El-Akîdetü't-Tahâviyye ve İtikâdî İhtilaflara Giriş Pazartesi, 23 Mart 2009
Tahâvî Akîdesi, İmâm Tahâvî'ye nisbet edilen El-Akîdetü't-Tahâviyye adıyla meşhur olmuş bir akide metnidir. Müellif Tahâvî'nin ifadesiyle Hanefî mezhebinin üç büyük imamının, İmâm-ı Azam Ebu Hanife Numan b. Sâbit, İmâm Ebû Yusuf ve İmâm Muhammed eş-Şeybânî'nin görüşleri çerçevesinde Ehl-i Sünnet itikadını anlatmak üzere telif edilmiş bir akide kitabıdır…İslâm inanç esaslarını çok özlü ifadelerle ele alan, şiirimsi bir kıvamda anlatan önemli bir kaynak eserdir… Kendisinden sonraki dönemlerde yüz yıllar boyu, sadece Hanefîlerin değil; kendisini Ehl-i Sünnet olarak tanımlayan bütün çevrelerin referans saydığı kitaplardandır. el-Akîdetü't-Tahâviyye ve Selefî Akımlar Günümüzde kendilerini Selefî olarak tanımlayan çevreler de el-Akîdetü't-Tahâviyye'ye bigâne kalamamaktadır. Bu kitap üzerine yapılan şerh, talik, tahkik, tehzip çalışmalarının çoğunu Selefîler yapmıştır. Şu anda benim bilgisayarımda, pdf kütüphanesinde el-Akîdetü't-Tahâviyye üzerine 6 tane, Suud merkezli, Selefîlerce yapılmış şerh ve talik çalışması var. Bunlardan bir tanesi el-Akîdetü't-Tahâviyye'de geçen ilmî kavramları ele alan, bunları açıklayan ve el-Akîdetü't-Tahâviyye okumalarına başlamadan önce talebeye belirli bir seviye kazandırmayı hedefleyen bir çalışma. Dr. Muhammed b. Abdurrahman el-Humeyyis'e aittir. Bu zatın ayrıca Hanefî mezhebi imamı İmam-ı Azam'ın itikadî görüşleri üzerine özel çalışmaları var. İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin itikadî görüşlerini ele alan hacimli bir çalışma. Yazar Selefî meşreplidir. el-Akîdetü't-Tahâviyye Eşarîler, Mâtürîdîler, hatta Selefîler… Kendini Ehl-i Sünnet olarak tanımlayan bütün çevrelerin üzerinde ittifak ettiği bir metindir. Ancak bu noktada şunu da ifade etmem gerekiyor; bazı aşırı Selefî akımlar, Vehhâbî denilen kesimler el-Akîdetü't-Tahâviyye'de bile tenkit edebilecekleri malzemeler bulabilmiştir. Mesela diyorlar ki: "bu metinde kelamcıların sonradan geliştirmiş olduğu bazı kelâmî kavramlar var. Bunlara hiç yer verilmemeliydi. Sözgelimi müellif Tahâvî, Cenâb-ı Allah'ın bir haddi (sınırı), gayesi (sonu) yoktur. Yani bir sınırla sınırlanmış/kuşatılmış değildir gibi konulara yer vermiştir." Yani hadd ve gaye gibi sonradan kelâm kitaplarına girmiş bazı kavramları kitabında kullanmış olmasını bile kabullenemeyen böylesine aşırı selefî bir kanat da var. Malum bunların temel yaklaşımı "akidecilik"tir; kelam ilmine, kelâmî çalışmalara, kelâm geleneğine şiddetle karşı çıkarlar. Bu sadette Eşarîliği, Eşarîleri, İmam Eşarî'nin takipçisi olan Bâkıllânîleri, Cuveynîleri ve Gazzâlîleri de sert bir dille eleştirirler. Görüşlerinde yanlış bir şey olup olmadığını bir tarafa bırakarak "neden siz Kelam ilmini benimsediniz? Niçin bu konuları tartıştınız?" diye en azından bundan dolayı ağır bir dille tenkit ederler. Ez cümle söylemek isteriz ki: Tahâvî akidesi kendini Ehl-i Sünnet olarak tanımlayan bütün çevrelerin kabul ettiği, benimsediği, vazgeçemediği, yüzyıllar boyu Ehl-i Sünnet itikadının özlü bir anlatısı olarak kabul ettiği bir kitap. Akaid-Kelâm Malum, yaşamış olduğumuz dönem Müslümanların zihniyet olarak ciddî anlamda bir kırılma ve kriz yaşadığı bir çağdır. Müslümanların, inanç esaslarının belli bir bölümünde ciddî anlamda tavize zorlandıkları, gizli ya da aşikâr olarak kendi inançlarından dolayı ayıplandıkları ve inançları üzerine ciddî anlamda soru işaretlerine maruz bırakıldıkları bir dönemde yaşıyoruz. Çok açık örnekleri var. Hemen hepimizin televizyon ekranlarında bizzat seyrederek ya da seyredenlerden duymakla öğrendiğiniz bir takım hususlar… Hz. İsa'nın nüzûlü meselesi… Peygamberlerin göstermiş olduğu bazı mucizelerle ilgili tartışmalar… Kur’ân-ı Kerim'in mahiyeti… Vahiy tarihsel midir değil midir?... Gibi konular bugün çok popüler bir dille, yediden yetmişe sıradan insanların bile duyup kafalarının karışacağı bir dille insanlara deklare ediliyor… Zihinler bulandırılıyor. Müslümanların zihniyetinin bulanmış olduğu bu dönemde tekrar zihniyetimizi İslâm itikadı, akaid ve kelâm dediğimiz, yüzyıllardan beri büyük İslâm müctehidlerinden tevarüs ettiğimiz o esaslar üzerine yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Bulanıklığı yeniden bertaraf edip o berrak Müslüman zihniyetini yeniden yakalamamız gerekiyor. Bunun için bizim hareket alanımız, üzerine konuşlanacağımız, güç alacağımız, kendisinden meşruiyet sağlayacağımız alan/zemin, akide zeminidir… itikattır… İslâm itikadıdır. İslâm itikadı derken de Ehl-i Sünnet çizgideki İslâm itikadını kastetmekteyiz. Dolayısıyla Dâru'l-Hikme'nin düzenlediği akaid ve kelâm seminerlerinin birinci dereceden böyle bir ehemmiyeti var. Düne kadar, çocuk yaşlardan itibaren camilerde, yaz kurslarında, mahalle mekteplerinde İslâm itikadına dair, âmentü esasları, "imanın şartları altıdır", "İslâm'ın şartı beştir" vb. kısa kısa ilmihâl bilgileri gibi İslâm itikadına dair zihinlere kazınmış, silinmesi zor olan bir itikadiyât zemini oluşturuluyordu. Bugün belki bunlar hala devam ediyor ama gelinen noktada İslâm itikadı üzerine uyandırılmak istenen şüpheler, fitneler bu düzeyde bir itikad bilgisiyle, küçük yaşlarda ezberlenmiş, hafızalara kazınmış bir akide bilgisiyle mukavemet edilecek türden değil. Daha detaylı, itikadımızı doğrudan Kur’ân ayetleriyle, Hz. Peygamber Efendimiz'in hadisleriyle, daha önceki İslâm âlimlerinin ittifakıyla/icmaıyla, onların görüşleriyle destekleyecek hem ruhumuzu hem zihnimizi aynı anda aydınlatacak, durultacak ve tatmin edecek bir açıklıkta ve güçte itikad bilgisi edinmemiz gerekiyor. Bunun için de hem bir başlangıç olması açısından, hem de güvenilirliği açısından, sık sık Kur’ân ayetlerine atıfta bulunması cihetiyle El-Akîdetü't-Tahâviyye bizim için biçilmiş kaftandır. Bu yüzden El-Akîdetü't-Tahâviyye ile başlıyoruz. Ancak Allah'ın izniyle bunun devamı kesinlikle gelecektir. Özellikle kelâmî nitelikli eserlerle devam edecektir. Akaid ve Kelamın tanımı: Akaid ve kelâm dediğimizde özü itibariyle aynı şeye işaret ediyoruz. Bu iki ilmin ifade ettiği mefhum ve mazmun aynı şeydir. İkisi de İslâm inanç esaslarını konu alan, onları anlatan, "bir Müslüman neye nasıl inanmalıdır?" sorusunun cevabını islâmî delillerle, İslâmî akılla ortaya koymaya çalışan bir ilimdir. Ana konuları ve hedefleri itibariyle akide ile kelâmın birbirinden farkı yoktur. Sözlük anlamı itibariyle akide akd kökünden gelir. Akd, bağlamak demektir… İnsanın kendisine kalben bağlandığı şeye akide deniyor. Biz bir şeye iman ettiğimizde, Allah vardır, birdir, eşi, benzeri ve ortağı yoktur, mekândan münezzehtir gibi böyle maddeler halinde sıralayabileceğimiz itikad esaslarına biz iman ettiğimiz zaman sadece onları bilmiş olmuyoruz, sadece kitaptan okuyup da bir kültür edinmiş olmuyoruz; kalbimizle onlara bağlanmış oluyoruz. Bunlara birer akide denmesi bu anlama geliyor. Biz Allah'ın varlığına kendimizi kalben bağlıyoruz. Kendimizi ona ait hissediyoruz. Bu iman esaslarıyla biz bir kimlik inşa etmiş oluyoruz. Kalbimizi, ruhumuzu, aklımızı ve bütün benliğimizi biçimlendiren, şekillendiren, yeniden tanımlayan bir kimlik inşa etmiş oluyoruz. Bu kimliğin adı: Müslüman. هو سماكم المسلمين "O, sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi." Bizim temel kimliğimiz budur. Kelâm ise söz demektir. Tefîl babından mastardır. Konuşmak ve söz anlamlarına gelir. Daha sonradan hicrî 3. yüzyıl ve hicrî 4. yüzyıl itibariyle akaid konuları, İslâm inanç konuları üzerine ciddî tartışmalar yaşanıyor. Gerek doğrudan önceki asırlarda bilinen ve takarrur eden İslâm inanç konuları, gerekse daha sonradan bir şekilde İslâm inanç esaslarıyla irtibatlandırılan diğer konular yoğun bir şekilde ele alınmış… Mesela ma‘dûm bir şey midir? "Yok", bir şey midir? "Yok", şey diye isimlendirilebilir mi? Bu mesele doğrudan bir akaid konusu değildir ama akaid konusuyla bir irtibatı var. Yine, cevher-araz meselesi; cevherler ve arazlar hâdis midir değil midir?... Cevherler kaç parçadan oluşmuştur?... Cisimler kaç parçadan oluşmuştur?... Cüz’un lâ yetecezza (parçalanamayan son parça) var mıdır yokmudur?... Yoksa cisimler tekdüze birleşik bir bütün müdür?... Ya da parçacıklardan mı oluşur?... Bunlar aslında birinci dereceden, fizik konularıdır ama bir şekilde o dönemdeki tartışmalar içerisinde bu konular İslâm itikadıyla da ilişkilendirilmiş. Yani bunlar üzerinde yapılan tartışmaların şu veya bu şekilde çözümlenmesi, olumlu ya da olumsuz anlamda, bildiğimiz temel İslâmî ilkelerle yakından bağlantılı hale gelmiş. İşte bu tartışmalar bir üslup olarak genelde talim-taallüm usûlüyle değil de daha çok tartışma yoluyla olduğu için, yazıyla değil de sözle icra edilmesi sebebiyle bu konuları ele alan ilme / literatüre/kitaplara kelâm adı veriliyor. Konuları söz ve tartışma usulüyle hâsıl olduğu için bu ilme kelâm deniyor. Taftâzânî, Şerhu'l-Akâid'de bunun birçok sebebini sayıyor. Ben burada birkaç tanesine temas edeceğim. Genelde o dönemde yazılan, bu tartışmaları konu edinen ve bizim bugün kelam kitapları dediğimiz o kitaplarda konu başlıkları "el-kelâmu fî kezâ, kezâ ve kezâ/falan konu hakkında kelam budur, Cenâb-ı Allah'ın kıdemi konusunda kelâm budur " şeklinde ele alındığı için de bu ismi aldığı söyleniyor. Yine Ehl-i Sünnet'in büyük kelamcılarından Şehristânî'nin zikretmiş olduğu bir vecih daha var. Şehristânî mantık-felsefe ilişkisini gündeme getiriyor ve diyor ki: Felsefî ilimler için mantık ne önem ifade ediyorsa, nasıl bir pozisyon işgal ediyorsa, fıkıh, hadis, tefsir, akide vd. İslâmî ilimler için de kelâm öyle bir önem ve işlev ifade ediyor. Normalde felsefî ilimler –ki o dönemde felsefî ilimler el-hikme/hikmet kavramıyla ifade ediliyor… Hikmet ilimleri ya da hikemî ilimler diye tasnif ediliyor. Bunun alt kategorizasyonunda el-hikmetü'l-ilâhiyye (metafizik), el-Hikmetü't-tabîiyye (fizik felsefesi), el-hikme er-riyâziyye (matematik felsefesi) var. Yani o dönemde fizik, matematik vb. ilimler hep felsefenin çatısı altında, felsefenin bir kolu olarak ele alınırdı. Bu ilimler sonradan felsefeden koptular. Felsefe için mantık o gün ne önem ifade ediyordu? Felsefeyi o günkü bütün bilimsel faaliyetleri tazammun eden bir ilim olarak düşünürsek mantık bütün bu bilimsel faaliyetler ve bilimsel düşünme için ne ifade eder? Her birisi için ana kanun ifade eder. Mantık bütün bilimsel çalışmaların ana kanunudur. Mantıkta verilen temel düşünme yasaları, bir fikri ifade etme yasaları ya da ifade edilen bir fikri eleştirme yasaları, doğru fikir ve bilgi oluşturmanın formel şartları mantık ilminde ele alınır. Mantık ilmi bu desteğiyle bütün bu felsefî bilgiye temel ölçütlük/kıstaslık vazifesi görmüş olur. Bir felsefî teori, mantık ilminin kriterlerine ne kadar uygunsa o kadar bilimseldir ve o kadar hakikattir. Eğer mantık ilminin ölçütleriyle örtüşmüyorsa o kadar felsefe ve hikmet dışıdır. İslâmî İlimlerin Kelâm İlmiyle İrtibatı Kelam için de aynı şey söyleniyor. Deniyor ki kelâm da İslâmî ilimler alanında, fıkıh, tefsir, hadis vd. alanlarda aynı mantık gibi temel ölçüt konumundadır. Yani siz herhangi bir fıkhî meseleyi çözümlerken ya da tefsirle ilgili herhangi bir ayeti açıklarken veya hadisle ilgili herhangi bir mütalaa ortaya koyarken kelâm denilen İslâm inanç esasları ilminin ortaya koyduğu ölçülere uygun davranmak zorundasınız. Ortaya koyduğunu mütalaa kelâmın öngördüğü esaslara uymazsa bu bilgi gayr-i islâmî olur; müslümanca olmaz. Daha avâmî bir ifadeyle Müslüman, ilim yaparken, aklî faaliyette bulunurken, tefsirle, hadisle ilgili çalışma yaparken kendini İslâm inanç esaslarıyla sınırlı hissetmelidir… İslâm itikat esaslarına uygun hareket etmelidir. Ona uymayan mesela bir ictihad ortaya koyarsa bu ictihad daha başından merdud ve mehcurdur. Nasıl herhangi bir felsefî çalışma, bir mütalaa, bir teori mantığa uymadığında kabul edilemez sayılıyorsa İslâmî ilimler alanında ortaya konulan müzakereler, mütalaalar, fikirler, tesbitler ve ictihadlar da eğer kelâmın ortaya koyduğu ana esaslarla örtüşmüyorsa İslâmî sayılamaz ve reddedilir. Kelâm, mantıkla mukayese edilmiş… Mantık, konuşmak demek; nutk kökünden geliyor. Bunun Arapça diğer bir müteradifine kelâm demişler. Mantığa Yunancada logos (kelime) deniyordu. Kelâm da k-l-m kökünden kelâm, söz olarak tercüme edilmiş oldu. Şehristânî böyle bir vecih zikrediyor. Anlamlı bulunabilir. Toparlayacak olursak, sözlük anlamları itibariyle akide ve kelâm belki birbirlerinden uzak olabilir; akide daha çok işin itikad/inanç boyutuna temas ediyor, kelâm ise bunun biraz daha konuşma, tartışma ve cedel boyutuna temas ediyor. Böyle bir faklılık olması doğaldır. Çünkü kelâm doğası ve neşet ettiği ortam ve kültür itibariyle daha ziyade, tartışma ilmidir… tartışma sahasını ifade eder. Akide ise daha çok, ferdîdir, daha içkindir… Müslümanın kendinde, inanması gereken itikat esaslarıyla sınırlı bir alanı ifade eder. Kelâm ilmini bu anlamda, İslâm inanç esaslarını müdafaa ilmi, islâm inanç esaslarını dönemin akliyyâtına, ilmiyyâtına ve hikemiyyâtına uygun bir dille kendini ortaya koyma biçimi olarak da tarif edenler vardır ki bu yönüyle makul ve anlamlıdır. Ancak öz itibariyle akaid ve kelâmın konuları aynıdır, hedefleri yine öz itibariyle aynıdır. Fakat kelâm ilmi daha çok, önce Mutezile'nin elinde hicrî II. yüzyılda, daha sonra Ehl-i Sünnet kelâmı hazırlık dönemi diyebileceğimiz III. yüzyılın sonları, Muhâsibîler, Kalânisîler, İbn Küllâblar… Hicrî IV. yüzyılın başlarında Ebu'l-Hasan el-Eşarîler ve Ebu Mansûr el-Mâtürîdîlerle beraber, Ehl-i Sünnet ilimleri içerisinde bir ilim olarak bir alan ve saha olarak yerini alıyor. Hicrî IV. yüzyılın başında ekolleşmiş ve tekâmül etmiş olarak artık Ehl-i Sünnet'in de benimsediği bir alana dönüşmüş oluyor. Akide dediğimiz alan ise hicrî I. yüzyıldan itibaren var. Hicrî II. yüzyılda İmam Mâlik, İmam Şâfiî, İmam-ı Azam Ebu Hanife, bu imamlara nisbet edilen görüşler, bazı kitaplar –ki o dönemde daha çok el-Fıkhu'l-Ekber adıyla anılıyor- akide ilminin başından beri var olduğunu bize gösteriyor. Ama kelâmın daha sonradan özellikle Mutezile elinde doğduğunu ve Ehl-i Sünnet çevrelere daha sonradan intikal ettiğini biliyoruz. Kelâmın Ehl-i Sünnet dünyasına intikal etmesi konusunu şimdilik burada bir virgülle bölüp yine bu konuyu daha etraflıca ve derinlikli biçimde anlamamıza bir zemin olacağını düşündüğümüz ihtilaf meselesine değinmekte fayda mülahaza ediyorum. Daha sonra bu konuyu kaldığımız yerden devam ettiririz. Müslümanlar arasında ihtilaf nasıl başladı? Malum, Kur’ân-ı Kerim Mekke ve Medine'de tencîmen/peyderpey, özellikle belli olaylar, münasebetler, sorular, ihtiyaçlar üzerine nazil olmuş ve ortalama 23 yıllık bir nüzul süreci içerisinde tamamlanmış. Mekke Medine özeline baktığımız zaman, orada yaşayan insanların dinî durumu hakkında ufak bir soruşturma yaptığımızda karşımıza üç çeşit insan tipi çıkıyor: Müşrikler, Ehl-i Kitap ve Hanifler. Müşrikler Kureyş kabilesinde hâkim olan insan tipini ifade ediyor. Medine'de Evs ve Hazreç kabilelerine mensup Arapların benimsediği dinî tutumu ifade ediyor… O sınırlı havza içindeki insan tipine Ehl-i Kitap deniyor. Medine'de Ehl-i Kitab'ı ise daha ziyade Kurayza, Nadir, Kaynuka; daha sonra Medine'nin dışında Hayber Yahudileri olarak bildiğimiz, ağırlıklı olarak Yahudi sınıfında kendisini temsil ediyor. Bir de Hıristiyanlar var… Medine'de o zaman elli civarında Hıristiyan olduğu söyleniyor. Muhammed Hamidullah'ın tesbitidir bu. Üçüncü grup, Hanifler… Allah Rasûlü'ne yetişememiş, bir kısmı yetişmiş fakat onun peygamberliğine yetişememiş, ama Allah Rasûlü'nün tebşîrâtını duymuş, hissetmiş, anlamış ve Allah Rasûlü'ne hüsn-i zanla yaklaşmış, sadakat göstermiş ve bu hususta iyi niyetini ortaya koymuş olan kimseleri ifade ediyor. Özellikle Mekke'de bunların varlığını biliyoruz. Varaka b. Nevfel gibi örnekleri var. Kur’ân-ı Kerim'in özellikle itikada dair ayetlerine baktığımızda bunlarla ilgili, bunlara doğrudan temas eden ayetler pek yoğun değil. Daha çok Mekke döneminde müşriklere yönelik, onların şirk zihniyetini nakzeden, yıkan ve yerlebir eden hitaplar, ifadeler, deliller, temsiller ve tartışmalar var. Şirk, Allah'tan başka tapılmaya layık bir kısım varlıkların olduğuna inanan zihniyet demek. O günkü Arapların kendilerine göre putları, tanrıları ve ilahları var. Kâbe'de 300 küsür put var. Belirli merkezlere konulmuş büyük putlar var. Kur’ân-ı Kerim'in özellikle Mekke'de inen ayetlerine baktığımız zaman bu şirk zihniyetini reddeden, bunun bir saçmalık olduğunu ortaya koyan ifadelerle karşılaşıyoruz. Bunlardan bir tanesi meşhur; Daha sonra Ehl-i Sünnet kelâm kitaplarında burhân-ı temânu‘ olarak tesbit edilen ve üzerinde uzun ilmî mütalaalar serdedilen bir âyet var: أستعيذ بالله لو كان فيهما آلهة إلا الله لفسدتا "Eğer yer ve gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı yer ve gök fesada uğrardı" Düzen kalmazdı… Her tarafı kaos kaplardı. Yani çok tanrılı inanma biçimi aslında yeryüzündeki ahenk, düzen ve intizam açısından da saçmadır. Bu ayet bize bunu gösteriyor. Çünkü ilahlık mahiyetine, bu güce, bu mükemmelliğe sahip olan bir varlık hiçbir zaman karşısındakine boyun eğmez… Kendi iradesinin şu veya bu ölçüde sınırlanmasına ya da iradesine gölge düşmesine asla razı olmaz. "Bunlar kâinatı idare edecekler… idare ettikleri kainatın çok detay birtakım işleri olacak ve milyonlarca katrilyonlarca olay hadise ve detay gerçekleşecek… üstelik bütün bunlar bu ilahların iradesiyle gerçekleşmek zorunda olacak ve bunlar bir anlaşmazlığa düşmeyecek. Böyle bir şey düşünülemez. Bu, örfen imkânsızdır" diyor Taftâzânî. Bu delile en ihtiyatlı yaklaşan Taftâzânî bile örfen, âdeten böyle bir şeyin imkânsız olduğunu kabul ediyor ve bu ilahlar mutlaka bir yerde birbirleriyle çatışırdı diyor. Tanrıların savaşı başlardı. Tanrıların savaşı demek yerin ve göğün tarumar olması demektir. Dolayısıyla yerde ve gökte böyle bir ahenksizlik ve kaos yoksa, bir intizam ve uyuşum sözkonusuysa şu halde tevhid esastır, şirk batıldır. Bürhân-ı Temânu’ konusuna geldiğimizde bu konuyu tafsilatıyla ele alırız. Cenâb-ı Allah'ın bazen kendisini putlarla bir temsil içerisinde zikrettiğini görüyoruz. Allah Azze ve Celle size bir misal beyan ediyor. Düşünün; bir köle ki, bir hizmetçi ki her şeyi becerebiliyor… maharetli, akıllı… elinden her iş geliyor. Kendisine bir iş tevdi ettiğinizde yüzünüzü hiçbir zaman kara çıkarmıyor. Başka bir hizmetçi/köle düşünün ki sakar, beceriksiz, efendisinin sırtında bir yük gibi… elinden hiç iş gelmeyen çaresiz, beceriksiz zavallının biri. Yani putlar… Sizin taptığınız, kapısına gidip yalvardığınız ilahlarınızın size vereceği hiçbir şey yok. Onlar aslında sizin sırtınızda bir yük. Ama ben gerçek Rabbiniz, yerlerin ve göklerin Rabbi, kâinata her an müdahalesi bulunan, bütün işleri çekip çeviren, müdebbiru'l-umûr olanım. Ve bana yöneldiğinizde, samimiyetle benden istediğinizde ben isteklerinize cevap verenim. Oysa onlar isteklerinize cevap veremez. Yani o gün, köleleri olan, toplum içinde saygınlığı olan, köleleriyle iş bitiren, belki onları ticarette ve ziraatta kullanan ve köleleri üzerinden kendisinde az-çok bir tecrübe oluşmuş o günkü Arabın aklına, tecrübesine göre, Allah yeryer bu şirk zihniyetinin ne kadar saçma olduğunu, paganizmin ve politeizmin ne kadar saçma ve anlamsız olduğunu çeşitli ayetlerde, çıplak gözle net olarak görülebilecek biçimde anlatıyor ve insanları tekrar tekrar düşünmeye davet ediyor. Medine'de ise bakıyoruz, özellikle Bakara süresinin baş taraflarında Ehl-i Kitab'ın, Yahudilerin, İsrail oğullarının, Hz. Musa'nın getirmiş olduğu gerçek tevhid dininden nasıl saptıklarını, nasıl yozlaştıklarını ve zamanla dini nasıl ulusalcı, ırkçı muharref bir anlayışa dönüştürdüklerini anlatan, nasıl kendilerini tekebbür ve istikbar duygularına kaptırdıklarını açıklayan uzun uyarı ve nasihatler var. Onlarla yapılan tartışmalar var. قل فلم تقتلون أنبياء الله من قبل Allah Teâlâ bu ayetlerden birinde buyuruyor ki: "Onlara, 'son peygambere iman edin, Allah'ın indirdiği peygambere iman edin ki o Kur’ân sizin kitabınızı tasdik ediyor' dendiğinde derler ki 'biz sadece bize indirilene iman ederiz'. Cenâb-ı Allah diyor ki: O halde söyle onlara: madem siz size indirilene vaktiyle iman ederdiniz… Öyleyse neden Allah'ın size gönderdiği Benî İsrâîl peygamberlerini öldürdünüz? İşte Kur’ân'ın bu üslubu bir tartışmadır… Onları susturmaktır… ifhamdır yani. Medine'de özellikle Yahudileri, onların din anlayışını, itikadiyyatını, mesela kendilerini Allah'ın sevgilisi olarak görmelerini نحن أبناء الله وأحبائه demelerini Kur’ân-ı Kerim, şiddetle reddediyor. Bir de Mekke'de Dehriyyûn diye bilinen bugünkü ateistler gibi Allah, peygamber hiçbir şeyi kabul etmeyen bir grup da var. Bunlar "her şey zaman içinde olmuştur" diyerek her şeyi dehre/zamana nisbet ediyorlar. Bu kâinatın kendi kendini bir şekilde devamlı yenilediğini, bütün bu işlerin, düzenin, intizamın kendi kendine deveran ettiğini düşünen bir taife… Ayetlerde bazen bunlara da atıflar vardır. Bütün bunların kendi kendine olamayacağını beyan eden, özellikle kâinattaki düzeni, intizamı, ahengi ve mükemmelliği anlatan ayetlerde bunlara da ciddi reddiyeler vardır. Ehl-i Kitap meyanında bütün peygamberlere iman vurgusu var. "آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ Arap müşriklerin öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmeleri, Kur’ân-ı Kerim'de sık sık ve'l-yevmi'l-âhiri şeklinde öldükten sonra dirilmeye atıfta bulunan ayetler de bu itikadı ve bu zihniyeti reddetmiş oluyor. Melekler, meleklerin mahiyetiyle ilgili özellikle Kureyş müşriklerinin, melekleri Allah'ın kızları olarak gören sapkın inançlarını zemm u reddeden ayetler bu manada hatırlanabilir. Kur’ân-ı Kerim'de özellikle itikadî alanda gerek Ehl-i Kitab'a gerek Mekkeli müşriklere, gerekse Dehriyyûn diye bilinen tanrıtanımaz taifeye karşı ciddi anlamda akl-ı selim çağrısında bulunan ve akl-ı selîm işletildiği takdirde bütün bu inançların çürüklüğünü ortaya koyan çok açık tasvîrî aytler var. İşte bu ayetlerle bir taraftan, Müslüman olmayan o çevreler uyarılmış veya reddedilmiş oluyor… düşünce ve fikirleri nakzedilmiş oluyor. Bir taraftan da bunlar üzerinden, Müslüman olan topluluğun, sahâbe topluluğunun zihniyeti vahiyle ve tevhid ile İslâmî bir zihniyete dönüştürülmüş oluyor. Kureyş'ten bir fert olarak daha dün puta tapan bir Mekkeli, mesela Hz. Ömer kısa zamanda özellikle bu ayetlerin de etkisiyle bir bakıyorsunuz İslâm'ın en büyük müdafii oluyor. İşte Sahâbe böyle bir ortamda, âyetlerin tasvirleriyle, terbiye ve tedîbiyle bu şekilde Müslüman oluyor. Zihniyetini, inancını ve itikadiyyâtını vahyin kılavuzluğunda şekillendiriyor ve yeniden inşa etmiş oluyor. Tevhid inancı üzere bir topluluk ortaya çıkmış oluyor. Dikkat edilirse 13 yıllık Mekke dönemi Kur’ân nüzulü açısından daha uzun bir dönem ve Mekkî surelerde hep bu yönde ayetler var; İnanç ve itikada vurgu yapan ayetler. Yani burada uzun süren bir zihniyet inşasından sözetmek mümkün. Sahâbe Kur‘ân'la zihinleri ve ruhları doymuş, Allah Rasûlü'nün talimiyle, tebliğiyle, tezkiyesiyle –ki Kur’ân-ı Kerim'de Allah Rasûlü'nün bu vazifelerine özellikle atıflar yapılır- يعلمهم الكتاب والحكمة ويزكيهم "Onlara hem kitabı ve hikmeti öğretir hem de onları arındırır" iyi bir Müslüman olarak yetiştirir. Sahâbe böyle bir teknede yoğrulmuş ve İslâm'ın ideal temsilcileri olarak sonraki neslin karşısına geçmiştir... Tâbiûn dediğimiz neslin hem hocaları hem mürşidleri olmuşlar. Sahabe Dönemi İhtilafları Ama tabii ki Sahâbe döneminde fetihler var… İran'ın fethi var… Hz. Ömer döneminde hemen hemen tamamlanmış İran ve Irak fetihleri var… Bizans'ın kapılarına kadar dayanmışlar… Şam topraklarını ve Kıbrıs'ı fethetmişler… Mısır fethedilmiş… Bu fetihlerle birlikte Müslümanlar yeni yeni kültürlerle ve topluluklarla karşılaşıyor. Yeni inanç biçimleri, o toplumların kendine has düşünceleri örf, adet ve kültürleri, din adamları, fikir adamları, kâhinleri, atalarından tevarüs ettikleri bir takım hurafeleri var. Müslümanlar ilk defa bunlarla bir temas içine giriyor. Dolayısıyla zaman zaman karşılıklı fikir çatışmaları yaşanıyor. İslâm topraklarının özellikle Kufe, Bağdat, Basra gibi bölgelerinde yeni Müslüman olmuş, mevâlî diye bilinen bazı insanlar –burada mevâlî kavramına olumsuz bir anlam yüklemiyorum. Mevâlînin İslâmî ilimlere büyük katkıları olmuştur- İslâm inancıyla, Kur’ân-ı Kerim'de anlatılan tevhid inancıyla, Allah ve peygamber tasavvurlarıyla, dünya görüşüyle, ahiret tasavvuruyla önceki sahip olduğu, benimsediği inancı ve tasavvuru arasında bir kriz/çatışma yaşayan bazı insanlar var. Bu insanların zamanla birtakım sorunları ortaya çıkıyor. Kendi dinleri, inançları ve kültürleri dolayımında gündeme getirdikleri bir takım problemler var. Özellikle Hıristiyan tebaanın gündeme getirdiği ya da onlarla ilgili gündeme gelen bazı meseleler var. Mutezile Mesela Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarıyla ilgili tartışmalar, hatta Kur’ân-ı Kerim mahlûk mudur değil midir yönündeki tartışmalar daha çok, o Hıristiyan tebaa ile yapılan tartışmalara müsteniddir. Onların yanlış fikirlerini çürütme sadedinde Mutezile'nin onlarla yaptığı tartışmalar ve yazdıkları reddiyeler sayesinde ortaya çıkmış birtakım konular var. İlk defa Mutezile bunları konuşmuş. Çünkü Mutezile onların görüşlerini çürütmeye çalışırken bu problemlerle karşılaşıyor ve bu problemlerle ilgili bir görüş ortaya koyuyor. Ve Mutezile'nin ortaya koyduğu çözüm Kur’ân ve Sünnet'le pek örtüştürülemiyor… Bu da Müslümanların kendi içinde yeni bir tartışmayı doğurmuş oluyor. Yabancı kültürlerle münasebet, sonradan İslâm'a giren insanların önceki dinî geleneklerinden tevarüs ettikleri ve Müslüman bünyeye taşıdıkları bazı itikâdî problemler ve Sahabe'nin son dönemlerinde ortaya çıkan siyâsî ihtilaflar, bu siyasî ihtilafların tetiklediği bir takım fikrî tartışmalar, daha sonraları İslâm itikadiyyâtı içerisinde önemli görüş ayrılıklarına merkez teşkil eden konuları intac edecektir. Bunlardan bir tanesi, büyük günah işleyenlerin durumu. Genelde kelâm tarihi, fikir tarihi ve İslâm düşüncesi tarihi alanında yazılan eserlere baktığımız zaman ilk çıkan tartışmalar sadedinde sâhibu'l-kebîra (büyük günah işleyen kimse) mümin midir değil midir? konusunu ilk tartışılan konular arasında görüyoruz. Hâricîler ve Mürcie Biliyorsunuz bu konuyu ilk defa Haricîler gündeme getirmiş, Hz. Ali ile Hz. Muaviye taraftarlarının karşılıklı çatışmaları ve bu çatışmalarda yüzlerce sahâbînin öldürülmesi neticesinde bunlardan hangisi haklı hangisi haksızdır konusu tartışılmış. Haksız olduğuna hükmedilen taraf halifeye isyan ettiği için kebira (büyük günah) işlemiştir ve bu hal üzereyken öldürülmüştür. Büyük günah işleyerek ölmüş olan bu kimselerin durumu nedir? Bu konular tartışılırken Haricîler büyük günah işleyenlerin kâfir olduğuna inanıyor. Bunların karşısında, Haricîlere tepki olarak doğan ircâ/mürcie kampı oluşuyor. Bunlar da büyük günah işleyen kimsenin kâfir olmayacağını savunuyor. Hatta Mürcie'nin Ehl-i Sünnet dışı sayılan kısmı, ircâda aşırı gidenler, büyük günah işlemenin kişiye hiçbir zarar vermeyeceğine inanır. Onlara göre aslolan imandır dolayısıyla bir insan müminse günahı ona asla zarar vermez. Böylece bunlar günahı hafife almış oluyorlar. Haricîler günahı abartarak imanı ortadan kaldıracak denli büyük bir probleme dönüştürüyorken ircâ ehli günahı o kadar önemsizleştiriyor ki Müslümanlığa hiç zarar vermeyen basit bir durum olarak telakki ediyor. O dönemde tekfir konusu var. Hakem hadisesi üzerine Haricîlerin hem Hz. Ali hem de Hz. Muaviye taraftarlarını tekfir etmesi meselesi var. "siz nasıl bir beşere hüküm verme yetkisi tanırsınız? Oysa Kur’ân "hüküm yalnız Allah'ındır" diyor. Siz beşeri hakem tayin edip onun hükmüne razı olmakla ona böyle bir yetki vermekle bu ayeti inkâr ederek kâfir oldunuz" diyerek iki büyük İslâm taifesini tekfir etmiş, sonrasında da özel suikastçılarla bu iki topluluğun liderlerini mesela Hz. Ali'yi, Hz. Muaviye ve Amr b. As gibi öncüleri öldürmeye teşebbüs etmişlerdir. Nitekim Hz. Ali böyle bir suikast sonucu şehid edilmiştir. Kaderiye - Cebriye Hakem hadisesi, tekfir sorunu vb. konular her ne kadar siyasî nitelikli çatışmalar olsalar da Sahâbe'nin son dönemlerinde, ümmet içerisinde birtakım itikâdî, fikrî tartışmalara kapı aralamıştır. Bundan sonra da büyük günah sahipleri tartışılmıştır. Hatta kaderle ilgili tartışmalar da bu zeminde doğmuştur. Bir görüşe göre deniliyor ki bu kadar insan savaştı. Hâlbuki bunlar mümin. Peki bunlar bu günahı işlemek isterler miydi? Bunlar nasıl savaştı? Bir mümin nasıl bu günahı işleyebilir. Binlerce mümin nasıl böyle bir günahı işleyebilir? Acaba bir insan bir iş yaparken iradesi kendi elinde midir yoksa Allah ona zorla mı yaptırır şeklinde bir cebir inancının doğmaya başladığı söyleniyor. Özellikle Emevî sultasının da bir devlet politikası olarak böyle bir cebir inancını desteklediği söyleniyor. Ve buna karşı hicrî 80 yılında idam edildiği bilinen Ma‘bed el-Cuhenî –ki kendisi Kaderiye mezhebini ilk ortaya atan kişidir- bu cebr anlayışına karşı biraz da Emevî sultasına karşı muhalif tutumuyla kısmen siyasî, kısmen fikrî bir açılımla kader konusundaki fikrini belirginleştiriyor. Diyor ki: "İnsanoğlunun iradesi önünde hiçbir engel yoktur, kader diye insanoğlunun yaptığı ettiği işlerin önceden belirlenmesi diye bir şey yoktur." لا قدر والأمر أنف "Kader diye bir şey yok; bu dünyada yapıp ettiklerimiz, yaşadıklarımız, başımıza gelenler ilk defa şu anda ortaya çıkıyor… İlk defa şu anda sahneye çıkıyor. Daha önce bunlar Allah tarafından takdir edilmiştir tarzı yaklaşımları kabul etmiyorum" diyerek, daha sonra Kaderiyye diye tarihe geçecek olan yaklaşımın İslâm dünyasındaki ilk propagandacısı oluyor. Ma‘bed el-Cuhenî aslen Medineli olmasına rağmen Basra'da yaşamış ve fikir itibariyle, zihniyet tarzıyla Basra fikir havzasından etkilenmiş birisidir. Basra'dan gelen bir grup, Sahabe'den Abdullah b. Ömer (r.a)'e diyor ki: "Bizim orada kaderi inkâr eden bir topluluk var. İşlerin yekten bu dünyada ortaya çıktığını, önceden bilinmediğini, takdir edilmediğini savunuyorlar ve her şeyin tamamen insan eliyle/iradesiyle olduğunu, Allah'ın hiçbir dahlinin, tesirinin olmadığını ileri sürüyorlar. Bunlar hakkında ne dersiniz?" diyerek danışıyorlar… Onun bilgisini, irşadını istiyorlar. Abdullah b. Ömer (r. a) da meşhur Cibril hadisi diye bilinen, iman, İslâm ve ihsanı anlatan hadisi okuyor. Orada Allah Rasûlü iman esaslarını sayarken kaderi de sayıyor. Yani kader demek, yaptığımız işlerin önceden Allah tarafından bilinmesi ve Allah tarafından takdir edilmiş olması demektir. Hiçbir şey Allah'ın iradesi ve kontrolü dışında gerçekleşemez. Abdullah İbn Ömer bu hadisi okuyor ve "Ben o kimseden beriyim. Onun bizimle bir alakası yoktur" diyerek tebriede bulunuyor. Fikrî ihtilaflar, tartışmalar bu şekilde başlıyor. Sahâbe döneminde Kur’ân ayetleriyle berraklaştırılmış, tevhide uygun biçimde inşa edilmiş o Müslüman zihniyetinden sonra tâbiîn döneminde bir bakıyorsunuz Ma‘bed el-Cuhenîler, onun peşinden gelip aynı kader fikrini savunan Gaylân ed-Dimeşkî –ki o da idam edilmiştir- yine onun muasırı olan Ca’d b. Dirhem biraz daha ileri giderek Allah'ın sıfatlarını da reddediyor. Hıristiyanlarla Mutezile'nin yapmış olduğu tartışmalar… O dönem Müslümanlarının Hıristiyan kültürle münasebetleri… Hıristiyanlar başta olmak üzere sapkın anlayışlara karşı verilen reddiyelerin tesiriyle Cenâb-ı Allah'ın sıfatları, kadîm sıfatları olamaz, sıfatları zatının aynıdır görüşü ortaya atılıyor. İlk zamanlar kader görüşüne sahip olduğu ama daha sonradan kul nasıl kendi işini yaratabilir? Halbuki yaptığımız işlerin detaylarını biz bilmiyoruz. Şimdi mesela ben burada bir seminer veriyorum. Siz dinliyorsunuz ama yaptığımız işin detayları hakkında bilgimiz yok. Şu anda benden sadır olan fiiller daha küçük parçalara bölünmek suretiyle tahlil edilse hiç benim farkında olmadığım birçok şey şu anda benden sadır oluyordur. Ama bu yaklaşım diyor ki: Kul kendi fiilini yaratandır. Bir kimse yaratmış olduğu bir şeyin detaylarını bilmez mi? bilmeden yaratmak olabilir mi? insan bilmediği bir şeyi yaratabilir mi? şu halde "kul kendi fiilini yaratır, kaderle ilgili bir şey yoktur. Yekten insan bu fiili yaratmıştır" düşüncesinden vazgeçtiği ve tam aksi istikamette öbür uçta konuşlandığı yani cebr düşüncesini benimsediği…. Yani kulun hiçbir fiili yoktur. Fiilini de yapan Allah'tır. Kulun hiçbir iradesi yoktur diyen cebr görüşüne geçtiği söyleniyor. Daha sonradan Cehr b. Saffan'ın da cebr düşüncesini hatta Allah'ın sıfatlarıyla ilgili fikrini de ondan aldığı bildiriliyor. İşte o dönemlerde bu simalar karşımıza çıkıyor. Ma‘bed el-Cuhenî, Gaylân ed-Dimeşkî, Ca‘d b. Dirhem… Bu simalar dış kültürlerle irtibatı yoğun olan bölgelerde yetişmiş. Oralarda münazaralarda bulunmuş ve orijinal saydıkları kendi muhalif fikirlerini ilk defa o dönemlerde deklare etmiş insanlar. Genelde de bunlar bu batıl fikirlerinden dolayı dönemin idarecileri ve büyük İslâm âlimleri tarafından uyarılmış… Mesela Ma‘bed el-Cuhenî'nin Hasan Basrî tarafından uyarıldığı söyleniyor. Keza Gaylân ed-Dimeşkî'nin Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz tarafından uyarıldığı, nasihat edildiği, hatta daha sonradan pişmanlık duyduğu, Ma‘bed el-Cuhenî'nin de "keşke Hasan Basrî'yi dinleseydim" diye hayıflandığı da rivayet ediliyor. Yani bu tür şaz görüş sahipleri o dönemde gerek öncü âlimler gerekse yöneticiler tarafından ikaz edilmiş fakat onlar bu uyarılara kulak vermemişler ve zaman içerisinde bu görüşlerini daha büyük kitlelere yaymak adına belli bölgelere giderek oralarda propaganda faaliyetleri yürütmüşlerdir. Sonunda Müslümanlar arasında ciddi müşkilata sebep olunca idam edilmeleri yönünde hüküm ve fetva verilmiş ve her üçü de idam edilmiştir. Ma‘bed el-Cuhenî ve Gaylân ed-Dimeşkî kaderiye fikrinin savunucularıdır. Kaderiye akımı da daha sonra Mutezile adıyla tarih sahnesine çıkacak olan o büyük fırkanın aslıdır. Vâsıl b. Atâ ve Mutezile Daha sonra Hasan Basrî'nin ders halkasında bulunan Vâsıl b. Atâ'nın kader fikrini sahiplendiği anlatılır. Vâsıl b. Atâ kaderiyeyi ve Allah'ın sıfatlarına ilişkin görüşleri sahipleniyor. Mutezile'nin kurucusu olarak bilinen Vâsıl b. Atâ, Ma‘bed el-Cuhenî ve Gaylân ed-Dimeşkî ile yani kaderiyenin temsilcisi olan şahsiyetlerle Mutezile'nin irtibatını sağlayan kişidir. Kelam kitaplarında, Milel ve Nihal kitaplarında anlatıldığına göre Vâsıl b. Atâ, Hasan Basrî'nin sohbetlerine katılan bir kimsedir. Bir gün Hasan Basrî'nin meclisinde bir mesele gündeme getiriliyor. Deniliyor ki: "Bir gruba (Mürcie'ye) göre bir insan büyük günah işlediğinde, fâsık olduğunda bu, o kişiye hiçbir zarar vermez. Başka bir gruba (Hâricîlere) göre ise büyük günah işleyen ve fasık olan bir kimse dinden çıkar… Kâfir olur. Biz bu hususta iki arada bir derede kaldık doğru olan hangisidir?" Vâsıl b. Atâ söz alarak "her iki akım da yanlış düşünüyor; böyle bir insan ne mümindir ne de kâfirdir" diyor. Böylece imanla küfür arasında bir orta alan (el-menzile beyne'l-menzileteyn) olduğunu öne sürüyor. Daha sonra Mutezile'nin 5 temel ilkesinden biri olan bu fikri ilk defa orada Vâsıl b. Atâ dile getirmiş oluyor. Onlara göre fısk, imanla küfrün dışında üçüncü bir konumdur. Yani "büyük günah işleyip fâsık olan kimse ne mümindir ne de kâfirdir. Yani böyle bir kimse imandan çıkar ama küfre girmez" diyorlar. Çünkü onlara göre imanla küfür arasında bir mertebe vardır. O da, fısktır. Ama "ahirette bu kimse ebediyen cehennemde kalacaktır" diyerek Hâricîlerle aynı noktada buluşmuş oluyorlar. Bu hadise üzerine Vâsıl, Hasan Basrî'nin halkasından ayrılıyor ve Hasan Basrî إعتزل عنا واصل(Vâsıl, bizden itizâl etti/ayrıldı" diyor. Ondan sonra "itizal edenler/mutezile" ismi yerleşmiş oluyor. Bununla birlikte Mutezile isminin doğuşuyla ilgili başka tevcihler de var. Ancak biz bunları daha sonra Mutezile akımını tafsilatlı olarak ele alacağımız seminerde ele alırız. Burada bu konuya temas etmemiz Müslümanlar arasında ilk ihtilafların nasıl başladığını anlatmayı hedeflediğimiz içindir. Vâsıl b. Atâ'nın fikirleri bu noktada kalmıyor; Allah'ın sıfatlarını da inkâr ediyor. "Cenâb-ı Allah'ın zatına zaid kadim denilebilecek sıfatları yoktur" diyor. Daha sonra Ehl-i Sünnet ve İtizal tarafları arasında uzun yüzyıllar gündemde kalan ve kelam kitaplarında genişçe bir yer işgal eden "sıfatlar" bahsi ilk defa bu şekilde ortaya çıkıyor ve kelam literatüründe önemli bir yer tutuyor. Neden böyle bir fikri savunuyorlar? Başlangıçta da biraz açıklamaya çalıştığım üzere Müslümanların o Hıristiyan kültürle temaslarından kaynaklanan bir tartışma bu. Hıristiyanlardaki teslis inancı karşısında tevhid hassasiyetinin bir gereği olarak "Cenâb-ı Allah'ın kadim/ezelî sayılabilecek sıfatları olamaz. Aksi takdirde Hristiyanların düştüğü duruma düşeriz. Onlar üçlüyorlar sizse ey Eşarîler! yedi tane sıfat sayıyorsunuz böylece onlar teslis yaparken siz de tesbî (yedileme) yapmış oluyorsunuz" şeklinde bir karşı koyuşları oluyor. Bunu da Mutezile'nin görüşlerini ele alacağımız zaman inşallah tafsilatıyla açıklarız. Bid‘at Fırkalar ve Ehl-i Sünnet Öncüler Peki bu dönemde Ehl-i Sünnet imamlar ne yapıyor? Bu adamlar bu fikirlerini deklare edip taraftar toplarken Sahâbe ve Tâbiûn içindeki Ehl-i Sünnet imamları ne yapıyor? Az evvel de zikrettiğim üzere Sahabe'nin, mesela İbn Ömer'in bunlara karşı bir tepkisi var… Bu görüşleri reddediyor. Ancak o dönemde bir taraftan da ciddî siyasî çalkantılar var. Sahabe daha çok ümmetin o andaki acil meseleleriyle uğraşıyor. Özellikle yönetimde olanlar siyasî meselelerle uğraşıyorlar. İlimle uğraşanları, yöneticileri uyarıyorlar. Kendilerine gelen soruları cevaplandırıyorlar. Mesela İbn Abbâs etrafındaki ilim talebeleriyle birlikte Mekke'de Kâbe'ye bitişik oturup Kur’ân-ı Kerim'i defalarca baştan sona tefsir ediyor. Kufe'de İbn Mesud yine çevresinde halelenen ilim talebelerine hem tefsir hem fıkıh dersleri veriyor. Bir kısmı cihadla uğraşıyor. Bu bağlamda bahsettiğimiz sahâbîler, âlim olanlarıdır. Görüş ortaya koyabilen, ictihad yapabilen sahâbîleri konuşuyoruz. Bunların bir kısmı zaten vefat etmiş. İbn Mesud (r. a) otuzlu yıllarda vefat etmiş. Yani Ma‘bed el-Cuhenî fitnesi, kader görüşü vesair şuzuzatın henüz ortaya çıkmadığı bir zamanda vefat etmiş. İbn Ömer daha genç bir sahâbî olduğu için o döneme yetişmiş. İbn Abbas o döneme yetişmiş. Abdullah b. Zübeyr de o döneme yetişmiş ama daha çok siyasî meselelerle meşgul olmuş. Hicaz bölgesinde Emevîler'e karşı daha âdil bir düzen kurmanın uğraşısını vermiş. Hz. Selman gibileri cihadla meşgul olmuş. O çalkantılar içinde, fitne ortamında bulunmaktansa Allah yolunda kâfirlerle savaşarak fitneye bulaşmamayı seçmişlerdir. Bununla birlikte, İbn Ömer örneğinde olduğu gibi Sahâbe'nin bazen bir uyarı bazen de reddetme şeklinde mutlaka bir karşı duruşu olmuş bu şaz yaklaşımlar karşısında. Daha sonraki Tâbiîn ve Tebe-i tâbiîn dönemleri âlimlerinin Ehl-i Sünnet dışı sapkın fikirlere karşı tavır alırken yahut onları reddederken ilham aldıkları kaynak, Sahâbe'nin bu tavrıdır. Sahabenin bu tavrından besleniyorlar… Sırtlarını Sahâbe'nin bu tutumuna yaslıyorlar ve o günkü bid‘at akımlarına karşı daha güçlü, daha güvenli bir mücadele ortaya koymuş oluyorlar. Hatta o dönemde sünnet inkârcılığı yaklaşımı bile konuşuluyor. "Kur’ân bize yeter; Sünnet'e ne hacet var?" diyen bir fikrin de o dönemde konuşulduğunu, hatta Sahâbe'den birine böyle bir fikrin ortalıkta konuşulduğu haber verilince o sahâbî "Eğer bize Kur’ân-ı Kerim yeter diyorsanız, bir icma konusu olarak hepimizin kıldığı Namazın nasıl kılınacağını Kur’ân-ı Kerim'den çıkarın; Çıkaramazsınız. Şu halde sizin bu iddianız kendi uygulamanızla bile çelişmektedir" diyor. Yani Sahâbe'nin bu şekilde yer yer tartışmalar yaptığını da biliyoruz. Hatta bazı Sahâbe'nin küçük çaplı risaleler kaleme aldığı da söyleniyor. Hz. Ali'nin bid‘at fikirleri red sadedinde kaleme aldığı bir risaleden sözediyor Ehl-i Sünnet kelamcılar. Daha sonra Abdullah b. Abbas'ın, Ebu Hureyre'nin hatta Abdullah b. Mesud'un hadislerle ilgili olarak rivayetlerinin toplandığı, yazıldığı ve kitaplaştırıldığı da biliniyor. Haliyle bunların içerisinde bid'at fikirlere ve cereyanlara karşı reddiyeler de yer alacaktır. Sahâbe'den sonraki Tâbiîn kuşağında saflar biraz daha belirginleşiyor, tavır biraz daha netleşiyor. Hasan Basrî ve Ömer b. Abdülaziz gibi Tâbiîn öncüleri bunlara karşı reddiyeler veriyorlar. Fikrî tartışmalar yapıyorlar. Hatta küçük çaplı risaleler yazılıyor. Mesela Hasan Basrî ve Ömer b. Abdülaziz'in kaderle ilgili bir risale yazdığını kaynaklar belirtiyor. Gerçi Hasan Basrî'nin risalesinin Vâsıl tarafından kaleme alındığı ve içerik olarak biraz itizal kokusu taşıdığı söyleniyor. Şehristânî buna işaret ediyor. Fakat Ömer b. Abdülaziz'in risalesi bize ulaşmıştır ve bir reddiye olarak kaleme alındığı biliniyor. Tâbiîn, gerek ilim talebelerini ikaz sadedinde bu fikirlere karşı biraz daha temkinli ve mesafeli olmaları yönünde nasihatte bulunuyor… ikaz ediyor. Bu tür fikirler kendilerine ulaştığında onlara ayaküstü cevap veriyorlar. Bazen bunu tartışma formunda yapıyorlar. Daha sonraki Tebe-i tâbiîn ya da genç tâbiîler dönemine geldiğimizde mesela İmam Ebu Hanife dönemine geldiğimizde buradaki tarzın, tepkinin biraz daha belirginleştiğini biraz daha detaylara kadar temas ettiğini görüyoruz. Mesela İmam Ebu Hanife'ye nisbet edilen kitaplar var. Beş tane kitap var. El-Fıkhü'l-Ekber, el-Fıkhü'l-Ebsat, Âlim, Âlim-Müteallim, el-Vasıyye var. Buralarda daha çok hoca-talebe ilişkileri çerçevesinde ve soru-cevap formatında İmam-ı Azam'ın o dönemde konuşulan ve yayılmakta olan bid‘at fikirlere verdiği cevaplar var. İmam-ı Azam'ın sahih sünnî çizgiyi örgüleştirdiğini bu eserlerde görüyoruz. Kezâ İmam Malik'e de bu yönde kitaplar nisbet ediliyor. İmam Şâfiî'nin de el-Fıkhu'l-Ekber adında bir kitabının olduğunu biliyoruz. Kitap yazmış olmaları veya yazdıkları kitapların senetleri bize sahih ya da gayr-i sahih olarak ulaşmış olması çok önemli değil; Şunu kesin olarak biliyoruz ki bu imamların bir şekilde, ders halkalarındaki talebelere, gerek cemaate, gerekse kendilerine yöneltilen sorulara verdiği cevaplarla halka, İslâm inanç esaslarını Ehl-i Sünnet çerçevesinde sunduklarını, bunu madde madde insanlara aktardıklarını, o günkü bid‘at fikirlere karşı o günün diliyle cevap verdiklerini, sapkın fikirleri reddettiklerini, yetiştirdikleri talebelerden, talebelerinin talebelerinden, nesilden nesile Ehl-i Sünnet inancının tevarüs etmesinden bunu anlıyoruz. Yani Ehl-i Sünnet imamlarının bir tavrı var ve bu tavır kitaplar halinde değil de daha ziyade talebe yetiştirilerek ve nesilden nesile aktarılarak yani insanlarla birebir temas kurularak tebellür etmiştir denilebilir. Daha sonraki dönemlerde ise Ehl-i Sünnet imamlarının bu hususlara ilişkin kitap yazma geleneği başlamış oluyor. Muhâsibî, İbn Küllâb, İbnü'l-Kattân vb. âlimlerin bol miktarda, bid‘at fikirleri red sadedinde kitap yazdıklarını görüyoruz. Daha sonra Ebu'l-Hasan el-Eşarî'nin kitapları, İmam Mâtürîdî'nin kitapları ve bunların talebeleri olan Ebu'l-Hasan el-Bâhirî, Ebubekir el-Bâkıllânî, Semerkandî vb. âlimler… Daha sonraki yüzyıllarda Bezdevî, Alaaddin Semerkandî, Ebu'l-Muîn en-Nesefî, Ömer en-Nesefî vb. bölge bölge, kültür kültür, nesilden nesile Ehl-i Sünnet âlimleri, kitap yazarak, bu kitapları eğitim kanalıyla insanlara ulaştırarak Ehl-i Sünnet muhafazasına çalıştıklarını, Ehl-i Sünnet itikadiyyatını koruduklarını görüyoruz. Hülasa olarak şöyle söylememiz mümkündür. Kur’ân-ı Kerim çeşitli kitlelere hitab eden ayetleriyle bir taraftan onları ikaz etmiş, onların yanlış fikirlerinin çelişkilerini ortaya koymuş, diğer taraftan Müslüman olan, mümin kitlesinin zihniyetini tevhid esası üzerine inşa etmiştir. Bu inşa üzerine bugün Sahâbe diye idealize ettiğimiz ve gerçekten de hem Kur’ân-ı Kerim hem de Sünnet tarafından özellikli konumuna sık sık atıfta bulunulan bir Müslüman topluluk ortaya çıkmış… Her yönüyle kendilerini ölçü kabul ettiğimiz ve örnek aldığımız bir topluluk. Sahabe arasında itikâdî problemlerden bahsedemiyoruz. Evet Sahâbe arasında ihtilaflar var fakat bunlar siyâsî ihtilaflar… Birbirleriyle savaşmışlar… Ama itikadî anlamda bir ihtilaf yaşamamışlar. Kur’ân-ı Kerim öyle bir itikad temeli atmış ki en ufak bir sarsıntı yaşamamışlar. Fetihler sonucunda karşılaşılan yeni kültürler ve yeni fikirler… Onlardan tevarüs edilen bazı problemler var. Hıristiyanlıkla ilgili Cenâb-ı Allah'ın tevhidi ve sıfatları etrafındaki tartışmalar böyle bir tevarüs üzerine oluşuyor. Sahabenin/Müslümanların kendi iç çatışmaları neticesinde yaşanan bazı olaylar, birtakım fikrî tartışmaları tetiklemiş… Bunlarla beraber büyük günah işleyenlerin durumu, kaza-kader meselesi, Allah'ın sıfatları, Kur’ân-ı Kerim'in mahlûk olup olmaması konusu – ki bu, Ca‘d b. Dirhem tarafından o dönemde tartışılmış bir konudur- vb. ihtilaf konularının ilk defa tartışıldığını görüyoruz ve bu konularda Ehl-i Sünnet'in tavrı, daha sonra bizim akaid ve kelam kitaplarında özellikle bu Tahâvî Akidesi'nde maddeler halinde göreceğimiz üzere Sahâbeden, Tâbiînden, Tebe-i tâbiîne kadar müctehid imamlarımız âlimlerimiz Ehl-i Sünnet inançlarını hem talebelerine tedris yoluyla hem de suallere verdikleri cevaplar yoluyla gerekse de münkir ve muarızlara karşı intac ettikleri tenkit ve reddiyeler yoluyla hep bu itikadiyyâtı muhafaza etmişler ve kendilerinden sonraki nesillere taşımışlar. Ve bu itikadiyyât bu güne kadar ulaşmış oluyor. Dolayısıyla biz de burada bu itikâdiyyât üzere bu seminerleri tertip edeceğiz. Bu itikâdiyyâtın madde madde nasıl Kur’ân'la, Sünnet'le irtibatlandırıldığını, Sahâbeyle, Tâbiînle ve Tebe-i tâbiînle nasıl ilişkilendirildiğini, bu itikadiyyâtın nasıl böyle bir ana arktan günümüze kadar geldiğini örnekleri üzerinden tek tek işleyeceğiz inşallah. Yoksa iddia edildiği gibi "Ehl-i Sünnet itikadı, zaman içerisinde ulemânın aldığı tavırlar ve kendi dönemlerinde geliştirdikleri teorilerdir. Mutezile böyle bir fikriyat oluşturmuştur, Ehl-i Sünnet diye bilinen çevre de böyle bir itikadiyyât oluşturmuştur, ictihâdîdir" denebilecek bir değerler dizgesinden bahsetmiyoruz. Kesinlikle bunun bir arka-planı var. Sâhâbe'ye, onlardan Hz. Peygamber'e ve dolayısıyla vahye kadar giden bir arka-planı var. İnşallah bunları örnekleriyle göreceğiz. Bugün bir başlangıç oldu. Bir sonraki seminerde de kısmen usûlî, fikrî ihtilaflar ve ilk oluşan fırkaları ele alacağız. Bu haftaki konumuzla da irtibatlı olarak, bugün ele aldığımız hususları biraz daha detaylandırarak önümüzdeki seminerde de yine giriş bölümüne devam edeceğiz. Daha sonra Cenâb-ı Allah nasib eder, imkân verirse el-Akîdetü't-Tahâviyye metniyle programımızı sürdüreceğiz. Talha Hakan Alp Not: Bu yazı, Talha Hakan Alp hocanın verdiği el-Akidetü't-Tahâviyye seminerleri giriş bölümü ses kayıtlarının çözülmüş...
Devamını oku...
Emali Beyitleri Çarşamba, 18 Mart 2009
1- يَقُولُ الْعَبْدُ فِي بَدْءِ اْلأماَلِي * لِتَوْحِيدٍ بِنَظْمٍ كَالَّلألِيAllahın kulu "Aliyyul Öşi", akaid ilmi hakkında yazmış olduğu inciler gibi manzum eseri olan "Emali"nin başında şöyle diyor:2- اله الخلق مولانا قديم * وموصوف بأوصاف الكمالMahlukatın ilahı olan Mevlamız, kadimdir (ezelidir), kamil sıfatlarla sıfatlanmıştır. (O varken hiçbir şey yoktu.)3- هو الحي المدبر كل امر * هو الحق المقدر ذوا لجلالO diridir, her şeyi tedbir edendir (gereği gibi deveran ettirendir). O Haktır. Her işi takdir eden, celal (azamet) sahibidir.4- Hayrı ve çirkin olan şerri irade eder. Fakat kötü işlerden razı değildir.(İrade etmekle, razı olmak arasında fark vardır. Allah, kullarını imtihan için hayır ve şerri, iman ve küfrü yaratmış ve böyle bir imtihan murad etmiştir. İradesine göre her şey meydana gelmektedir. Fakat şerlerden ve küfürden razı değildir.)5- Allahın sıfatları, zatının aynısı değildir. Zattından başka olan, ayrılıp giden yabancılar da değildir. (Allahın zatı ile sıfatları birbirinden ayrı şeyler olmakla birlikte, birbirinden ayrılan ve uzak olan şeyler değillerdir. Ezeli ve ebedidirler.)6- Allahın zatı sıfatları ve fiili sıfatlarının tamamı kadimdir, zattan ayrılmaktan, yok olmaktan korunmuştur. (Sıfatları Allahtan ayrılsa, bu takdirde noksanlık olmuş olur. AllahuTeala bütün noksanlıklardan münezzehtir.)7- Allahu Teala'yı, "şey" diye isimlendiririz fakat şu eşya gibi değildir. Zat diye de isimlendiririz. Öyle zat ki altı yönden halidir. (Üst, alt, ön, arka, sağ, sol, bu yönlerde bulunmaktan münezzehtir.Allahu Teala, Kur'anında kendi hakkında 'şey' tabirini kullanmaktadır.)8- Alin en hayırlısı olan, basiret ehli olan (ehli sünnet) alimlerine göre isim müsemmanın gayrisi değildir. (Zeyd, ismi söylenince akla o ismin sahibi gelmektedir. Bazıları derki isim ile müsemması aynıdır.Mesela kişi 'Ayşe'yi boşadım’ dese, o isimdeki hanımı boş olur.)9- Rabbim, cevher ve cisim değildir. Şumül sahibi olan bütün ve kısım da değildir. (Bütün olan şey parçalara bölünür, parçalar birleştirilip bütünü meydana getirir. Allahu Teala böyle özellikte olsa o bütünü meydana getiren şeylere muhtaç olurdu ki, ilah olan böyle durumlardan münezzehtir. Cisimler, cevherlerden meydana gelir. Cevher asıl madde olup artık bölünemeyen cüzdür. Bunlar maddenin vasıfları olup hepsini yaratan Allahu Teala bunlara benzemekten münezzehtir.)10- Ey dayı oğlu! Zihinlerde bölünme vasfı olmayan cüz sabittir. (Dayı oğlundan kasıt ehli sünnet olandır. Bölünmekte son noktaya ulaşan cüze, Cüz'ün la yetecezzâ denir. Bölünmekte son noktaya ulaşan bu cüzü, aklen isbat etmekle kâinatın yaratılışının nasıl olduğunu anlamamız biraz mümkün olur.O cüzleri birleştirmeye kadir olan Allahu Teala, onları bir birinden ayırmaya da kadirdir.)11- Kur'an mahlûk değildir. Söz bakımından Rabbin kelamı, yüce oldu. (Kuran Allahın kelam sıfatının zuhurudur, Eldeki mushafı şerif bu kelama delalet eder. Onu inkar, Allahu Teala'nın kelam sıfatını inkar olup küfürdür. Allahın zatında olan kelamı kadim, ezeli ve ebedidir.Mahlûkatın kelamına benzemez. Ona mahluk denmez. Eldeki Mushâflar ise mahluktur.)12- Arşın Rabbi, arşın fevkindedir. Fakat yerleşmek ve bitişmek vasfı olmaksızın. (Arş ve diğer mahlukat yok iken de Allah var idi. Sonradan arşı yaratmakla Allah'ta bir ihtiyaç veya yeni bir kemalat ortaya çıkmış değildir. İnsan vasfı olan oturmak ve yerleşmek gibi şeylerden de münezzehtir.)13- Rahman Teala'yı hiçbir şekilde (mahlukatına) benzetmek doğru olmadı. Sen ehli sünneti bundan koru. (Teşbihe hükmedenler bid'at ve küfür mezhebleridir. Allahu Teala'yı mahlukata benzetirler, veya sıfatlarını mahlukat sıfatlarına benzetirler.)14- Deyyan (Yardım edici) olan Allah üzerine, hiçbir şekilde zaman, haller, vakitler geçmez.(Zaman, vakit ve haller kulların vasfıdır. Allah bunlardan münezzehtir.)15- İlahım, hanımdan, kız ve erkek evlat sahibi olmaktan münezzehtir. (Allahu Teala'ya iftira atan ehli kitap ve mecusileri red etmektedir.)16- Aynı şekilde, herbir yardım edici ve nusret sahibinden münezzehtir. Celal ve yücelikler sahibi olan Rabbim tek oldu. (Kimsenin yardımına, desteğine ihtiyacı yoktur, herkes onun yardımına muhtaçtır. Bütün hususlarda Rabbimiz tektir.)17- Kahrederek bütün mahlukatı öldürür. Sonra onları amellerine muvafık olarak cezalandırmak için diriltir. (Herkes amelinin karşılığını bulur, kimse başkasının cezasını çekmez.)18- İyilik ehli için cennetler ve nimetler vardır; kâfirler için azabı idrak vardır. (Gidilecek iki yer var. Cennet iyiler için, cehennem kötüler ve kafirler içindir.)19- Cennet ve cehennem, kendilerinde bulunanlarla birlikte yok olmazlar (devamlıdırlar) ve içlerindekiler başka yere intikal etmez.(Cennete giren ebedi nimetler ile yaşar. Cehenneme giren kâfir de ebedi azab ile yanar. Azabları hafifletilmez ve ordan asla çıkamazlar. Günahkâr müslümanlar cehenneme girince günahı kadar yanarak ordan çıkar ve asıl vatanı olan ebedi cennete girer.)20-Müminler, keyfiyet bilinmeksizin, idrak ve misalden bir nevi olmadan Allahı görürler. (Allahu teala cennette olan mü'minlere kendini gösterecektir. Bu görmek işi bildiğimiz bir şekilde değildir. Ahiret ölçülerine göre olacaktır. İnkâr edenler bundan mahrum olacaklardır.)21- Allahı gördükleri vakitte, bütün nimetleri unuturlar. Ey Mutezile ehlinin hasreti nerdesin gel. (Mutezile mezhebi ahırette Alluhu Teala'nın görülmeyeceğini iddia etmektedirler. Bu yanlışlarının neticesinde çok büyük bir pişmanlık çekeceklerdir. Bu mesele, ayetler ve meşhur hadisi şeriflerle sabittir.)22- Uygun olan hiçbir fiili yaratmak, hidayet edici, pak olan, yücelikler sahibi Allah üzerine vacib değildir. (Hiçbir şey Allah üzerine vacib değildir. Kulların ihtiyaçlarını vermesi, O'nun ikram ve ihsanındandır. Mecbur olduğu için değil.)23- Resulleri ve çeşitli nimetlerle ihsan edilen kıymetli meleklerin (varlığını) tasdik farzdır, lazımdır. (Melekler, Allahın itaatkar kullarıdır. Hiç asi olmazlar, emredileni yaparlar. Erkeklik ve dişilikten münezzehtirler.)24- Peygamberlerin sonuncusu, sadr-ı mualla, Haşim oğullarına mensub, cemal sahibi nebidir. (Muhammed Sallallahu aleyhi ve selem Haşimoğullanndandır. Peygamberlerin en faziletlisi ve kıymetlisidir. )25- (Muhammed s.a.v.) ihtilafsız peygamberlerin imamı, kargaşasız safilerin tacıdır. (Miraç gecesi peygamberlerin ruhlarına namaz kıldırmıştır.)26- (Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem) in şeriatı, bütün vakitlerde, kıyamet gününe kadar ve (ahırete) intikal edene kadar bakidir. (İslam son dindir ve hükmü kıyamete kadar devamlıdır. Hükümleri değiştirilemez.)27- Miraç meselesi sabit ve doğrudur. Bunun hakkında çok sağlam kesin haberler vardır. (îsra olayı ayetle sabittir. Miraç olayı meşhur hadislerle sabittir. Sidre-i müntehadan sonrası tek kişinin haberi ile sabittir.)28- Muhakkak peygamberler kasden günah işlemekten ve (peygamberlikten) azledilmekten emin olucudurlar (korunmuşlardır.) (Bilerek veya bilmeyerek günah işlemezler. Sadece zelle denilen hafif sallantılar vaki' olmuştur ve hemen Allahu Teala tarafından ikaz edilmişlerdir.)29-Asla hiçbir kadın, köle ve kötü fiil işleyen şahıslar peygamber olmadı. (Peygamberlik temiz ve dürüst bir geçmişi gerektirmektedir. İnsanların nefret etmemesi için geçmişi temiz ve asil olmalıdır.)30- Zülkarneyn aleyhisselam, peygamber olarak bilinmedi. Lokman aleyhisselam da aynı şekildedir. Bu hususta, mücadele etmekten sakın. (Bu ikisi ve Üzeyir aleyhisselamın Peygamberliği hakkında ihtilaf olunmuştur. Veli oldukları söylenir.)31- İsa (Aleyhisselam) yakında inecek, sonra şaki ve fesatçı olan Deccal’i öldürecektir. (Bu meseleyi şimdi inkar edenler 20- 25 sene evvelki kitaplarında İsa'nın geleceğini haber veren hadisi şerifleri yazmışlardı. Şimdi ne oldu ki bu hususu inkara kalktılar. Bunların işi Deccale yardımdan başka bir şey değildir.)32- Velilerin kerametleri dünya hayatında olduğu halde onlar için oluş vardır. O veliler bahşiş ehlidirler. (Veli, Allahu Teala'ya ibadetlerle yakınlık elde eden has kullardır. Bu yakınlıktan dolayı bazı özel ikramlara mazhar olmuşlardır. Onlarda bazı harika hallerin ortaya çıkması peygamberinin mucizesinden gelmektedir.)33- Asırlarca asla hiçbir veli, derece bakımından hiçbir nebi ve resulden üstün olmadı. (Veli, ne kadar üstün olsa da hiçbir zaman peygamberliğe ulaşamaz.)34- Ebu Bekr Sıddık'ın, ashabın tamamı üzerine başkasına ihtimali olmaksızın aşikare üstünlüğü vardır. (Peygamberlerden sonra en faziletli kişi Ebu Bekir (Radıyellahu anhu) dir. Vaktindeki ashabtan üstün olmasında da ihtilaf yoktur.)35- Ömerul Faruk (Radıyellahu anhu) için, Hz. Osman Zünnureyn üzerine tercih ve üstünlük vardır.36- Zünnureyn Osman'ın (Radıyellahu anhu), savaş safında tekrar tekrar düşmana karşı koyan Hz. Ali (Radıyellahu anhu) den hayırlı olması hak oldu.37- Bu sıralamadan sonra Kerrar (Radıyellahu anhu) (Hazretİ Ali’nin diğer ashab üzerine üstünlüğü vardır. Diğer görüşlere aldırma.(Dört halifenin fazileti, halifelik sıralarına göredir. Daha sonra cennetle müjdelenenler gelir. Bedir ehli., Uhud ehli, Rıdvan Biatında bulunanlar ve Mekke'nin fethinden evvel müslüman olanlar gelir.)38- Aişe-i Sıddıka (Radıyellahu anhâ) için bazı özelliklerde, Fatımatüz Zehra (Radıyellahu anhâ) üzerine üstünlük vardır, böyle bil. (Hazreti Aişe validemiz fıkıhta üslün idi. Fatıma Validemiz ise takva ve dünyadan kesilmekle daha üstün idi. Ona Betül denmesi bundandır.)39- Yezid'e ölümünden sonra Rafizilerden fesadda ileri gidici olduğu halde çok konuşundan başkası lanet etmedi.(Yezid, Hazreti Muaviye'nin (Radıyellahu anhu) oğlu olup ondan sonra halife olmuştur. Fakat Hazreti Hüseyin'in şehid olmasına sebeb olduğu için bedbahttır. Fakat son nefesteki durumunu bilemediğimiz için hakkında lanet okunmasına müsaade edilmemiştir.)40- Mukallidin imanına itibar edilir, bu, kılıç gibi keskin delillerle sabittir. (Mukallid, delillere bakmadan etrafından görmekle iman ve amelleri işleyendir. Bunun durumu sağlam olmasa da yine cenneti kazanmakta son nefesteki durumuna itibar edilir.)41- Akıl sahibi için, yerleri gökleri yaratanı bilmemek özür sayılmaz. (Akıl salim olunca delillere bakarak kainatın yaratıcısını bulmalıdır. Fakat peygamber veya hoca ulaşmayan dağda yaşamış kimselerin toprak olacağı ve cehennem ile cezalanmayacağı söylenmiştir.)42- (Kâfirlerin) Ümitsizlik halindeki imanı, (emirlere) yapışmayı yitirdiği için makbul değildir. (Teklif edildiği zaman kabullenmeli idi. Üzerinden teklif düşünce artık ahıret kapısı açılmıştır. İş işten geçmiştir.)43- Hayırlı fiiller farz olarak imana eklenip hesab edilmedi. (Yani: İbadetler imanın hakikatına dahil değildir. İmanın kuvvetini, parlaklığını artırır. Hiç amel işlemese ve imanını muhafaza ederse, sonunda cennete girecektir.)44- Zina etmek veya adam Öldürmek ve mal çalmak sebebiyle, (müminin) kâfir olduğuna ve dinden döndüğüne hükmolunmadı. (Günahlar insanı dinden çıkartmaz. Onları helal görürse, hafife alırsa veya alay ederse kafir olur.)45- Kim bir müddet sonra dinden dönmeye kasd etse ( o anda) hak dinden hemen çıkar. (îman, süreklilik ifade eder. Kesinti kabul etmez.)46- Küfür sözünü inanmadan isteyerek söylemek, hak dini gafletle reddedip terk etmektir.(Zorlama yok iken küfür kelimesini söylemekte kişi mazur değildir.)47- Sarhoşluk halinde hezeyanları ve düşünmeden rastgele konuştuğu boş sözler sebebiyle, küfrüne hükmolunmadı.(Sarhoş olan ne söylediğinden haberi yoktur. Kalbinde tasdik durmaktadır. Fakat hanımını boşasa, boş olmuş olur, zira orda mazur değildir.)48- Ma'dum olan, Allah indinde görülür bir şey değildir. Bunu, mübarek hilal gibi açık olan deliller bulunduğu için söyledim.(Allanın ilmi, kudreti, görmesi ve diğer sıfatları yok olanla alakalanmaz. O şeyi var edince sıfatları ona tealluk eder. Yok olan şeyi yok olarak bilmesi ile var iken bilmesi arasında ilminde bir değişiklik yoktur.)49- Mükevven, tekvinle beraber aynı şey gibi değildir, başka şeylerdir. Bu sözü al, gözüne sürme yap.(Bu söz ile gözün nurlansın. Çünkü yaratmak sıfatı tekvin, yaratılanlar mükevvendir. Bu ikisi arasındaki fark aşikaredir.)50- Muhakkak haram, helal gibi rızıktır. Bu sözümü bu'z eden (Mutezile) çirkin görse de.(Rızık, kulun İstifade ettiği, gıdalandığı şeydir. Bu haram veya helalden de olabilir. Hırsızlık yapan ne ile rızıklanır?)51- Kabirde herbir şahıs, Rabbimin birliğinden sual ile imtihan olunacaktır. (Kabirde sorgulama vardır. Rabbin kim? Peygamberin kim? Kimin zürriyyetindensin? Kimin milletindensin? Kıblen neresi?Kardeşlerin kimlerdir? Gibi sualler sorulur.)52- Kafir ve fasıklar için, kötü işlerinden dolayı kabir azabı hükmo-lunur. (Kabir azabı bütün kafirler için sabittir. Fasık müslümanlar içinde azab edilmek caizdir. Affı da caizdir.)53- insanların cennete girmesi, Rahmanın fazlındandır. Ey "Emali" ehli. (Cennete giren yaptığı ameller karşılığında hak ettiği için girmez, belki Allahın ikramı ile girer. Fakat cennete girmek için mutlaka iman ve amel şarttır.)54- (Kabirlerden) Diriltildikten sonra, insanların hesaba çekilmesi haktır. Sorumluluktan sakının. (Hesaba çekilmek, ayetlerle sabittir. )55- Amel defterleri, bazısına sağdan bazısına da arka taraftan ve soldan verilir. (Mü'minlere defterleri sağ taraftarında verilir. Günahkârlara sol taraftan verilir. Kâfirlere ise göğsü yarılıp eli sokularak sırt tarafından defteri şiddetli acı ile verilir.)56- Amellerin tartılması ve sırat köprüsü üzerinden geçmek şüphesiz gerçektir. (Sırat köprüsü bin sene iniş, bin sene çıkış, bin sene düz olup kıldan ince ve kılıçtan keskindir. Günahkârlar ve kâfirler aşağıdaki cehenneme düşerler. Mü'minler yıldırım gibi geçerler.)57- İyilerin, büyük günah işleyenler için şefaat etmesi umulur. Günahları dağlar gibi olsa da. (Allahın rahmeti daha büyüktür. Allanın izniyle evvela Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) şefaat edecektir. Sonra diğer Salihler, şehitler, hafızlar, alimler şefaat ederler.)58- Duaların (belayı def etmekte) açık bir tesiri vardır. Hâlbuki bunu dalalet eshabı yok saydı.(Mutezile gibi bid'at sahibleri ölüye fayda verilmesini veya ölüden fayda (feyiz) alınmasını inkar ederler. Halbuki bütün ümmet kabri şerifinde bulunan Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘a varıp ondan şefaat talep etmekte ve ona selam vermektedirler. O'da selamlarını almaktadır. Salâvatlar O'na altın tabaklarda getirilmektedir.)59- Dünyamız sonradan olmuştur, heyulanın oluşu yoktur. Bu sözümü sevinçle dinle. (Bütün kâinat sonradan yaratıldı ve yok olacaktır. Heyula denen ana maddenin kadim olması felsefesi, batıl bir küfürdür.)60- Cennet ve cehennem için oluş vardır, onların üzerinden mazide birçok haller geçti. (Cennet ve cehennem yaratılmışlardır ve yok olmazlar. Bazı peygamberler cennete gimiş. ordaki bazı hallerden haberdar olmuşlardır.)61- İman sahibi günahlarının, kötülükleri sebebiyle alevlerin içinde yerleştiği halde ebedi kalmaz. (Günahı kadar yanar ve cennete girer. Kâfirler ise ebedi yanarlar ve derileri yenilenerek azabları artırılır.)62-Tevhid ilmi için, helal sihir gibi acaib şekli olan nazmı, elbise gibi giydirdim. (Onu, çok güzel bir şekilde süsledim. Bezedim. Sihir haramdır ve yapan kafir olur. Burdaki, süslemek manasındadır.)63- Bu (beyitler), kalbi müjde (edilen gibi) teselli eder, ferahlandırır. Tatlı su gibi ruhu diriltir.(Bunlar imanı kalbe işleten fasih sözlerdir. Okuyan ferahlanır.)64- Bu kitaba, ezber ve itikad bakımından daldırın (sarılın) ki bahşişlerin en güzel sınıflarına ulaşırsınız.65- Tezarru ve yakarma halinizde, hayır dualar ile bu kula yardım edin. (Bana da dua edin)66- Umulur ki Allah Teala, fazl-ı keremiyle onu affeder ve ahırette saadetle onu rızıklandırır. (Ümit ve korku arasında olunuz)67- Ben bütün gücümle, hayatım boyunca bana bir gün hayırla dua eden için dua ediyorum.(Siz de bana bir kere olsun dua edin. Allahu Teala onu ve diğer meşayıhımız ile ulemamızı rahmetine gark eylesin....
Devamını oku...