivayeti Buharî'de aynen zikredilmiştir.
[5]
[6] Ahmet b. Hanbel Müsnet c. s. 324.
[7]
[8] Enbiyâ: 2I/101.
[9] Buharî, Bed'ul-Halk; Müslim, Selam 28.
[10] Meryem: 19/72.


