Ana Sayfa İktibaslar Batı’nın İçimizdeki Yeniçerileri

Batı’nın İçimizdeki Yeniçerileri

179
0

Mustafa Özcan

Tarihten bu yana hep kontra devşirmeler olmuştur. Belki de bunların en önemlilerinden birisi de talihsiz Cem Sultan’dır. Cem Sultan vakası; çaresiz bir adamın dininin düşmanları tarafından istismar edilmesidir. Lakin günümüzdeki birçok fikir devşirmesi mazur değildir. Sözgelimi Fazlurrahman’ın ABD’ye gitmesinin nedeni kendi ifadelerine göre, Pakistan’ın tutucu ulemâsıdır.

Mevdudi gibilerinin manevi baskısını gerekçe olarak gösterir. Halbuki Eyüp Han dönemi gibi dönemlerde devletin en üst kademelerine danışmanlık yapmış nufuzlu bir adamdır. Tutucu ulemâ ifadesi işin bahanesi. Zira kendisi taşıdığı fikirlerle ve ruh haliyle kendi toplumuna yabancılaşmıştır. Asıl neden budur. Seyyid Hüseyin Nasr’ın ABD’ye gidişi de İran devrimi kaynaklıdır. Bununla birlikte, devrim ile arasında hiçbir zaman kültürel bir tezad olmamıştır.

Dinin uygulanması ve toplum içinde yeri noktasında yani ideolojik bağlamda bazı sürtüşmeler varsa da son tahlilde bunun o kadar da önemi yoktur. Özellikle de Veli Nasr’ın geldiği nokta göz önüne ve dikkate alındığında Sünni dünyaya yönelik hedefler noktasında Nasr ailesiyle İran Devrimi arasında hiçbir fark yoktur. Hatta ahenk ve tenasüpten söz etmemiz uygundur. Abdulkerim Suruş’un da bir nevi Batı’ya ilticasının gerisinde İran’da kendisine göre dayanılmaz atmosfer vardır. Suruş gördüğü bed muameleden ve sıkıştırmalardan dolayı soluğu Batılı ülkelerde almıştır. Kendisi bu noktada haklıdır. Lakin devrime tepkisi onu Fazlurrahman çizgisine taşımıştır. Bu çizgi Batı’nın gönüllü yeniçerisi olma veya kontra devşirme olma çizgisidir. Zamanla bu insanlar kendilerine yabancılaşıyorlar. Ankara Okulu’nun bazı üyeleri de böyledir.

Fazlurrahman’a gelecek olursak: Zımni olarak Kur’an ve Sünnet metinlerine hermönetik ve tarihsel-cilik anlayışını uygulayan Fazlurrahman’a göre, ahkâm ayetlerinin tamamı neredeyse mensuh hükmündedir (1). Fazlurrahman’ın bu anlayışı kendisinden sonra büyük bir çığır açmış ve men senne sünneten seyyieten/kim kötü bir çığır açarsa hükmüne masadak ve müstehak olmuştur. Bunun sonucu olarak bilen de bilmeyen de Kur’an ahkâmı karşısında hüküm yürütmüş ve bu anlayış Allah ve hukuku karşısında insanlara cesarete sevketmiştir. Bu dalgalanmanın sonucunda Süleyman Demirel gibi bazı siyasetçiler ‘Kur’an-ı Kerim’den 250 kadar ayeti hükümsüz bıraksak ve ayıklasak ne olur?’ diye bir tartışma yürütmüş-lerdir. Fazlurrahman kendisinden sonraki bu yaklaşıma haiz bütün kuşakları etkilemiştir. Ankara Okulu, Abdulkerim Suruş bunlar arasın-dadır. Mahmud Muhammed Taha ve ABD’nin içimize saldığı devşirme yeniçeri Abdullah Ahmed Naim bunlar arasındadır.

ABD ve İngiltere gibi ülkeler Türkiye’yi ılımlı İslam laboratuarı olarak görmüşler ve içimize bu meyanda devşirmelerini gönder-mişlerdir. Abdullah Ahmed Naim’in Türkiye üzerinde böyle bir projede yer alması ne kadar da anlamlıdır. Ona göre, Türkiye reform için müsait bir zemin ve verimli bir toprağa haizdir. Adamın bütün ezberi şu cümlede düğümlenmiş durumda: “Şeriatın Yaşanması İçin En İyisi Seküler Devlettir.” Bu yönde kendisine verilen görev doğrultusunda araştırmalar yapmak üzere ‘reform laboratuvarı’ adde-dilen ülkemize gelmiş ve burada kendisini Yeni Aktüel dergisinden Birol Biçer bulmuş ve ikili kısmen aşağıdaki konuşmayı gerçekleş-tirmişler. Derginin girizgâhı ve akabinde gerçekleştirilen mülakat şöyle:

“ABD’nin Georgia eyaletinin başkenti Atlanta’daki Emory Üniver-sitesi’nden hukuk profesörü Sudanlı Abdullah Ahmed An-Na’im, İs-lam’da, özellikle şeriat alanında reform yapılması taraftarı. Bu konuda yazdığı “İslam ve Seküler Devlet” adlı yeni kitabıyla ilgi odağı olan An-Na’im, seküler / laik bir devletin Müslümanlar için, hatta şeriatın yaşanması için en uygun sistem olduğunu söylüyor. Kitabı tartışmalara yol açan Abdullah Ahmed An-Na’im’e Amerika’da ulaşmaya çalışırken onu Türkiye’de bulduk! Na’im’in kastettiği Türkiye tarzı bir laiklik değil çünkü ona göre Türkiye’de devlet seküler değil, “köktenci laik”…

– Amerikan basınından izledi-ğimiz kadarıyla yeni çıkan kitabınız “İslam ve Seküler Devlet” çok ilgi çekici bulundu ve tartışmalara yol açtı. Kitabınız ve burada ifade ettiğiniz temel önermeler hakkında okuyucularımızı da bilgilendirebilir misiniz?

– Bu kitabımda “İslam devleti” düşüncesinin yanlış olduğunu İslami bir bakış açısından ortaya koyu-yorum. Bunun yanında, din ve vicdan özgürlüğü ile diğer insan haklarını koruyan seküler bir sistem altında yaşamanın Müslümanlar için en iyisi olduğunu gösteriyorum. Bir Müslüman olarak şeriata yani İslami kurallara göre yaşama irademi devletin hiçbir müdahalesi olmadan gönüllü olarak belirleyebilmeliyim. Tüm Müslümanların bildiği gibi, dini her tür amel açık ve özgür bir iradeye yani niyete göre yapılmalıdır. Başka bir ifadeyle, devletin baskısıyla yapmış olduğum dini faaliyet ve amellerimin İslami açıdan değeri olmaz.

Bununla beraber, şeriat devlet tarafından zorla kanun olarak empoze edilemez. Devletin yaptığı her şey siyasidir ve asla dini olarak nitelendirilemez. Devlet hiçbir dini inanca taraf olmaması gereken siyasi bir kurumdur. Bireylerin dini inanç ile uygulamaları devletin her türlü yönlendirmesinden bağımsız olmalıdır.

– Geleneksel düşünürlere göre görüşleriniz oldukça “aşırı”. Sizin reformcu olarak nitelenmenize sebep olan temel önermeleriniz neler?

– Görüşlerim hiç de aşırı değil. Üstelik tüm görüşlerim İslami kaynaklara dayanıyor. Yapmaya çalıştığım, İslami insan anlayışımızı modern toplumumuzun mevcut şartlarına uyumlu kılmak, artık gereksiz hale gelmiş geleneksel anlayışları dışlamak. Geleneksel anlayıştaki Müslüman düşünürlerle temel ayrılık noktam, ilk İslam düşünürleri tarafından oluşturulmuş eski usul fıkıh metodolojisini yani “Usul-u Fıkh”ı reddetmek ve bugüne bağlamak. Çünkü bu metodoloji neticede insan kaynaklı, ilahi değil. Klasik fıkıhta reform çağrısında bulunuyorum çünkü insan anlayışımız ve İslami uygulamanın gelişmesi için bu gerekli.

– Çalışmanızda gördüğümüz kadarıyla İslami devletin “ütopik” ve “imkânsız” olduğuna inanıyorsunuz. Neden?

– İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin “İslami devlet” oldukları iddiaları yanlıştır ve İslam’ın din hürriyetiyle ilgili temel prensiplerine aykırıdır. Birbirini sapkın ve din dışı olarak nitelendiren bu iki devlet nasıl İslami olabilir? Bu iddialar yönetici elit tarafından yönetimlerini ve Müslüman vatandaşlarına baskılarını meşrulaştırmak için uydurulmuştur.

– Seküler bir devletin “Müslü-manlar için en iyisi” olduğu görüşündesiniz.

– Seküler ya da laik bir devletten; dine karşı nötr olan, dini konularda hiçbir tavır almayan devleti kastediyorum. Pek çok Avrupa ülkesinde anlaşıldığı şekliyle sekülerlik devlet ile din arasında hassas ve dikkatli bir anlaşma ve aracılık anlamına gelir. Sekülerlik tüm vatandaşların insan haklarını ve eşitliğini sağlamak adına dinin devletten, devletin de dinden korunmasına yöneliktir. Bu tip seküler bir devlette, Müslümanlar demokrasi süreci çerçevesinde ve şeriatı başkalarına empoze etmemek şartıyla kendi değerlerini desteklemek ve yansıtmak için siyasete katılabilirler.

– Şeriat ve seküler sistem kanun-ları arasında çıkabilecek çatışmanın çözümü nedir? Bu iki sistem ara-sında, faiz, çok eşlilik, homo-seksüellik gibi ciddi tartışma noktaları olması kaçınılmaz.

– Bir Müslüman Kur’an ve süne-tin kutsal olduğuna inanır, ancak İslam’ın bu kaynakları sadece insan tarafından anlaşılabilir ve uygu-lanabilir. Bu durumda, şeriat İslam’ın kendisi gibi kutsal değil, insan yorumlarının bir ürünüdür. Şeriatın her insani yorumu tarihi bir bağlam içerisinde üretilmiştir ve ebedi değildir. Bin yıl önce yaşamış Müslümanlar şeriatı o zamanın şartlarına göre anlamış ve uygu-lamışlar. Ancak biz onların şeriat anlayışını bugün uygulayamayız.

İslam’ın kendisinin, insan hakları ve modern hayat için gerekli diğer ilkelerle çatışmadığına inanıyorum. Ama ilk dönem Müslümanları tarafından yapılan şeriat yorumunun modern anayasacılık, insan ve vatandaşlık hakları konusunda ciddi çatışması olduğunu düşünüyorum. Problem modern süreçte eski görüş şeriat anlayışının uygulanmasında ısrar edenlerden kaynaklanıyor. ..(2)”

Suruş gibi şeriatın yorumdan ibaret olduğunu ve dolayısıyla sahibinden başka kimseyi bağlama-yacağını söylemektedir. Böylece mezheplerin Kur’an ve sünnetten çıkardığı ahkam da ihtilaf fıkhı ve yorum olarak addedilmekte ve bunları uygulama noktasında kimse-ye bir mükellefiyet düşmediği ileri sürülmektedir. Böylece esasında teklif ortadan kalkmaktadır. Tarih-selciliğin sefaleti bu noktada da ortaya çıkmakta, geçmişte bâtinîl-erin ahkâmı iptal etmeleri ve teklifi ortadan kaldırmaları gibi teklifi ortada kaldırmaktadır. Ve tarihsel-cilik bir sistem değildir. Bir şey neye göre tarihsel ve neye göre evren-seldir? Eskiler ref’i teklifi yani teklifin iptalini batini teville yaparken günümüzdekiler de tarihselcilik veya hermenötikle yapmaktadırlar.

Bu anlamda bu tarihselci anlayış Mute-zile’den daha fazla ‘muattıla’ sıfatına layıktır. İslam devleti düşüncesini Ali Abdurrazık gibi temelden reddeden An-Naim bu konudaki gerekçesini şöyle serdetmektedir: “Devletin baskısıyla yaptığım dini faaliyet ve amellerimin İslami açıdan değeri olmaz…” Elbette ifadelerinden bir kısmında dane-i hakikat vardır. Ama söyledikleri dinin bir kısmıyla diğerini iptal girişimidir.

Tam tamına Şatibi’nin öngörüsünü tasdik ve teyid eder mahiyettedir: “Bazıları dinin bir kısmını alarak diğer kısmını baltalamaktadır…” Burada da An-Naim bir iki dane-i hakikatla dinin küllî gerçeklerini red ve cerhetmeye çalışmaktadır. Muhtemelen tarihsel-ciliği ve hermönetiği de kapsayan ve içine alan yeni bir usul-u fıkıh ve yeni bir fıkıh metodolojisi inşasını teklif etmektedir. Aslında bu yönde çalışmalar yapıldı. Hemşerisi Abdul-lah Hasan et- Turabi’nin bu yönde çiziktirdikleri ve eskizleri oldu ama vardığı sonuç felaket.

Artık içtihadla serbest tefekkürü eşitlemektedir. Artık aruzu bir kenara atan serbest şiir gibi Turabi de serbest içtihaddan bahsetmektedir. Bunun hiçbir kuralı yoktur ve herkes kendisine göre bir müçtehiddir. Esasında geçen yüzyıldan beri yeni bir ilm-i kelam, yeni bir usul-u fıkıh inşası için teklifler yapılmıştır. İlmin gelişme-siyle birlikte, burhan mesleği kuvvet bulmuştur. Lakin yeni bir usul-u fıkıh inşası aslında İslam’ın genleriyle oynamaktan farksızdır. Ankara Okulu çevresi de yeni bir ilmi hadis vaz’ı konusunda görüşler serdet-mektedir. Bunun irhasatı gibi yaptıkları temel şey hadis otoritesini kabul eden İmam-ı Şafii’yi cerhet-mek ve onun yerine Nasr Hamid Ebu Zeyd’i ikame etmek ve geçirmek olmuştur.

Allah’ın dininin laib ve hüzüv yani oyun ve eğlence olmasının bundan başka bir anlamı olabilir mi? Abdullah An-Naim efendi yeni usul-u fıkıh noktasında şunları söylüyor: “Geleneksel anlayıştaki Müslüman düşünürlerle temel ayrılık noktam, ilk İslam düşünürleri tara-fından oluşturulmuş eski usul fıkıh metodolojisini yani ‘Usul-u Fıkıh’ reddetmek ve bugüne bağlamaktır. Çünkü bu metodoloji neticede insan kaynaklı, ilahi değildir. Klasik fıkıhta reform çağrısında bulunuyorum çünkü insan anlayışımız ve İslami uygulamanın gelişmesi için bu gerekli…” Peki içtihad insan kaynaklı da vahiy değil mi? Netice itibarıyla Cebrail de onu telakki eden Hazreti Peygamberimiz de mahlukattan değil midir ? Birisi melek peygamber diğeri beşer peygamber. Zaten Nasr Hamid Ebu Zeyd, Suruş ve An-Naim’den bir adım daha ileri giderek vahyin kaynağını da sorgulamıyor mu? Beşeri addetmiyor mu? Öyleyse onların yaptıklarının bir adım sonrası Nasr Hamid Ebu Zeyd’in mesleğine çıkıyor… Kısaca Nasr Hamid Ebu Zeyd vahyi de beşeri görürken An-Naim ile Suruş bir adım gerisinde kalarak sadece şeriatı beşeri olarak telakki etmektedirler.

Bu reform çığırında ve çıkma-zında Türkiye’nin önemi noktasında An-Naim şunları söylemektedir: “Türkiye’de yaşananların çok uzak-lara kadar etkisi olacaktır. Zira, Türkiye İslam dünyasının lideri konumundadır…” Dolayısıyla Abul-lah An-Naim’i Türkiye’ye gönderen-ler işi iyi biliyorlar. Suyu başından bulandırmak istiyorlar.

Geniş Kapsamlı Bir Projenin Parçası

Ahmet Kurucan, An-Naim’in neden Türkiye’de olduğunu Kitap zamanı’ndaki ‘Din-devlet ilişkisinde ‘uç’ fikirler’ başlıklı yazısında analiz ediyor. ABD, 8 İslam ülkesini pilot bölge olarak seçmiş ve bu ülkelerdeki şeriat algısını analiz ediyor. Daha doğrusu içimize saldığı yeni yeniçerilerle analiz ettiriyor. Bu ülkelerden birisi de şüphesiz Türkiye. Bu projede yer alanlar arasında Hakan Yavuz gibi bildik isimler var. Bu isimler devşirildikten sonra yeniden Batı’nın yeniçerileri olarak içimize salınan-lardandır. Batı’nın fikir savaşındaki bu yeniçeriler arasında Bessam Tibi, Abdullah An-Naim gibi isimler yer alıyor. Ahmet Kurucan’ın tahli-line geçmeden önce An-Naim’in Kur’an ayetlerini iki kısma ayırdığını hatırlatmakta yarar var. Evrensel ayetler, konjonktürel ayetler. Veya başka bir taksime göre, evrensel ayetler ile tarihsel ayetler. Ona ve hocası Muhammed Mahmut Taha-ya göre, bütün Mekki ayetler evrensel Medeni ayetler ise aksine konjonktürel ve tarihseldir. Dense dense bu anlayışa ‘halt etmiş’ denilir. Halbuki Abdulkadir Hamid, ‘Kur’an ve Siyaset’ adlı kitabında siyasi düşüncenin Mekki ayetlerdeki temellerini göstermektedir. Siyaset ve devlet noktasında bir tekamül vardır ve asla Mekki ile Medeni ayetler arasında bir ayrım yoktur (3). Bu ayrım hariçte olmayan sadece bazılarının zihinlerinde olan meş’um bir şizofrenidir.

Ahmet Kurucan naif tahlilinde bu hususta şunları kaydediyor: “Abdul-lah Ahmed en-Naim, Sudanlı. Dünya-ca ünlü Emory Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim görevlisi. İslam dünyasında teoloji ve siyasette reformist olarak bilinen Sudanlı Mahmud Muhammed Taha’nın görüşlerinden çok etkilen-miş. Taha, 1985’de Sudan hüküme-tince ‘riddet’ suçuyla idam edilmişti. İnsan hakları ve hukuk alanında uluslararası üne sahip birçok çalış-maya imza atmış olan en-Naim’in İslam ve Seküler/Laik Devlet üst başlığı ile yeni bir kitabı yayımlandı. Alt başlık ise “Şeriat’ın Geleceğini Müzakere.” Kitap, Harvard Üniver-sitesi Yayınları arasından çıktı.

Üzerindeki matbaa mürekkebi kurumamış bu kitapta yer alan düşünceler, klasik anlamda çokları-nın bildiği İslam’da din-devlet ilişkisinin çok ötesinde oldukça uç sayılabilecek fikirleri ihtiva ettiği için zannediyorum ciddi tartışmalara konu olacak. Özellikle kitabın başka dillere çevrilmesi, çevrilen dillerdeki insanların tartışmaya bir şekilde katılmaları ile alan genişleyecek. Ama ihtimal akademik çevrelerle sınırlı kalacak bu tartışmalar.

Ana fikir: Laiklik

Yazar “ilmî çalışma hayatımın meyvesi” diyerek başladığı kitapta, ana fikrin şeriatın toplum hayatındaki rolünü incelemek oldu-ğunu söylüyor. Yazara göre şeriat, İslam hukuku demek. Kur’an ve sünnet özelinde konunun dinî temellerine, teolojik yorumlarına girmediğinin, hermönetik yorumlarla uğraşmadığının da ısrarla altını çiziyor. En-Naim, ayrıca seküler devlet ve İslam ile alakalı görüşlerini önce uzmanları, meslektaşları arasında müzakere etmek, fikir alış-verişinde bulunmak için kaleme aldığını, müzakerelerin genişle-mesinin kitabı netice verdiğini ifade ediyor. Bu arada Endonezya, Türkiye ve Hindistan, dile getirdiği düşüncelerini izah adına seçilmiş üç ülke. Bu üç ülkede çeşitli uzman-lardan birebir yardım almış en-Naim.

Neler anlatıyor yazar kitapta? Bize yukarıda tartışma alanı genişleyecek dedirten görüşünü aktaralım önce; “Müslüman’ın, Müs-lümanca hayatını sürdürebilmesi ve seçme özgürlüğüne sahip olabil-mesi için tek yolu vardır; laik bir devlet.”

Bu ana fikrin etrafında dönen argümanları ele alıyor yazar kitap boyunca. Birer cümle ile bunlara temas edelim; “İslamî devlet kavramı İslam tarihinde gerçekleş-memiş bir ütopyadır… Hz Peygam-ber’in (sas) ölümünden sonra dinî otorite kalmadığından İslamî devlet pratik olarak mümkün değildir… Laik devlet, din-devlet ayrımının keskin hatlarla gerçekleştiği bir devlet düzenidir…

Laik devlet şeriat dahil herhangi bir dini doktrinden etkilenmemiş kurallara sahiptir… Devlet yönettiği halkın dini de-ğerlerini elbette nazara alacaktır; bu anlamda hiçbir devlet, nötr olamaz ve olmamalı… Şeriat, İslam hukuk-çularının yaptıkları beşerî ve dün-yevî yorumlardır; devirden devire değişebilen kuralları ihtiva eder, ebedilik ve değişmezlik vasfına sahip değildir…

Laik devlet, başarılı olmak, prensiplerini uygulayabilmek için moral değerlere yani dine; dinin de inanılan şeylerin pratiğe dönüşmesi ve değişik kesimlere kendini anlatabilmesi için seküler devlete ihtiyacı vardır…

Müslü-man’ın gayrimüslimlerle iç içe yaşadığı global dünyada birlikte huzur içinde yaşayabilmek ancak laik devletle mümkün olur… İnsanlara inanmama özgürlüğü de ancak böyle bir sistem altında verilebilir…

Faiz şeriata göre yasak olabilir ama ekonomik gereklilikler onun ekonomik sistemde yer almasını gerekli kılıyorsa, bunu ancak laik devlet yapabilir, faizi haram olarak niteleyen kişilere de seçme özgürlüğü verir… İslam’ın hangi alanda olursa olsun yapılmış bir yorumu devlet tarafından böyle inanacaksınız; uygulayacaksınız şeklinde dayatmalara konu edilemez… Resmî İslam diye bir kavram olamaz, İslamî yorumda sivillik esastır… Devletin laik olması da yetmez; kadın-erkek eşitliği, zimmiler, cihat gibi meselelerde reform gerekir, bu da en sistemli şekilde Muhammed Taha’nın yolundan gidip Mekkî ayetlerin evrenselliğini, Medenî ayetlerin ise konjonktürel olduğunu kabulle gerçekleşir…”

Oldukça geniş çaplı sayılabilecek ölçüde bu görüşlerini açıklayan yazar kitabını şu cüm-lelerle bitiriyor: “Şeriat, Müslüman olarak benim geleceğimle alakalı hiçbir şeye sahip olamaz. Müs-lüman olarak yaşayabilmem için seküler bir devlete ihtiyacım var benim.”

Kitabının yazılış aşamasını anlattığı yerlerde dile getireceği fikirlere “tentative” (kesin olmayan, farazi) vasfını taksa da, oldukça sert, keskin ve net ifadeler bunlar. Zannediyorum en-Naim’in laik dev-let uygulamasını İslamî açıdan sa-dece güzel değil, aynı zamanda gerekli ve zarurî gören bu düşün-celerini okuduktan sonra benim akademik dünyada tartışma konusu olacak tespitime katılırsınız.

Bazılarına katıldığımız, bazı-larına katılmadığımız bu görüşler istikametinde tanıtım yazısı çerçe-vesinde ana başlıklar halinde kısa bir değerlendirmede bulunacak olur-sak; önce bazı kavramların anlam çerçevesinin çok net belirlenmesi gerekir. Sözgelimi şeriat kavramı; bu kavramın oturduğu temeller, 15 asırlık tarihi süreçte bu kavram etrafında yapılan müzakereler ve hepsinden öte İslam coğrafyasındaki tatbikat farklılıklarının nazara alınması gerekir. Bizim gördüğümüz bu bağlamda yazar ile başkalarının ciddi görüş ayrılıkları var.

İkinci husus; din-devlet ilişkisinde bir din olarak İslam’ın getirdiği ana esaslar. Yazarın dediği gibi dinin belki devlet talebi olmayabilir ama dinin devletten talep ettiği ve tatbikini istediği değerler, prensipler vardır. Eşitlik, adalet, seçim, meşveret vb. evrensel prensiplerle laik devlet çatıştığında ne olacaktır? Müslüman toplumun bu husustaki öncelikleri nazara alınmadığında, o devlet çatısı altında yaşayan birey ne yapacaktır? Bugünkü siyasî coğrafyada onlarca devlette örneğini gördüğümüz bu durum, dile getirilen görüşler arasında cevabı bulunmayan ve insanlık trajedisine kadar uzanıp çözüm bekleyen büyük bir sorundur.

İhtimal kitabın en zayıf ve en çok tartışmaya sebep olacak bölümü Mekki-Medeni ayetlerin ayırımı ve bunlara verilen evrensellik ile tarih-sellik vasıflarıdır. Ahkâm ayetlerine -ki hemen hepsi Medenîdir- tarihsel dediğiniz an, Kur’an’ın neredeyse yarısı konjonktüre kurban edil-mektedir.

En-Naim’in bu kitabı ile müsademe-i efkâr adına iyi bir zemin hazır-ladığını düşünüyorum. Bekleyelim ve görelim (4).”

Burada iki husus var. Hem Abdullah Ahmed An-Naim hem de Ahmet Kurucan kaçamak davra-nıyor. An-Naim Müslümanları ikna etmek için soft, kandırıcı ve aldatıcı bir dil kullanıyor. Hermönetiği kul-lanmadığını söylüyor. Yeni usul-u fıkıh vazederken acaba neyi kullanacak? İkincisi Ahmet Kurucan da An-Naim’i kırmamak için azami özen gösteriyor. Halbuki, ‘Allah’ın dini hususunda sakın sizi re’fet ve gevşeklik almasın’ tavsiyesi de neshe uğrayan hükümler arasında mı?

Sonuçta, Şeriat telakkisini araş-tırmak ve dejenere etmek için yaklaşık 8 ülke pilot bölge olarak seçilmiş. Abdullah an-Naim de üç ülke üzerinde araştırmalar gerçek-leştirmiş. Bunlar arasında Türkiye de var. Türkiye’den aldıkları sonuç-lar kendilerini tatmin etmiş görü-nüyor. Haksızlar mı? Fazlurrahman’ı keşfeden bizim ülkemiz yine An-Naim’i keşfeden de biz olduk. Belki ülkesinde bile bizim kadar tanın-mıyordur. 5

Dipnotlar

1 – Tarihsel Addedilen Ayetlerin Evrenselliği, Zeki Keskin, s: 12

2 – Yeni Aktüel, sayı : 158

3 – Kur’an ve Siyaset, İnkilap Yayınları, s: 25

4 – Din-devlet ilişkisinde ‘uç’ fikirler, Kitapzamanı, 7 Temmuz 2008

5 – Başlık: Yâhud da LaWrensleri. Nâşir

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin