Ana Sayfa İktibaslar Allah ve beşer arasındaki farkın anlaşılmasında “mecâz-i aklî”nin rolü

Allah ve beşer arasındaki farkın anlaşılmasında “mecâz-i aklî”nin rolü

34
0

Kur’an ve Sünnet’te ‘Mecâz-i aklî’nin kullanılması açık bir hakikattir. Ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَاناً

“Allah’ın ayetleri üzerlerine okunduğu zaman ayetler onların imanlarını arttırır.” (Enfal 2).

Arttırmak eyleminin “ayetler”e isnat edilmesi mecâz-i aklîdir. Çünkü ayetler sadece artmanın sebebidirler. Hakikatte imanı arttıran Allah -celle celâluhu-’dur.

يَوْماً يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيباً

“(…)Çocuklarınızı ihtiyarlatan bir günün azabından nasıl sakınacaksınız.” (Müzzemmil 17) ayet-i kerimesinde ihtiyarlatma işleminin ‘gün’e isnat edilmesi mecâz-i aklîdir. Zira gün, sadece yaşlılığın kendisi içinde gerçekleştiği mahaldir. Hakiki yaşlandırıcı ise Allah -celle celâluhu-’dur.

وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْراً وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيراً

“ (…) -putlarınız olan- Yegus, Yeuk ve Nesr’i sakın bırakmayın. Gerçekten bunlar çok kimseleri yoldan çıkardılar.” (Nuh 17–8).

Yoldan çıkarma eyleminin putlara isnat edilmesi de mecâz-i aklîdir. Çünkü bu putlar ancak yoldan çıkmanın sebebi olabilir. Hakikatte hidayet veren de (hâdî) yoldan çıkaran da (mudil) Allah’tır.

Allah -celle celâluhu-’nun Firavun’dan hikâye ederek buyurduğu:

يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحاً

“Ey Haman bana bir bina inşa et…” (Gafir 36) ayet-i kerimesinde bina inşa etme eyleminin Haman’a isnat edilmesi mecâz-i aklîdir. Çünkü Haman binanın yapılmasını işçilere emredecek ve onlar da yapacaklardır. Yoksa bizzat kendisi o binayı yapmayacaktır. Öyleyse Haman, binanın yapılmasının sebebi olup, gerçekte binayı yapacak kişiler ise işçilerdir.

Ehlinin bileceği üzere, mecâz-i aklî içeren birçok hadis-i şerif varid olmuştur. Mecâzî isnat ve hakîkî isnat arasındaki farkı bilenler için misalleri çoğaltmanın bir anlamı yoktur.

İslam âlimleri, bu şekilde mecâz-i aklî ile bir cümle kuran kişilerin, muvahhid bir Müslüman olmalarının, cümlenin mecâzî manada kullandığına delil olarak görüleceğini ve bunun için başka delil aramaya gerek olmadığını ifade etmişlerdir.

Doğru olan itikad şudur ki; insanları da onların yaptıklarını da yaratan Allah’tır. Ölü veya diri başka bir kimse bu konuda asla bir tesir gücüne sahip değildir. Bu itikad, tevhidin ta kendisidir. Bundan farklı inanan bir insan şirke düşmüş demektir.

Bir cümlenin manasının anlaşılması için cümledeki eylem ve fiilin kime nispet edildiği çok önemlidir. Buna rağmen bazı sapkın gruplar, lafızların zahirindeki şüphe eteklerine tutunarak, karinelere bakıp maksadı anlamaya yanaşmazlar. Bu yüzden, varid olan iki farklı rivayet arasında çelişki gibi görünen ifadeleri cem ve telfik ederek bir bütün şeklinde değerlendirme şansları kalmaz.

Mesela Kuran’ın ‘yaratılmış’ olduğunu öne sürenlerin

إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً

“Muhakkak biz Kuran’ı Arapça kıldık…” (Zuhruf 3) ayetine dayanmaları, ‘Kaderî’ anlayışını kabul edenlerin:

فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ

“Elleriniz kazandıklarıyla…” (Şura 30) ve

بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ve sizin yapmakta olduklarınızı…” (Maide 105) gibi ayetleri dayanak olarak kabul etmeleri, cebrî kader anlayışını kabul edenlerin:

وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

“Allah sizi ve yaptıklarınızı yaratmıştır” (Saffat 96) ile

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى

“Attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı” (Enfal 17) gibi ayetlere dayanmaları hep bu yanlış anlamalar yüzündendir.

Bu meseledeki karmaşanın giderilmesi de şu şekilde olabilir: Kaderîlerin dışında bütün ümmet, kulların yaptıklarının sadece Allah’ın yaratmasıyla olduğunu kabul ederler. Zira Allah -celle celâluhu- şöyle buyurur:

وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُون

“Allah, sizi ve yaptıklarınızı yaratmıştır.” (Saffat 96)

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى

“Attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı” (Enfal 17).
Her ne kadar insan kendisi kesbederek bu yapılan işlerde bir alaka ve tesir sahibi olsa da bu, tüm yapılanların Allah’ın yaratmasıyla olmasına engel değildir.

لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ

“Herkesin kazandığı (kesp) kendi lehine yüklendiği vebali (iktisap) de kendi aleyhinedir” (Bakara 286)

فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ

“Elleriniz kazandıklarıyla…” (Şura 30) gibi ayet-i kerimeler insana nispet edilen bir kesp eyleminin olduğunu açık bir şekilde beyan ederler.

Allah’ın gücü ve kudreti sadece âlemi yaratırken tecelli etmiş ve işlevini tamamlamış değildir. Bilakis ezelde kâinatı yaratmadan önce bile onun kudreti kâinatla bir çeşit irtibat içindeydi. Kâinatı yaratırken ve sonrasında da başka bir tarz ile irtibatını sürdürmüş ve sürdürmektedir.

Öyleyse aynı fiilin hem Allah’a hem de kullarına nispet edilmesinden ne anlamalıyız?
Anlattıklarımızdan şu açığa çıkmaktadır: bir şeye güç yetirebiliyor olmak o şeyi yaratmak anlamına gelmez. Nitekim kullar da Allah -celle celâluhu- gibi bir şeylere güç ve kudret yetirebilirler. Ama buna ‘yaratmak’ değil ‘kesbetmek’ denir. Bir şeyi sadece Allah yaratabilir. Bir şeye gerçek anlamda güç yetirip olmasını irade edebilecek sadece O’dur.
“Nasıl olur da Allah -celle celâluhu- yasakladığı bir şeyi irade edebilir” gibi bir soru burada ileri sürülemez.

وَمَا أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ

“İnsanların çoğu –çok istiyor olsan da- mümin olmazlar” (Yusuf 301) ayet-i kerimesinin delalet ettiği gibi bir şeyi emretmek ile irade etmek aynı şey değildir. Zira Allah -celle celâluhu- herkese imanı emrettiği halde -bu ayet-i kerimeden anlaşıldığı gibi- bunu irade etmemiştir.

Bu durumda, bir fiilin insana nispet edilmesi gerçekte bir sebep ve vasıta olan insana nispet edilmesi anlamına gelmektedir.

Bütün sebepleri ortaya çıkaran (müsebbibü’l-esbab) Allah -celle celâluhu-’nun, bir şeyi yaratırken, araya bazı vasıtalar koyması ve o vasıtalara bir şeyi meydana getiricilik özelliği vermiş olması bir çelişki gibi görünse de öyle değildir. Herhangi bir şeyi meydana getiren bu vasıtalar ister taş, felekler, yağmur ve ateş gibi düşünemeyen cansız nesneler, isterse melek, insan ve cin gibi akıllı ve canlı varlıklar olsun fark etmez.

Bunlardan herhangi birisine Allah -celle celâluhu- eğer vasıta olmak gibi bir görev vermemiş olsaydı onlar asla böyle bir şey yapabilecek özellik kazanamazlardı.

İktibas : Seyyid Muhammed Alevi El Maliki – Mefahim

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin