Ana Sayfa İktibaslar Elbisede Aranan Vasıflar-2

Elbisede Aranan Vasıflar-2

189
0

Fıkıh Kitâblarında İslâmî Bir Giyinme Tarzı Yok mudur?

اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ * وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ

وَأَلِه اَجْمَعِينَ

Bundan sonra…

Hadîs ve Fıkıh, hattâ akîde kitâblarında mü’minlere âid bir giyinme tarzı elbette vardır. Aksini iddiâ edenler ya şu kitabları okumamışlar, yâhud şu eserleri kendilerine göre fıkıh kitâbı olarak görmüyor, müelliflerini de adam saymıyorlar, ve yâhud da yalan söyleyerek mü’minleri kandırıyorlar. Bu üç ihtimâlin hepsi çok kötü ise de, sonuncusu en kötü, birincisi ise diğerlerine göre en az kötü.

Geçtiğimiz sayımızda, elbisede aranacak bir çok vasıftan sadece bir tanesini, avret yerlerini belli etmeyecek genişlikte olan ve dar olmayan bir elbise giymenin İslâm’ın emri olduğunu anlatmıştık. Aslında o makalemizi bir Profesör beyefendinin iddiaları sebebiyle kaleme almış, lâkin sözü edilen makalede, buna işâret etmeyi ihmâl etmiştik. Bu sayımızda ise, mü’minlerin elbiselerinin mü’min olmayanların elbiselerinden ayrı olmasının mutlaka lüzûmlu olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.

Biliyorum, bazı çok bilmişler, temel mühim ve öz mes’eleler dururken, işin kabuğuyla uğraşmanın ne âlemi var, diyeceklerdir. Bunu onlardan çok duyduk. Evet, bu mese’le, îmânda ve küfürde zirvede olanlarca son derece mühim bir mes’ele… Nitekim, ne derece mühim olduğunu anlayan iki zıd kutub bunu hareketlerinin çok mühim esâslarından biri edinmişlerdir. Körlerin ve sağırların bile çok iyi anlayıp îcâbını yerine getirdikleri şu husûsu sadece aydın Müslümanlar anlayamadılar. Hâlbuki -Abdullah b. Mes’ûd radıyallâhu anh’ın ifâdesiyle- kıyâfetlerin benzeşmesi kalblerin benzeşmesinin mühim bir sebebidir. İçinde bulunulan manzara da bunun en açık bir isbâtıdır. Ve minellâhi’t-tevfîk.

Sözü edilen Profesör beyefendinin, kitâpçığında muhâtablarıyla yaptığını söylediği karşılıklı konuşmadan kısa bir parçayı buraya alacak ve -siz değmez deseniz de- zâtı âlilerinizden özür dileyip şu söylenilenler üzerinde konuşacağız.

Bay Profesör, kitapçığında şöyle bir konuşmayı naklediyor:

[Mürîd: Gayri müslimler gibi elbise giyiniyorsunuz.

İddia: Fıkıh kitâblarımızın hiç birisinde kadın ve erkek için bir elbise modeli yoktur. Hiç bir mezheb böyle bir görüş belirtmemiştir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamânında, müslümanlarla gayri müslimlerin ayrı elbiseler giydiğine dâir bir bilgi yoktur. Müslüman olan hiçbir gayri Müslime, elbisesinin modelini değiştirmesi söylenmemiştir. Ebû Cehil hangi modelde elbise giyiniyorsa Müslümanlar da o modelde giyiniyorlardı…

Bazı elbiseler üniforma olmuştur. Asker ve polis gibi, gayri müslimlerin üniforması gibi elbiseleri olabilir. Yani bir elbise kâfirlik simgesi haline gelmiş olabilir. O zamân onu giymek câiz olmaz. Gayri müslimlerin simgesi haline gelen elbiseleri zamân zamân değişebilir. Fıkıh kitâblarında bu simgelerle ilgili hükümler vardır. Simge bir ihtiyaçtan doğmuştur.](Son)[1]

Gerçekten Fıkıh Kitâblarında İslâmî Bir Giyinme Tarzı Yok mudur?

Cevâb: Biz burada, hüsnü zannın bir îcâbı olarak yazımızın başında zikrettiğimiz üç ihtimâlin birincisini, ya’nî mevzû’un câhili olduklarını esas alarak kendilerine şöyle diyoruz:

Kitâbçığınızın bir çok yerinde Allah’ın müşrikler için gönderdiği âyetleri delîlsiz ve mesnedsiz bir şekilde kendi düşünce ve anlayışınıza göre te’vîl ve tahrîf ederek müşriklikle suçladığınız Sünnet yolunun yolcuları, size dînî bir eksikliğinizi hatırlatınca, teşekkür edeceğinize, daima kötülüğü emreden nefsinizin emrine uyarak bu güzel îkâzı sataşma olarak görüyor ve kusûrunuzu kılıflamak için Resûlullah’a, Ashâb’a ve fıkha da iftirâlar atıyorsunuz. Böylece de mes’eleleri ele alırken Allah rızâsını ne kadar gözettiğinizi ortaya koymuş oluyorsunuz. Şu diyalog en iyimser bir bakışla Hadîs ve İslâm Târîhi kitâblarının okunmamış olduğunu gösterdiği gibi Fıkıh kitâblarından haberdâr olunmadığını da haykırıyor.

Fıkıh kitâblarımızın hiçbirinde kadın ve erkek için bir elbise modeli yoktur. Hiçbir mezheb böyle bir görüş belirtmemiştir, diyorsunuz!.. Ayıb diye bir şey vardır!.. Ama, doğru, herkese değil… Model derken ne demek istediğinizi açık ve net olarak bilmiyoruz. Lakin, Müslümanlarla gayri müslimlerin ayrı elbiseleri yoktu, şeklindeki sözünüzle ne demek istediğiniz büyük ölçüde ortaya çıkıyor. Şu her bakımdan küçük ibârenizdeki hatâ ve iftirâlarınızdan bazılarını buraya kaydedelim.

Bir: Fıkıh kitâblarındaki el-Kerâhiyye ve’l-İstihsân veya el-Hazar ve’l-İbâhe bahislerinde kadının erkek, erkeğin de kadın elbisesi giymesinin câiz olmadığı, yazılır. Bu husûs hadîslerle la’netlenmiştir.[2]

İki: Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem zamânında Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında elbise farklılığı vardı. Bu husûsta da ya yalan veya yanlış söylüyorsunuz. Bunu yazı boyunca ve netîcede siz de açıkça göreceksiniz.

Mes’eleyle Alâkalı İki Âyet

Allah teâlâ şöyle buyuruyor:

Bir:ان الذين فرقوا دينهم وكانو شيعا لست منهم فى شنيء

“Dinlerini paramparça edip guruplar hâline gelenlerle hiçbir alâkan yoktur.”[3]

لست منهم فى شئLeste minhüm fî şey’in ifâdesinde, شنئ şey’in nekre isminin,لست leste/değilsin nefyinden/olumsuzluk ifâde eden bir kelimeden sonra gelmesi, umûm ifâde eder ki, ma’nâ onlarla hiçbir şeyde ortak yanın yoktur, demek olur. Şu hiçbir şey’den hiçbir şey çıkmaz. O yüzden, giyim kuşam da bu umûmun içindedir; buna göre, şu âyet, umûmuyla giyim kuşamında da onlarla hiçbir alâkan yoktur, ma’nâsını dahî bulundurur. En az şu istidlâl kuvvetinde bir delîl bulup gösterilmedikçe, şu dediğimize ilmî bir i’tirâz yapılamaz. İlmî mesnedler değil de “bilimsel” vesveseler ise mü’minlere lâzım değildir; kime lâzımsa, kendi bilir. Giyim kuşamı şu âyetin umûmu dışında bırakacak naklî bir delîl bulunmadığı gibi, selîm olan akla âid bir ip ucu da bilmiyoruz. Aksine bu bâbda, mertebeleri değişik bir çok naklî delîl bulmak mümkindir.

İki: “(Mü’minler) bundan önce kendilerine kitâb verilenler gibi de olmasınlar.”[4]

“Allah teâlânın bu sözü, onlarla benzeşmekden mutlak/her bakımdan bir nehiydir”[5] ki, giyim kuşam da bu mutlağa dâhildir. Çünki hangi husûsta onlar gibi olmayacakları gösterilmemiştir. Öyleyse bu bir umûm/genellik ifâde eder. Bu umûmu sınırlayacak delîller bulunmadıkça da umûm umûmu üzere kalır.

Mes’eleyle Alâkalı Hadîslerden Bir Kısmı

(Bir): فرق ما بيننا و بين المشركين العمائم عتى القلانس

“Bizimle müşrikler arasındaki fark(lardan birisi de) takkeler üzerindeki sarıklardır.”[6]

(İki):من تشبه بقوم فهو منهم

“Kim kendini bir topluluğa benzetirse o onlardandır.”[7]

Hadîsin isnâdı şöyledir: Muhammed İbnü Yezîd el-Vâsıtî İbnü Sevbân’dan haber vermiş; (O), Hassan İbn-i Âtıyye’den, (O), Ebû Munîb el-Cureşî’den, o da Abdullah İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ’dan rivâyet etmiştir.

Bu hadîsin sâbit olmadığını iddia eden zamane allâmeleri ve ve müctehidleri(!) varsa da Müsned-i Ahmed’i tahkîk ve tahrîc eden Ahmed Muhammed Şakir, hadîsin Müsned’de geçen üç isnâdının da sahîh olduğunu söylemiştir. [8] Biz onun bu hükmünde bir anlık isâbet etmediğini farz ve takdir edelim ve hadîsin isnâdı hakkında hadîs alimlerinden naklettiklerini buraya alıp ilim ve insafla bir tartalım.

Ahmed Muhammed Şakir şöyle diyor:

İbn-i Sevbân, Abdurrahman İbnü Sâbit İbni Sevbân’dır ki; sika/sağlam bir râvî olup ömrünün sonunda hafızası değişmiş, karışmıştır. Ahmed, hadîsleri münkerdir, hadîsde kavî değildir, Şam’lıların âbidiydi, dedi. Ya’kûb ibnü Şeybe, hakkında arkadaşlarımız ihtilâf etmişlerdir. İbn-i Maîn O’nu zayıf bulurdu. Ali İbnü Medînî de O’nun hakkında güzel bir rey sâhibiydi ve Sevbân doğru bir adamdır, zararsızdır, hadîs alimleri ondan hadîs almışlardır, demiştir.

Fellâs, Dühaym ve Ebû Hâtem, O’nu sika bulmuşlardır. İbn-i Hibbân O’nu es-Sikât’ta zikretmiştir. İbnü Maîn’den, O’nun hakkında söylediklerine dâir gelen rivâyetler değişiktir: O’ndan, sâlihtir, dediği rivâyet edilmiştir. Açık olan odur ki, kader mes’elesinden ve âhir ömründe aklının değişmesinden dolayı hakkında konuşulmuş, ne Buhârî, ne de Nesâî, O’nu zayıf râvîler arasında zikretmemiştir. Tirmizî O’nun bir hadîsini sahîh bulmuştur. Tirmizî üzerinde yazdığımız şerhimize (1/62-63) bakınız. [9]

Ahmed Muhammed Şakir şöyle devam ediyor:

Hassan İbnu Âtıyye el-Muhâribî ed-Dimeşkî, sağlam bir râvîdir. Ahmed İbn-i Hanbel, Yahya İbnu Maîn ve diğerleri O’nu sağlam bulmuşlardır. Buhârî el-Kebîr’inde (2/1/31) onun tercümesini vermiştir.

Ebû Munîb el-Cureşî, ed-Dımeşkî, el-Ahdeb, sika/sağlam bir tabî’idir. ‘İclî, O’nu sağlam bulmuştur. İbn-i Hibbân O’nu es-Sikât’ta zikretmiştir. Buhârî O’nu el-Künâ(658)’da zikretmiştir. Yani tercüme-i hâlini vermiştir…

Hâfız (İbnu Hacer el-Askalânî) el-Feth’de Müsned’den bunu bu şekilde rivâyet etmiş ve sonra, Ebû Dâvûd O’ndan hadîs rivâyet etmiştir; kim kendini bir kavme benzetirse o onlardandır hadîsi, bu isnâdla hasendir, Ebû Munîb’in ismi bilinmemektedir. İsnâdda Abdurrahman İbnu Sâbit İbni Sevbân vardır ki sika/sağlam ve güvenilir bulunmasında ihtilâf edilmiştir, demiştir. (Ahmed Muhammed Şakir’in sözü son buldu.)[10]

İmâm Zahidü’l-Kevserî rahimehullah, Makâlât’ında bu hadîsi ilmî bir şekilde tahkîk etmiştir. O’nun şu makalesini ufak tefek bir takım kısaltmalarla buraya almak istiyoruz.

İmâm Kevserî, “asrının fukahâsının şeyhi,” dediği Muhammet Bahît rahimehullah’ın yanlış anlaşılmaya müsâid bir fetvâsı münâsebetiyle kaleme aldığı şu makalesinde hulâsa olarak şöyle demektedir:

İmâm Sehâvî, el-Mâkâsıdü’l-Hasene’nin 192. sayfasında şöyle demektedir: Kim kendini bir kavme benzetirse, o, onlardandır hadîsini Ahmed, Ebû Dâvûd ve Taberânî el-Kebîr’de Ebû Munîb el-Cureşî vâsıtasıyle İbn-i Ömer radıyallahü anhümâ’dan merfu’ olarak rivâyet etmişlerdir. Senedinde de zayıf bir râvî vardır; lâkin şâhidi Bezzâr’da Huzeyfe ve Ebû Hureyre hadîsinden, Ebû Nuaym’ın Târîh-i Esbahân’da Enes’den, Huzâî’nin de Tâvûs’dan mürsel olarak yaptığı rivâyetlerdir.

İlim sadece peyderpey öğrenmekledir hadîsinde, Bir adam bazen bir kavme benzerse sadece onlardan olur ifâdesi geçmiştir. [Sehâvî’nin sözü son buldu]

Sehâvî, hadîsi, işâret etmiş olduğu hadîslerle hasen bulmuştur.

Bu hadîsin şâhidlerinden birisi de Ebû Ya’lâ’nın yapmış olduğu, Kim bir topluluğun karaltısını çoğaltırsa o onlardandır şeklindeki bir hadîs rivâyetidir. Yine bunun şâhidlerinden birisi de Tirmizî’nin rivâyet ettiği, Kim kendisini bizden başkasına benzetirse, o bizden değildir hadîsidir. Bu hadîsin senedinde her ne kadar İbn-i Lehî’a varsa da, O’nun (kimileri tarafından) zayıf bulunması, talebelerinden olan dört Abdullah’ın dışındaki râvîlerin O’ndan yapmış olduğu rivâyetlerdedir. Bu rivâyet ise şu dört Abdullah’dan birisi olan Abdullah İbn-i Mübârek’in yaptığı rivâyetlerdendir. Amr İbn-i Şuayb’ın babasından yaptığı rivâyet, O’nun da (Amr’ın) dedesinden yapmış olduğu rivâyet, imâmların -bazı yerlerde de olsa- almaya mecbûr kaldığı bir rivâyettir. Bu husûsta söylenecek söz uzundur. Hatta Keşfu’l-Hafâ(2/240)’dan da anlaşılacağı gibi, bunu, İbn-i Hibbân ve Irâkî de sahîh bulmuşlardır. İbni Hibbân’ın, sahîh hükmü vermekteki gevşekliği sadece, sırf hakkında cerh bulmayan ve tevsîk edilmeyen bir kimseyi sika kabûl etmesi ânındadır. Şu hadîsi sahîh bulmasına gelince… Bu, O’nun, seneddeki Abdurrahman İbn-i Sâbit’in sağlam bulunmasını tercîh etmesinden gelmektedir. Nitekim bu, birçoklarından rivâyet edilmiştir. Üstelik Sahîh, O’na göre, Hasen’i de şümûlünde bulundurmaktadır. Nitekim bu, şeyhi İbn-i Huzeyme’nin ve diğerlerinin de mezhebidir.

İşte size, İbn-i Teymiyye’nin İktizâu’s-Sırâtı’l-Müstekîm(39)deki sözü:

Hadîsi Ebû Dâvûd, Sünen’inde rivâyet etmiştir: (O), bize, Osman İbnü Ebî Şeybe rivâyet etti, dedi. (O), bize Ebû’n-Nadr Hâşim İbn-i Kâsım rivâyet etti, dedi. (O), bize, Abdurrahman İbn-i Sâbit rivâyet etti, dedi. (O), bize Hassan İbn-i Âtıyye Ebû Munîb el-Cureşî’den, O da İbn-i Ömer(radıyallâhu anhümâ)’dan rivâyet etti, dedi.

İbn-i Ömer şöyle dedi: Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:

Kim kendisini bir topluluğa benzetirse, o, onlardandır. Bu, güzel bir isnâddır. Çünki,

İbnü Ebî Şeybe, Ebû’n-Nadr ve Hassan İbnü Âtıyye, Buhârî ile Müslim’in büyük râvîlerinden olan meşhûr ve sağlam râvîlerdir. Bunlar, Sahîhayn’in ricâlindendirler, denilmeye muhtâc olmaktan daha da büyüktürler.

Abdurrahman İbn-i Sâbit İbn-i Sevbân’a gelince… Yahya İbnü Maîn, Ebû Zür’a ve Ahmed İbnü Abdillah el-’İclî O’nda bir beis olmadığını söylemişlerdir. Abdurrahman İbn-i İbrâhîm Duheym, sağlam olduğunu söylemiştir. Ebû Hatim, hadîsi müstakîm olan birisidir demiştir.

Ebû Munîb el-Cureşî’ye gelince… O’nun hakkında, Ahmed İbnü Abdillah el-’İclî şöyle demiştir: O sağlam birisidir. O’nu kötülükle anan hiçbir kimseyi bilmiyorum. O’ndan Hassan İbn-i Âtıyye işitmiştir.

Ahmed İbnü Hanbel ve başkaları bu hadîsle ihticac etmişlerdir. (İbn-i Teymiyye’nin sözü bitti.)

Sonra İbn-i Teymiyye, imâmlarımız Şafiî, Ahmed ve diğerlerinin mezheblerinde bu hadîs üzerine binâ edilen fıkhi mes’eleleri sayıp dökmekte uzunca sözler söyledi.

İmâmların bir hadîsi hüccet olarak ileri sürmeleri, onların O’nu sahîh bulmaları demektir. Hatta, değişik tâifelerden olan ilim sâhiblerinin çoğu, Ümmet, haber-i vâhidi kabûl ile alırsa, bunun, şu haberi tasdîk etmeleri demek olduğu, veya, onunla amel ettiklerinde, bu amel edişin kesin ilim îcâb ettireceği kanâatindedirler. Nitekim bunun tafsîlatını Tevcîhü’n-Nazar(134)’da bulacaksın.

Abdurrahman İbnü Sâbit hakkında konuşanların sözü, bazı kader mes’elelerine nisbet edilmesi veyâhud da ömrünün sonlarında hafızasının değiştiği cihetiyledir.

Birincisi, yani kader mes’elesine nisbet edilmesine gelince bu muhakkıklara göre râvîyi zayıf kılacak bir sebeb değildir.

İkincisi yani âhir ömründe hıfzının değiştiği, onda unutkanlığın ârız olması sebebine gelince… Hâşim İbnü Kâsım’ın O’ndan rivâyeti unutkanlığa mübtelâ olmasından evveldir. Çünki O, Abdurrahman İbn-i Sâbit’in ölümü anında, 23 yaşlarındaydı. Unutkan hale gelmesi ise ölümünden çok kısa bir süre önceydi. Zehebî el-Mîzân’da, Ebû Hâtim’den ve Duheym’den, O’nu sağlam bulduklarını nakletmiştir. Nitekim, Hatîb İbnü’l-Medînî’den ve Fellâs’tan, O’nu sika/sağlam kabûl ettiklerini rivâyet etmiştir. İbn-i Maîn’den, O’nun hakkında rivâyetler her ne kadar değişik ise de, hiç kimse bu hadîsi asla O’nun münker rivâyetlerinden zikretmemiştir.

Bu hadîs, Cevâmiu’l-Kelim’dendir.[11] On birinci asrın Şâfiî imâmlarının büyüklerinden olan Necmü’l-Ğazzî kalın bir ciltte Hüsnü’t-Tenebbüh li Ahkâmi’t-Teşebbüh isimli bir eseri vardır. O eserinde bu hadîsten çıkarılan hükümler hakkında çok geniş sözleri vardır. Şu eser, Zâhiriyyetü’d-Dımeşk’tedir. Sahasında faydalı olup basılmaya lâyık bir kitâbdır. (Kevserî’nin sözü bitti)[12]

Azîm Âbâdî, İbn-i Teymiyye’den yaptığı naklin bir yerinde şöyle diyor:

Sizden kim onları dost edinirse, şübhesiz ki o onlardandır, âyet-i celîlesinde de bu haram kılmak vardır. Bu, Abdullah İbnü Amr’in Kim müşriklerin topraklarında binâ eder, nevrozlarını ve mehricanlarını yapar ve onlara kendini benzetir de ölürse kıyâmet gününde onlarla haşrolacaktır sözünün benzeridir. Bu teşebbüh mutlak/her bakımdan teşebbühe yorulur. Zîrâ, mutlak teşebbüh küfrü gerektirir. Bunun bir kısmı da haramlığını iktizâ eder. Bazen bu hüküm, kadr-i müşterek’te onlara benzeyeceğine hamledilebilir. Artık küfür, yâhud ma’sıyet, yâhud da bir şiârsa, hükmü de ona göredir… Şübhesiz ki Ömer radıyallâhu anhu’dan, O da Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den, acemlere teşebbuhü nehyettiğine dâir rivâyet gelmiştir. Ve kim kendini bir kavme benzetirse o onlardandır, demiştir. Bunu, kadı Ebû Ya’lâ zikretmiştir. Âlimlerden birçoğu bu hadîsleri Müslüman olmayanların kıyâfetlerinden bir takım şeylerin mekrûhluğuna dâir delîl olarak ileri sürmüşlerdir.[13] (Azîm Âbâdî’den nakil son buldu.)

İmâm Kevserî, başka uzun bir makalesinde de şu sözleri söylemektedir.

Sizden kim onları dost edinirse o onlardandır[14] âyet-i celîlesinin ve kim kendisini bir kavme benzetirse o onlardandır hadîs-i şerîfinin açık ma’nâsı ve de İslâm Ümmetinin söz birliği ile amel ettiği nesilden nesile intikal eden tatbîkat bu hadîsi almaktadır.

Camiu’l-Fusuleyn’de Ebû Hanîfe’den şöyle bir söz nakledilmektedir: Kişiyi ancak, îmâna sokan şeyi inkâr etmek imandan çıkarır. Bu söz haktır, üzerinde hiçbir toz yoktur. Lâkin, bunun üzerine bir bâtılı binâ etmek de doğru değildir. Bu böyledir. Çünki, cühûd, kalbî tasdîk’i ortadan kaldıran kalbin yalanlamasıdır. Lâkin, vahiy kesildikten sonra, kalbde bulunanları kesin bilmeye yol yoktur. Şerîat, hükümleri, görünürdeki alâmetler üzerine binâ etmiştir. Nitekim Ömer radıyallâhu anh’ın Ebû Mûsâ radıyallâhu anh’a yazmış olduğu kadılık hükümleri hakkındaki mektubda ve fukahâ-i emsârın icmâ’ ile üzerinde yürüdüğü yoldan bu açıkça görülmektedir. İşte bu yüzden fakihlere göre, bu gibi mevzûlarda kesin bir bilgi yâhud kat’î bir delâlet yoktur. Bu sebeble, kat’î delîllerin bulunmasının mutlak gerekliliği iddiası bu tevârüs ede gelen hükümlerin ibtâli demektir… Ahkâm, yukarıda da geçtiği gibi, icmâ’ ile, zâhir emâreler üzerine binâ edilir.

İbn-i Teymiyye, İktizâu’s-Sırâtı’l-Mustekîm(39)’de, kim kendini bir kavme benzetirse o onlardandır hadîs-i şerîfinin râvîlerine çok büyük senâda bulunduktan ve onların tamamını sağlam bulduktan sonra, şöyle diyor: İmâm Ahmed ve diğerleri bu hadîsi hüccet kabûl etmişlerdir. Bu hadîsin en az hâli, -her ne kadar zâhiri onlara benzeyenin kâfir olduğunu gerektiriyorsa da- onlara benzemenin haram olduğunu gerektirmektedir.. Nitekim Allahü teâlâ’nın sizden kim onları dost edinirse o onlardandır”[15] âyet-i celîlesinde de böyledir… Her hal ü kârda, benzetme olduğu sebebiyle, (bu âyet) kendini onlara benzetmenin haramlığını gerektirmektedir. Teşebbüh, bir şeyi onlar yaptığı için yapmayı ve şu hususta bir maksadla başkasına tabi olmayı da içine almaktadır. Eğer şu iş başkasından alınmışsa. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in beyaz kılı (karadan başkarenkle boyayarak) değiştiriniz, kendinizi Yehudîlere benzetmeyiniz[16] hadîs-i şerîfi, onlara benzemenin, bizden kasıd ve fiilin olmamasıyla da hâsıl olabileceğinin bir delîlidir. (son.)

Muînü’l-Muftî isimli kitabda şöyle denilmektedir:

Kim kasden kâfirlere kendini benzetir ve Hristiyanların kıyâfetine bürünür, yâhud zünnârlarını kuşanır, yâhud da Mecûsîlerin külahlarını giyerse, o kâfir olur. Bu hüküm, Seyyid Hamevî’nin el-Eşbâh ve’n-Nezâir Şerhi’nde söylediğine tâbi’ olarak Ebû Suûd el-Mısrî’nin, bu, İslâm’ı hafîfe almak murâd ettiği zamana mahmûldür; bunu kasdetmediği zaman ise, o, sadece günahkârdır, ifâdesiyle kayıtlanmıştır. (Muînü’l-Muftî’nin sözü son buldu.)

Beyzâvî Tefsiri’nde şöyle demiştir:

Ğıyâr (külah veya elbise üzerine alâmet olarak dikilen farklı renteki bez parçası[17]), zünnâr (bele bağlanan bir çeşit kuşak ve kemer) ve benzerlerinin giyilmesinin küfür sayılması, sadece, yalanlamaya delâlet etmelerindendir. (son.)

Yani bu delâlet, Şer’î ve aklî bir delalettir. Kadı Beyzâvî, Usûli’d-dîn/Akâid ve Kelâm, Usûl-i Fıkıh ve tefsîr âlimlerindendir.

Sa’deddîn Teftazânî, Şerhu’n-Nesefiyye’de şöyle demiştir:

Bir kimsenin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiği şeylerin tamamını tasdîk ettiğini ve onlarla amel ettiğini bunlarla berâber kendi iradesiyle zünnâr taktığını yâhud puta secde ettiğini farz etsek onu kâfir kabûl ederiz. Çünki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem bunu (dîni) yalanlama alâmeti ve inkâr kabûl etmiştir. (son.)

Teftazânî, de şu ilimlerin imâmlarının büyüklerindendir.

Hayâlî de, Nesefiyye hâşiyesinde şöyle demiştir:

Şerhu Makâsıd’da, yalanlama alâmetiyle berâber olan tasdîk mu’teber değildir; îmân yalanlama emârelerinden bir şeyle berâber olmayan tasdîkten ibarettir, denilmiştir.

Hızır İbnü Celâl, Cevâhiru’l-Akâid isimli Kasîde-i Nûniyye’sinde Ehl-i Sünnet’in inancı hakkında şöyle demektedir: Şerîat, kişinin zünnârı bağlamasını, putlara hürmet etmek gibi inkâr delîli saymıştır. (Kevserî’den nakil son buldu)[18]

Hâsılı, şu hadîsin isnâdına insafla bakılacak olursa, onun tek başına olarak bile Hasenlik mertebesinden asla aşağıya düşmeyeceği, hatta Sahîh Liğayrihî dahî kabûl edilebileceği, görülecektir. Diğer şâhid ve mütabi’leriyle ise Sahîh Liğayrihî olmaktan aşağıya hiçbir şekilde inmeyeceği görülecektir. Buna rağmen, aklî, ilmî ve fikri özürlülük sebebiyle bunu, sâbit olmamakla damgalamak, ne kadar doğrudur?!.. Bunu takdirlerinize bırakıyoruz.

(Üç): من كثر سواد قوم فهو منهم

“Kim bir topluluğun karaltısını çoğaltırsa, O, onlardandır.”[19]

(Dört): خالفافوا المشركين

“Müşriklere muhâlefet ediniz…”[20]

Hangi husûslarda muhâlefet edileceği bildirilmemiş. Öyleyse, imkân nisbetinde her husûsta…Bu umûmu sınırlandırıp muhâlefet etmeyi inanç ile sınırlandırmanızın delîli nedir? Hiçbir şey….

(Beş) :ان هذه من ثياب الكفارفلا تلبسها

“Şübhesiz bu (elbise), kâfirlerin elbiselerindendir. O yüzden, onu giyme.”[21]

(Altı):لا تشبهو باليهود والنصارى من تشبه بغيرنا فليس منا

Kim, kendisini bizden başkasına benzetirse, o bizden değildir; kendinizi, Yehûdîlere ve Hristiyanlara benzetmeyiniz.[22] Yine, Yehûdîlere ve Hristiyânlara hangi husûsta kendimizi benzetmeyeceğimiz bildirilmediğine göre her husûsta…

(Yedi) : لا يشبه الزى بالزى حتي تشبه القلوب

Abdullah İbn-i Mes’ûd radıyallâhu anhu şöyle buyurmaktadır:

Kıyâfet kıyâfete benzemesin; nihâyet kalbler (kalblere) benzer.[23]

Bunlar ve benzeri hadîslerle Müslümanların Müslüman olmayanlara kılık ve kıyâfette de muhâlefet etmek zorunda olduğunu anlamak akıl ve ilim sâhiblerine zor değildir. Kıyâfette ve giyimde kuşamda mü’minlerin kendilerini mü’min olmayanlara benzetmesinin yasak olduğunu İbn-i Teymiyye, İktizâu’s-Sırâtı’l-Mustekîm’inde,[24] İbnu Kesîr, Bakara Sûresinin (104). âyetinin tefsîrinde,[25] Azîm Âbâdî, Avnü’l-Ma’bûd’da,[26] İmâm Kevseri Makâlât’ında,[27] başkaları da başka yerlerde açıklamışlardır.

İmâm Ebû Yûsuf, Kitabu’l-Hârâc’ında zımmî olan kâfirlerin kıyafetlerinin Müslümanlardan mutlaka ayrı olmaları gerektiğini, Hazreti Ömer, Ömer b. Abdülaziz ve başkalarına dayandırarak ifâde etmektedir.[28]

Muhît-i Bürhânî sâhibi Mahmûd İbnu’s-Sâdri’ş-Şerî’a el-Buhârî (Ö:616) de bakınız bunu nasıl açıklıyor:

Şayet Ehl-i Kitâb’ın kıyâfette ve giyim kuşamda bize benzemelerine müsâade edersek, biz de onlara kendimizi benzetmiş oluruz. Hâlbuki onlara kendimizi benzetmemiz, bize imkân nisbetinde yasaklanmıştır. İmkân, elbisenin aslında olmasa da, şu giyimin şeklinde vardır. O yüzden, şu husûsta onlara muhâlefet bize vâcib olmuştur. Bu sebeble, kıyâfette açıkça onlara muhâlefet etmek vâcib olmuştur.[29]

Mezheblerin, kişinin kendisini kâfirlere benzetmesi ile alâkalı fetvâlarından bir kısmını İktizâu’s-Sırâtı’l-Mustekîm[30] ve Aliyyu’l-Kârî’nin el-Fıkhu’l-Ekber Şerhi’nde,[31] okuyabilirsiniz. Hattâ, İbn-i Teymiyye. İktizâu’s-Sırâtı’l-Müstekîm’inde, Ebû Hanîfe’nin Ashâbının, giyinmelerinde ve bayramlarında kendini kâfirlere benzetenlerin kâfir olacaklarını söylediklerini ifâde etmektedir.[32]

Üç: İmâm Nevevî, Müslim Şerhi’nde,[33] şübhesiz bu, kâfirlerin elbiselerindendir, o yüzden onu giyme, hadîsini îzâh ederken, bunun mekrûh olduğunu söylüyor. Eğer üniforma olsaydı, bunun Mekrûhluğuna değil küfrüne hükmedilirdi. Zîrâ simge, şiâr ve üniforma, dîni yalanlama alâmeti sayılmıştır ki, dîni yalanlama küfürdür. Nitekim, Saçaklızâde, başka münâsebetle yazdığı bir risâlesinde, şu mes’elemize de ışık tutmaktadır:

Saçaklızâde şöyle diyor:

Dersen ki; îmânını tazelemek için, Ey Rabbim! Benden küfür sâdır olduysa ben ondan döndüm ve Resûlün Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiklerinin tamamına îmân ettim, diyen bir Müslim hakında ne dersin? Bu, o Müslim’in îmânında şekk etmesi demek değil midir? Hâlbuki, îmânda şekk etmek fetvâ kitâblarında da açıkça ifâde edildiği gibi, bir küfür değil midir?

Şöyle derim: Tevfik sâdece Allah iledir. Fetâvâ’da açıkça bildirilen îmânda şekk, iz’ân ve kabûl ile berâber olan Resûlün getirdiklerinin tamamını yakînen bilmek olan tasdîkde şekk etmektir. El-Mevâkıf’da, kim bir şeyi bilir ve onu bildiğine dönüp bakarsa bizzarûre/kaçınılmaz olarak o bildiğini de bilir, denilmektedir.

Ben (Saçaklızâde) şöyle diyorum: O halde, bir şeyi bilmek, ona dönülüp bakıldığında şu bilmeyi bilme’yi de lâzım getirir. Bu sebeble, kim bir şeyi bildiğinde tereddüt ederse, o, şu şeyi bilmeyen bir kimsedir. Çünki, lâzımın olmaması melzûmun da olmamasını gösterir. Bu sebeble, kim tasdîkinde tereddüt ederse, o, tasdîk eden bir kimse değildir. Bunu al. Kimden söz ve iş olarak tekzîb/yalanlama emâreleri sâdır olursa, o, kalbi tasdîk ile mutmaîn olsa da küfre girer. Bu yüzden ona îmânını tazelemesi emredilir.

El-Eşbâh ve’n-Nezâir’de, Puta ibâdet etmek küfürdür. Kişinin kalbindekine bakılmaz, denmektedir.

Çünki, Hayâlî, şöyle demiştir:

Tekzîb emâresi ile berâber olan tasdîk mu’teber değildir. Îmân (tekzîb) emâreler(in)den birisiyle berâber olmayan tasdîkdir. (Son)

Ben (Saçaklızâde) şöyle diyorum:

Tasdîkdeki şekketmeye/tereddüde îmânda şekk etmek, sadece, şundan dolayı denilmiştir. Çünki, meşhûr görüşe göre îmân, sadece tasdîkdir; veya tasdîk, (îmândaki) en büyük rükündür.

Sonra… Bil ki, tasdîk hallerinden olan Şerîat örfünde mu’teber olmasına ters düşen bir şeyle berâber olmaması gibi bir şeyde şekk etmek, tasdîk’in yok olmasını göstermez. Çünki bir şeyi bilmek, herhangi bir örfde mu’teber olmasına zıd düşen bir şeyle berâber bulunmadığını bilme’yi lâzım getirmez. Bu da açıktır. O halde, “tasdîkin tekzîb emâresiyle berâber olmadığı” husûsunda şekk etmek, şu emârenin var olduğunu göstermediği gibi, tasdîkin yok olmasını da göstermez. Çünki, bir şeyin olmadığında şekketmek, o şeyin varlığını göstermez. Bu da açık bir şeydir. O halde, gerçekte kendinden sâdır olmamasına rağmen, kendinden tekzîb emâresi sâdır olduğu’nda şekk eden Allah katında mü’mindir. Nitekim, kendinden gerçekte günâh sâdır olmamasına rağmen, kendinden günâh sâdır olmadığı’nda şekk eden de Allah katında mutî’dir/O’na itâat eden bir kimsedir.

Bunu bildiysen… Bil ki, kim, benden küfür sâdır olursa, derse (ve) küfürden tasdîk’in yok olduğunu kasd ederse, o zaman bu sözün ma’nâsı, tasdîkin varlığında şekketmektir. Tasdîkde şekk etmek de, onun yok olduğunu gösterir. Onun yok olması da küfürdür. Lâkin hiçbir kimsenin bunu kasd ettiğini zannetmem.

Eğer (bir kimse) küfürden, tekzîb emârelerinden bir şey murâd ederse, o zaman bu sözün ma’nâsı, tekzîb emârelerinin yok olması sebebiyle tasdîkin mu’teber olmasında şekk etmektir. Bu şekk de, tasdîkin olmadığını göstermez. Nitekim, bildiğin gibi, emârelerden bir şeyin var olduğunu göstermez.

Sonra… Hallerinden ğafil olan ve kendini iyi gözetlemeyen bir kimse, kendinden emârelerden bir şey sâdır olmasından, bilhassa bunların tekzîb emârelerinden olduğunu bilmediği zamanda, emîn olamaz. O yüzden, geçmişteki şekliyle îmânını her gün yenilemesi gerekir.

Dersen ki, El-Hulâsa’da da yazılı olduğu gibi, bir kâfir Resûlün îmân ettiği şey(ler)e îmân ettim, dediği zaman Müslüman hâline gelir. O halde, bir mü’min, kendinden emârelerden bir şey sâdır olmak korkusu anında, îmânını yenilemekte benden küfür sâdır olduysa ben ondan tevbe ettim demeye neden muhtâc olsun? O zaman ona, neden Resûlün getirdiklerinin tamamına îmân ettim, demek yetmiyor?

Şöyle derim: Hayâlî’nin naklettiğinden bilmiştin ki, kâfir iki kısımdır:

(Birincisi), Resûlün getirdiklerinden birini inkâr eden, (ikincisi) de, bunların tamamını kabûl eden, ancak tekzîb emârelerinden birini üzerinde bulundurandır.

Birinci kısım kâfir, Resûlün getirdiklerinin tamamına îmân ettim demekle Müslüman hâline gelir. Kâfir haldeyken kendinden sâdır olan tekzîb emârelerinden tevbe etmeye de muhtac olmaz. Nitekim, diğer günâhlardan da tevbe etmeye ihtiyâc duymaz. Çünki, kâfirin îmân etmesi, kâfirliği ânındaki günâhları yok eder.

Kısacası, tekzîb emâresi kasıdlı kâfirin tasdîkini ortadan kaldırmaz. Çünki onun tasdîki yoktur. Sonra, tasdîkiyle diğer günâhların yok olduğu gibi emâre de yok olur; bu yüzden tasdîkden sonra inkâr hâlindeki geçen emârenin hükmü kalmaz ki, hesaba katılmasını yok etsin ve ondan tevbe etmeye ihtiyâc duyulsun.

İkinci kâfire gelince… Onun tasdîki vardır. Ancak, emâre o tasdîk’in mu’teber olmasını yok etmiştir. O sebeble tasdîki yenilemek, emâreden de tevbe etmedikçe ona fayda vermez. Çünki emâre hükmen bâkî olduğu müddetçe, yeni tasdîkinin de mu’teber olmasını ortadan kaldırır. Hâlbuki emârenin hükmünü yok eden inkârdan soraki tasdîkdir; tasdîkin yenilenmesi değildir. Nitekim günâhları yok eden tasdîkin yenilenmesi değil, inkârdan sonraki tasdîkin kendisidir. Bunu bil.

Evet, eğer Müslüman, Resûlün getirdiklerinin zarûriyyâtından/ kaçınılmaz olarak kabûl edilecek bir şeyi inkâr etmekle dinden dönse, -bundan Allah celle celâlühû’ya sığınırız- ve o mürtedlik hâlinde tekzîb emârelerinden bir şey kendinden sâdır olsa, Müslüman olması için Resûl’ün getirdiklerinin tamamına inandım, demesi yeter. O haldeyken işlediği günâhlardan tevbe etmeye muhtâc olmaz.

Dersen ki, Kendinden emârelerden bir şey sâdır olan musaddık kimseye, şu emâreden tevbe etmesi yetmez mi? Tasdîki yenilemeye muhtac olur mu?

Şöyle derim: Allah celle celâlühû en iyisini bilir ya, evet, (tasdîki yenilemeye muhtâc olur). Çünki, tasdîkinin Şer’an mu’teber olması, emârenin sâdır olmasıyla düştü. Tevbe ile emârenin yok olması ile (de) boşa giden amelleri geri dönmez. Bu sebeble yeni bir tasdîke muhtâc oldu. İşte bundan dolayı, Muhammed Birgivî Türkçe risâlesinde emârenin sâdır olması korkusu anında îmânın yenilenmesini emâreden tevbe etmek ve ondan sonra yeni tasdîk etmenin ikisinin tamamından tasvîr etti. Allah celle celâlühû gayretini kabûl etsin ve Müslümandan yana onu hayır ile mükafatlandırsın.

Diyorum ki: Belki de bu, Hanefîlerin, küfür ile düşen amellerin tevbeden sonra geri dönmeyeceğine dâir olan temel kaidelerine dayanmaktadır. Bu hükümde Şâfiîlere muhâlefet edilmektedir. Bunu al. Şu risâlenin başında, sadece şunun için, Fetâvâ’da açıkça ifâde edildiğine göre, dedim|; çünki, îmânda şekk etmek ifâdesinin, tasdîk eden kimseden, emârelerden bir şeyin sâdır olmamasında şekk etmek ma’nâsı için kullanılmış olması câizdir. Lâkin, bu ma’nâda şekk etmek küfür değildir. Nitekim bunu bildin. Hidâyete erdiren Allah celle celâlühû’dur. Hamdler sadece ona mahsûsdur…(Saçaklızâde’nin sözü bitti.)

Saçaklızâde’nin şu mühim ve güzel ilmî tahkîkı, İmâm Ebû Hanîfe’den nakledilen, Kişinin îmândan çıkması, onu îmâna sokan şeyin (tasdîkın) yokolmasıyla olur, sözünü anlayamayan câhiller veya anlamak istemeyen hâinler gürûhunun utanmaz suratlarına şaklayan okkalı bir şamardır.[34]

On birinci hicri asır Şâfi’îlerinin büyük âlimlerinden Necmu’l-Ğazzî’nin Hüsnü’t-Tenebbüh fî Ahkâmi’t-Teşebbüh isimli eseri, bu ve diğer kendini başkalarına benzetme mevzû’larında çok mühim bir eserdir. Abdülğeni en-Nablüsî, el-Hadîkatü’n-Nediyye’de bu eserden bir çok kıymetli nakillerde bulunmaktadır.

Dört: Bir yanda Sünnet üzere yaşamayı şirk i’lân etmek gayretkeşliğini gösterirken, diğer yandan kâfirlerin şiârlarına bürünmeyi, simgelerini taşımayı nedense sadece câiz değil demekle yetiniyorsunuz. Akîde ve Fıkıh kitâblarının verdiği küfür hükmünü telaffuz etmekten kaçınıyorsunuz. Oysa, şiâr (simge, parola) olan kıyâfetler küfür, böyle olmayan, ama kâfirlerin giydiği, onları andıran[35] ise, ya harâm, yâhud da mekrûhdur.

İmâm Kevserî’nin, kendini kâfire benzetmenin hükmü hakkında Cumhûrla beraberdir, dediği İbn-i Teymiyye’nin, “Burada maksad, ulemânın ancak üzerinde ittifâk ettiği mes’ele, (Müslümanların) kendilerini Müslüman olmayanlara benzetmelerinin mekrûh oluşudur”[36] sözü, üzerinde durulmaya değer bir sözdür. Yani, yasaklık sâdece küfür noktasında değildir.

Beş: Simgelerin zamânla değiştiğini de iddia ederek âlimlerin kâfirlik hükmünü, sizinse câiz değildir hükmünüzü dahî ortadan kaldırarak, delîlsiz mesnedsiz bir şekilde işin cevâzını i’lân ediveriyorsunuz. Mesnediniz, sırf kuru bir akıl yürütmekten ibârettir.

Şübhesiz ki bu, kâfirlerin elbiselerindendir, o yüzden onu giyme!.. hadîsini simge ile te’vîl etmek için elinizde hangi delîliniz vardır? Elinizde, elbette hiçbir delîl yoktur.

Altı: Eğer, forma lafzıyla, her teferruatıyla belli bir çeşit elbiseyi kastediyorsanız, evet, İslâmî bir forma yoktur; bu doğru. Lâkin, İslâm’da, ana ve bir takım tâlî çizgileri çizilen, fakat teferruatı tamâmıyla bildirilmeyen, ya’nî, ne olduğu ve nasıl olduğunun tafsilâtı tamâmıyle verilmeyen, ama ne olmadığı ve nasıl olmadığı etrâflı olarak bildirilen bir giyinme şekli vardır.

Kısacası, mü’minim diyenlerin giydikleri elbiselerin, avret yerlerini belli etmeyecek genişlikte olması lâzım geldiği gibi, bundan daha da evvel, kâfirlerin elbisesi de olamamaları îcâb eder. Onların alem/alâmet olmuş elbiseleri küfür, böyle olmayanları da yerine ve şekline göre ya haram veya mekrûh olur. Şu elbiseleri giymek zamanla onlar gibi inanmayı getirir. Kur’ânın, Sünnet’in ve müctehid imâmlarımızın ictihâdlarının ortaya koyduğu mü’minlerce inkâr edilemez kat’î hakîkat budur. Gerisi ya İslâmı bilmemek veya yelpâzesi geniş kasıdlı bir tavırdır.

Hâsılı, Mü’min şahsiyeti olanlar, bunu kaybetmekten son derece endîşe ederler. Malı olmayan, onu kaybetmekten elbette korkmaz. Efendiler!… Ne bu rahatlık!.. Yoksa kîse-i sadrda bir şey mi kalmadı?!… Beyni, yüreği ve bütün bir vücûdu küfrün “rezîl istilâ”sı altında olan ve hâlinden râzı hâlde bulunlara bu husûsu kolayca kabûl ettirebileceğimizi aslâ iddi’â etmiyoruz. Küfür kasırgalarıyla ümrânı vîrâneye dönen ve üzerinde tüneyip ötmekte olan baykuşların ritmine ayak uydurarak onlar gibi ötmeye başlayan zavallılara aslî hüvviyyetlerini anlatıp kabullendirmeye büyük bir ihtimâlle gücümüz yetmez; lâkin, Resûl üzerine ancak teblîğ vardır[37] âyetiyle de mi amel etmeyeceğiz?! Bizden bunu da mı bekleyenler var?!… Debelendikçe çamura batmanın bize, bizi boğulmaya biraz daha yaklaşmış olmaktan başka bir şey kazandırmayacağını da mı anlatamayacağız?! İnadı bırakıb habl-i metîne sarılalım. Rabbimizden affımızı isteyelim. O, şübhesiz ki ğaffârdır. Vesselâm…

وَصَلَّى الله عَلَىسيدنامحمد وَ عَلَى اَلِه وصحبه كلما ذكره الذاِكرون وغفل عن ذكره الغافلون

وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمَِين

[1] Prof. Abdülaziz Bayındır, Kurân Işığında Tarikatçılığa Bakış:128’den kısaltılarak.

[2] Ez-Zevâcir: 1/155-156

[3] En’am: 159

[4] Hadîd:16

[5] İbn-i Teymiyye. İktizâu’s-Sırâtı’l-Müstakîm:89

[6] Ebû Dâvûd ve Tirmizî, Rükâne radıyallâhu anhu’dan. Bu Ebû Dâvûd’a göre Hasen olmasını gerektirmektedir. Tirmizî, ğarîbdir, isnâdı kâim değildir. İbn-i Teymiyye. İktizâu’s-Sırâtı’l-Müstakîm:86,

[7] [Ahmed b. Hanbel, (5114-5115 ve 5667), Ebû Davûd, Taberanî El Kebîr, İbnu Ebî Şeybe, Abd İbn-i Humeyd ve Beyhekî eş-Şuâb’da bunu Heysemî (Mecmaüz-Zevâid’de zikretmiş ve senedinde Abdurrahman İbn-i Sâbit’in Sevbân’dan rivâyet ettiğini kaydettikten sonra Abdurrahman’ı, İbnül Medînî’nin ve Ebû Hâtem’in sika bulduğunu Ahmed İbn-i Hanbel ve başkalarının ise zayıf gördüklerini, kalan râvîlerinin de güvenilir olduğunu zikrettiğini söylemiştir.] Ahmed Abdurrahman el-Bennâ el-Fethu’r-Rabbanî ve şerhi Buluğu’l-Emânî, 22/40-41

[8] Ahmed Muhammed Şâkir, ilim bakımından pek öyle tekin biri değilse de biz O’nun hazır bilgilerini nakledeceğiz. Bizim için mühim olan naklettikleridir.

[9] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned hâmişi: 3/397

[10] Ahmed Muhammed Şakir, Müsned-i Ahmed Hamişi:4/515

[11] Lafzı kısa ma’nâsı engin sözler.

[12] İmâm Zahidü’l-Kevserî rahimehullah el Makâlât: 68-70

[13] Azîm Âbâdî, Avnü’l-Ma’bûd, Şerhu Süneni Ebî Dâvûd: 11/75

[14] Mâide: 51

[15] Mâide: 51

[16] Bunu Tirmizî rivâyet etmiş, Hasen ve Sahîh olduğunu söylemiştir.-Kevseri

[17] Konevî Ale’l-Bedâvi:1/252

[18] İmâm Zâhidü’l-Kevserî el-Makâlât: 234-244

[19] [Ebû Ya’lâ ve Ali İbnü Ma’bed, İbn-i Mes’ûd radıyallâhu anhu’dan], Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ: 2/360, Hadîs: 2588

[20] [Buhârî, Müslim, İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ’dan], El-Fethu’l-Kebîr: 1/558

[21] [Müslim, Kitâbu’l-Libâs 27, Nesâî, Zînet:95, Ahmed İbn-i Hanbel: 2/162, 164, 193, 207, 211] Concordance: 4/248

[22] Tirmizî, Abdullah İbn-i ‘Amr’dan rivâyet etmiştir. El-Fethu’l-Kebîr: 2/291

[23] İbnu Ebî Şeybe, El-Musannef, 7/105 Hadîs:34548

Tercüme şöyle de yapılabilir: Kıyâfetler kıyâfetlere benzetilmesin, sonra kalbler (kalblere) benzetilmiş olur.

[24] İbn-i Teymiyye, İktizâu’s-Sırâtı’l-Mustekîm: Bilhassa 80-150 sayfaları arası.

Şu kitâbda birçok bâtıllara dahî yer verilmiştir. Lâkin İmâm Kevserî’nin de ifâde ettiği gibi, O bu mes’elede İslâm âlimlerinin çoğu ile berâberdir.

[25] İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘Azîm: (1/148)

[26] Azîm Âbâdî, Avnü’l-Ma’bûd: 11/74-76

[27] İmâm Kevserî, Makâlât: 68-70 ile 234-244

[28] İmam Ebû Yûsuf Kitabu’l-Harâc: 127 Dârü’l-Ma’rife Beyrût

[29] El-Muhîtu’l-Bürhânî: 3/317 İdaretü’l-Kur’ân ve Meclisi İlmî Baskısı.

[30] İbn-i Teymiyye, İktizâu’s-Sırâtı’l-Mustekîm: 134-138

[31] Aliyyu’l-Kârî’nin el-Fıkhu’l-Ekber Şerhi: 341,342,343, 344

Burada el-Hulâsa, el-Muhît, el-Fetâvâ ez-Zahîriyye, el-Mültekat ve el-Fetevâ es-Suğrâ isimli fıkıh kitâblarından nakillerde bulunulmuştur. Bundan sonra fıkıh kitâblarında bu bahislerin bulunmadığını söylemek ne derece ilmî bir tavırdır.

[32] İbn-i Teymiyye. İktizâu’s-Sırâtı’l-Müstakîm:135

[33] İmâm Nevevî, Müslim Şerhi:14/55

[34] İleriki sayılarımızda, bu bahis vâdisinde, İmâm Tahâvî’nin Şerhu Meânî’l-Âsâr’ından inşâellah bir tercüme yapılacaktır.

[35] Şu gömlek Frenk gömleğidir, gibi ifâdelerle isimlendirilenler.

[36] İbn-i Teymiyye, İktizâ: 138

[37] Mâide Suresi, 99. ayet

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin