Ana Sayfa İktibaslar Allah Teâlâ -Hâşâ- “Oturur” mu?

Allah Teâlâ -Hâşâ- “Oturur” mu?

281
0

اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ

Bundan sonra…

Kimileri İbnu Teymiyye’de teşbîh ve tecsîm olduğunda şübhe ederlerken kimileri de O’nun bizzat kendi ifâdeleri ve beyanlarından hareketle bunu kat’iyyetle inkâr etmektedirler. Aliyyu’l-Karî de bu inkâr edenlerdendir. O, Tirmizî’nin Şemâil’ine yazdığı şerhi Cem’u’l-Vesâil’de ve Sarık Risâlesi’nde bunu uzun uzun reddederken, eserlerini kâfî mikdarda okumadığını da ortaya koymaktadır. Evet, İbnu Teymiyye bu teşbîh ve tecsîm akidesini bazı eserlerinde sözle reddederken bazılarında bunları inkâr manasında açık ifadeler kullanabilmekte, kimi kitâblarında teşbih ve tecsîmi hafîf bir şeymiş gibi göstermeye gayret sarf etmektedir.

Sözün özü: O’nun bu husustaki ifâdeleri muztarib ve mütenâkızdir.

Mevzû’ hakkında bir kanaat bildirmesi bakımından uzunca bir nakilde bulunmak istiyoruz:

[[Allah Teâlâ hakkında “oturmak” düşüncesine gelince… Bu inanç İbnu Teymiye’de bulunmaktadır. Her ne kadar O’nun peşinden gidenlerden bazıları bunu çirkin bulup inkâr etseler de bu görüşü Minhâcü’s-Sünne isimli kitabında mevcûddur.

O, bu Minhâcü’s-Sünne nâmındaki kitabında harfi harfine şöyle demiştir:

“Ehl-i Sünnet’in cumhûru/çoğu Allah’ın ineceğini ve Arş’ın ondan boş kalmayacağını söylemiştir. Nitekim bu, İshâk İbnu Râhûyeh, Hammâd İbnu Zeyd ve başkalarından nakledilmiştir. Bunun Ahmed İbnu Hanbel’in mektûbunda bulunduğunu nakletmişlerdir.” [1]

Bu, Ehl-i Sünnet’e yapılan iftirâdır; bu husûsta kimsenin ismi geçen âlimlerden ve müctehidlerden hiçbir ibare getirmeye gücü yetmez. Bundan dolayı bu isnâd, imâmlara söylemediklerini uydurmaktan ve iftirâ etmekten ibârettir. Nitekim O, enbiyâ ve evliyânın kabirlerinin ziyâret edilmesi ve kabûl edilmesi umuduyla onların yanında duâ edilmesi meselesinde de geçmiş âlimlere böyle bir iftirayı yapmıştır; Selef’in ve Halef’in, Allahın kabul etmesi ümidiyle kabirlerin yanına gitmekte icma ettiklerini görmezden gelmiştir.

O, Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl isimli kitabında da şunları söylemiştir:

“Üçüncü kavil -ki en doğru olan ve Ümmet’in Selef’inden ve imâmlarından nakledilen odur- Allah Teâlâ devamlı olarak Arş’ın üzerindedir ve yeryüzüne en yakın semâya yaklaşması ve inmesine rağmen Arş ondan boş kalmaz ve Arş onun üstünde bulunmuş olmaz.”

O, bu kitabında yine aynen şöyle demiştir:

“Allah Teâlâ’nın, kulları, zâtına yaklaştırdığının var olduğunu söyleyenler -ki bu Selef ve imamlarına ait bilinen bir kavildir ve Eş’ari ile Kilabiye’den olan başka kimselerin de kavlidir- onlar kulların Allah’ın zatına yakınlığını kabul etmektedirler. Aynı şekilde Arş’ın üzerine zatıyla istiva ettiğinin sâbit olduğunu ve benzeri şeyleri de söylemektedirler ve şöyle demektedirler: İstivâ Allah’ın Arş’da işlemiş olduğu bir fiildir ki böylece Arş’a istiva eden olur. Bu görüş yine İbnu Ukayl, İbnu Zâğûnî ve Ahmed İbnu Hanbel’in arkadaşlarından bir tâifenin ve başkalarının görüşüdür.”

O yine aynı eserinde ve Fetâvâ’sında aynen şöyle söylemektedir:

“Ehl-i Sünnet, ‘Rahman Arş’ın üzerinde istivâ etmiştir’ âyeti hakkında şöyle demiştir:

‘Allah’ın, yüce Arş’ı üzerine istivâ etmesi hakîkat ma’nâsındadır; mecâz manasında değildir.’ ”

O, bu iki kitabında yine şöyle söylemektedir:

“Ölünün kabrinde oturması, bedenin oturuşu gibi olmayınca, hadîslerde Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen -nitekim Cafer İbnu Ebî Tâlib ve Ömer İbnu’l-Hattab’dan böyle gelmiştir- quûd ve cülûs/“oturmak” lafızlarının kulların cisimlerinin sıfatlarına benzememesi daha evlâdır.”

O, Beyânu Telbîsi’l-Cehmiyye isimli kitabında aynen şöyle demektedir:

“Beşinci vecih: Arş, lügatte, üstündeki kişiye nisbetle sedir, altındakine nisbetle de tavan gibidir. Kur’ân, Allah Tealâ’nın bir Arş’ı olduğunu haber veriyorsa, o Allah’a göre bir tavan gibi değildir. Bundan da bilinmektedir ki O’na başkasına nisbetle bir sedir gibidir. O da Allah’ın Arş’ın üstünde olduğunu gerektirmektedir.”

O, Alak Sûresi’nin Tefsiri’nde de şöyle demektedir:

Bunlardan biri de Abdullah İbnu Halîfe’nin Ömer yoluyla Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiği meşhûr hadisdir. Bunu Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Abdİ’l- Vâhid el-Makdisi el-Muhtâr’ında rivâyet etmiştir. Hadîs ehlinden bir tâife muzdarib olması yüzünden onu reddetmektedir. Nitekim Ebû Bekr el-İsmâîlî, İbnu’l-Cevzî ve başkaları böyle yapmışlardır. Lâkin Ehl-i Sünnet’in çoğu bunu kabûl etmişlerdir.

O, onda (Alak Sûresi’nin Tefsiri’nde) şöyle de demiştir:

“O’nun Arş’ı veya Kürsî’si gökleri ve yeri içine almıştır ve onun üzerine oturmuştur; ondan dört parmak mikdârı artmaz veyahut ondan sadece dört parmak mikdarı artar. Şüphesiz ki o Arş, üzerine binen Zât (Allah Teâlâ) sebebiyle yeni semer zırıltısı gibi ses çıkarır.”

Sonra aynen şöyle dedi:

“Bu ve başkaları göstermektedir ki, bu hadisin rivayetinde doğru olan nefiydir (dört parmak miktarının bile kalmadığıdır) ve Arş’ın büyüklüğünü anlatmaktadır, o bu büyüklüğe rağmen Rabb onun üstünün tamamına istivâ edicidir, ondan dört parmak kadar da artmaz. Bu, ölçüde insan organlarından takdir edilecek miktarın son noktasıdır/en azıdır.”

Şu sözüne bakılsın:

“Bu hadisin rivayetindeki doğru olan söz nefiydir. İdiâsına göre nefiy -ki o, Arş’dan hiç bir şey artmayacağıdır- ondan dört parmak artacağı rivâyetinden daha sahîhtir.”

Sonra aynen şöyle demektedir:

“ ‘Ancak dört parmak miktarı artar’ diyenler bu manayı anlamadılar ve Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in istisna ettiğini zannettiler ve onlar da istisna ederek yanıldılar. Oysa bu ifâde sadece nefyi te’kîd idi ve nefyin umumunun/genelliğinin muhakkak olduğunu göstermek idi. Yoksa Arş’da dört parmak kalmasında ne hikmet vardır?!.. Bu parmaklar insan parmaklarıdır ve bundan anlaşılan insanların parmaklarıdır. O halde Rabbin üzerinde oturmadığı bu kadar az mikdârın ne kıymeti vardır?”

İbnu Teymiyye Minhâc’ında aynen şöyle demektedir:

“ ‘Arş’ın her tarafından Allah Teâlâ’dan dört parmak arttığı’ sözüne gelince…

Ben bu lafızla gelen rivâyeti bilmediğim gibi onu kimin söylediğini nakleden bir kimseyi de tanımıyorum. Lâkin Abdullah İbnu Halîfe hadîsinde ‘Arş’da dört parmak artmayacağı’ sözü rivâyet edilmiştir. Nefy ile de isbât ile de rivayet edilmektedir.

Hadisi, İsmâilî ve İbnu’l-Cevzi gibi muhaddislerden birçoğu cerh etmiştir.

İnsanlardan buna şâhidler getiren ve onu takviye eden de vardır. ‘Artmaz’ lafzı aleyhinde hiç bir şey gelmemiştir. Zira böylesi bir lafız nefyin tamamı için gelmiştir.

Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in şu

{ ما في السماء موضع اربع اصابع الا وفيه ملك قائم او قاعد او را كع او ساجد }

‘Semada dört parmak miktarı bir yer yoktur ki orada ayakta duran yahut oturan yahut rukû’ eden yahut da secde yapan bir melek bulunmasın’ hadisi gibidir.
Yani orada hiçbir yer yoktur. Arapların şu ‘semada bir avuç kadar bulut yoktur’ sözü bu kabildendir. Bu böyledir; çünkü mesafeler, nasıl ki zirâ’larla ölçülüyor ise, avuçla da ölçülür. İnsanın organlarıyla ölçtüğü mesafelerin en küçüğü bir avuçtur. Böylece bu ifade en küçük şey için bir deyim olmuştur. İşte bu yüzden Arş’dan dört parmak artmaz sözü, ondan hiçbir şey artmaz manasında olur.

Kastedilen Allah’ın Arş’dan daha büyük olduğudur. Bilinmektedir ki bu hadisi Nebi sallallahu aleyhi ve sellem söylememiş ise bize bir şey yok. Eğer onu demiş ise nefy ile isbat’ı bir araya getirmemiştir; (hem artar hem de artmaz dememiştir.) Şâyet artmaz demişse, artar dememiştir. Artar diyenler o hususta usullerine münasip düşen şeyleri söylemişlerdir. Nitekim bu, başka yerlerde genişçe anlatılmıştır. O yüzden bu ve benzerleri -hak veya batıl olsun değişmez- Ehl-i Sünnet mezhebini ayıplı kılmaz ve Ehl-i Sünnet’ten olan kimselere zarar vermez.”

[Lâkin O, bir başka yerde ise şöyle diyor:

“ ‘Arş’dan dört parmak artar; oraya Rabb istivâ etmez’ sözününün ma’nâsı garibdir; rivâyetlerden aslâ bir şâhidi yoktur. Hattâ o, Arş’ın Rabb’den daha büyük olmasını gerektirir. Bu ise Kitâb’a, Sünnet’e ve akla muhâlifdir.”

Gördünüz mü şu rivâyetin bâtıl olmak yanını?(!..) “O takdirde Arş’ın Rabb’den büyük olması…” Biri cisim ve madde… Ya diğeri?… O da -hâşâ- madde ve cisim, öyle mi?.. Peki ya, Rabb -hâşâ- Arş’ın her tarafını kaplar ‘dört parmak yer bile kalmaz’ da Arş O’ndan büyük olmaz ve O’na tam denk olursa?!.. Bu, bâtıl olmaz öyle mi?… Akılları taksîm eden Allah’ı tesbîh ederiz…]

Şu (“ ‘dört parmak boş yer yoktur’ sözüne bir itiraz yapılamaz”) lafına bakınız!..

Nasıl da bu görüşün Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’e nisbet edilmesini caiz görüyor!.. Halbuki o söz, Allah Teâlâ’nın cisim olduğunu açıkça ifâde eden bir sözdür. Ve yine Rasûllah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu ‘Ondan dört parmak artar’ demesini caiz bulmasına bakınız!.. Bu artar sözü -her ne kadar bu iki lafzın ikisi de Allah Teâlâ’nın zâtı için mesâfe ve mikdârın var olduğunu gerektirmekte ise de- ‘Artmaz’ sözünden daha da çirkindir.

Hâlbuki kat’î aklî delil bunun Allah için imkânsız olduğunu, çünkü buna göre güneş gibi sâir varlıklar için câiz olabilecek yok olmak ve değişmek lâzım geleceğini, yuvarlak şekilde yahut dörtken yahut üçgen ve benzeri şekillerde olmasını göstermektedir. Biz akıl ile güneşin şekil ve benzeri şeylerle ancak sonradan var olduğunu anlarız. İşte bu sebeble, Allah böyle olursa -ki kelamının gereği budur- aklen güneşin de ilah olabileceği caiz olur. Hâlbuki Allah’dan başkalarının ilah olması muhaldir. O bakımdan aklı muhâle götüren dahî -ki o da mikdâr ve şekil sahibi olmasıdır- muhâldir. Böylece istenen sâbit olmuştur; ki o, Allah’ın mikdâr, mesafe ve şekilden münezzeh olduğudur.

İbnu Teymiye, el-Fetâvâ’l-Hameviyye’de bir takım şeyleri söyledikten sonra şöyle demektedir:

“Bu böyledir; çünkü Allah (mecâzî olarak değil) hakîkat manada bizimle ve (mecâzî değil) hakîkat manasında Arş’ın üzerindedir.”

Fetâvâ’sındaki ibare ise, ‘Allahın oturmasının olduğu’ hususunda çok açıktır.
Orada (el-Fetâvâ’da) aynen şöyle demektedir:

“Allah’ın râzı olduğu ve Allah’a çokça yaklaştırılan âlimler, Allah’ın, Resûlünü Arş’ın üzerinde kendiyle beraber oturttuğunu rivayet etmektedirler.”

[Burada, ya çelişki yatıyor veya düşünce değişmesi var; veyahut da Allah’ın, Resûlünü -hâşâ ve kellâ- kucağına veya omuzuna veya bir başka yerine oturttuğu îmâsı vardır. Zîrâ Allah -hâşâ- Arş’da hiçbir yer bırakmaksızın oturdu ve her yanı kapladı ve buna rağmen -hâşâ- Resûlünü Arş’ın üzerinde kendiyle beraber oturttu ise mes’ele başka nasıl anlaşılacak?… Teâlellahu amma yasıfuhûzzâlimûne uluvven kebîrâ…]

Bu akideyi nahivci müfessir ve kırâat imâmı Ebû Hayyân, en-Nehr’inde (Âyet el-Kürsî tefsîrinde İbnu Teymiyye’den) nakletmiş ve şöyle demiştir:

Şu aynı asırda yaşadığımız İbnu Teymiyye’nin kitabında -ki o, kendi el yazısıyladır ve onu Kitabu’l-Arş diye isimlendirmiştir- şöyle demektedir:

“Allah kürsü üzerine oturur ve kendinden bir yer boş bırakıp Rasullullah sallallahu aleyhi ve sellem’i oraya kendisiyle beraber oturtur. Tâc Muhammed İbnu Alî İbni Abdilhak el-Banebari bir hileyle baş vurdu -ki onun bir davetçisi olduğunu izhar etmişti- ve nihayet O’ndan bu kitabı aldı ve bu ibareyi biz okuduk.

Ebû Hayyân’ın bu nakli, eski matbû’ nüshadan hazfedildi. Fakat mahtût/yazma olan nüshası bunu isbât etmekte ve ortaya koymaktadır. Bunun matbu nüshadan kesilip atılmasının sebebi, Zâhid el-Kevserî’nin es Seyfü’s-Sakîl üzerine yazdığı hâşiyesinde yer almıştır.

O/Kevserî şöyle dedi:

Bana saadet matbaasında onun (en-Nehr’in) baskısını tashih eden kimse haber verdi ve bunu çok çirkin bulduğunu ve din düşmanlarının bundan faydalanmaması için hazfettiğini söyledi; yapmış olduğu bu hatayı telafi etmek için bu dediğini kaydetmemi benden rica etti.

Aklı olan kimseler İbni Teymiye’nin bu işi birbirine karıştırmasına dikkatlice baksın!… Öyle ki, bir defa arşın üzerine oturduğunu (başka) bir defa kürsünün üzerine oturduğunu söylemektedir. Hâlbuki hadiste bulunduğuna göre Kürsî Arş’a nisbetle sahradaki bir halka gibidir. Bu, O’nun aklına nasıl yatabiliyor?!

Bundan daha da şaşırtıcısı, Mücessime’den olan Osman ed-Darimî’nin Allah Teâlâ hakkındaki sözünü nakletmesidir:

“Allah dilerse, sineğin kanadında istikrar eder/oturur veya durur; kudretiyle ve Rubûbiyetinin lütfuyla ona ağır da gelmezdi. O halde göklerden ve yerden daha büyük olan Arş-ı azîm üzerine nasıl istikrar etmez.”

Kalblerin kininden Allaha sığınırız!..

Onun bu sözünü İmâm Alî İbnu Hüseyin Zeynelabidin’in sözü iptâl etmektedir: O Allah’ı her türlü noksanlıklardan tenzîh ederiz ki, O hisle (duyularla) bilinmez; O’na dokunulmaz.”

İbnu Teymiyye (bir yanda böylesi muztarib, hattâ zayıf, hattâ uydurma rivâyetleri Allah’ın sıfatları gibi temel akîde meselesinde delîl olarak kullanması hususunda) kendisini nakzediyor ve el-Minhâc’ında Mehdî Hadîsi’nden şu ibareyi zikrediyor:

“Bunlar haberi vâhidlerdendirler; o halde onunla dinin aslı olan ve îmân ancak kendisiyle var olacağı bir şey nasıl sâbit olabilir.?!…”

Bir yanda böyle dedikten sonra Allah’a cisim, had/sınır, hareket ve oturmak isnâd etmek iddiasının isbatı için, es-Siczî ve Osman ed Dârimî’nin kavillerini delil getirmeye ilâve olarak isnâdı hakkında ihtilâf edilen, hattâ isnâdı uydurma olan bir rivâyeti kesin delîl olarak ileri sürüyor. Bu, renkten renge girmek değil midir?

İbnu Teymiyye -talebesi İbnu’l-Kayyım’in de dediği gibi- bu iki zâtın kitâblarına i’timâd etmektedir.

İbnu’l-Kayyım, İctimâ’u Cüyûşi’l-İslâmiyye isimli kitâbında aynen şöyle demektedir:

Dârimî’nin iki kitabı, yani en-Nakd Alâ Bişri’l-Merîsî ve er-Red Ale’l-Cehmiyye, Sünnet husûsunda yazılan en büyük ve en faydalı kitâblardandırlar.

Sonra da İbn’l-Kayyım şöyle dedi:

“İbni Teymiyye bu iki kitâbı şiddetle tavsiye eder ve onlara çok ta’zîm ederdi.”

Bu iki eser, Allah’a cisim isnâd etmek ve O’nu yarattıklarına benzetmek hususunda mürâcaat kaynağıdır.

Bugün mevcûd olan el-İbâne nüshalarında zikri geçen ve Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’ye dayandırılan söz, harfi harfine şöyledir:

“Ehl-i İslâm’ın tamamının -başlarına gelen bir musîbet ânında Allah’a ilticâ ettikleri zaman- yaptıkları duâlardan biri de şöyle demeleridir: ‘Ey arşın sakini!..’/’Ey Arş’da oturan!..’ Yine yeminlerinden biri de şu sözleridir: ‘Yedi kat göklerle perdelenen Zât’a yemîn olsun ki hayır.’ ”

Bu (Eş’arîye nisbet edilen ifâdeler) açık bir yalandır; bunu iftira eden maksadlı olarak O’na nisbet etti. Çünkü ortaya çıkan gerçek bunu yalanlamaktadır. Zira bu iki ibâre hakkında ne bir imâmdan ne de bir âlimden -dua veyahut yemininde böyle dediğine dâir- bir rivayet yoktur.

Hattâ Müslümanların avâmından bile böyle bir nakil mevcûd değildir. Bu sözü O’na nisbet eden insan ne alçak bir insandır!.. Zira bu düşük herif ne Allah’dan ne de Müslümanlardan utanmamaktadır!… İşte bu sebeble bu kitaba i’timâd câiz değildir. Çünkü içinde bu ve benzer sözlerin bulunduğu her bir nüsha İmâm Eş’arî’ye atılan bir iftirâdır.

[Allah’a ve Resûlü’ne söylemediğini yakıştırmaktan çekinmeyenler, İmâm Eş’arî’ye iftirâ atmışlar çok mu?!… Hangi âyette ve hangi sahîh haberde Allah’ın ‘zâtıyla’ istivâ ettiği, ‘oturduğu’ söyleniyor?!.. ]

İmâm Eş’arî, Allah’ın bir mekânının olamayacağını söylemekle tanınan insanların en meşhûrlarındandır. “Allah şu mekandadır.” “Allah bir mekandadır” veyahut “Her yerdedir” sözünü açıkça yasaklamıştır. O’ndan Ehl-i Sünnet inancını alan Eş’arî Mezhebinde olan âlimlerin ve onlardan alanlardan alan ve günümüze kadar gelen herkesin kuşaktan kuşağa naklettiği akide işte budur.

İmâm Ebû Hanîfe, el-Vasiyye’de aynen şöyle demiştir:

“Biz Allah’ın Arş’ın üzerine -Arş’a muhtaç olmaksızın ve onda istikrar etmeksizin/dokunup yerleşmeksizin- istivâ ettiğini ikrâr etmekteyiz. O, Arş’ın ve Arş’dan başka şeylerin -ihtiyaçsız bir şekilde- koruyucusudur. Şâyet muhâc olsaydı, yaratılanlar gibi âlemin var ve idâre edilmesine kadir olmazdı. Şayet oturmaya ve yerleşmeye muhtâc olsaydı, Arş’ı yaratmadan evvel Allah teâlâ nerede olacaktı?!.. Allah teâlâ bundan çok çok âlidir; üstündür.”]]

وَصَلَّى الله عَلَى نَبِيِّنَا وَ عَلَى اَلِهِ و سَلَّمَ تَسْلِيمًا كُلَّمَا ذَكَرَهُ الذَّاكِرُونَ وَ غَفَلَ عَنْ ذِكْرِهِ الْغَافِلُونَ
وَالْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمِينَ

1 – Minhâcü’s-Sünne (1/262)
2 – Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl (66)
3 – Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl (105)
4 – Taha:5
5 – Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl (145), Mecmûu’l-Fetâvâ (5/519)
6 – Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl (145), Mecmûu’l-Fetâvâ(5/527)
7 – Beyanu Telbîsi’l-Cehmiye (1/576)
8 – Mecmûatü Tefsîr (354, 355)
9 – Mecmûatü Tefsîr (358)
10 – Mecmûatü Tefsîr (356, 357)
11 – Mecmûatü Tefsîr (359)
12 – Minhâcü’s-Sünne (1/260,261)
13 – Mecmû’u’l-Fetâvâ (16/432-438), Dekaiku’t-Tefsîr (5/259)
14 – Risaletü’l-Fetâvâ’l-Hameviyyeti’l-Kübrâ (79)
15 – El-Fetâvâ (4/374)
16 – Kevserî, Es-Seyfu’s-Sakîl (85)
17 – Beyanu Telbîsi’l-Cehmiyye (1/568)
18 – Seyyid Murtedâ ez-Zebîdî, İthâfu’s-Sâdeti’l-Müttakîn (4/380)
19 – Minhacü’s-Sünne (2/133)
20 – İctimâu’l-Cüyûşi’l-İslâmiye (88)
21 – Yukarıdaki nakiller ve ifâdeler el-Makâlâtü’s-Seniyye isimli kitâbdan bir takım küçük kısaltma ve tasarruflarla Türkçeye aktarılmıştır.

Beyan Dergisi | Hüseyin Avni Hocaefendi

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin