Ana sayfa İktibaslar Allah’u Teala Görülür mü.?

Allah’u Teala Görülür mü.? [Dünyada- Rüyada-Ahiretde]

13
0
PAYLAŞ

Kaynak : ruhu’l furkan tefsiri 11.cild 

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

ENAM SURESİ 103.AYET-İ KERİME 

Gözler O’nu İrak edemez (O’nu kavrayacak şekilde göremez). Halbuki O, gözleri idrak eder (kuşatacak şekilde görür) ve O, Lâtif (en ince şeyleri bile pek iyi bilen) dir. Habîr (her şeyden ziyade haberdâr olan) dır.

İZAHAT 

Bika’î (Rahimehullahın) ın beyanına göre; bundan evvelki ayet-i celile’ler, Allah-u Tealâ’n herşeye kadir olup, O’ndan gayrisinin âciz olduğunu açıklamıştı.

Çocuk ve ortağa ise, âciz ve fakir olanlar muhtaç olur. Güçlü ve zengin olanın âciz ve fakire muhtaç olması, olmayacak bir şeydir. Her baba ve ortak, oğluna ve ortağına bir şekilde mutlaka hemcins olması gerektiğinden, Allah-u Tealâ, makamın iktiza ettiği tenzih vasfını açıklamak üzere, “Gözler O’nu idrak edemez.” buyurmuştur ki bu, şu demektir:

“İsa, Uzeyr (Aleyhimesselâm), putlar, yıldızlar, karanlık ve nur gibi Allah-u Tealâ’ya evlat veya ortak kabul ettiğiniz şeylerin hepsi, gözlerle idrak edilebilen varlıklardır ki, Allah-u Tealâ, gözlerle idrak edilemediğinden bu yaratıklarla hiçbir yönden benzerliği yoktur.

Çünkü gözle idrak edilmek, sonradan yaratılanların alâmetlerinden olduğu için, gerçek ilaha yakışmaz. Onlar hakikî ilah olsalardı, elbette gözlerden perdeli olurlardı.

Melekler ve cinler (bilinene göre, her zaman herkes tarafından) görüle-miyorlarsa da, onlara tapanlara şöyle sorulur: Siz onların Allah-u Tealâ’nm çocukları olduğuna neye göre hükmettiniz?

Eğer görerek bu kanaate vardıysanız, demek onlar da geridekiler gibi görülen varlıklardır ki, bu durumda görülemeyen Allah-u Tealâ ile hiçbir şekilde soy bağları olamaz.

Yok eğer aldığınız haberlere dayalı olarak bu hükme vardıysanız, onların yaratılışları hakkındaki haberler, size veya başkalarına peygamberler dışında kimseden gelmemiştir.

Peygamberlerin hepsi de, onların diğer yaratıklar gibi Allah-u Tealâ’nm çocukları değil, kulları olduğunu ye Allah-u Tealâ’n ortak ve evlattan münezzeh olduğunu bildirmişlerdir. İşte onların kitapları ve sahih haberleri buna şahitlik etmektedir

Herşeyden öte, onlar az da olsa gözlerle idrak edilebilecek niteliktedir. İdrakleri hepten de imkansız değildir. (Nitekim müşrikler, sahralarda ve çöllerde cinlerin kendilerine belirdiğini iddia ediyorlardı. Ayrıca Yahudilerden aldıkları bazı telakkilere göre, meleklerin bazı insanlara zuhur ettiği vehmine sahiplerdi.)

Azîz olan ilâh’a gelince; O, başkalar gibi gözle görülüpde bir idral ile anlaşılabilecek bir Zat değildir ki, O’nu gören, düşünüp, taşınıp ta ferasetini kullanarak, birtakım alâmetlerin belirtisiyle O’nun hakkında muhakeme yapsın ve böylece rıza ve gazap gibi hallerinden haberdar olabilsin. Çünkü O, ihata olunmaktan çok yücedir.”

Tabi ki bu mana, umum-u selb (idrakin nefyinin genel kabul edilmesi) yolu üzere verilmiştir. Fakat selb-i umum (herkes hakkındaki genel mananın nefyedilmesi) kastediliyorsa o zaman mana:

“Allah-u Tealâ, herkesin göremeyeceği kadar Azîz’dir. Bilakis dilerse seçkin kullarına perdeyi açıp görme sebeplerini yaratır da, onlar O’nu görebilirler.” demek olur. Nitekim müminlere ahirette bu sebepleri yaratacaktır.

Vahidî, Ebû Hayyan ve Âlusî tefsirlerinde zikredildiğine göre;

ayet-i celile’de geçen (JUJ ), (^ ) kelimesinin cemisi olup, Rağıb(Rahimehullah) in da beyan ettiği üzere lügat olarak iki manaya gelmekteyse de, burada birkaç manaya gelebilir:

1- Göz uzvunun kendisi,

2- Göze konan görme gücü ki, ilm-i kelamla uğraşanların ekserisi bu ayet-i celile’deki (^ ) mefhumunu, görme gücünün yeri olması itibarıyla göz uzvunun kendisi olarak değerlendirmişlerdir.

Zâdü’l-mesîr tefsirinde zikredildiğine göre, Cumhûr’un görüşü de bu doğrultudadır.

3- Basiret ki bu, kalbin anlayış gücünden ibarettir, Ebû Bekr-i Sıddık

(Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen şu söz bu manaya uygun düşmektedir:

1- “Ey O Zat ki, O’nu bilmenin son noktası, tam bilinemeyeceğini itiraf etmektir.” Çünkü O’nu bilmenin zirvesi, bütün yaratıkları tanıyıp, O’nun, onlardan hiçbiri olmadığı gibi, eşyadan hiçbirine de benzemediğini, bilakis idrak edilen şeylerin tümünün yaratıcısı olduğunu bilmekdir.

(Rağıb ei-îsfahanî, Müfredat, Sh:189)

4- Akıllar ve vehimlere işaret olabilir ki, bu manayı, Abdurrahman ibni Mehdî (Rahimehullah), Ebû Husayn el-Karî (Rahimehullah) dan nakletmiştir.

(lbn-i Ebî Hatim, No:7739,4/1363)

2 – Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) ın: “Gerçek tevhid, Allah-u Tealâ’yı teveh-hümde bulunmaman (öz Zatı itibarıyla hayaline getirmemen) dir.”

(Rağıb el-İsfahanî, Müfredat, Sh:59)

“İdrak edebildiğin herşey, Allah-u Tealâ’dan başkadır.”

(Rağıb, ei-isfahanî,Müfredat, Sh:59) şeklindeki beyanları bu manaya münasip düşmektedir.

Ayet-i celile’de geçen, “Gözler O’nu idrak edemez”, cümlesine üç türlü mana verilmiştir:

1- “Gözler O’nu ihata edemez.” Burada “İdrak”, “Ru’yet (görme)” nin dışında olan bir mana ifade etmektedir. Çünkü, “Onu gördü ama idrak edemedi.” sözü doğru bir sözdür.

Taberî (Rahimehullah) in da beyanı veçhile; kişi bazen bir şeyi idrak eder fakat göremez.

Nitekim Mevlâ Tealâ, Firavun hakkında:

حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ 

“…Boğulma, ona idrak edince (ulaşınca)…”

(Yunus Sûresi:90’dan) buyurarak, boğulmanın Firavunu idrak ettiğini açıklamıştır ki, Firavunun, kendisine idrak eden (ulaşan) boğulmayı gördüğü söylenemez.

Çünkü boğulma denen mefhum görülebilen bir şey değildir.

Demek ki, bazen bir şey idrak edilip te görülemiyor, bazen de görüldüğü halde idrak edilemiyor.

Nitekim Firavunun kavmi, Musa (Aleyhisselâm) in kavmini görüp, çok yanaştıklarında, Musa (Aieyhisseiâm) in ümmeti korku ve telaş içinde:

إِنَّا لَمُدْرَكُونَ 

“Muhakkak biz idrak olunduk (erişildik).”

(Şuara Sûresi:61 ‘den) dedikleri vakit, Musa (Aleyhisselâm), iki kavim arasında birbirlerini görme durumu sabit olduğu halde:

كَلَّا 

“Hayır!”

(Şuara Suresi.62’den)buyurarak, idraki nefyetmiştir.

Mevlâ Tealâ da evvelce ona:

أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقاً فِي الْبَحْرِ يَبَساً لَّا تَخَافُ دَرَكاً وَلَا تَخْشَى .. 

“Kullarımla birlikte geceleyin yola çık ta, yetişilmekten korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç!”

(Taha Sûresi:77’den) buyurarak, düşmanlarının, kendisini ve kavmini idrak edemeyeceklerini vahyetmişti.

Demek oluyor ki, “Ru’yet” ve “İdrak” tabirlerinden her biri diğeriyle birlikte bulunabileceği gibi onsuz da mevcut olabilir. O halde, “Gözler O’nu idrak edemez.” kavl-i şerifine, “Gözler O’nu göremez.” manasını vermek çok uzak düşmektedir.

Dolayısıyla buradaki “İdrak”; bir şeyin derinliklerine ulaşıp, bütün cihetleriyle onu kuşatıp, künhünü ve hakikatini (öz zatını ve gerçek yüzünü), kendisinden bir şey gizli kalmayacak şekilde kavramaktır ki, böyle bir ihatanın dünyada ve ahırette Allah-u Tealâ’ya tealluk etmeyeceği aşikârdır.

Çünkü Allah-u Tealâ’yı, bir şeyin kendisini ihata etmesiyle vasıflamak caiz değildir. “Allah-u Tealâ görülür, fakat idrak edilemez.” kaidesinin bir nazîri de, “Allah-u Tealâ bilinir fakat ilmen ihata edilemez.” kuralıdır

Demek oluyor ki “Gözler, Allah-u Tealâ’yı görebilirse de, ihata edemez.” Nitekim “Kalpler de O’nu tanır fakat ihata edemez.”

خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْماً 

“İlmen O’nu ihata edemezler (O’nu tam manasıyla bilemezler).”
(Taha Sûresi:110’dan) ayet-i celile’siyle,

اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِش

“O’nun dilediği müstesna, ilminden hiçbir şeyi ihata edemezler.”

(Bakara Sûresi:255’den) kavl-i şerifini birlikte değerlendirecek olursak, Allah-u Tealâ’nın, kendi diledikleri dışında mahlukatınm bir şey bilemiyeceğini ifade buyurması, müsaade ettiği kadar da bilemeyecekleri anlamına gelmez.

“İdrak” tabirini bu mana ile tefsir edenler arasında, İbn-i Abbas, Katade, Atıyye el-Avfî, İbn-i Müseyyeb, Zeccac (Radıyallahu Anhum) gibi büyük müfessirler bulunmaktadır.

Buna göre şu hükme varabiliriz ki,

“Allah-u Tealâ görülür fakat idrak edilemez.”

Çünkü “Görülen şeyi çepeçevre kuşatıp, kavrama” manasına gelen bir idrak, ancak hududu belli olup, yönlere sahip olan bir varlık hakkında düşünülebilir.

Dolayısıyla bu ayet-i kerime, Allah-u Tealâ’nm görülemeyeceğini ifade etmemektedir. Çünkü Miraç Gecesi Resulullah (SaiMiahu Aleyhi ve Seiiem) in Mevlâ Tealâ’yı gördüğü sahih olarak rivayet edilmiştir.

Hafız İbni Kesir (Rahimehullah):

“Müminlerin, ahiret yurdunda, arasat meydanında ve cennet ravzalarında Allah-u Tealâ’yı görecekleri”ne dair, Ebû Said, Ebû Hureyre, Enes, Cerir, Bilâl, Suheyb gibi birçok sahabeden (Radıyaliahu Anhum) mütevatir bir hayli hadis ve haber varid olduğunu, bu ayet-i kerime’nin tefsirinde nakletmiştir. Ehl-i Sünnet’in, ehl-i ilmin ve ehl-i hadisin mezhebi budur.

Ru’yetin isbatıyla, idrakin nefyedilmesi arasında bir çelişki yoktur. Çünkü kavramak, görmekten çok özel bir mefhumdur ki, ziyade hususi bir mananın nefyedilmesiyle, çok genel bir mananın ortadan kalkması gerekmez.

Sonra âlimler burada nefyedilen idrakten ne kastedildiği hakkında iki görüş üzere ihtilaf etmişlerdir:

a) Allah-u Tealâ’nın hakikatini bilmektir. Çünkü müminler ahirette O’nu göreceklerse de, kendisinden başka kimse O’nun hakikatini bilemez.
Nitekim ay’ı gören kimse, onun künhü ve mahiyeti itibarıyla hakikatini idrak etmiş değildir. Yüce Mevlâ, hakikati bilinmeme bakımından herşeyden evladır, en yüce sıfatlar O’na mahsustur.

b) Bazılarına göre ise, bu idrakten maksat, ihatadır ki, Allah-u Tealâ’yı tam manasıyla kavrayamamak, görülmemesini icap ettirmez.

Nitekim:

خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْماً 

“İlmen O’nu ihata edemezler (O’nu tam manasıyla bilemezler).”

(Taha Sûresi:110’dan) ayet-i celile’sinden, “Allah-u Tealâ’yı hiç bilemezler.” manası çıkmaz

3 – Yine böylece Aişe (Radıyallahu Anha) dan rivayet edilen:

“…Ben sana övgüyü saydp bitir)emem. Sen, kendini övdüğün gibisin.”

(Müslim, Salât-Ai,No:486, 1/352, Tirmizî, De’avât:76, No:3493, 5/524, lbn-i Mace, Dua:3, No:3841, 2/1263) hadİS-İ şerifinden, Resulullah (Sallahlahu Aleyhi ve Sellem) in Mevlâ Tealâ’ya hiç senada bulunmaması gibi bir mana çıkarılamayacağı gibi, burada da durum aynıdır.

Bir kere Ikrime (Radıyallahu Anh) a, bu ayet-i kerime okunarak, sanki Allah-u Tealâ görülemez gibi bir mana îma edilince,

o, karşısındakine: “Sen göğü görmüyor musun?” diye sordu.

O: “Evet!” deyince,

Ikrime (Radıyallahu Anh):

“Peki göğün tamamını mı görüyorsun?” diyerek, Allah-u Tealâ’nın da görülebileceğini fakat ihata edilemeyeceğini açıklamış Oldu.

(ibn-i Ebi Hatim, No:7737,4/1363)

Taberî (Rahimehullah) burada şu izaha yer vermiştir:

Eğer bir kişi bize, “Bu ayet-i kerime’nin, Allah-u Tealâ’nın görülemeyeceği manasına geldiğini niçin kabul etmiyorsunuz?” diye soracak olursa, biz ona şöyle cevap veririz:

Biz, bu manayı kabul edemeyiz.

Çünkü Allah-u Tealâ, kitabının diğer bir yerinde:”O gün birtakım yüzler parlaktır. Rabblerine nazırdırlar.” (Kıyamet s’ûresi:22-23) buyurmuştur ki,

bu ayet-i celile, gözlerin Allah-u Tealâ’yı göreceğini açıkça ifade etmektedir.
Allah-u Tealâ’nın kitabının ayetleri birbirini tasdik ettiğine göre, bu ayeti tevile kalkışmak caiz olmaz. Ayrıca bu iki ayetten, birinin diğerini neshetmiş olması da düşünülemez. Çünkü nesh, ancak hükümlerde mevzu bahis olup, haberlerde caiz olmaz.

Ayrıca Kur’an-ı Kerim’i bize en iyi şekilde tefsir eden Resulullah (SaiMMu Aleyhi ve Seiiem) de, ümmetine, kıyamet günü Rab’lerini göreceklerini müjdelemiştir.

Nitekim:

4 – Cerîr (Radıyallahu Anh) ŞÖyle demiştir:

Bizler, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in yanında bulunuyorduk. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gece; yani ayın ondördü olan bedr gecesi aya baktı da, şöyle buyurdu: “Sizler şu ayı, görülmesinden hiç biriniz mahrum olmaksızın (yahut birbirinize gösterebilmek için sıkışıp üst üste yığılmanıza hacet kalmaksızın) hepiniz zahmetsizce görüyor olduğunuz gibi, Rabbinizi de muhakkak öylece göreceksiniz..”

(Buharı, Mevâkîtü’s-Salât:15, No:529, 1/203, Müslim, Mesacid:37, No:633, 1/439, Ebu Davud, Sünnet.20, No:4729,2/646, Tirmizî, Sıfatü’l-Cennet:17, 2554,4/688, tbni Mace, Mukaddime:13, No:177,1/63, Ahmed İbni Hanbel, Müsned, No:19211, 7/62)

Allah-u Tealâ kitabında, ahirette görüleceğini bildirmiş, Resulullah (Sallahlahu Aleyhi ve Sellem) de ümmetine bunu müjdelemişken, biz bu ayet-i celile’yi Kıyamet Sûresi’nin ayetlerine ters düşen bir mana ile nasıl tefsir edebiliriz? Zaten ifade-i celile’de nefyedilen, ru’yet değil, idraktir.

Dolayısıyla Allah-u Tealâ’n iki surede de indirdiği ayetleri, aralarında çelişki olmayacak şekilde değerlendirip, bütün haberlerinde Allah-u Tealâ’yı tasdik etmek üzere vereceğimiz hüküm:

“Cennet ehli, kıyamet günü, Allah-u Tealâ’ya gözleriyle bakacaklar fakat O’nun hakikatini idrak edemeyeceklerdir.” şeklinde olmalıdır.

2- Ikrime (Radıyallahu Anh) ın İbn-i Abbas (Radıyallahu Anhuma) dan rivayet ettiği diğer bir mana ise:

“Allah-u Tealâ, gözleri gideren öz Zatının nuruyla tecellî ettiği vakitte, gözler O’nu göremez.” şeklindedir. Bu manaya göre idrak, ru’yet (Allah-u Tealâ’nm görülmesi) anlamına gelir ki, cennette de olsa durum böylecedir.

Çünkü Allah-u Tealâ’ın azamet ve celâlinin, hakkıyla müşahedesi ne dünya ne de ahirette hiç kimse için imkan dahilinde değildir.

Nitekim:

5 – Ikrime (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir:

Bir kere İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) nın: “Muhammed (Sallahlahu Aleyhi ve Sellem) Rabbini gördü.” dediğini işittiğimde,

“Allah-u Tealâ, ‘Gözler O’nu idrak edemez, O, gözleri idrak eder.’ buyurmuyor mu?” deyince, o:

“Yazık sana! O (gözlerin Allah-u Tealâ’yı görememesi), hususi nuru olan nuruyla tecellî ettiği zamandır. O, öz nuruyla tecellî ettiği vakit hiçbir şey O’nu İdrak edemez.” buyurdu.

(Tirmizî, Tefsir:54, No:3279, 5/395, İbn-i EM Hatim, No:7738,4/1363)

Bu gerçekten böyledir. Nitekim Allah-u Tealâ, manevî hicabından az bir şey açıp dağa tecellî buyurduğunda, koca dağ, o tecellîye dayanamayarak, yere batmış ve paramparça olmuştur.

İşte bu anlayış, İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) nın eşsiz anlayışından ve üstün zekasından naşîdir. Nasıl böyle olmasın ki, Allah-u Tealâ’n ona, tevil ve tefsir ilmini öğretmesi için Resulullah (Sallahlahu Aleyhi ve Sellem) dua buyurmuştur.

(R.F. 8/519, No:338’degeçti)

6 – Ebû Musa el-Eşarî (Radıyallau Anh) dan rivayet edilen: “…Hicabı, nurdur (Allah-u Tealâ öz Zatının nuruyla kullarına tecellî etmez).

Eğer onu (nur perdesini cemalinden) açacak olsaydı, vechinin sübuhatı (Zatının nurları) basarının (görüşünün) ulaştığı bütün yaratıklarını elbette yakardı.”

(Müslim, iman:79, No:179,1/162, îbn-i Mace, Mukaddime:13, No:195,196,1/70, 71) hadİS-İ şerifinde geçen “Nur”dan maksat ta budur.

7 – Ebû Zerr (Radıyallahu Anh) Resulullah (Sallalkhu Aleyhi ve Sellem) e bir keresinde: “Rabbini gördün mü?” diye sorunca, Resulullah (Salhilahu Aleyhi ve Sellem): “O bir nurdur. O’nu nasıl görebilirim?”

(Müslim, İman:78, No:178, 1\161, Tirmizi, Tefsir:54, No:3282, 5/396, Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, No:21450, 8/90) buyurmuştur ki, Ebû Abdillah-i Mazirî (Radıyallahu Anh) in beyanına göre bunun manası:

“Işıklar gözleri kaplayarak, bakanla görmek istediği şeyi idrak etmesi arasına girip engel teşkil ettiği gibi, Allah-u Tealâ’nm nuru da benim, O’nun öz Zatını görmeme mani oldu.” demektir.

Burada görülemeyeceği ifade edilen nur, öz Zatın nurudur ki, buna kimsenin tahammül edemeyeceği aşikârdır.

İşte, Mesruk (Radıyallahu Anh) in:

“Ey Anneciğim! Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Rabbini gördü mü?” sorusuna,

Aişe (Radıyallahu Anha) nın:

8 – “Senin bu sorundan tüylerim diken diken oldu. Kim sana Muham-med (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in, Rabbini gördüğünü söylerse, muhakkak yalan söylemiştir….”

(Buharî, Tefsir.338, No:4574, 4/1840) şeklindeki cevabından sonra bu ayet-i kerime’yi delil olarak okuması:

“Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in, Allah-u Tealâ’nın, gözleri gideren nurunu gördüğünü söyleyen büyük bir iftira yapmıştır.” manasına hamledilmektedir.

Nitekim geride zikredilen sahih hadis-i şerifin, öz Zatın nurunun görülmesini nefyetmesi, Allah-u Tealâ’nın kıyamet günü mümin kullarına dilediği şekilde tecellî buyurup görünmesine zıt düşmez.

Aişe (Radıyallahu Anha), cennette Allah-u Tealâ’nın görüleceğini kabul etmekle birlikte, bunun dünyada vukuunu reddederken bu ayet-i celile’yi delil getirmiştir ki, onun reddettiği idrak, öz Zatın azamet ve celâlinin hakikatini görmektir.

Zaten bunun ne bir beşer, ne bir melek, ne de hiçbir canlı için kabil-i imkan olmadığı zahirdir. Fakat yine Ebû Zerr (Radıyallahu Anh) dan gelen şu rivayet, gözleri gidermeyen nurun görülebileceğini isbat etmektedir.

Nitekim bir kere Abdullah ibni Şakik (Radıyallahu Anh):

9 – EbÛ Zerr (Radıyallahu Anh) a, “Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) i bir görseydim, ona (bir şey) sorardım.” dediğinde,

Ebû Zerr (Radıyallahu Anh): “Neyi sorardın?” dedi. O:

“Ona, Rabbini gördün mü diye sorardım?” deyince, Ebû Zerr (Radıyallahu Anh) cevaben şöyle dedi: “Ben sordum, o,’Nur gördüm.’ buyurdu.”

(Müslim,İman:78, No:l 78/292,1/161)

Âlûsî (Rahimehullah)ın da beyanı veçhile; Allah-u Tealâ’n nurunda tecellîsi (nuruyla görünmesi) iki kısımdır:

a) Gözlerin görme gücünü gideren nuru ki, “Sahih-i Müslim’de geçen hadis-i şerifte işaret edilen nur, bundan ibarettir.

b) Gözleri gidermeyen nurudur ki, o, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve sellem) in gördüğünü söylediği nurdur.

İbni Hacer (Rahimehullah) m beyanına göre, Nevevî (Rahimehullah) diğer bazı âlimlere tabi olarak şöyle demiştir:

Aişe (Radıyallahu Ariha), Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in, Miraç Gecesi Rabbisini gördüğünü, bildiği bir hadise dayanarak inkâr etmemiştir.

Yanında böyle bir rivayet olsaydı elbette onu açıklardı.

Onun bu görüşü, bu ayet-i kerime’nin zahirî ifadesinden çıkarttığı bir istinbata (içtihada) dayanmaktadır ki, diğer sahabeler bu görüşünde ona muhalif olmuşlardır.

Sahabeden biri bir söz söyler de, yine onlardan bir başkası bu hususta ona muhalefet açıklarsa o söz ittifakla “Hüccet” kabul edilmez. Ayet-i celile’de nefyedilen “İdrak” tabiri de “Görme” manasında olmayıp, “İhata (kavrama)” anlamına geldiğinden, zaten bu ayet-i kerime’de ru’yete münafî bir delil yoktur.

İbni Huzeyme (Rahimehullah) “Sahih”indeki “Tevhid Kitab”ında şu açıklamayı yapmıştır: Bir şeyin yok olduğunu söylemek o hususta bir bilgiye dayanmayı gerektirmez.

Aişe (Radıyallahu Anha), “Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bana Rabbisini görmediğine dair bir haber verdi.” dememiş, ancak bu ayet-i kerime’yi tevilederek bu kanaate varmıştır.

(İbni Hacer, Fethu’l-Bârî, Necm Sûresi tefsiri, No:4855, 8/473, Buharı, Tefsir:338, No:4574,4/1840)

3- Tefsir ehlinden bir cemaat, bu ayet-i kerime’de nefyedilen görmeyi dünyaya tahsis ederek, “Gözler O’nu dünyada göremez.” manası vermişlerdir.

Bu mana, Ebû Salih’in, İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) dan rivayeti olup, İmam-ı Hasen ve Mukatil (Radıyallahu Anhuma) nın da görüşüdür.

Ayet-i celile’nin dünyaya mahsus oluşunun delili:

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ

إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ 
“O gün birtakım yüzler parlaktır. Rabbisine nazırdır.” (Kıyamet Sûresi-22-23) kavl-i şerifidir ki,

Allah-u Tealâ, kullarının kendisine bakmasını kıyamet günüyle kayıtlamıştır. Bu ayet-i celile’de ise görülmemesini mutlak bırakmıştır.

Mutlak ise, mukayyede hamledilir.

10 – İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) dan gelen şu rivayet te bu mananın doğruluğuna delil teşkil etmektedir: Bir kere Resulullah (Saliaüahu Aleyhi ve Seikm), Musa (Aleyhisselâm) ın:

“Ey Rabbim! Bana (kendini) göster de sana bakayım.” (A’raf’Sûresi:143’den) sözü geçen ayet-i kerime’yi okuduktan sonra,

Mevlâ Tealâ’nın, Musa (Aleyhisselâm) a hitaben şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Ey Musa! Asla beni göremezsin. Hangi diri beni görse, mutlaka ölür, hangi kuru beni görse mutlaka yuvarlanır, hangi yaş beni görse mutlaka dağılır. Beni ancak gözleri ölmeyen ve cesetleri çürümeyen cennet ehli görecektir.”

(Hakîm-i Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl, Bab:104,2/45, Ebû Nu’aym, Hılye,10/235, İbn-i Kesir, 2/150)

Allah-u Tealâ’nın, dünyada, ayânen veya rüyada ve ahirette görülüp görülmemesiyle ilgili meseleler:

BİRİNCİ MESELE: 

Allah-u Tealâ’nın, dünyada baş gözleriyle ru’yeti:İbni Hacer(Rahimehullah),

Kurtubî’nin:

“O gün birtakım yüzler parlaktır. Rabbisine nazırdır.” (Kıyamet Siiresi:22-23) ayet-i celile’sinin delaletiyle, Allah-u Tealâ’nın ahirette görüleceği anlaşılmıştır.

Allah-u Tealâ hakkında ahirette caiz olan, dünyada da caizdir. Çünkü görülen zata nisbetle vakit farkı söz konusu değildir.” şeklindeki istidlalini beğenerek naklettikten sonra, Kadî İyâd (Rahimehullah) tan şu nakilleri yapmıştır:

“Allah-u Tealâ’nın görülmesi aklen caiz olup, sahih ve meşhur haberler ru’yetin, ahirette müminler için vaki olacağını açıklamışlardır.

Dünyaya gelince, bu hususta İmam-ı Malik (Rahimehullah) şöyle demiştir:

‘Allah-u Tealâ dünyada görülemez. Çünkü O, Bakîdir, Bakî ise fanî ile görülemez. Ahirette kullara bakî gözler verilince, Bakî’yi bakî ile görürler.’

İmam-ı Malik (Rahimehullah) ın bu sözünde, fanînin Bakî’yi görmeye gücü olmadığı anlatılmak istenmiştir, yoksa Allah-u Tealâ’nın dünyada görülmesinin imkansızlığı kastedilmemiştir.

Dolayısıyla Allah-u Tealâ, kullarından dilediğine bu gücü verirse onun görmesi imkansız sayılamaz.

Bu beyandan anlaşıldığı üzere, Allah-u Tealâ’nm dünyada görülebilmesi aklen caizse de naklen mümteni (vaki olmadığı sabit)tir.

Nitekim:

11 – Ebû Ümame (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen:”…

Siz ölmedikçe RabbİnİZİ göremezsiniz…”

(lbn-î Mace, Fiten:33, No:4077, 2/1360, Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, No:
22828,8/4U) hadis-i şerifi bu görüşü teyid eder mahiyettedir.

Lâkin Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in dünyada gördüğünü söyleyenlerin, “Sözün sahibi, hitap ettiği kimseler hakkındaki umumi hükme dahil değildir.” deme hakları vardır.

Selef uleması, Resulullah (Sallaiiahu Aleyhi ve Sellem) in, Rabbini görüp görmediği hususunda üç görüş üzere ihtilaf etmişlerdir:

1- Aişe ve İbni Mesud (Radıyallahu Anhuma) inkâr etmiştir. İbni Mesud (Radıyallahu Anh) in kabul ettiğine dair bir rivayet varsa da, inkâr görüşü daha meşhurdur.

2- Ebû Zerr (Radıyallahu Anh) dan iki farklı görüş nakledilmiştir.

3- Bir cemaat ise Resulullah (Sallaiiahu Aleyhi ve Sellem) in gördüğünü kabul etmişlerdir.

İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) ın kendisi ve ashabı bu görüştedir.
İbni İshak (Rahimehullah) in nakline göre;

Mervan, Ebû Hureyre (Radıyallahu Anh) a:

“Muhammed (Sallaiiahu Aleyhi ve Sellem) Rabbini gördü mü?” diye sorduğunda o, “Evet!” diye cevap vermiştir.

Enes, ikrime, Rabîi ibni Enes, Ebu’l-Âliye, Kurazî ve Hasen (Radıyallahu
Anhum) da ru’yeti kabul etmişler, hatta Hasen (Radıyallahu Anh): “Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah-u Tealâ’ya yemin ederim ki, elbette Muhammed (Sallaiiahu Aleyhi ve Sellem) Rabbini görmüştür.” diyecek kadar kesin konuşmuştur.

Nakkaş (Rahimehullah), Ahmed ibni Hanbel (Rahimehullah) ın,

“Ben, İbni Abbas (RadıyaliahuAnhuma) m hadisini kabul ediyorum.” dedikten sonra, nefesi kesilinceye kadar, “Gözüyle gördü, gördü, gördü…” sözünü tekrar ettiğini nakletmiştir.

Urve ibni Zübeyr (Radıyallahu Anh), Aişe (Radıyallahu Anha) nın inkârı kendisine anlatıldığında çok sıkılmıştır.

Kâ’bu’l-Ahbar, Zührî ve arkadaşı Ma’mer ile diğer birçok tabi’ûn (Radıyallahu Anhum) bu görüşü kesinlikle benimsemişlerdir.

Eş’arî ve etba’ının ekserisinin kavli, “Muhammed (Sallaiiahu Aleyhi ve Sellem) in, Allah-u Tealâ’yı gözleriyle gördüğü” yönündedir. Sonra bu görüşün sahipleri; “Gözüyle mi”, “Kalbiyle mi” gördüğü hususunda ihtilafa düşmüşlerdir.

İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) dan bu hususta bazısı mutlak, bir kısmı da mukayyed haberler gelmiştir. Mutlakı mukayyede hamletmek gerekir.

12 – Nitekim Ikrime (Radıyallahu Anh)tarikiyle gelen bir rivayette İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma):

“Hullet makamının İbrahim (Aleyhisselâm) a, kelâm makamının Musa (Aleyhisselâm) a, ru’yet makamının da Muhammed (SaLLaLLahu Aleyhi veSellem) e ait olmasından hayret mi ediyorsunuz?”

(Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, Tefsir:355, No:ii539,6/472) buyurmuştur ki, burada ru’yeti, kalp kaydıyla zikretmemiştir.

13 – Başka bir yolla yine Ikrime (Radıyaiiahu Anh) dan gelen diğer bir rivayette de:

“…Rabbini iki defa gördü.”

tirmizi, Tefsir:54, No:3279,5/395) buyurmuştur.

Bir kere İbn-İ Ömer (Radıyaiiahu Anhuma) nın, “Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Rabbini gördü mü?” şeklindeki sorusuna,

İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma): “Evet!” cevabını göndermiştir ki, bütün bu ifadelerinde, “Kalbiyle mi gözüyle mi?” hususuna temas etmemiştir.

Fakat Ebu’l-Aliye yoluyla:

وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَىعِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَىعِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى 

“Gördüğünü kalbi yalanlamadı… Andolsun ki O’nu bir daha gördü.”

(Necm Sûresi: 11,13) ayet-i kerime’lerinin tefsirinde:

14 – “Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Rabbini, gönlüyle iki kere gördü.”

(Müslim, lman:77, No:i75/285,1/158) buyurduğu nakledilmiştir.

Bu hususta en açık ifadeyse, Atâ (Rahimehullah) yoluyla İbni Merdüveyh (Rahimehullah) in tahric ettiği:

“Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Rabbini gözüyle görmemiştir, ancak kalbiyle görmüştür.” rivayetidir.

Bu rivayetler göz önüne alındığında İbni Abbas (Radıyaiiahu Anhuma) nm kabulüyle, Aişe (Radıyaiiahu Anha) ın inkârı arasını şu şekilde telif etmek mümkün olabilir:

Aişe (Radıyallahu Anha), göz görmesini inkâr etmiş, İbni Abbas (Radıyaiiahu Anhuma) da kalp görmesini kabul etmiştir.

Ancak şunu bilmek gerekir ki, buradaki gönül görüşünden maksat, mücerret bir bilgi olmayıp, kalbin yakînî görüşüdür.

Zira Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in devam üzere Allah-u Tealâ’yı bilici olduğu sabittir.

Burada kalp görüşünü kabul edenin maksadı, başkaları için gözde yaratılan görüş gücünün, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in kalbinde yaratıldığını söylemektir.

Zaten âdet, görmenin gözde yaratılması yönünda câri olsa da aklen görmenin belli bir uzva tahsisi şart değildir.

Böylece Ebû Zerr (Radıyaiiahu Anh) dan gelen: “O, bir nurdur, O’nu nasıl görebilirim?” rivayeti de vuzuha kavuşmuş olmaktadır ki, bu “Allah-u Tealâ’nm Zat’mın nuru, benim, O’nu gözümle görmeme mani oldu.” diye tefsir edilebilir.

İbni Huzeyme (Rahimehullah) isbat tarafını tercih edip, çok uzun deliller serdetmiş ve İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) dan gelen iki görüşün birini göze, birini kalbe hamletmiştir.

İmam-ı Ahmed (Rahimehullah) da Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in gördüğünü söyleyenlerdendir.

el-Hallâl (Rahimehullah) “Kitâbü’s-sünne” isimli eserinde Mervezî (Rahimehullah) dan şu nakli yapmıştır:

Bir kere ben Ahmed’e “Aişe (Radıyallahu Anha) nın,

‘Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Rabbini gördü diyen, Allah-u Tealâ’ya büyük bir iftirada bulunmuştur.’ dediğini söylüyorlar.

Onun sözü ne ile reddedilecek?” dedim.

O da, Ebû Raf İ’ (Radıyallahu Anh) dan rivayetle: “Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İn:

15 – “Rabbİmİ gördüm!…”

(Taberant, el-Mu’cemü’l Kebîr, No:938,1/317, ibni Hacer, Fethu’l Bârt, 8/475, Hatîb, Tarih-u Bağdad, No:5924, U/214, İbni Sa’d, et-Tabekatü’l Kura, 7/438) SÖZÜyle reddedilir.

Resulullah (Sallalahu Aleyhi ve Sellem) in sözü, onun sözünden daha büyüktür.” dedi.

Fakat Ahmed ibni Hanbel (Rahimehullah) dan

“Bu görüşün, baş gözleriyle olduğu” nu söylediğine dair yapılan rivayetler, nâkillerin tasarruflarından tasarruflarından olsa gerektir. Çünkü bu hususta kendisine ait sarih bir beyan yoktur

Kurtubî “el-Müfhim” isimli eserinde, bu hususta duraklayanların (Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in, Rabbini gördüğünü kabul edip, gözüyle mi kalbiyle mi konusunda kesin hükme varmayanların) görüşünü tercih etmiş ve muhakkik âlimlerden bir cemaate bu tercihi nisbet ederek şu sözleriyle bu reyini takviye etmiştir:

Bu konuda gözüyle mi kalbiyle mi olduğuna dair kat’î bir delil mevcut olmayıp, iki taifenin de nihaî delilleri, tevili kabil, çelişkili bir takım beyanlardır. Bu konu, amelle ilgili meselelerden olmadığı için zanna dayalı delillerle yetinilemez. Bu mesele, neye nasıl inanılacağıyla alakalı konulara dahil olduğundan burada zanlara yer yoktur.

Çünkü zarının hakikati; “Düşünülmesi caiz olan iki hükümden birini ağır bastırmak”tan ibaret olduğu için şek ve şüphe mevzusuna girer ki bu da bir şey hakkındaki kesin ilim ve inanca ters düşer. Dolayısıyla bu mevzuda kesin bir hükme varabilmek için ancak kat’î deliller bulunması gerekir,

(ibni Hacer, Fethu’l-Bârt, Necm Sûresi tefsiri, No:4855, 8/473-475, Buharî, Tefsir:338, No:4574, 4/1840, Kurtubî, Tefsir,7/57- 58, el-Müfhim, 1/401-403)

Tabi ki Allah-u Tealâ’nın dünyada Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den başka hiçbir peygamber tarafından başgözleriyle görülmediği konusu ittifakla sabittir.

Zira, bir kişi görecek olsaydı o da, Ülü’1-azm peygamberlerden olan Musa (Aleyhisselâm) olurdu ki, onun ru’yet talebine Allah-u Tealâ:

لَنْ تَرَانِي

”…Asla beni göremezsin…”

(A’raf Sûresi:143’den) hitabıyla mukabelede bulunmuştur.

Resulullah (Sallahu Aleyhi ve Sellem) in Miraç Gecesi görmesiyle ilgili bazı farklı rivayetler, geride nakledildiyse de, Kurtubî’nin de beyanı veçhile; kesin bir hükme varılmaması tercihe şayan görüldü.

Ancak; itikatta Müctehid sayılan, ikinci binin Müceddidi, İmam-ı Rab-banî Ahmed el-Farukî es-Serhendî (Kuddise Sırnıhu), Sûfî Kurban’ın “Resulullah (Sallahlahu Aleyhi ve Sellem) in, Miraç Gecesi, Rabbini görmesi” ile ilgili sorusuna cevaben yazdığı mektubunda bu müşkili çok güzel bir şekilde halletmiştir.

Şöyle ki:

Muhakkak sen bana: “Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat, Allah-u Tealâ’nm dünyada görülmesinin vukuu olmadığına dair ittifak etmişlerdir.

O derece ki Ehl-i Sünnet ulemasının ekserisi, Resulullah (Saiiallahu Aleyhi ve Sellem) in, Miraç Gecesi Rabbini görmesini kabul etmemiş hatta Huccetü’l-İslâm (İmam-ı Gazalî) (Rahimehulah) bu görüşü en doğru kabul etmiştir.

Sen ise, mektuplarında, Resulullah (Saiiallahu Aleyhi ve Sellem) in dünyada Rabbini gördüğünü kabul ettiğini açıkladın.

Bunun izahı nasıl olur?” şeklinde bir sual yönelttin.

Ben de buna cevaben derim ki:

“Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in, Miraç Gecesi Rabbini görmesi dünyada olmayıp, bilakis ahirette vuku buldu.

Çünkü Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Miraç Gecesi mekan ve zaman dairesinden çıkıp, âlem-i imkan darlığından kurtulunca, ezel ile ebedi tek an olarak buldu, bidayet ve nihayeti (yaratılışın başını ve sonunu) tek nokta olarak gördü.

Bundan dolayı binlerce sene sonra cennete girecekleri gördü. Hatta fakir sahabîlerden beşyüz sene sonra cennete girecek olan Abdurrahman ibni Avf (Radıyaliahu Anh) in o müddet geçtikten sonra cennete girmiş olduğunu görüp,Ona, gecikmesinin Sirrini sordu.

(Zebidî, İthaf, 9/279, Irakî, el-Muğnî, No:3937,211087)

Dolayısıyla Miraç Gecesi vuku bulan görüş, ahiretteki ru’yete dahil olduğundan, Allah-u Tealâ’nın dünyada görülmesinin vaki olmadığına dair olan icmaa zıt düşmez. Bu görüşe, dünya görüşü tabirini kullanmak ise, zahire mebni ve mecaza mahmuldür. Bütün işlerin hakikatlerini hakkıyla bilen ancak Allah-u Tealâ’dır.”

(Mektub no-283,1/305)

Gerçekten İmam-ı Rabbani Hazretlerinin bu beyanı çok isabetli olup,
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) nin, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İn, Mevlâ Tealâ’yı gördüğünü açıkladığı:

وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَىعِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَىعِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى 

“Andolsun kimuhakkak O’nu, Sidretü’l-Müntehâ’nm yanında önceden bir defa daha görmüştü ki, Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındaydı.”

(Necm Sûresi:13-15) ayet-i kerimelerine tamamen uygun düşmektedir.

Çünkü bu ayet-i kerimelerde ru’yetin, Sidretü’l-Müntehâ’da olduğu açıkça bildirilmiştir ki, Sidretü’l-Müntehâ da Me’vâ Cennetinin içindedir.

Ruhu’l-Beyan sahibi bu makamda şöyle bir izahta bulunmuştur: Allah-u Tealâ’ın görülmesinin ahirete bırakılması, ahiret, dünyanın kalbi olması sebebiyledir. Dünyada basarın (gözün) gördüğü işi ahirette basiret görecektir.

Dolayısıyla dünyada görülen zahirî göz ahirette gizli olacak, dünyada gizli olan basîret ise orada zahir olacak ki böylece her biri kendi durumuna göre, görüşe müsait hal alacaktır.

Allah-u Tealâ’nın dünyada görülmesi ise, ikramın zirvesi olduğundan bu sadece Makam-ı Mahmud’un sahibi olan, yaratıkların en şereflisi Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e ihsan edilmiştir ki, o, Miraç Gecesi Rabbini, başının gözleriyle müşahede etmiştir.

Yani; sır ve ruh latîfeleriyle Rabbini görmüş, vücûd-u şerifinin tümü göz olmuştur. Çünkü o gece kendisi, evvela unsurlar (bütün cisimlerin kendilerinden derlendiği su, hava, toprak ve ateşten ibaret olan dört temel madde) âlemini, sonra tabiat (cisimler) âlemini daha sonra da ruhlar âlemini geçerek Âlem-i emr (duyuların ulaşmadığı manevî âlem)e ulaşmıştır.

Başta bulunan göz cisimler âlemindendir, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de bütün bu âlemlerden soyutlandığından dolayı o makamda Rabbini bütün varlığıyla görmüştür.

İyi anla ki, Allah-u Tealâ seni yolların en hayırlısına ulaştırsın. Çünkü bu makamda ibare bundan başkasına müsait değildir

İKİNCİ MESELE: 

Allah-u Tealâ’nın rüyada görülmesi:

Sa’düddin-i Taftâzânî (Rahimehullah), Ömer-i Nesefî (Rahimehullah) a ait “Akaid metni”ne yazmış olduğu “Şerhi”nde, bu hususta şu açıklamada bulunmuştur:

“Allah-u Tealâ’nın rüyada görülmesine gelince; selef-i salihin’in birçoğundan bu ru’yete mazhariyet naklolunmuştur. Tabi ki bunun, gözle değil de kalple olan bir nevi müşahededen ibaret olduğu gizli değildir.”

(Taftâzânî,Şerhu’l-Akaid, Sh:134)

Ruhu’l-Beyan sahibi bu görüşü naklettikten sonra, seleften, Allah-u Tealâ’yı rüyada görenlere misal olmak üzere, Ebu Hanife (Rahimehullah) ı zikrettikten sonra bazı isimlere yer vermiştir:

Ebû Hanîfe (Radıyallahu Anh) in, Allah-u Tealâ’yı rüyada yüz kere gördüğünü ve bunun meşhur bir kıssası bulunduğunu “ed-Dürrü’1-muhtar” sahibi Muhammed Alaaddin el-Haskefî (Rahimehullah) zikretmiş,
İbni Abidin (Rahimehullah) da, bu eser üzerine yazdığı “Redd’ül-muhtar” namındaki meşhur haşiyesinde bu kıssayı Hafız Necm el-Gaytî (Rahimehullah) dan şöylece nakletmiştir:

İmam-ı Azam Ebû Hanife (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir:

“Rüya âleminde Rabbü’l-izzeti doksandokuz kere gördüm. Sonra kendi kendime ‘Eğer O’nu yüzüncü defa görürsem, elbette O’na, kıyamet günü, azabından kullarının ne ile kurtulacağını soracağım.’ dedim.

Yüce ve münezzeh olan Rabbimi bir daha gördüğümde, “Ey Rabbim! Azametin yüce, övgün ulu ve isimlerin mukaddestir. Kıyamet günü mahlu-kat azabından ne ile kurtulur?” diye sorunca,

Allah-u Tealâ:

“Her kim sabah ve akşamdan sonra: ‘Ebedî olan, sonu olmayan Zat’ı teşbih ederim! Bir olan, benzeri olmayan Zat’ı teşbih ederim! Tek olan, kimseye muhtaç olmayan Zat’ı teşbih ederim! Gökleri direksiz yükselten Zat’ı teşbih ederim! Yeri donuk su üzerine döşeyen Zat’ı teşbih ederim!

Bütün mahlukatı yaratıp, sayılarını tesbit eden Zat’ı teşbih ederim!

Rızıkları dağıtan ve kimseyi unutmayan Zat’ı tesbih ederim!

Hanım ve çocuk edinmeyen Zat’ı teşbih ederim!

Doğurmayan, doğurulmayan ve kendisi için hiçbir eş bulunmayan Zat’ı tesbih ederim! derse azabımdan kurtulur.” buyurdu,

(lbn-i Abidin, Reddu’i-Muhtar, 1/35)

Şeyh Muhammed Ali ibni Hakîm et-Tirmizî (Rahimehulldh) buyurmuştur ki:

Allah-u Tealâ Hazretlerini bin kere rüyamda gördüm ve O’na: “Ya Rabbi! Ben imanımı kaybetmekten korkuyorum.” dedim. O da. bana: “Sabahın sünneti ile farzı arasında bir kere şu duayı okumamı emretti:

“Ey Hayy ve Kayyûm! Ey celâl ve ikram sahibi! Ey göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ım! Senden kalbimi marifetinin nuruyla ebediyyen diriltmeni isterim. Ya Allah! Ya Allah! Ya Allah!”

Bir rivayette, bu duanın üç kere, diğer bir rivayette de kırk kere okunması emredilmiştir.

(Molla İlyas, Akaid-ü Taftazânî hamişinde, Sh:134)

Ebû Yezid el-Bestamî (Rahimehuiiah) şöyle demiştir:

“Rüyada Rabbimi gördüm de, O’na, ‘Sana varan yol nasıldır?’ diye sordum.

O: “Nefsini bırak ta sonra gel!” buyurdu

çııÖÖçşRivayete göre, Hamza el-Karî (Rahimehullah), rüyada Allah-u Tealâ’ya başından sonuna kadar Kur’an-ı Kerim’i okudu. Allah-u Tealâ’nın:

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ 

“O, kullarının fevkinde Kahir’dir…” (En’am Sûresi:18’den) ayet-i kerime’sine ulaşınca, Allah-u Tealâ ona hitaben:

“Ey Hamza! (Huzurumda okuduğun için gaib ifadesini kullanmayı bırak ta) ‘Sen Kahir’sin.diye hitap et.” buyurdu.

Birçok hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in, Allah-u Tealâ’yı rüya âleminde gördüğü sahih olarak varid olmuştur.

Nitekim:

16 – Muaz İbni Cebel (Radıyallahu Anh) dan rivayet edildiğine göre, Resulullah (SalMiahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Geceleyin kalkıp abdest aldım ve bana takdir edildiği (nasibim olduğu) kadar namaz kıldım. Derken namazda uyuklamaya başladım o dereceki ağırlaştım (ağır uyku bastırdı). Bir de Ulu ve Yüce olan Rabbimi en güzel surette gördüm.”

(Tirmizî, Tefsir:39, No:3235, 5/368, Ahmed İbni Hanbel, Müsned, No:16621, 5/584, Âcûrî, eş-Şerî’a, No:1009, Sh.397, Hakim el-Müstedrek, No:1912-13, 1/702, Hatîb, Tarih-u Bağdâd, No:4253, 8/146, İbni Huzeyme, et-Tevhîd, No:321, 2/542, Ebu Ya’lâ, Müsned, No:2608, 4/475, Darimî, Ru’yâ:12, No:2073, 1/567, Hatîb-i Tebrîzî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, No:725,26,1/230)

17 – İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Salklkhu Aleyhi ve Sellem):

“Ben Rabbim Tealâ’yı, üzerinde kırmızı bir elbise bulunan, tüysüz bir genç suretinde gördüm.”

(Hatîb, Tarih-u Bağdad, No:5924, u/214) buyurmuştur.

İmam-ı Sübkî (Rahimehullah) bu hadis-i şerifi uydurma kabul etmişse de, Ali el-Muttakî (Rahimehullah) Taberanî (Rahimehullah) in “es-Sünne” isimli eserinden naklen bu manada üç hadis-i şerif zikretmiş ve Ebû Zür’a (Rahimehullah) ın “Bu hadis sahihtir.” dediğini naklettikten sonra; bu görüşlerin rüyada görme manasına mahmul olduğunu beyan etmiştir.
(Ali el-Muttakî, Kenzü’l-ummal,No:1152-54,1/228)

Yine böylece Süyutî (Rahimehullah), Ebû Zür’a (Rahimehullah) dan “İbni Abbas (Radı-yalkhu Anhuma) nın

“bu hadisini ancak, Mutezile fırkasına mensup olanlar inkâr eder.” sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir:

“Eğer bu hadis-i şerif, rüyada görme manasına hamledilirse, anlaşılmasında bir zorluk yoktur.

Eğer uyanıkken görmesi söz konusuysa, üstadımız Kemaleddin ibni Hümâm (Rahimehullah) a bu sorulduğunda Bu, suret hicabıdır. diye cevap vermiştir.”

(Süyutî, el-Leâli’l-masnû’a, 1/34)

Aclûnî (Rahimehullah), bu cevaptaki “Bu, suret hicabıdır.” sözünden maksadın, “Tecelli-i sûrî (Allah-u Tealâ’nın dilediği bir suret ve şekilde görünmesi)” olduğunu Ali el-Karî (Rahimehulkh) dan naklettikten sonra şöyle demiştir:

“Allah-u Tealâ’nın, Zatı ve sıfatları hasebince birçok tecellîleri vardır. Lâkin Zatı itibarıyla cisim ve suretten münezzehtir.”

(Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, No:U09,1/436)

Ali el-Karî (Rahimehullah) “Mişkât şerhi”nde şu izahlarda bulunmuştur:

Eğer bu hadise rü’yada ise, o takdirde bir müşkilat yoktur, çünkü rüya gören kişi, şekilli olmayanı şekilli olarak, şekilli olanı da kendi şeklinin dışında bir şekille görebilir ki bu, ne görülen rüyada ne de görenin hafızasında bir bozukluk sayılmaz.

Bilakis bunun, tabir ilminde anlatılan bir takım sebepleri vardır. Eğer bu sebepler olmasaydı peygamberlerin rüyaları tabire muhtaç olmayıp görüldüğü gibi çıkardı. Nitekim Hazreti Ömer hakkında gördüğü; entarisinin uzunluğunu, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), din (dininin sağlamlığı) ile tabir etmiştir.

(Buharı, lman:13, No:23,1/17)

Ayrıca Uhud harbine çıkmaya hazırlanırken kılıcının ucunda gördüğü kırıklığı, hezimet (bozgun)a yormuştur.

(R. F. No:99,4/139) Yoksa bu rüyalarda görülenlerin aynıyla çıkması söz konusu değildir.

Dolayısıyla Allah-u Tealâ’nm rüya âleminde herhangi bir güzel surette görülmesi, Zat’ının suret sahibi olmasını gerektirmediği gibi, şekilden münezzeh olma vasfına da ters düşmez.

Eğer bu görüş uyanıkken ise, nitekim Ahmed İbni Hanbel (Rahimehullah) in:

“Derken namazda uyuklamaya başladım. Uyanınca, bir de Ulu ve Yüce olan Rabbimi en güzel surette gördüm.” (16 nolu hadiste geçti) şeklindeki rivayetinin zahiri buna delalet etmektedir.

Bu gibi hadislerin sıhhati sabit olduğu takdirde, selefin mezhebi üç hususu birleştirmektir:

1- Bunların zahirine inanmak,

2- Mahlukatın sıfatlarına uygun şekilde tefsir etmeyip, bütün keyfiyet ve
şekilleri, Allah-u Tealâ’nm Zatından nefyetmek (uzak tutmak),

3- Bu husustaki gizli ilmi Allah-u Tealâ’ ya havale etmektir.
Çünkü Allah-u Tealâ, gayb perdelerinin arkasından Resulüne, dilediği şeyleri gösterebilir ki, bizim akıllarımız için onları anlamaya yol yoktur. Lâkin bu zamanda sapık inançlar yaygınlaştığı için te’vili terketmek (işi zahirine bırakıp yorum yapmamak) insanların itikadı bakımından fitne mahallidir.

Bu yüzden, kesin hüküm vermemekle birlikte, ihtimalli konuşarak şeriata uygun yorumlarla te’vil yapıp, seran hiç caiz olmayan manalarla yorumlanmasının Önünü kesmeye müsaade vardır.

(Ali el-Karî,Mirkatü’l-mefâtîh, No:725,2/427)

Ruhu’l Beyan tefsirinde zikredildiğine göre;

Rubûbiyyet sıfatına sahip olduğu halde, Allah-u Tealâ Hazretlerinin, insanî surette tecellîsinin sırrı şöyle açıklanabilir: İnsanın hakikati (halk ve emir latifelerini bir arada bulundurduğu için), diğer bütün varlıkların hakikatlerinin en camiiyyetlisidir.

Çünkü Allah-u Tealâ, insanı halife seçip, dünya ve ahiret hazinelerine onu mühürdar (yetkili) kılınca, İlahî isimlerinin tümünün suretleri, unsurî ve ruhanî neşetleri (maddî ve manevî iki ciheti) kendinde toplayan insan bünyesinde zuhur etmiştir.

Nitekim:

18 – Ebû Hureyre (RadıyaiMu Anh) dan rivayet edilen:

“Allah-u Tealâ, Âdem’i kendi sureti üzere yarattı…” (Buharî, istizanı, No:5873,5/2299) hadis-i şerifi, bu manaya işaret etmektedir. Hak Tealâ hakkında, “Suret” tabirini kullanmak zahirî ulemaya göre mecazdır.

Çünkü bu tabir gerçek olarak ancak mahsusat (elle tutulup gözle görülen şeyler) hakkında kullanılmakta olup, ma’kulatta istimali (duyularla hissedilmeyip, akılla bilinen şeyler hakkında kullanılması) mecazdır.
Hakikat âlimlerine göreyse; “Suret” tabiri, hakikaten Allah-u Tealâ’ya it-lak edilebilir. Çünkü âlem-i kebir (bütün yaratıkları içine alan büyük âlem)in tamamı, Allah-u Tealâ’nm yüce isimlerinin icmalen ve tafsilen (toplu halde ve ayrıntılı şekilde) mazhar (belirdiği sahalarından ibarettir.

Kâmil insan da, camiiyyeti açısından Allah-u Tealâ’nm isim ve sıfatlarının suretlerinin mazharıdır. Eğer sen “İdrak çeşitlerinin en kuvvetlisi görmek midir, yoksa bilmek midir?” diyecek olursan, derim ki: “Görmenin daha kuvvetli olduğu söylenmiştir. Bundan dolayı müminler Allah-u Tealâ’yı bilmekten aldıkları lezzetin fevkinde, cemalini görmekle lezzet bulacaklardır.

İmam(-ı Gazalî) “İhya”da şöyle demiştir: 

Görmek, bir nevi keşif ve ilimse de, umumi bilgiden daha net ve mükemmeldir. Allah-u Tealâ’ya cihetsiz olarak ilmin tealluku caiz olduğuna göre, yine hiçbir yön mevzu bahis olmaksızın görmenin tealluku da mümkündür. Nasıl ki Allah-u Tealâ, şekilsiz ve sûretsiz olarak bilinebiliyorsa, yine böylece hiçbir keyfiyyet ve suret söz konusu olmadan görülmesi de caizdir.

Meşayıhtan bazısı şöyle demiştir: 

Ru’yet marifetten daha evladır. Çünkü arifler, visal menzillerine müştak iseler de, vasıllar marifet makamlarına aşık değillerdir. Bazısı da şöyle demiştir: Marifet, eltaf, ru’yet ise eşreftir (Allah-u Tealâ’yı bilme makamı daha latîf ve hoş ise de cemalini görmek daha şereflidir).

Üftâde Efendi (Kuddise Sırruhu) şöyle demiştir:

“Âlimlerin vuslatı, ilim ve istidlallerine göredir. Kâmillerin vuslatı ise, müşahede ve ayanları miktarıncadır. Fakat Allah-u Tealâ’yı müşahede, diğer varlıkları görmek gibi değildir.

Çünkü O, şekilden, zamandan ve mekandan münezzehtir. Bilakis O’nu müşahede etmek, görenin varlığı tamamen darmadağın olup, yok olduğu anda, hakikî varlığın zuhur ve inkişafından ibarettir.”

Ruhu’l Beyan sahibi İsmail Hakkı Efendi bu nakillerden sonra şöyle demiştir:

Ben derim ki; bu izahlardan anlaşıldığı üzere, kendi öz zatından, sıfatlarından ve fiillerinden fani olup (geçip), beşeriyet ve hüviyet (insanî kimlik)inden ayrılan kişinin, tam bir insilah (maddî alâkalarından sıyrılmas)mdan sonra, dünyada Allah-u Tealâ’yı (basarı ile değil de) basireti (gönül gözü) ile görmesi caizdir.

“Tecellî, kadim vasıflarla olduğu için, Kelîm’in, hadis vasfına münasip düşmedi.”

Bu husus, güneşin ziyası gibi parlak olup, inkâr edenin davası delilsiz kalır. Çünkü kalp âlem-i melekûtten olup, basiret onun gözü gibidir.

Melekût âlemi, zaman, mekan, yön, şekil gibi mülk âleminin ilgi alanına giren vehme dayalı kayıtlardan mutlak ve azade olduğundan birbirine kıyası mümkün değildir. Bu yüce matlabın gerçek zevki, ancak sülük (tasavvuf yoluna girip çalışmak) ile bilinebilir.

Hafız (Kuddise Sırruhu) ne güzel bir ifadeyle:

“Şeker, tadının kemâlini riyazattan sonra buldu, O sebepten dar kamışın içinde yer tuttu.” buyurmuştur ki, Sey-yid Muhammed Vehbi Efendi bu beytin işarî manasını şöyle açıklamıştır:

Allah-u Tealâ’nm, “Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır.” (inşirah Sûresi:6) kâvl-i şerifinin sırrınca, kolaylık güçlükten sonra elde edilir.

Nitekim, leziz şeker bile tadının kemâline, riyazat, bela ve meşakkatten sonra erdi. Bu sebeptendir ki, şeker evvela dar kamışın büklümünde mekan tuttuktan sonra süzülüp, lezzet ve kıymet elde etti.

(Şerh-i Dîvan-ı Hafız, 1/762)

Allâme Savî (Rahimehullah) in beyanına göre;

ariflerin kalplerinin dünyada Allah-u Tealâ Hazretlerini görmesi, yani; kalbin herşeyde Allah-u Tealâ’yı müşahede etmesi caiz olmaktan öte, onların tek istekleri ve nihaî maksatlarıdır.

Nitekim ariflerden İbnü’l Fârıd (Kuddise Sırruhu):

“Ey Rabbim! Sevgili dostun, peygamberimiz,

Hakkı için ki, senin o resulün, tevazulu bir Seyyiddir.

Dostlarla beraber bizi o ru’yetine nail kıl ki,

Velilerin kalpleri ona koşuşmaktadır.

Kapın, maksuttur, fazlın ise ziyade,

Cömertliğin mevcuttur, affın ise çok geniş.”

(ibni Fârıd, Divan, sh:102)

mısralarıyla bu ru’yeti talep etmiştir. Allah-u Tealâ’nın rüyada görülmesi de bu kabildendir.

İmam-I Nablusî (Rahimehullah), İbni Farıd Divanı’na yapmış olduğu şerhte şu nakli yapmıştır:

İbni Farıd (Kuddise Sırruhu) vefat edeceği anda cennet ona göründü de o, ona nazar eder etmez büyük bir nara attı, ah çekti, ağlayarak rengi değişti ve:

“Eğer benim size olan sevgideki makamım.

Bu gördüklerimden ibaretse, muhakkak ki günlerimi zayi etmişim. Birtakım kuruntular ki, ruhum bir zaman onlarla teselli buldu, Bu günse onları karışık rüyalardan ibaret görüyorum.” dedi.

Yani, “Sevenin gayesi, sevgilisini görmekten başka bir şey değildir. Eğer başka bir gayesi varsa gerçek sevici değildir, çünkü bir kalp iki şeye tahammül etmez. Dolayısıyla ibni Farıd (Kuddise Sırruhu) şöyle buyurmak istemiştir:

Benim, geçen dünya günlerimde yapmış olduğum bütün mücahede ve ibadetlerin karşılığı, ahiretin yaldızlarına kavuşmaktan ibaret kalacaksa, benim esas gayem ve maksadım olan sevgilimin cemalini görme şerefi elime geçmediğinden günlerimi zayi etmişim demektir.

Benim aradığım makam ve kendisine kavuşmak için Ömrümü yolunda tükettiğim rütbe bu değildi. Çünkü muhabbet lisanı bundan fazlasını ister. Demek ki benim, Allah-u Tealâ’ya sülük yoluna girdiğimden beri dünyada şeriata uygun surette nefisle mücadelelerim ve makbul hallere nailiyetle geçirdiğim günlerim birtakım temennilerden ibaret kalmış ki, ruhum bir müddet onlarla oyalanmış.

Bu gün ise karşıma: “Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı (herşey), onda (cennette) vardır.” (Zuhruf Sûresi:7i’den) ayet-i celile’sinde beyan edildiği üzere, avam müminlerin beşerî nefislerince arzuladıkları şehevanî istekler ve maddî güzelliklerle ilgili bu cennet nimetleri çıkarak, maksadım olmayan ve hiç beklemediğim şeylerle karşılaşınca, geçen günlerimde elde ettiklerimin tümünün bozuk hayallerden ibaret karışık rüyalar olduğunu zannettim.

Çünkü eserde:

) “insanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.”

(Ali el-Karî, el-Esrârü’l Merfûa, No:555, Sh.353, Aclûnî, Keşfü’l Hafâ,No:2795,2/312) varid olmuştur.”

Şeyh bunları dedikten sonra, kendisine:

“Ey Ömer! Ne arzu ediyorsun?” diyen bir münâdî işitince:

“Uzun zamandır senden bir bakış temenni ederim,

Amma benim maksadıma ulaşamadan nice kanlar heder oldu.” dedi

Yani, “Uzun zamandır seni bir kere görmeyi arzularım ama bunu nasıl elde edebilirim ki? Senin gibi bir sevgiliyi gördüklerini iddia eden nice büyüklerin kanları, zahir ulemasının inkârları yüzünden şeriatın zahirini koruma gereği heder oldu. (Hallaç gibi niceleri bu yüzden öldürüldü.)

Halbuki onlara göre de bunun caiz olup olmadığı hususunda ihtilaf mevcut olup, itimada şayan görüş, dünyada ve ahirette caiz oluşudur.” dedikten sonra yüzü ay gibi parlak bir halde tebessüm buyurarak vefat etti. Bunun üzerine hazırûn onun meramına nail olduğunu anladılar.

Demek ki Allah-u Tealâ ona, makamına yakışan bir ru’yeti müsamaha
buyurdu.

(Abdülğanî en-Nablusî, Şerh-u Divan-ı Îbni’l-Fand, Sh:163-164,259-260)

Muhyiddîn-i Arabî (Kuddise Sırruhu), “el-Fütûhât”ın dörtyüzondördüncü babında, “Allah-u Tealâ’nm rüyada görülmesi” konusunu, eşsiz üslubuyla şöyle izah etmiştir:

Rüyada, Rabbini herhangi bir surette alenen görüp te, “Ben Rabbimi şu surette gördüm.” diyen kişi bu sözünde sadık olup:

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ 

“…O’nun misli hiçbir şey yoktur…” (Şûra Sûresi:11’den) ayet-i celile’siyle çelişkiye düşmez. Çünkü diğerlerinin aksine, Allah-u Tealâ’nın, kendi Zatı için dilediği sonsuz suretlerde tecellî edebilme imkanı olduğundan bu hususta da misli yoktur.

Zira değişik suretlere girebilen melekler ve tasarruf sahibi bazı ruhlar Allah-u Tealâ’nın: “Ol” emriyle meydana gelen özel surete girebilirler.

Nitekim:

فِي أَيِّ صُورَةٍ مَّا شَاء رَكَّبَكَ

“Dilediği herhangi bir surette seni terkib etti.” (infitâr Sûresi:8) ayet-i kerime’sinde beyan ettiği üzere; Allah-u Tealâ insanı kendi dilemesi şartıyla her sureti kabul edebilecek bir mizaç üzere derleyip bir araya getirdiyse de, bu terkibi insana bırakmayıp, kendine ait kıldı.

Dolayısıyla yaratıkların aldığı suretler hakkında, Allah-u Tealâ’nm dilemesi şartı mevcut olup, Allah-u Tealâ’ya nisbet edilen suretler hakkında ise, hiçbir varlığın etkisi olmaksızın: “O, dilediği surette görünür.” denilebileceğinden bu hususta bir karışıklığa mahal yoktur.

Allah-u Tealâ’nm yaratıklarına görünmesi ancak bir suretle olursa da, O’nun suretleri her tecellîde farklı olur. Çünkü O, aynı surette iki kere tecellî buyurmayacağı gibi, iki şahsa da aynı surette görünmez. Hal böyle olunca da ne aklın, ne de gözün, işin gerçeğini kavrama imkanı kalmaz.

Zira akıl, O’nu hangi suretle kayıtlamaya kalkarsa, başka bir suretle değişik bir tecellîde zuhur etmesiyle o kayıt bozulur. Allah-u Tealâ, şanına yakışan bütün suretlerde tecellî buyurduğu vakitte, tecellî sahibinin Allah-u Tealâ olduğunda hiç şek ve şüphe edilemez.

Ancak kişiye inancının dışında bir tecellî yaparsa, o vakit ondan sığınılır. Nitekim sahih hadis-i şeriflerde bu konu geçmektedir.

(Buhari, Rikat.52,No:6204,5/2403, Müslim, lman:81, No:182,1/164)

O halde anlaşılan şudur:

Haddi zatında ve işin gerçeğinde Allah-u Tealâ’nm bir olan Zatı vardır ki, farklı suretlerde görünme imkanına sahip olan O Zat’in, ne mahiyeti ne de keyfiyeti asla bilinemez.

İllâ bir keyfiyet konuşulması gerekirse o zaman: “O’nun keyfiyeti, dilediği suretlerde zuhur etmesidir.” denilebilir ki, şanına yakışan bütün suretler bu dilemeye tabi olabileceğine göre, (var olanı dilemeye hacet olmadığından) dilenebilecek herşey de şüphesiz yok olduğuna göre, burada belli bir suret ve keyfiyetten bahsedilemez. [/color]

(îbniArabî,el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 7/27-29)

ÜÇÜNCÜ MESELE: 

Allah-u Tealâ’nın ahirette görülmesi:

Bu hususta, “Kitap” ve “Sünnet” ten birçok delil bulunmakla birlikte, Ehl-i Sünnet’in de icmaı mevcuttur.

Kur’an-ı Kerim’den deliller:

1- Tefsirinde bulunduğumuz, “Gözler O’nu idrak edemez.” ayet-i keri-me’si, her ne kadar sapık Mutezile tarafından Allah-u Tealâ’nın görülemeyeceğine delil getirilmekteyse de, iyi düşünüldüğünde birçok yönden Allah-u Tealâ’nın görülebileceğini isbat etmekte olup, onların aleyhine hüccet teşkil etmektedir.

a) Nesefî ve Hazin tefsirlerinde zikredildiğine göre;

Havaric, Mutezile ve bazı Mürcie’den müteşekkil ehl-i bidattan bir kavim, bu ayet-i kerime’nin zahirine tutunup, “İdrak”i, “Ru’yet” manasında değerlendirerek, Allah-u Tealâ’yı, mahlukatından kimsenin göremeyeceğini ve bunun aklen de muhal olduğunu söylemişlerdir.

Ehl-i Sünnet mezhebi ise, müminlerin kıyamet gününde ve cennette Rablerini görecekleri inancına kail olmuş ve bunun aklen de imkan dahilinde olduğunu savunmuşlardır.

Şöyle ki: Ayet-i celile’de nefyedilen, “Ru’yet (görmek)” lafzı olmayıp, “İdrak (kavrama)” tabiridir.

İdrak ise, görülenin bütün kenar ve köşelerine iyice vâkıf olmak demektir.
Tabi ki, kadîm olup varlığının nihayeti olmadığı için sınırlardan ve yönlerden münezzeh olan bir Zat’ın, bu manada yönler sahibi, hudutlu varlıklara mahsus bir kavramayla idrak edilmesi, elbette düşünülmesi imkansız bir husussa da bu, hiç görülememesini gerektirmez.

Böylece, idrak ile ru’yetin farkı, “İlim” ile “İhâta”nın münasebetine dönmüş olur ki, bir konuyu bütün yönleriyle kavrarcasına bilmemek, onu hiçbir yönden bilmemek anlamına gelmeyeceği gibi, kenar, köşe ve hududunun tümüne vâkıf olmayı iktiza eden bir ihata anlamına gelen idrakin Allah-u Tealâ’dan nefyedilmesi de, O’nun hiçbir veçhile görülememesini gerektirmez.

Mutezile’nin; “İdrak”i, “Görme” anlamında kabul etmeleri, kabul edilebilecek bir şey değildir. Çünkü “İdrak” lafzı asıl lügatında, bitişme ve ulaşmadan ibarettir.

Nitekim bir adam bir adama yetiştiğinde: “Felan, felana yetişti.”, ergenlik çağına ulaşan çocuk hakkında: “Çocuk, buluğ çağını idrak etti.”, olgunlaşan meyve hakkında da: ( v>ül siSjiS ) “Meyve, olgunluk mevsimini idrak etti.” denilmektedir.

Dolayısıyla “İdrak” demek “Görmek” demek değildir. Görülen bir şeyin bir sonu ve hududu mevcut olup, göz de onun bitim noktasını, sınırlarını ve kenarlarını bütünüyle kavrayabiliyorsa, bu görme, görülen şeyi çepeçevre kuşattığından, “İdrak” diye adlandırılabilir.

Fakat göz, görülen şeyin bütününü kuşatmadığı zaman, o ru’yet, “İdrak” diye isimlendirilemez. Velhasıl “Görme” denen sıfat, altında iki türü bulunan bir cinstir ki, birincisi, ihata ederek görmek, ikincisi ise, ihatasız görmekten ibarettir.

İdrak ismini alan, görülen şeyi kuşatacak şekildeki ru’yetin olmadığını söylemek, görmenin iki türünden sadece birinin yokluğunu gerektirir ki, bu, görme cinsini bütün nevileriyle nefyetmeyi gerektirmez. Öyleyse, Allah-u Tealâ’nın idrak edilemeyeceğinin açıklanmasından, görülemeyeceği manası çıkmaz. İşte bu, hasmın kelamına itirazda gerçekten makbul ve güzel bir izah tarzıdır.

Ebû Mansûr-u Matürîdî (Rahimehulbh) “et-Tevhid” isimli eserinin ru’yetullah bahsinde:

“Allah-u Tealâ’nın görülmesini kabul etmek bize göre, gereklidir ve gerçektir.

Ancak bu görüşte, hiçbir idrak kavraması ve görenle görülen arasında karşılıklı durma konumu, mesafe varlığı ve görenin gözünden çıkan şuaların görülene ulaşması gibi bir izah tarzı söz konusu değildir.” dedikten sonra, bu husustaki Kur’an-ı Kerim’den delilleri serdederken ilk olarak tefsirinde bulunduğumuz ayet-i celile’yi zikrettikten sonra şu izahta bulunmuştur:

Eğer Allah-u Tealâ, görülemeyen bir Zat olsaydı, bu ayet-i kerime’de idrak edilemeyeceğinin belirtilmesinin bir hikmeti olmazdı. Çünkü Allah-u Tealâ’nın dışındaki varlıklar görülmeden idrak edilemez ki bu, görülmele-riyle idrak edilebilecekleri anlamına gelir.

Eğer Allah-u Tealâ’da görülmekle idrak edilebilseydi, mahlukatından bir farkı kalmazdı. Demek ki burada Allah-u Tealâ’nın kendisini, idrak olunamamakla medh-u senada bulunması, görülse de idrak edilemeyeceğini açıklaması anlamına gelir.

Fahrurrazî, Nesefî ve Hazin (Rahimehumulkh) bu konuyu şöyle izah etmişlerdir:

Bu ayet-i kerime, Allah-u Tealâ Hazretlerini methetme hususunda nazil olmuştur ki bu, Allah-u Tealâ’nın görüleceğini isbat eder.

Çünkü, zaten görülmesi imkansız olan birşeyin idrak edilemeyeceğini açıklamak, onu methetme anlamına gelmez. Zira yokluğundan, uzaklığından vesair nedenlerden görülemeyen şeylerin hiçbiri idrak edilemez.

Ancak görülmesi mümkün olup ta, kendisini idrak ettirmemeye kadir olduğu anlatılmak isteniyorsa ki, öyledir, işte bu güç, medh-u tazime delil olabilir. Çünkü bu, diğer görülen varlıklara mahsus olan, son bulma, hudutlu olma, yönleri bulunma gibi noksanlıkların, görüldüğü halde idrak edilemeyen Zat’tan uzak olduğunun delili olur

Aslında sapık fırkaların buradaki yanlışlığı, gaibi, şahide kıyas (görülmeyeni, görülene benzetme)den kaynaklanmıştır.

Çünkü onlar, görülmek için birtakım şartlar ve hususiyetler tesbit etmişlerdir:

a) Bir yönde mekan tutma,

b) Mukabele (görenle, görülenin karşı karşıya olması),

c) Aşırı yakınlık olmaması,

d) Aşırı uzaklık olmaması,

e) Arada perde olmaması,

f) Gözün, görülenin resmini çekmesi,

g) Gözden çıkan ışınların görülene ulaşması.

İşte onlar, Allah-u Tealâ’nm bunlardan münezzeh olduğunu iddia ettiklerinden, görülmesini muhal saymışlardır.

Hâlbuki, Allah-u Tealâ’nın, yönden, mekandan ve karşı karşıya durmadan münezzeh olduğu konusunda biz de onlarla ittifak halindeyiz. Ayrıca, Allah-u Tealâ’nın hakikatinin ahirette müminlere ilmen inkişâf etmesinin cevazına dair de, aramızda söz birliği vardır.

Ne var ki, Allah-u Tealâ’nm Zatı, diğer varlıklara muhalif olup, ahiretin halleri de bizim bildiğimiz dünya durumlarına benzemeyeceğinden, dünyadaki görmeye kıyasla ahiretteki ru’yeti inkâr etmenin, -hele de isbat eden bunca naslar mevcutken- insafla bağdaşır bir yanı yoktur.

Bu Mutezile’ye şaşılır ki, baştan sona hepsi çok akıllı ve zeki olduklarını iddia ettikleri halde, Allah-u Tealâ Hazretlerinin ahirette görülmeyeceğini savunurlarken bu gibi şartlan göz önüne alarak hüküm vermektedirler.

Hâlbuki diğer varlıkların görülmesi için gereken bu şartların, yarattıklarına hiçbir bakımdan benzemeyen Allah-u Tealâ hakkında da mevzu bahis olduğunu söyleyebilmek, fetanet ve zekâvete hiç te uygun düşmemektedir.

Ayrıca, cisimlerin görülmesi için şart olan bu telâzüm (gereklilik), akla dayanan bir şey olmayıp, âdete güre tesbit edilmiştir ki, âdetin her zaman geçerli olmayıp, kullar hakkında bile bazı harikuladeliklerin mevcudiyeti herkes tarafından kabul edilen bir hakikat iken, Allah-u Tealâ hakkında bunun cevazı evleviyetle sabittir.

Tefsir-i Kebir ve Bedâi’u’t-tefsir’de zikredildiği üzere;

Allah-u Tealâ-nın görülemeyeceğini söylemek, bir medh-u sena sebebi olamaz. Çünkü sırf bir yokluk ve halis bir olumsuzluk, zımnen olumlu bir sıfatı isbat etmediği sürece, övgüyü mucib değildir ki, bunun böyle olduğu zarurî bir ilimdir.

Ancak bir olumsuzluk, methe lâyık sıfatlardan birinin varlığını tazam-mun ederek ona delil olursa, o zaman övgüyü icab eder ki, buna birçok misal verebiliriz:

Nitekim cansız varlıkları uyku tutmazken, Allah-u Tealâ hakkında:

…لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ…

“…O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku…”

(Bakara Sûresi:255’den) buyrulması, olumsuzluğu itibariyle değil, ancak Allah-u Tealâ’nın hiçbir değişikliğe ve zevale maruz kalmaksızın bütün malumatı ebediyyen bilmesine delaleti yönünden methi mucibdir.

Yine böylece,

وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ.. 

“…O, yedirir, fakat yedirilmez…” (En’am Sûresi:14’den) ayet-i kerime’si de, Allah-u Tealâ’nın, Zatıyla kaim ve herşeyden müstağni olduğuna delaleti açısından övgüyü gerektirmektedir.

Yoksa cansız varlıkların da yemedikleri ve duyurulmadıkları bilinmektedir.

Bu misalleri çoğaltabiliriz:

Ölümün nefyi (ölümsüzlüğünün beyanı), kemâl-i hayatına,

Yorulmanın nefyi, kemâl-i kudretine (üstün gücüne),

Eş, ortak, evlat ve yardımcının nefyi, kemâl-i rububiyyetine,

Yeme-içmenin nefyi, kemâl-i samediyyet (ihtiyaçsızlığmın mükemmel-liğ)ine,

Huzurunda, izinsiz şefaatin nefyi, kemâl-i tevhidine,

Zulmün nefyi, kemâl-i adaletine,

Unutmanın nefyi, kemâl-i ilmine, Gafletin nefyi, kemâl-i ihatasına,

Misil ve benzerin nefyi, Zat ve sıfatlarının kemâline

delalet ettikleri için bu nefiy ve olumsuzluklar, subûtî ve olumlu sıfatları zımnen ifadeleri cihetiyle, Allah-u Tealâ’yı methetmektedirler.

Zira kâmil bir Zat olan Rab Tealâ, katışıksız bir yoklukla ortak olduğu, görülmeme vasfıyla metholunamaz.

Dolayısıyla, “Gözler O’nu idrak edemez.” kavl-i şerifi, görülmeyeceğini ifade etmektense, görülmesinin cevazına daha büyük delildir.

Şöyle ki, bu ifade-i celile’nin zımnen ifade ettiği mana: “O, sonsuz bir azamete ve kibriyaya sahip olduğu için, görülse de, ihata edilecek şekilde idrak edilemez.” demektir.

c) Ayet-i celile’deki, “İdrak”in, “Ru’yet” manasında olduğunu kabul etsek de, gözlerin hiçbir şekilde Allah-u Tealâ’yı idrak edemeyeceğini söylesek bile (bu kadar ayet ve hadislerin zahirî ifadeleri, Allah-u Tealâ’nın ahirette görüleceğini açıkladığına göre), bu duyu organlarından farklı, altıncı bir hasse ile Allah-u Tealâ’yı görmek niye caiz olmasın?

Nitekim, Fahrurrazî ve İbni Atıyye (Rahimehullah),bazı ulemanın, “Müminler Allah-u Tealâ’yı, kıyamet günü yaratılacak altıncı bir duyuyla görecekler.” dediklerini nakletmişlerdir ki, bu durumda ayet-i kerime’de geçen “Gözlerle idrak edilememe” mefhumu, umumî anlamında salim kalmış olur.

İmam-ı Malik (Rahimehullah) dan geride rivayet ettiğimiz:

“Allah-u Tealâ, Bakî olduğu için dünyada görülemez. Çünkü Bakî, fanî ile görülemez. Ahirette ise bakî gözler verilince Bakî’yi bakî ile görürler.” sözü de bu görüşe yakın düşmektedir.

Kasimî (Rahimehullah) bu makamda şu nakilleri yapmıştır:

Ârif-i celil, Şeyh-i Ekber (Kuddise Sırmhu) “Fütûhat”ında şöyle demiştir:

“İnsanların, dünyada Rablerini görmekten âciz kalmasının sebebi, Allah-u Tealâ’nın manevî kuvvetle desteklediklerinin dışında kalanlar hakkında, bu âlemin zafiyetidir.

Ahiret âlemi ise kuvvetli olduğu için bu âleme benzemez. Allah-u Tealâ-nın rüyada görülebilmesinin sebebi; uykunun ölümün kardeşi oluşudur. Bundan dolayı hadis-i şerifte: “Siz ölmedikçe Rabbinizi asla göremezsiniz.”
(No:14’de geçti) buyrulmuştur.

Demek ki şer’i şerif, Allah-u Tealâ’nın ancak dünyada, uyanıkken görülmesini reddetmiştir

Ulemadan bazısı şöyle demiştir:

Dünyada bilinen gözler, Allah-u Tealâ’yı göremez. Çünkü bu göz bebekleri dünyadaki vasıfları üzere kaldıkları sürece, Allah-u Tealâ’yı görme gücüne sahip değillerdir. Ancak ahirette halleri değişip, sıfatları başkalaşmca O’nu görebileceklerdir.

d) Ulemadan bazısı bu ayet-i kerime’nin umumi hüküm ifade etmeyip, hususi olduğunu söylemişlerdir ki bu hususiyet, mekan ve şahıs itibarıyla iki türlü değerlendirilebilir:

Birincisi:

Mekan itibarıyla dünyaya mahsus olabilir ki:

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ

إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ 

“O gün birtakım yüzler parlaktır. Rablerine nazırdır.”

(Kıyamet Sûresi:22-23) ayet-i celilelerinde geçen, “O gün” kaydı, bir çelişki olmaksızın iki ayetin arasını cemetme yönünden bu görüşü teyid eder mahiyettedir.

Ayrıca, İbni Abbas, Mukatil ve Ebu’l-Âliye (Radıyallahu Anhum) dan, ayet-i kerime’nin manası hakkında rivayet olunan:

“Gözler O’nu dünyada idrak edemez, fakat ahirette görülecektir.”

(Semerkandî, Bahru’l-ulûm, 1/505, Vahidî, el-Vesît, 2/307, Beğavf, Me’âlimü’t-tenzil, 2/120, Hazin, Mecmu’atü’t-tefâsîr, 2/459) Sözü, bu görüşü desteklemektedir.

İkincisi:

Kâfirlere mahsus olduğu da söylenmiştir ki, Allah-u Tealâ’nın, kâfirler hakkındaki:

كَلَّا إِنَّهُمْ عَن رَّبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّمَحْجُوبُونَ 

“Hayır! Şüphesiz ki onlar o gün Rablerin (i görmek)den elbette mahcub (perdeli, mahrum)durlar.”

(Mutaffifin Sûresî:15)

kavl-i şerifi, müminlerin, Allah-u Tealâ’yı ahirette görmekten mahcub (engelli) olmayacaklarını açıkça ifade etmektedir.

Bu görüş kabul edildiği takdirde, “İdrak” ile “Ru’yet” tabirleri arasında fark gözetmeye gerek kalmaz.

e) Bu ayet-i kerime’nin umumi olduğunu kabul etsek de, ru’yeti isbata delalet eden ayetler hususidir. Özel hüküm ifade eden ayetler, genel hüküm ifade edenlerden öne alınır.

f) Süddî (Rahimehullah) şöyle demiştir: Basar iki türlü değerlendirilebilir:

Birincisi: Basar-ı muayene (göz görüşü),

İkincisi: Basar-ı ilim (bilgi görüşü)dür ki, buna göre “Gözler O’nu idrak edemez.” kavl-i şerifinin manası, “Ulemanın ilmi O’nu idrak edemez.” şeklinde değerlendirilebilir.

Bunun bir nazîri de:

وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْماً 

“İlmen O’nu ihata edemezler.”

(Taha Sûresi:110’dan) kavl-i şerifidir. Hazin (Rahimehullah) bu görüşü de güzel saymıştır.

2- İmam-ı Matürîdî (Rahimehullah) ın beyanına göre, İbrahim (Aleyhisselâm) in, kavmiyle, yıldızların ilahlığını iptal hususunda mücadele ederken, onların batmasını devamsızlıklarına delil getirerek:

فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَا أُحِبُّ الْآفِلِينَ 

“—Ben batanları sevmem.” (En’am Sûresi:76’dan)

deyip te, “Ben görülen Rabbi sevmem.” dememesi, Allah-u Tealâ’nm görülebileceğine delalet etmektedir.

3- Musa (Aleyhisselâm) in: .

رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ 

”Ey Rabbim! Bana (kendini) göster de sana bakayım…”

(A’raf Sûresi:143’den) sözüyle, Allah-u Tealâ’dan, cemalini görmeyi talep etmesi, Allah-u Tealâ’nın ru’yetinin cevazına delildir.

Çünkü Ülü’l-azm’den olan bir peygamberin, Allah-u Tealâ hakkında muhal olan birşeyi O’ndan talep etmesi tasavvur edilemez.

Bu ayet-i celile’de ikinci bir delil daha vardır o da, Allah-u Tealâ’nın, ona cevaben:

وَلَكِنِ انْظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي 

“…Asla beni göremezsin! Velâkin şu dağa bak (ben şimdi ona tecellî edeyim de), o yerinde durabilirse sen de beni görürsün…”

(A’raf Sûresi:143 ‘den) buyurarak, görülmesini, dağın yerinde durabilme şartına bağlaması, görülmesinin mümkün olduğuna delalet etmektedir.

Çünkü dağın yerinde durması, mümkün bir şey olduğuna göre, ona bağlanan görme hadisesinin de vukuu mümkündür. Bu iki delilin daha ziyade izahı A’raf Sûresi’nde inşaallah gelecektir.

لِيَجْزِيَهُمُ اللَّهُ أَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ 

4 – “…Allah onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandırsın için…”

(Tevbe Sûresi :121 ‘den) kavl-i şerifinde Allah-u Tealâ, mümin kullarına dünyada yaptıklarından daha güzeliyle mükâfat vereceğini vaadetmiştir.

Tevhidden daha güzel ve kıymetli bir şey yoktur. Çünkü o, akılla da güzelliği anlaşılan bir inançtır. Cennetle ilgili vaadedilen mükafatların güzelliği ise, insan doğası ile ilgili olduğundan, akim güzel bulmasından daha aşağıdır. Zira akim güzel gördüğü bir şeyi hiçbir akıl sahibi çirkin görmez. Ama bir varlığın doğasının güzel gördüğü bir şeyden diğer bir canlının tabiatı lezzet almayabilir.

Dolayısıyla, değer ve kıymette, onlara nasip edilen (tevhid nimetin)e büyüklükte denk olabilecek bir nimete mazhar olmaları için, müminlerin cennette Allah-u Tealâ’yı görebileceğine kail olmak gerekir ki, istedikleri sevaba kavuştukları gibi, gayben taptıkları ilahları da kendilerince müşahede edilebilsin.

(Kitâbü’t-Tevhîd, Ru’yetu’llah, No:3,7, Sh:122,125)

Yani; dünyada yaptıkları bütün amellere karşılık cennette müminlere birçok mükâfatlar vaadedilmiş olup, onlar da cennete girerek bu maksatlarına erişeceklerdir. Ancak, tevhid inancına sahip olmaları ki, kendilerine nasip edilen iyiliklerin en güzel ve en yücesidir. Onun karşılığı, cennetteki zahirî nimetler olamaz.

Zira cennetteki bütün nimetler, insan tabiatının lezzet aldığı şeylerden ibaret kalıp, aklın güzel gördüğü tevhid akidesinin karşılığı olacak büyüklüğe ulaşamazlar. Bu yüzden onların Allah-u Tealâ’nın cemalini görebileceklerini kabullenmek lazımdır ki, ayet-i kerime’de vaadedilen:

“Yaptıklarının en güzeli (olan tevhid) ile mükâfatlandırılma” gerçekleşebilmesi için, dünyada sahip oldukları tevhid inancının büyüklüğüne ulaşabilecek bir nimete mazhar olmuş olsunlar ki o da, Allah-u Tealâ’nın ru’yetinden başkası olamaz.

5- Allah-u Tealâ:

لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ 

“İyi amel işleyenler için daha güzel iyilik, bir de ziyadesi vardır…”

(Yunus Sûresi:26″dan) buyurmuştur ki, burada geçen “Hüsnâ” tabiri ile cennet, “Ziyade” tabiri ile de Allah-u Tealâ’yı görmek kastedildiği, yirmibir sahabîden nakledilmiştir.

(Süyutî ed-Durrul-mensûr,4/356-360, Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummal, No:4422,4425,4426,2/432,433)

Fahrurrazî (Rahimehullah) ın beyanına göre;

Resulullah (Salllahlahu Aleyhi ve Sellem) in, bu ayet-i kerime’deki “Ziyade” tabirini, “Ru”yet” ile tefsir ettiği hakkında cumhur’un ittifakı vardır. Bu rivayetlerin tafsilatı inşaallah Yunus Sûresi’nde zikredilecektir.

6 – إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاً 

“Şüphesiz ki iman edip, salih amel işleyenler (var ya), onlar için Firdevs cennetleri bir nüzul (ilk ziyafet) oldu.”

(Kehf Sûresi:107) ayet-i kerime’si, cennetlerde bulunan bütün nimetlerin, müminler için, misafire gelir gelmez acele ikram edilen bir ziyafetten ibaret olduğuna delalet etmektedir.

Cennet gibi ebedî bir mahalde nüzulle iktifa uygun düşmez. Bilakis, nüzulün akabinde daha yüce bir teşrifin bulunması gerekir ki o da, Allah-u Tealâ’nm cemalini görmekten başkası değildir.

– فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً 

“…Her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin…”

(Kehf Sûresi:110’dan) kavl-i şerifiyle, “Lika” tabiri geçen bütün ayetler AHah-u Tealâ’nm görüleceğine delalet etmektedir. Çünkü “Lika” lafzının hakiki manası “Karşılaşıp görüşme”den ibarettir ki, hakiki mananın kastedilmesine bir mani yokken, başka manalar vermeye lüzum yoktur.

8 – Allah-u Tealâ’nın:

وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ 

“…Sizin için orada canlarınızın çektiği her şey vardır…”

(fussilet suresi:31 Sûresini ‘den) kavl-i şerifi gibi birçok ayet-i kerime, cennette müminlere bütün isteklerinin verileceğini açıkça ifade etmektedir.

Saf ve temiz kalpler, Allah-u Tealâ’yı en mükemmel şekilde tanıma sevgisi üzere yaratılmışlardır. Marifet yollarının en mükemmeli ise, görmekten ibarettir. Allah-u Tealâ’yı görmek herkesin isteği olduğuna göre, bu isteklerine kavuşacaklarım kesinkes kabullenmek gerekir.

9- Mevlâ Tealâ’nın:

“Onlar için orada diledikleri vardır. Bizim yanımızda ise, fazlası vardır.”

(Kaf Sûresi:35) ayet-i kerimesinde geçen “Mezîd”in, “Allah-u Tealâ’nın cemaline bakmak”tan ibaret olduğunu söyleyenler bulunduğunu Taberî (Rahimehullah) naklettikten sonra, Enes (Radıyallahu Anh) dan gelen iki ayrı uzun rivayeti zikretmiştir.

(Taberî, Tefsir,No:31936-40,11/429-431)

 

Biz burada sadece ru’yetullah’ı isbat eden kısımlarını alıp, tamamını o ayet-i kerime’nin tefsirine havale edeceğiz.

19 – Enes (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadisi şerifte Resulullah (Sallallau Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“… Cuma günü olduğunda Allah-u Tealâ, İlliyyîn’den Kürsî’sine (hareket ve intikalden münezzeh olduğu halde, şanına yakışan bir sıfatla) nüzul buyurduktan sonra, Kürsî’yi nurdan minberlerle kuşatır.

Sonra peygamberler gelerek o minberlere kurulurlar. Derken cennet ehli gelerek (nurdan) tepelere otururlar da o anda Rableri kendilerine tecelli buyurarak O’nun cemaline bakarlar. O da onlara: ‘Ben size vaadimi yerine getiren ve nimetimi tamamlayan bir Zat’ım. İşte burası da benim ikram mahallimdir. Artık dileyin benden (ne dilerseniz). buyurur….

Cennet ehli O’nun (Allah-u Tealâ’nın) ikramına daha ziyade mazhar olabilmeleri ve cemaline daha çok bakabilmeleri için Cuma günü kadar hiçbir şeye muhtaç değillerdir, işte bunun için (Cuma gününün ahiretteki ismi) Yevmü’l-mezîd (ziyade ikram günü) olarak tesbit edilmiştir.”

(Taberî,Tefsir, No:31938, U/431)
.
10 – “Andolsun ki, o, O’nu bir kere daha görmüştü.”

(Necm Sûresi:13) kavl-i şerifinin tefsirinde daha ziyade izah edileceği üzere;
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in, Mevlâ Tealâ’yı, Me’vâ Cennetinin yanında bulunan Sidretü’l-müntehâ’da gördüğünü İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma), bu ayet-i kerime’nin tefsirinde rivayet etmiştir.

(Tirmizî, Tefsir.54, No:3280,5/395)

11- Kurtubî (Rahimehullah) ın beyanına göre;

İbn-İ Abbas (Radıyallahu Anhuma) nin,

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in Allah-u Tealâ’yı gördüğünü söylemesine delili:

“Gördüğünü, gönlü yalanlamadı.”

(Necm Sûresi) ayet-i celile’sidir.

Nitekim, Ikrime (Radıyallahu Anh) tarikiyle İbnİ Abbas (Radıyallahu Anhuma) nin,bu ayeti okuyarak:

“Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Rabbini kalbiyle gördü.”

buyurduğu rivayet edilmiştir.

(Tirmizî, Tefsir:54, No:3281,5/396)

12- Bu konuda en açık ve net hüküm ifade eden ayet-i kerime:

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ

إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ 
“O gün birtakım yüzler parlaktır.Rablerine nazırdır.”

(Kıyamet Sûresi-22-23) kavl-i şerifidir.

İmam-ı Matürîdî (Rahimehullah) ın beyanı veçhile;

Mutezile’nin buradaki “Nazır (bakıcı)” ifadesine “Muntazır (bekleyici)” manası vermeleri, birkaç yönden ihtimalden uzaktır:

a) Öncelikle, ahiret bekleme yeri değildir. Neyin ne olacağını bilmeyip, beklemek dünyaya yakışır. Ahiret ise, işlerin hakikatlerinin vücuda gelip gerçekleşeceği bir yerdir.

b) Zaten bir önceki ayet-i celile’de geçen: “Yüzlerin parlaklığı” ifadesi, sevaba mazhar olduklarını açıkça ifade ettiğinden, sonrasında gelen: “Rablerine nazırdırlar” ifade-i celilesini, tekrar “Sevabı bekleyicidirler” şeklinde tevile kalkışmak geçersizdir.

c) Arap lügatında harfi, intizar manasında değil de, bir şeye bakma anlamında kullanılır.’

d) Ayet-i celile, mümin kulları müjdeleme makamında gelmiş olup, kavuşacakları nimetlerin tazimini ifade etmekteyken, bekleme anlamını çıkarmak müjdeye uygun düşmez.

e) Ayet-i celile’nin zahirî manasını ve hakikî mefhumunu başka bir anlama döndürmek, Allah-u Tealâ’ya karşı, delilsiz olarak hüküm vermek olacağından, Allah-u Tealâ’nın görüleceğini kabul etmek gerekir.

13- Birçok müfessir:

وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً 

“Orada (nereye) bakarsan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.”

(insan sûresi:20) kavl-i şerifinde geçen:

“Büyük mülk”ü, Allah-u Tealâ’yı görmekle tefsir etmişlerdir.

Nitekim bu ayet-i kerime’deki kıraatlardan biri de “Melik” şeklindedir ki, müslümanlar bu “Melik”in, Allah-u Tealâ’dan başkası olmadığına ittifak etmişlerdir.

14- Allah-u Tealâ, kâfirler hakkında:

كَلَّا إِنَّهُمْ عَن رَّبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّمَحْجُوبُونَ 

“Hayır! Şüphesiz ki onlar o gün Rablerin (i görmek)den elbette ma’hcub (perdeli, mahrum) durlar.”

(Mutaffifin Sûresi:15) buyurmuştur.

İmam-ı Şafiî (Radıyallahu Anh),

“Allah-u Tealâ, bir kavmi kâfirlikten ibaret en büyük masiyet sebebiyle kendisini görmekten mahrum etmiştir. Demek ki, diğer bir kavim de, en büyük taat olan iman sebebiyle O’nu göreceklerdir.

İşte bu ayet-i celile açıkça delalet etmektedir ki, müminler Allah-u Tealâ’yı görmekten mahrum olmayacaklardır.” buyurmuştur.

(Hazin, ilgili ayet-i kerime, Ibn-i Kesir, ilgili ayet-i kerime)

İmam-ı Malik (Rahimehullah) şöyle buyurmuştur:

“Müminler kıyamet günü Rablerini görmeyecek olsalardı, kâfirler görmemekle ayıplanmazdı.”

(Hazin, ilgili ayet-i kerime)

Allah-u Tealâ’nın, ahirette görüleceği ile ilgili hadis-i şerif ve rivayetler:

Bu husustaki en meşhur hadis-i şerif, Cerir (Radıyallahu Anh) in şu rivayetidir:

20 – Bir kere biz Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in yanında otururken o, bedr (dolunay) gecesi aya bakarak: “Şüphesiz ki siz, şu ay’ı gördüğünüz gibi kıyamet günü Rabbinizi ayânen (göz görüşüyle, açık seçik) göreceksiniz. O’nu görmekte (izdihama girip te) size hiçbir zorluk ve haksızlık ulaşmayacaktır.

Eğer güneş doğmadan (önce kılınan) namaz ile güneşin batışından evvelki namaza (sabah ve ikindi namazlarını kılmanıza engel olacak uyku ve meşgalelere) yenik düşmemeye güç yetirebiliyorsanız bunu mutlaka yapın (Allah-u Tealâ’nın cemalini mutlaka görmek istiyorsanız, sabah ve ikindi namazlarına vakti vaktine, engel tanımadan devam edin).” buyurdu.

(Buharî,Tevhid:24, No:6997-99, 6/2703, Mevakît:15, No:529,1/203, Mevakît:25, No:547,1/209, Tefsir:334, No:4570,4/ 1836, Müslim, Mesacid:37, No:633,1/439, Ebû Davud, Sünnet:20, No:4729,2/646, Tirmizî, Sıfetü’l-cennet:17, No:2554,4/688, İbn-i Mâce, Mukaddime:13, No:177,1/63, Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, No:192U, 7/62)

İbni Hacer ve Kadî İyad (Rahimehumeikh) m beyanlarına göre burada, Allah-u Tealâ’nın görülmesinin, ayın görülmesine teşbihi (benzetilmesi) üç yöndendir:

a) İki görüş ve anlayış, vuzuh ve açıklıkta birbirine benzetilmiştir,

b) Şek ve şüphe ihtimali olmamasında birbirine benzemişlerdir,

c) Görüş mesafesinin genişliğinde teşbih vaki olmuştur.

Yoksa burada görülenler ve anlaşılanlar arasında bir benzeyiş asla söz
konusu değildir. Bundan dolayı “Ay gibi görürsünüz.” buyrulmayıp, “Ay’ı gördüğünüz gibi…” buyrulmuştur.

Hadis-i şerifte geçen:

“Ay’ı gördüğünüz gibi Rabbinizi ayânen göreceksiniz” ifadesiyle, Mutezile’nin, “Buradaki görmekten maksat, göz görüşü gibi kesin bilmektir.” sözleri birkaç yönden reddedilmiştir.

a) İbni Tîn (Rahimehullah) ın da beyanına göre; ilim manasına gelen ru’yet iki mef’ûl alır. Bir mef’ûl alan ru’yetten ancak göz görüşü kastedilir.

b) Allah-u Tealâ’nın görülmesinin, gözle görülen ayın ru’yetiyle temsili, Allah-u Tealâ’nın da gözle görüleceğine delalet etmektedir.

c) Bu ru’yetin cennet ehline tahsis edilmesi, “Bilme” manasına gelmediğine delalet etmektedir. Çünkü o gün Allah-u Tealâ’yı bilme hususunda kâfirler de müminlerle müşterektir.

d) Zaten hadis-i şerifte geçen “Ayan” kaydıyla ru’yetin birleştirilmesi, bu görüşün bilme manasında olma ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır.

Hadis-i şerifte geçen, “O’nu görmekte (izdihama girip te) size hiçbir zorluk ve haksızlık ulaşmayacaktır.” ifade-i nebeviyyesine birkaç mana verilmiştir:

a) Zeccâc (Rahimehullah) in beyanına göre, “O’nu görürken size bir zulüm ve zarar ulaşmayacaktır.” demektir ki bu, “O’nu görürken izdihamdan dolayı birbirinize sıkıntı vermeyeceksiniz, bilakis hepiniz görüşte eşit olacaksınız.” anlamına gelmektedir.

b) Buharî (Rahimehullah), bu lafzı Ebû Hureyre (RadıyalMu Anh) rivayetiyle, “Sabah namazının fazileti babı”nda ( üy>Ui;M ) şeklinde zikretmiştir ki, bu da, “mim’li olana yakın iki manada değerlendirilebilir:

aa) “Gördük mü görmedik mi diye şüpheye düşerek birbirinize girmeyeceksiniz.”

bb) “O’nun görülmesini, diğer görülenlerin ru’yetine benzetemeyeceksiniz.”

İbni Battal (Rahimehullah) şöyle demiştir:

Ehl-i sünnet ve cumhûr-u ümmet yetmişiki fırkanın ekseriyeti), Allah-u Tealâ’nın ahirette görülebileceğini kabul etmişlerdir.

Ancak Haricîler ile Mutezile, bir de Mürcie’nin bir kısmı, “Bir şeyin görülmesi, görülen şeyin sonradan yaratılmış olmasını ve bir mekanda bulunmasını gerektirir.” diyerek bunu inkâr etmişlerdir.

Hâlbuki tutundukları delil fasittir. Çünkü Allah-u Tealâ’nın mevcut olduğu, delillerle sabittir. Görülen bir şeye görüşün tealluk etmesi, bilinen bir şeye ilmin tealluku ile aynıdır. Nasıl ki, maluma ilmin tealluku onun sonradan olmasını gerektirmiyorsa, görülen bir şeye de ru’yetin tealluku onun hadis olmasını iktiza etmez.

Onlar bu görüşlerine, “Gözler O’nu idrak edemez.” ayet-i kerime’siyle, Allah-u Tealâ’nın Musa (Aieyhisselâm) a cevaben:

لَنْ تَرَانِي 

“…Asla beni göremezsin…” (A’raf Sûresi:143’den) buyruğunu delil getirmişlerdir.

Hâlbuki, ikisine de verilecek cevap açıktır:

1- Kıyamet Sûresinde, ru’yetullahı isbat eder mahiyette varid olan ayet-i kerime ile, bu ayet-i kerime’yi cemetmek için verilecek mana:

“Gözler O’nu dünyada idrak edemez.” şeklinde olur.

Ayrıca idrak edilememek, görülememeyi gerektirmez. Çünkü bir şeyi, gerçek mahiyette tam anlamıyla kavramaksızın da görmek mümkündür.

2- Allah-u Tealâ’nın, Musa (Aleyhisselâm) ın ru’yet talebine verdiği cevap, yine ayetlerin arasını cemetmek için, “Sen asla beni dünyada göremezsin.” şeklinde anlaşılmalıdır.

Nitekim ru’yeti isbat eden ayetlerde (ve izahına çalıştığımız hadis-i şerifte) kıyamet günü kaydının konması, Allah-u Tealâ’nın görülmesinin müminlere dünyada değil de ahirette hasıl olacağına işaret etmektedir.

Ayrıca bir şeyin olmaması, imkansızlığını gerektirmez. Üstelik ayet-i kerime’ye uygun birçok hadis-i şerifler de sabittir. Sahabe ve tabi’înden beri bütün müslümanlar bu görüşü kabulle karşılamışlardır. Ta ki, selefe muhalefet eden birtakım sapıklar türeyip, bunu inkâra yeltenmişlerdir.

Kurtubî (Rahimehullah) şöyle demiştir:

Ru’yeti nefyedenler, özel bünyeye sahip olmak, karşı karşıya bulunmak, ışınların ulaşımı, uzaklık ve yakınlık gibi engellerin olmaması şeklinde akla dayalı birtakım şartlar öne sürerek, tehakküme ve yanlış hükme düşmüşlerdir.

Hâlbuki Ehl-i sünnet, görülenin mevcut olmasından başka hiçbir şart aramaksızın:

“Görüş, bir idraktir ki, Allah-u Tealâ’nın, gören kişi için o idraki yaratması neticesinde o kişi, görülebilecek şeyi görebilir.

Bunun, âdette birtakım sıfat ve özelliklerle yakın ilişkisi varsa da bunlar, şart mahiyetini taşımayıp, tebeddülü caiz (değişimi mümkün) niteliklerden öte geçmezler.” demişlerdir. Allah-u Tealâ, hakkı isbat hususundaki bu sa’y-u gayretlerini meşkûr ve makbul eylesin. Amin!

(ibni Hacer, Fethu’l bari Tevhid:24, No:7434,13/429-436, Kadîlyad, İkmâlü’l-mu’lim, İman:81, No:182,1/542-544)

“Peki ya, kendisinde bulut olmayan dolunay gecesi, parlak bir nura sahip ay’ı görmekte birbirinize sıkıntı verir misiniz?” diye sorduğunda, onlar yine: “Hayır!” cevabını verince, Resulullah (SaiMkhu Aleyhi ve Sellem):

“Kıyamet günü Allah-u Tealâ’yı görme hususunda da onlardan birini görürken çektiğiniz zahmet kadarından başkası size isabet etmez (yani açık havada güneş ve ay’ı görürken hiç bir sıkıntı çekmediğiniz gibi, Allah-u Tealâ’yı da zahmetsizce açık seçik göreceksiniz)…” buyurdu.

(Buharî, Tefsir.87,No:4305, 4/1671, Müslim, lman:81, No:183,1/167, Ebû Davud, Sünnet:20, No:4730, 2/646, İbn-i Mace, Mukaddime:, No:179,1/63, Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, No:11127,4/35)

Kastalânî ve Aynî (Rahimehullah) ın beyanlarına göre,

bu hadis -i şerifte isbat edilen ru’yet, Allah dostları olan müminlere ikramen cennette nasip olacak ru’yetten farklıdır. Çünkü bu, Allah-u Tealâ’ya tapanlarla, O’ndan gayrine tapanlar arasını ayıran imtihan içerikli bir görüştür.

Hadis-i şerif, Ehl-i sünnet dışı sapık fırkalardan, Allah-u Tealâ’nın ahirette görülmesini inkâr edenleri reddetmektedir. Onların bu görüşü, sarih bir hata ve kabih bir cehalettir. Kitap, sünnet, sahabe ve sonrasında gelen selef-i ümmetin bu husustaki delilleri birbirini takviye eder mahiyettedir.

Dolayısıyla Allah-u Tealâ’yı, kıyamet günü mahşerde ve cennette görmenin hakikati sabittir. Lâkin bu hususta şekil vermek ve keyfiyetten bahsetmek doğru olmayıp, bu görüşün gerçek marifetini Allah-u Tealâ’nın ilmine havale etmek gerekir.

irşâdü’s-sârî, 7/81,82, Umdeta’i-kârî, 18/172)

22 – Ebu Rezîn el-Ukaylî (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir:

Bir kere ben, “Ya Resulallah! Hepimiz, Rabbini tek başına kıyamet günü görecek mi,yaratıkları içerisinde bunun alâmeti nedir?” diye sorduğumda,

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

“Ya Eba Rezîn! Sizin her biriniz, dolunay gecesi ay’ı tek başına görmüyor mu?” diye sordu. Ben “Evet!” deyince,

Resulullah (Sallallahu AleyhiveSellem)”Ay, Allah’ın mahlukatından bir yaratık (iken onu hepiniz görüyorsunuz da), Allah ise, en yüce ve en büyük (olduğuna göre, görülmesi daha evladır).” buyurdu.

(Ebû Davud, sunneta, no-â731, 2/646,ibn-i Mâce, Mukaddime:13, No:180, 1/64, Ahmed ibni Hanbel. el-Müsned, No:16192, 5/469, Âcurî, Kitabü’ş-Şerîa,No:556,Sh:221)

İşte bütün bu hadis-i şerifler ve ileride Yunus (26) ile Kıyamet (22-23) Sûrelerinin ayetlerinin tefsirlerinde inşaallah rivayet edilecek olan daha birçok hadis-i şerifler, Ehl-i sünnet’in; “Allah-u Tealâ’nm ahirette görüleceği” şeklindeki inançlarının doğruluğuna açıkça delalet etmektedir

BİR CEVAP BIRAK

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin