Ana Sayfa İktibaslar Ebu Hanife Hadisden Çıkartığı Hükümle Meseleleri Tedvin Eder

Ebu Hanife Hadisden Çıkartığı Hükümle Meseleleri Tedvin Eder

233
0

Hadîsi rivayet etmek iki şekildedir:

Birincisi, râvînin, şeyhinden itibaren kendisiyle Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in arasındaki şeyhlerin isimlerini zikretmekle hadîsin metnini mevsul veya mürsel olarak zikrederek

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle dedi veyahud şöyle yaptı.” demesidir. Yahud hadis metninin benzer lafzını yahud da yakın lafzını şeyhinden işittiği gibi açıktan söylemesidir. Hadis imamlarının kısm-i a’zamîsi bu yolu tercih ettiler.

İkincisi, senedi zikretmeksizin,

“Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle dedi veyahud şöyle yaptı.’ demeyip, ezberlemiş olduğu Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözünden veyahud fiilinden kapmış olduğu yani istinbat ettiği hükmü söylemesidir. Ki bunu daha evvelden Huccetullâh-ul-Bâliğa’dan nakletmiştik.

Çıkarttığı hükme mebnî müctehid, “filan şey vacibdir, farzdır, mekruhtur, haramdır- diye hükmeder.

Hafız Zebîdî diyor ki: «Ashabdan Ömer, Ali, Ibnu Mes’ûd, Ibnu Abbas, Enes bin Mâlik, Ebû Derdâ, Vâsile bin Esku’, Ebû Hureyre ve daha bir cemaat radıyallahu anhum’un mezhebi de budur. Tâbiînlerden de. İmam Hasen Basrî, Şatî, Amr bin Dînâr, İbrahim Nehâî, Mücahid. ikrîme buna zihab ettiler.

Siyerlerinde varid olan haberler, muhtelif lafızlarla yazılmıştır. Hatta ibnu Sirin demiştir ki: “On zevattan hadîsi işitirim; manaları bir ve lafızları muhteliftir. Bunların bazıları hadîsi manayla getiriyor, bazıları kısaltıyor, bazıları iki lafzın arasındaki değişikliği görüyor, bildiği halde manaya muhalif olmadığı zaman rivayet edilmesini caiz görüyor. Ve hepsi kasden kizbe asla yanaşmazlardı. Ve hepsi işittiği manayı ve sıdkı iltizam ederlerdi.” Bunun için onlar bu işe muktedîr idiler.»[69]

Hafız Zehebî diyor : Ebi Amr eş-şibani demiştir ki: ibnu Mes’ûd radıyallahu anhu’nun yanında tam bir sene oturdum; demezdi.

Dediği zaman da, titrer, … Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem … “şöyle” buyurdu; yahud “benzerini ; yahud “deyişime yakın ; yahud; yahud.” derdi.

Yûnus, îbnu Şihab’dan, Ubeydullah bin Abdullah’tan naklen, Abdullah ibnu Mesudun şöyle dediğini söyledi:

Sen kavminin aklının ulaşmadığı bir hadîsi kendilerine söylemezsin ki bazılar hakkında fitne olmasın. [70]

Bu demektir , bu ikinci yolu tercih eden ashab ve tabîîn, … deyip sözün lafzını bizzat Peygambere nisbet etmekten korkmuşlar, ki korkudan mütevellid titreyiş bedenlerini istila etmiştir, bu da çok üstün bir takvanın alametidir.

İşte bunun icin darimî diyor ki: «Sabit bin Zeyd bize söyledi: Asım bize dedi ki: Şa’bi den [71] bir hadis sordum; bana o hadîsi söyledi. Kendisine: “Bu hadîsi Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e refediyor musun ” Kesin olarak dayandırıyor musun?” dedim.

“Hayır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den daha aşağısına hadîsi dayandırmak bize daha sevimlidir, eğer dayandırdığım metinde bir ziyadelik yahud da bir eksikIik olursa, Peygambere dayandırmaktan daha aşağı bir vebal olur.” dedi.”

Yine Şabi : “İshak bin îsa bize Hammad bin Zeyd’den, Ebî Haşim’ den, İbrahim’den naklen:

dediğini haber verdi, deyince, Şa’biye. “Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem’den, bu hadisten başkasını bilmez misin?” denildi

“Evet, bilirim amma, size “Abdullah dedi, Alkame dedi” deyişim, bana daha sevimlidir.” dedi.»[72]

İşte bunun içindir ki, Ebû Hanîfe radıyallahu anh da bu yolu seçmiş, hadîsi lafzıyla değil, selefi gibi fetva vermek yoluyla tahric etmiş, yani netice olarak hadis lafzını söylemeksizin hadisten çıkarılan hükmü tedvin etmek yolunu seçmiştir. Çünkü Ebû Hanîfe’nin şartlarından biri de, sened zikredildiği takdirde yahud metin Rasûlullah’a isnad edildiği zaman, takdim, tehir etmeksizin hadîsin lafzının aynısını bildirmektir.

Nitekim İhyâ’nın şârihi Seyyid Muhammed ez-Zebîdî diyor ki: «Ve imam ı A’zam’ dan meşhur olan kavli, hadîsin manasının değil lafzın aynısının nakledilmesidir. Ve dediler ki: Bu itibarla hadîsi rivayet etmesi az idi.

Ve nitekim İmam Ebî Ca’fer Tahâviden rivayet ettik; dedi ki:

Bize Süleyman bin Şuayb söyledi; o da: Bize babam söyledi; babam dedi ki: Ebû Yüsuf bize imlâ etti ve şöyle dedi: Ebû Hanîfe radıyallahu anhu dedi ki: “Hadisi işitip ezberlediği günden itibaren söylediği güne kadar ezberinde olmayan adamın rivayet etmesi lâyık olmaz.”

Zehebî Tarihi’nde imam’ın tercümesinde böylece Ebû Yûsuf’tan ve imam’dan zikretmiştir. Bunu iyice anla. Çünkü Zehebînin ibaresinde mutlak zikretmesinden, zikrettiğimizin hilafı akla gelir.»[73] Yani «Çoğu zaman manevi şâz = kayma olmasının âfâtı, asfî olan manaya zarar getirmek cihetiyle manayla rivayet etmeye cüret almaktır…Ebû Hanîfe’nin manayla rivayet etmek ruhsatı ise, Arab diline aşina fakihe mahsustur.»[74]

(H.593 – 665) Harzemî diyor ki: «Muhammed bin İshak bin Yahya İbnu Mende el-Esfehânî dedi ki:

Bize üstaz Ebû Muhammed Abdullah bin Muhammed bin Ya’kûb el-Buhârî el-Hârisî, el-Keşf adlı eserinde şöyle haber verdi: Eğer Ebû Hanîfe’nin faziletleri üzerine, büyük ulemânın kendisinden rivayet etmelerinden başka bir delil getirilmezse dahi yine büyüklerin ondan rivayet etmeleri, hadiste üstünlüğüne kâfi gelmektedir. Nitekim Amr bin Dînâr, kendisinin şeyhidir ve kendisinden rivayet etmektedir. Ve yine büyük ulemâdan Abdullah bin Mübarek, Yezid bin Harun, Muhammed bin İsmail yani Buhârî [75], Abbâd bin Avvâm Huşeym, Vekî Hemmâm bin Hâlid, Ebû Muaviye ed-Darîr, Abdulaziz: bin Ravvâd, Abdulmecid bin Abdulaziz bin Ebî Ravvâd, Süfyan bin Uyeyne, Fudayl bin lyaz, Davud et-Tâî, Ibnu Cüreyc, hepsi Imâm-ı A’zam’dan rivayet etmektedirler.

Ayrıca Abdullah bin Yezîd el-Mukrî, dokuz yüz hadis ondan rivayet etmektedir. Süfyan Sevrî, İbnu Ebî Leyla, İbnu Şibrime de bir hadis ondan rivayet etmektedir Mis’ar bin Kidâm, İsmail bin Ebî Hâlid, Şerik bin Abdullah, kıraat imamı imam Kesîr’in kendisinden rivayet ettiği imam Hamza bin Habîb el-Mukrî, kıraat imamı ve Ebû Hanife’nin şeyhi Âsim bin Ebi-n-Necûd, hepsi ondan rivayet etmektedirler. Hatta imam Asim, Ebû Hanîfe’den soru sorar ve sözüyle tutunur, kendisine şöyle derdi: Allah sana hayırlı mükafat versin ey Ebâ Hanîfe, sen küçük iken bize geldin, biz büyük iken size gelmekteyiz.»[76]

Rubeyi’ bin Yûnus diyor ki: «Ebû Hanîfe radıyallahu anh, emîr-ul -Mü’minîn Ebû Ca’fer el-Mansûr’un yanına geldi. Emîr-ul-Mü’minînin yanında bulunan îsâ bin Mûsâ’nın Mansûr’a: “Ya emîr-el-müminin, şu bugün dünyanın âlimidir.’ deyişi üzerine Mansur sordu: “Ey Nu’mân, bu ilmi kimden aldın sen?”

İmam da: “Ben bu ilmi, Ali bin Ebî Tâlib radı-yallahu anh, Abdullah Ibnu Mes’ûd radıyallahu anh, Abdullah ibnu Ab-bas radıyallahu anh ve tâbi’lerinden, radıyallahu anhum, aldım.” dedi.» 177]

Manasıyla sünneti rivayet etmek, iki şekildir:

1-Hafızın,rivayet ettiği hadisinde bir lafzı unutup, manayı değiştirmeksizin başka = eş anlamda bir lafızla ifade etmesidir. Ulemâ arasında bu suretle hadîsin rivayet edilmesinde ihtilaf vardır. Cumhûr-u Ehli Sünnete göre sened ve metnin değiştirilmesi caiz değildir.

Caizdir, diyenler, mutlak cevaz vermeyip, Arab lügatinin esrarından haberdar olmak, şeriat ve maksadlarını bilmek, hadis rivayetinin meleke haline getirilmesi, değiştirilen lafzın cevâmîu-l-kelim olmaması, dua lafızları gibi lafzıyla teabbüdün olmaması olmak üzere beş şartla cevaz verdiler.[78] imam Buhârî Sahîhi’nde bu kabilden birçok hadisleri tahric etmiştir.

Faraza İmam Ebû Hanîfe bir lafzı unutup da manayla rivayet ettiyse, şübhesiz ki kendisinde bu şartlar vardır. Fakat Ebû Hanîfe’nin manayla rivayet etmesi bu kısma dahil değil, ikinci şıkka dahildir.

2-Hadis lafızları hafızın hıfzında olduğu halde hadisin, lafzını değil, fetva vermek yoluyla hadîsten istinbat edilen = çıkarılan hükmü söylemekle rivayet edilmesidir ki Ebû Hanîfe bu yolu tercih etmiştir. Ve Şa’bî de “Evet, bilirim amma, size “Abdullah dedi, Alkame dedi” deyişim, bana daha sevimlidir.” demekle bu yolu beyan etmiştir.

İşte bunu idrak etmeyen zavallılar ve yine Ebû Hanîfe’nin münkirlerinin fakına takılan H.354’te vefat eden Muhammed bin Hibbân bin Ahmed = Ebû Hâtem et-Temîmî diyor ki: «Nu’mân bin Sâbit Ebû Hanîfe el-Küfî, rey rahibidir; Ata’dan, Nâfi’den rivayet eder. Kûfe’nin civarında H.80 senesinde doğmuştur. Babası Necid’den Teymullah bin Rabîa oğullarından bir adamın kölesi idî. Onlara Benî Kufi de denilir. Babası azad edildi. Abdullah bin Kufe fırıncılık yapar, ekmek pişirirdi.» [79]

Muhaşşîsi Mahmud İbrahim diyor ki: «Evet ibnu Hİbbân, Ebu Hanîfe’ye ilk saldıranlardan değildir. Lâkin ehli hadisten âdil kimseler, Ebû Hanîfe’yi seçtiler, hakkında insaf ettiler ve onu saldırganların sözlerine bırakmadılar.

İmam Ebu-I-Hasen Muhammed bin Abdulhayy el-Lüknevî el-Hindî, Ebu Hanîfe’nin hakkında Dârakutnî’nin: “Gerçekte o hadiste zaiftir.” diyerek kendi sözüyle sevindiğini naklettikten sonra şöyle diyor: “Bakın, bir kere diyorlar: “İmam fıkıhla iştigal ederdi.”

Bakınız ey ehli insaf, dediklerinden daha çirkin bir söz var mı? Bilakis fıkıh bilen bir zattan hadis ilmini almak daha evlâdır.

Bir kere diyorlar: “Hadis imamlarıyla karşılaşmadı. Ancak ilmini Hammâd’dan almıştır.”

Bu sözleri dahi bâtıldır. Çünkü o, imam Bâkır, A’meş ve daha başka büyük hadis imamlarından da birçok hadisleri rivayet etmektedir. Halbuki Hammâd ilme kab idi.

Bir kere “Kıyas ve görüş sahibidir, hadisleri imlâ etmez,” derler. Ve son son Ebû Bekr bin Ebî Şeybe, el-Musannef adlı kitabında “bâb-ur reddi alâ Ebî Hanîfe” demekle, reddi için, tercümesinde bir başlık yazıyor.

Bu dahi onların taassubundandır. Halbuki imam mürsel hadisleri dahi kabul etmiştir. Ve: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den gelen şeylerin, baş ve gözümüzün üzerinde yeri vardır. Ashabından gelen şeyleri bırakmam.” demektedir. Umum haber-i vâhid’i bırakıp da aklî kıyasla tekleşmedi. “İhâle, mesâiih-i mürsele” gibi şeylerle amel etmedi.

Ve İbnu Kayyim A’lâm-ul-Mûkiîn adlı eserinde diyor ki: “Ebû Hanîfe’nin Arkadaşları: Ebû Hanîfe’nin mezhebinde, zaif hadisler dahi kıyas ve görüşten daha evlâdır ve bunun üzerinde mezhebi bina edilmiştir, demekte icmâ’» söz birliği ettiler.”[80]

Unutmayalım ki Ebû Hanîfe, muasır ulemâya hedef edilmiştir.

Ve nitekim imam Evzâinin ibnu Mubarek’e:

“Ebû Hanîfe denilen, Kufe’de çıkan bu bid’atçi kimmiş? demesi üzerine İbnu Mübarek soğukkanlılığıyla, Ebû Hanîfe’nin derinleşip izah ettiği zor meseleleri teker teker kendisine gösteriyor. O meseleleri görünce, Evzâî:

-Bunu kimden öğrendin?

-Bunu Irakla bir şeyhten öğrendim.

-Kimmiş o? Çok zekidir. Git de böyle meşâyıhları buluver ve ondan böyle meseleleri çoğalt.

-İşte, ey üstadım! Bizi meclisinden vazgeçirdiğin Ebû Hanîfe’nin meseleleridir bunlar.

İmam Evzâî bunu hafızasına alıp, Mekke’de imam’la karşılaşınca o meseleleri bizzat İmam Ebû Hanîfe’den sormuştur.

İmam Ebû Hanîfe, Abdullah ibni Mubarek’e telkinde bulunduğu meselelerini daha izahlı bir sûrette açıklamış; Evzâî ondan ayrılınca ibnu Mubarek’e şöyle demiştir:

“Aklının keskinliği ve İlminin çokluğuyla adama gıbta ettim. Mağfiretimi Allah Azze ve Celle’den diledim. Vallahi ben, apaçık bir yanlışlıkta imişim. Bana ulaşan haberler başka İdi. Aman ha, adamdan ayrılma.”

Yahya-I-Kattân dedi ki: Vallahi yalan etmeyiz Allah’ın huzurunda. Ebû Hanîfe’den daha görüşlü bir zâtı işitmedik ve onun birçok sözlerini aldık.» [81]

Muhtemelen ki, Muhammed bin Hibban bin Ahmed -Ebû Hâtem et-Temîminin kulağına da, Evzâî’ye ulaşan haber gibi menfî haberler ulaştı da, Ebû Hanîfe’yi öyle bildirdi.

Ve böylece Dârakutnî Süneni’nde:

“Kimin İmamı olursa, İmamının kıraati kendisine kıraattir.” [82] mealindeki ibnu Ebî Âişe’nin hadîsini «an ane» olarak Ebu Hanîfe ve Huseyn bin Ammâr’dan başkası tahric etmediler; ve ikisi de zaiftır.» demektedir.

Muhaşşîsi Ebu-t-Tayyib Muhammed Şems-uI Hak el-Azim abadi, yani Avn-ul-Ma’bûd’un yazarı dahi diyor ki:

«Nesâî, ibnu Adî ve daha başkaları, hıfzı cihetinden Ebû Hanîfe’nin zaif olduğuna hükmettiler. Ve nitekim Mi’zân-ul-l’tidâl’de de böyledir. imam Muhammed bin Nasr el-Mervezî “Kıyâm-ul-leyl de diyor ki: “İshak bin ibrahim’den, ibnu Mubarek’in: “Ebû Hanîfe hadiste yetim idi.” dediğini işittim.”

Ali bin Saîd en-Nesevî dedi ki: “Ahmed bin Hanbel’in: “Şu Ebû Hanîfe’nin arkadaşlarının hadis ilminde gözleri yoktur; işleri cüretten başka değildir.” dediğini işittim.” Lâkin Zehebî yani el-Mîzân’ın müellifi Tezkî-ret-ul-Huffâz’da diyor ki: Ebû Hanîfe el-imam el-A’zam, Irak’ın fakihidir. Kendisi İmam, vera’ sahibi ve âlim idi. İlmiyle amel eden, şânı büyüktü. ibnu Mübarek dedi ki: Ebû Hanîfe, insanların en fakihidir. …»[83]

Zâhid Kevserinin de naklettiği üzere Ahmed bin Hanbel, Evzâî gibi bilahare Ebû Hanîfe’yi tenkidinden caymıştır.

Aslında, Mi’zân-ul-I’tidâl kitabında Ebû Hanîfe’nin isminin yazılmadığını ve tercümesinin olmadığını, sonradan başkaları tarafından konuya müdahale edildiğini, Tedrîb-ur-Râvî ve Şerh-ul-Elfiye’den nakletmiştim, tekrara lüzum yoktur. Ayrıca Lisân-ul-Mîzân’da araştırdım; elimdeki nüshada “nun” harfinde ve “Ebû Hanîfe” isimlerinde imam-ı A’zam’ı bulamadım.

Menâkıb-ul-lmâm-ı Ebî Hanîfe ve Ashâbihi adlı eserde Hafız Zehebî diyor ki:

«Ebû Hanîfe’nin hadîsiyle hüccetin olup olmaması hususunda ehli hadis iki fırkaya ayrıldılar: Bir kısmı kabul ettiler ve onu hüccet saydılar; diğer bir kısmı hadiste çok yanlışlık yaptığı için zaif gördüler. Bundan başkası yok. Ali bin el-Medînî diyor ki: Yahya bin Saîd el-Kattân’a: “Ebû Hanîfe’nin hadisleri nasıldır?” diye soruldu; “Kendisi hadis sahibi değildir.” dedi. Ben derim ki, evet, İmam gayretini isnad ve lafızların zabtına harcamadı; onun gayreti Kuran ve fıkıh idi

Muhaşşîleri Muhammed Zâhid el-Kevserî rahimehullah ve Ebu-I -Vefa el-Afkânî rahimehullah şöyle demektedirler:

«Ehli hadisten uyanık olan ulemâ ve fukahanın cumhuru, Ebû Hanîfe nin hadislerini hüccet saydılar. Doğru, bunlar mutaassıb Haşevî değiller.

Ebû Hanîfe’nin hadislerini hüccet kabul etmeyenler ise, mutaassıb Raviler ve cahil Haşevîlerin eteklerine yapışanlardır. Bunların sözleri aslâ tartılmaz . Bakınız karşınızda el Kâmil adlı eserin sahibi ibnu Adî var. Şeyhi eba bin caferin sözüne aldanmıştır, saldırır. Halbuki eba bin cafer, Ebu Hanifenin hadisleri hususunda evhama sapmış, haksız olarak Ebu Hanife’nin nefsine zulmederek haddini aşmıştır. Ve bu konuyu Tenis-ul Hatib adlı eserimde oldukça izah etlim.

Hatibin Tarihi’nde olduğu özere “Kendisi hadis sahibi değildir,” diye Kattan’ın sözünü nakledenlerin içinde ibnu Hayuyeh vardır. İbnu Hayuyeh ise, çok mütesahîl ve zaif bir adamdı. Üzerinde simâı olmayan kitablardan naklederdi. Ve bilcümle böyle bir haber senedle ibnu Medînîden naklolunmadı. Ve bilakis ibnu Medînî kendisi dahi râvîlerin cürhûnden kurtulmamış. Hatta hakkında şairleri şöyle dedi:

– Ey ibnu Medini ki, dünya kendisine gösterildi, ona ulaşması için dîni vasıtasıyla güzellik yaptı. –

Evet Ebû Hanîfe, ravîlerin çeşitli nakilleri için tahdis meclisleri akdetmezdi. Ve buna vakit bulamazdı. Bilakis meclisi, fıkıh ilminin meclisi idi. Orada hüküm çıkaran mütebahhir büyük müçtehidler, üstün zekaya sahib fakihler, hüküm çıkarmak üzerinde tecrübeliler bulunurlardı. Kendisi onlara münasib bir uslubla hadis söylerdi.

Onu kabul etmeyen hadis sahihleri ise, fıkıhta anlayışa gayret göstermeksizin sadece hadis lafızlarını rivayet etmek için vakit ayıranlardır. Dinde tefkih ile tefekkuh arasında çok fark vardır.

Görülüyor ki, Hafız Zehebî dahî yukarıda, imam’ın makamına lâyık bir sey yazmadı. Düşünmekten aciz ve uzak münharif Haşevîlerin ihtilâtından dolayı tesirleri altına girmiştir. Ve bu itibarla Ebû Hanîfe’nin geniş ilmini, yüce makamını, ince idraklerini düşünmekten uzaklaştı….»[84]

H.259‘da vefat eden Ebû ishak İbrahim bin Ya’kub el-Cevzecânî diyor ki: «Ebû Hanîfe’nin, hadislerine ve görüşlerine kanaat edilmez.»[85]

Galiba Cevzecânî, Ebû Hanîfe’nin rivayet ettiği hadisleri araştırmamış; ve görüşünün akli kıyas olmayıp bilakis hadîsin kendisi olduğunun farkına varmamıştır. Aksi takdirde “Ebû Hanîfe’nin, hadislerine ve görüşlerine kanaat edilmez.’ diye ta’n etmezdi. Çünkü İmam Mâlik gibi ümmetin büyüklerinden çok üstün ilme, pâyeye sahib bir cemaat ulemâ da Ebû Hanîfeyle beraberdir.

Hafız Muhammed bin Yûsuf es-Salihî eş-Şâfiî, Ukûd-ul-Cinân adlı eserinde diyor ki: «Ebû Hanîfe hadis hafızlarının büyüklerinden ve hadis ilmini meleke haline getiren zevatlardandır. Eğer hadise çok itina vermeseydi, fıkhî meseleleri istinbâtı = çıkarması mümkün olmazdı.» [86]

Ve nitekim İmam Ebû Ömer bin Abdilberr diyor ki: «Hakîkaten ehli hadisten birtakım ulemâ, Ebû Hanîfe’yi zemmetmekte ifrata kaçmışlar ve bu hususta hadlerini aşmışlar. Onların bu ifrat ve tecavüzünün sebeb ve mucibi de: güya Ebû Hanîfe görüş ve kıyası âsâra dahil etmiş, âsâra değil de görüş ve kıyasa itibar ve ehemmiyet vermiş.

Halbuki ekser ehli ilim: Eser sahih olduğu zaman, kıyas ve nazar bâtıl olur, demektedirler. Onların reddettikleri gibi Ebû Hanîfe de muhtemel bir tevil ile âhad haberlerinden bir haberi reddeder. Bu reddedilen haberlerden çoğunda kendisinden önceki ulemâ da yapmıştır. Görüşle hükmeden Ebû Hanîfe’nin benzerleri de Ebû Hanîfe’ye tâbi’ olmaktadır.

Şahsen ben, herhangi muhtemel bir tevil ile yahud nesh iddiasıyla, mensub olduğu mezhebden dolayı bir sünneti, bir mezhebi, bir ayeti tevil etmeyen ehli ilimden hiçbirisini bilmiyorum. Ve bu gibi husus İmam Mâlik radıyallahu anh’tan dahi vuku bulmuştur. Ve nitekim İmam el-Leys bin Sa’d diyor ki: “İmam Mâlik’in Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetine muhalif yetmiş meselesini topladım, Mâlik’e gönderdim. O meselede Mâlik, sadece görüşüyle hükmetmişti.”

Ehli hadisten, imam Ebû Hanîfe’den hadis rivayet edip kendisine güvenenler, kendisine ta’n edenlerden daha çoktur. Ve en çok o zâta görüşçüdür, kıyasçıdır, Mürciedir” diye ayıb takarlar. Deniliyor ki, adamın zekası üzerine delil, hakkında önceki insanların ayrılmalarıdır. Mesela görülmez mi, Ali bin Ebî Talib radıyallahu anhu’nun hakkında iki fırka helak olmuştur: İfratla seven, ifratla buğzeden. Ve üstün zeka sahihlerinin sıfatı budur. Din ve fazilette gayesine ulaşan zevatlar hakkında böyle işler normaldir.»[87]

(H.297 – 385) Ebû Hafs Ömer bin Ahmed bin Osman = ibnu Şâhin, güya ibnu Maîn’den naklen diyor ki:

«Ebû Yûsuf, Ebû Hanîfe’den daha sika idi. Ebû Hanîfe yalan için üstün zekasını kullanarak (bahşişleri) verirdi.» [88] Burada ibnu şahin demek istiyor ki, Ebû Hanîfe üstün zekasıyla Ebû Yûsuf’un perdesi arkasında gizlenir, kendini tekzib ettirmemek İçin Ebû Yûsuf a bahşişler vererek öne sürerdi.

Halbuki Ebû Yûsuf buna razı olmayıp şöyle der: «Ben Ebû Hanîfe’ nin yanında idim. Birgün babam geldi, bana: “Oğlum Ebû Hanîfe’yle beraber ayağını uzatma. Çünkü Ebû Hanîfe’nin ekmeği pişirilmiştir. Sen fakirsin. iaşeye muhtaçsın.” dedi. Ben de babama itaat ettim, Ebû Hanîfe’ den uzaklaştım. Bilahare ziyaret etmeye meclisine girdim. Bana on dirhem verdikten sonra: ‘Halkadan ayrılma. Bunu bitirdiğin zaman bana bildir.” dedi. Sonra bir daha yüz dirhem verdi. Sonra peşimi bırakmadı, iâşemi temin etti ve ilmi bana öğretti.” [89]

Ve Ebû Yûsuf diyor ki: -Ebû Hanîfe’nin meclisi bana dünyanın bütün meclislerinden daha sevimli idi. Çünkü ben Ebû Hanîfe’den daha fakih bir zat görmedim.

ibnu şahin dahi: «Ve Ebû Yûsuf sikalardan hadis naklettiği zaman sikadır – güvenilirdir.- diye itiraf etmektedir. [90]

Demek ibnu Şâhin, Ebû Hanife’ye ve Ebû Hanîfe’den Ebû Yûsuf’un rivayetine güvenilmez demek istiyor.

Evet bu dahi her iki zatı da anlayamamıştır. Sika yani güvenilen, daima sikadır. Ve Ebû Hanîfe’nin mezhebinin ayet ve hadîse dayalı şûrâ mezhebi olduğunu da anlayamamışlar. Yahud da ibnu şahin dahi anlamıştır ve lâkin anlamak istememiştir.

Ashaba varıncaya kadar bir cemaat diğer bir cemaatten tevatürle o meseleleri almışlardır. Nitekim Ebû Hanîfe’nin mezhebi mücerred görüşten ibarettir, diyenlere red olarak Şeyh Muhammed Zâhid el-Kevserî diyor ki:

«ibnu Ebi-I-Avvâm diyor ki: Tahâvî bana dedi ki: İbnu Ebî Sevr bana gönderdiği mektubda haber verdi: Nuh Ebû Süfyan demiştir ki: Bize Muğire bin Hamza şöyle anlattı: Ebû Hanîfe’nin ashabı – kitabları Ebû Hanîfe’yle beraber tedvin edenler, kırk büyük ulemâ idi.”

Yine ibnu Ebi-I-Avvâm diyor ki: “Tahavî bana dedi ki: Muhammed bin Abdullah bin Ebî Sevr yazdığı mektubda bana dedi ki: Süleyman bin imrân: “Ebû Hanîfe’nin kitabını tedvin eden kırk arkadaşları vardı. Öncelik alan on kişi içinde Ebû Yûsuf. Züfer bin Hüzeyl, Davud et-Tâî, Esed bin Amr, İmam Şâfiinin şeyhlerinden biri olan Yûsuf bin Hâlid Es-Semtî, Yahya bin Zekeriya bin Ebî Zaide var idiler,” dedi.” Otuz sene Yahya bin Zekeriya bin Ebî Zâide, onlara yazı yazdı.

Yine bu senedle Esed bin Amr diyordu ki: “Bir meselenin cevabı için Ebû hanifeye gelirlerdi. Halkadan her biri birer cevab verdikten sonra meseleyi Ebû Hanîfe’ye arz ederlerdi, Ebû Hanîfe, düşünerek baktıktan sonra ceveb verirdi. Bunlar bir meselede bazen üç gün sorulu cevablı tartışırlardı, sonra onu tedvin ederek yazarlardı.”

Saymurinin yazdığı senede göre, Ebû Hanîfe’nin arkadaşları Ebû hanifeyle birlikte bir meseleye dalarlardı. Afiye bin Yezîd el-kadi yanlarında « halkada bulunmadığı zamanda Ebû Hanîfe: “Afiye gelinceye kadar meseleyi bana getirmeyin. Ne vakit ki Afiye hazır olur, sizinle muvafakat ederse, o zaman bana getirin.” derdi. Şayed Afiye hazır olup onlara muvafakat göstermezse, Ebû Hanîfe: “Artık bu meseleye sonraya bırakın.” derdi.

Yahya bin Maîn’in et-Tarih vel’llel adlı eserinde yazdığına göre Ebû Nuaym el-fadl bin Lükeyn diyor ki: Züfer’in bana: “Biz, Ebû Yûsuf, Muharnmed bin Hasen’le birlikte Ebû Hanîfe’ye giderdik. Ebû Hanîfe’nin dediğini hemen yazardık. Bir gün Ebû Hanîfe Ebû Yûsuf’a şöyle dedi: Ey Ya’kûb, benden işittiğin her şeyi yazma. Bugün bir şeyle hükmederim, yarın bırakabilirim. Yarın uygun gördüğüm bir meseleyi ertesi gün bırakabilirim.” Dediğini işittim.« [91]

Demek Ebû Hanîfe radıyallahu anhu, indî görüşlerle aklî kıyaslarla hüküm etmedi. Ayet ve hadîsten çıkarttıkları hükmü beyan ettiler, yani hadis naklettiler.

Arkasında ve zamanında olan ulema, hangî meselenin hangi hadisten olduğunu bilirlerdi, Ebû Hanîfe’den kıskananlar, muasırları, hasede rnebnî saldırdılar. Ve yüz kırk yedi sene sonra gelen ibnu Şâhin ve benzerleri, işin hakikatine vâkıf olmadıkları İçin, Ebû Hanîfe’nin mezhebinin aklî kıyasdan ibaret olduğunu zannettiler. Ve böylece ehli hadis, Ebû Hanîfe ve ashabına saldırdılar.

Bakınız Hatîb-i Bağdâdî senediyle şunu nakletmektedir: «Ali bin Kerrame şöyle derdi: Bizler Veki bin Cerrah’ın yanında idik. Birgün bir adam: “Ebû Hanîfe hata etti.” dedi. Veki : Nasıl Ebû Hanîfe hata etmeye güç yetirir ? Nezdinde ictihad ve görüşe kabiliyetli Ebû Yûsuf, Züfer, Muhamrned gibiler var. Hadîsi hıfzetmekte çok ileri, senedleri bilen, Ali’nin İki oğlu Mendel ve Hibbân, Gıyas’ın oğlu Hafz, Yahya bin Zekeriya bin Ebi Zâide gibi hadis hafızları var. Zühd vera’ ve takvâda çok ileri Fudayl bin iyaz, Davud bin Nuseyr et-Tâî var. Arab lügatine aşina Kâsım bin Main var. Bunlar halkasına devam ederlerdi. Aslâ Ebû Hanîfe hata etmeye güç yetiremezdi. Şayed hata etseydi, derhal onu ikaz ederlerdi.» [92]

Şimdi ey muasır “Hanefî mezhebi beşerî görüştür, şirktir diyen ! Sirki, gözü sapasağlam, görmez a’mâ adam gibisin. Şimdi Vekr bin Cer rah’ın kim olduğunu biliyor musun?..

Hafız ibnu Mende senediyle diyor ki: «A’meş’e bir adam geldi, bir meseleyi sordu; A’meş ona Ebû Hanîfe’nin halkasına girmesini tavsiyede bulundu; dedi ki: Onlar meseleyi kendi aralarında isabet edinceye kadar döndürüp dolaştırırlar.»

Bişr bin Velîd el-Kâdî diyor ki: «Biz Süfyan bin Uyeyne’nin yanında idik; bize, müşkül bir mesele vuku bulduğu zaman: “Burada Ebû Hanîfe’ ye arkadaşlık yapan var mı?” diye sorardı. Bişr var, denilirdi. Bana yönelerek: Cevab ver, diye emrederdi. Ve Bunun üzerine ben de cevab verirdim. “İşin en güzeli, dinde selamet, şu fıkıh bilginlerine teslim olmaktır.” derdi.» [93]

Vekî’ bin Cerrah, Şu’be, A’meş ve Süfyan Sevrî gibi zevatları tanımayan serseriler, “Mezhebe taklid şirktir.” diyorlar. Artık bunlar basîretsîzdirler, ümmetin büyüklerini tanımamaktadırlar. Ebû Hanîfe’nin muasırı olan ulemâ, ümmetin büyükleri, Ebû Hanîfe’ye hürmet ederlerdi.

Ali bin Ca’d = Vekî’ bin Cerrah şöyle anlatmaktadır: «Bir adam Züheyr bin Muaviye’ye devam ederdi. Bir zaman ara verdi. Sonra kendisine gidince, Züheyr ona: “Nerede idin?” dedi. O da: “Ben Ebû Hanîfe’ nin yanına gidiyordum.” deyince: Ne güzel, ne güzel, öğrendiğin şey ler.. Andolsun, Ebû Hanîfe’nin nezdinde bir oturuşun, nezdime bir ay gelip çalışmandan daha hayırlıdır.»

Ve Saymurî diyor ki: «Süfyan Sevrî’nin şeyhi Ali bin Müshir, Ebû Hanîfe’nin arkadaşlarından biri idi. Ebû Hanîfe’den ilmi öğrendi ve ondan kitab da yazdı.» [94]

Müslim olsun, Buhârî olsun, imam Ahmed olsun, Vekr bin Cerrah tan, Ali bin Ca’d’dan, A’meş’ten hadis nakletmektedirler. Artık bunları tanımayan mezhebsizler, ibnu Şâhin ve el-Ukeyliyi siper ederek ehli mezhebe saldırırlar. Daha cesurları: “Mezheb imamlarının görüşleri, beşerî bir sistemdir, şirktir.” diye cüret eder. Allah onların şerrinden korusun.

imam Ebû Hanîfe, kendisi için kalkan olarak yetiştirip kendini tekzîb etmemek için İmam Ebû Yûsufu değil, Ebû Yûsuf rahimehullah kendisi, imam’ın hadis rivayetinde şiddetini ve itkânını bildiği için İmam Ebû Hanîfe’nin meclisini tercih etti. Çünkü imam’ın şartlarından biri de, râvînin ezberlediği hadîsi, ezber zamanından İtibaren bildirişi zamanına kadar hafızasında tutması idi. Aynı zamanda bu sûretle fakihin manayla hadisi bildirmesine de bu şarta mebnî cevaz verirdi.

imam Ebû Hanîfe hadis rivayet ettiği zaman bazan mürsel olarak rivayet ederdi, fakat meclisinde oturanlar ve onu tanıyan, hatta tanımayanlar dahi, hadîsi tanırlardı, bilirlerdi. Ve onun için bu hususta onu överlerdi. Nitekim İmam Suyûtî diyor ki: «İbnu Bişr diyordu ki: Hem Ebû Hanîfe’nin meclisindeki halkasına, hem de Süfyan’ın yanma gitmeyi âdet etmiştim. Ebû Hanîfe’ye gittiğim zaman: “Nereden geliyorsun?” derdi; ben de: “Süfyan’ın yanından.” diyordum. O da bana: “Evet, sen öyle bir adamın yanından geliyorsun ki, eğer Alkame, Esved şimdi olsalardı, Süfyan’ın meclisine devam etmeye ihtiyaç duyacaklardı.” derdi.

Dönüp Süfyan’a gittiğim zaman: “Nereden geliyorsun?” derdi. “Ebû Hanîfe’nin yanından.” derdim. O da bana: “Sen yer yüzünün en anlayışlı, helal ve haramı birbirinden ayırt eden fakihinin yanından geliyorsun.” diyordu.»[95] Unutmayalım, o zamanda hadis ilminde büyük bir payeye sahib olmayana fakih denilmezdi. Onun için Hatîb-i Bağdâdî, İsrail bin Yûnus’tan naklen diyor ki: «İsrail şöyle derdi: Ebû Hanîfe ne güzel bir adamdır , içinde fıkıh olan tüm hadisleri bilirdi, güzel araştırırdı, güzel hüküm çıkarırdı.» [96]

Zâhid Kevserî diyor ki: «Hatîb Dimeşk’e girdiği zaman, yanında Dârakutnî’nin tesbit ettiği Ebû Hanîfe’nin Müsnedi ve Ibnu Şâhin’in tesbit ettiği Ebû Hanîfe’nin Müsnedi var idi. Bu ikisi, meşhur on yedi Müsnedi’nden başkasıdır. Muvaffak el-Mekkî diyor ki: Hasen bin Ziyad, Ebû Hanîfe’den dört bin hadis rivayet ederdi. Bu dört binden iki bin hadis, Hammâd’ın hadîsi idi. Diğer iki bin ise, başka meşâyıhın hadîsi idi.» [97]

Dipnotlar :

[67] Mizân-ul-i‘tidal c.1 s.279
[68] EI-Hayrât-ul-Hisân s.68
[69] ithaf-us-Saddet-il-Muttakin c.s s.48
[70] Tezkiretul-huffaz c.1 s.15 isim no:5
[71] Ki Ebu Hanifenin büyük şeyhlerinden biridir.
[72] Taliku Târih i Esmâi-s-Sukât s.328, Talik-ud-Duafâi-l-Kebîr s.273, 274, Sünen-i Dârimî c.1 s.32, 33, Et-Hadisu vel’Muhaddisûn s.201..Kitabımızın 2836 notu hadîsidir
[73] ithâf-us’SâddetiI-Muttakin c.1 s.49
[74] Tekaddumet-u Nasb-ir-Râye c.1 s. 28
[75] Sahîhin dışında yani Tarihinde.
[76] Camiu-l-Mesanid c.1 s.29,30
[77] Camiu-l-Mesanid c.1 s.31
[78] El-hadisu vel-muhaddisin s.201
[79] Kitâb-ul-Mecrûhîn min-el-Muhaddisîn ved’Duafâi vel’Metrûkîn c.3 s.61„62, 63
[80] 77/1
[81] Kitâb-ul-MecrûhTn c.3 s.62, Er-Relu vet Tekmîl s.19 Tabakât-ul-Hutffaz s,73, Tarih-ul -Kebîr 81/8
[82] Tahâvi bu hadîsi tahric etmiştir. Şerh-u Meâni-i-Asâr c.1 s.217 h.n.1294
Aynca İmam Muhammed bin Hasen bu hadîsi, »..
“Kim İmamın arkasında namaz kılarsa, şübhesiz İmamın Kıraati kendisine kıraattir.” lafzıyla Eb Hanîfe radıyallahu Teâlâ anhtan tahric etdi. Et-Talîk-ul-Mumecced le birlikte Muvattau-l-imam-ı Mâlik Rivayet-u Muhammed ibn-il-Hasenl c.1 s.415, 421 h.n. 117, 118
Kemal ibn-ul-Himam ve Muhammed bin Meni’, bu hadîsin Şeyhayn’ın şartı üzere sahih olduğunu kaydetmektedirler. Orada Şeyh Abdulhayy el-Leklevinin uzun bir haşiyesi vardır.
[83] Sünen-u Darakutni c.1 s.323, 324
[84] Menâkıb-ul-imâm-ı Ebi Hanîfe s.27, 28, Duafâu-I-Kebir c.4 s.278, 279, Tarih-u Esmâi-s-Sukat s.327
[85] Ahval-ur Rical isim no :95
[86] El-Hadisu vel’Muhaddisûn s.284, 285, Te’nis-ul-Hatib s. 156, Tarih-ut-Teşrîh Iil’Hıdırî S.244
[87] Câmiu Beyân-il-ilm-i ve Fadlihi c.2 s.248, 249, El-iber c.1 s.214, et-Ta’lîk-ul-Mümecced. c.1 s.121
[88] Tarih-u Esmâi-s-Sukât s. 323 isim no: 1411
[89] MenaKıb-ul-imâm-i Ebu Hanîfe s,39
[90] Tarih-u Esmûl-s-Sukat s,358 isim no: 1556
|91] Tekaddumet-u Nasb-ir-Râye s.37, 38
[92] Tarih-u Bagdad c.14 s.247
[93] EI-Cevâhir-ul’Mudıyye c.1 s.166, Tarih-u Bağdâd c.7 s.82, Câmiu-I-Mesânid
c.2 s.418, incâu-l-Vatanc.1 s.29
|94] incau-I-Vatan c.1 s.28
[95] Tebyid-us-Sahife s.38
[96] lilâu-s-Sünen – mukaddime 1 s.191, EI-Hayrât-ul-Hisan s.31,32
[97]Tekaddumet-u Nasb-ir-Râye s.40

İktibas : Merhum Nakşi Şeyhi – İsmail Çetin K.s | Şerh-i Mişkat c.1 s.36 – 48 arası

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin