Ana Sayfa İktibaslar Âlem-i Misâl” Var mıdır, Varsa Ne Demektir?

Âlem-i Misâl” Var mıdır, Varsa Ne Demektir?

198
0

اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىٰ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Bundan sonra…

İmam Allâme Fakih, Usûlî Büyük Sûfî Şeyh Ahmed Zerrûk (V:899) Kavâidü’t-Tasavvuf isimli kıymetli eserinin 208. Kaide’sinde şöyle diyor:

“Tasavvuf ehline karşı yapılan inkârların beş sebebi vardır:

Birincisi: Yollarının üstünlük ve yüceliğine bakmak. Bu sebeble, (tasavvuf ehli olmakla bilineneler) şâyed bir ruhsata bağlanırlar, yâhud kötü bir edeb takınırlar, veyâhud bir işte tembellik gösterirler, veyâhud da onlardan bir noksanlık ortaya çıkar ise, onlara karşı çıkılır, bu yaptıkları inkâr edilir. Çünki temiz olan bir kimsede en az olan bir ayıb da görünür. Kul da Allah Teâlâ’nın koruması ve muhâfazası olmadığı müddetçe ayıbtan boş kalmaz.

İkincisi: Dayandıkları esâsın in celik ve nâzikliği. İşte bundan dola yı, onların hallerindeki ilimlerine ayıblama gelmiştir. Çünki nefis ön ceden bilmediği şeylere karşı inkârda acelecidir.

Üçüncüsü: İddiâlar(ın)da bâtıl yol üzere olan kimselerin ve din karşılığı bir takım dünyevî bedellere tâlib olanların çok olması. Onlardan bir da’vâ ile görünen kimsenin hâlinin inkârının sebebi, (da’va sının) karışıklığı yüzünden, -her ne kadar o da’vâ hakkında bir delîl gösterse bile- işte budur.

Dördüncüsü: Avâmmın, Şerîatın zâhirine uymadan bâtına ittibâ etmekle sapıtmasından korkmak. Nitekim bu câhillerden birçoğunun başına gelmiştir.

Beşincisi: İnsanların kendi mer tebe ve makamlarına olan şiddetli cimrilik derecesindeki tutkunlukları. Çünki hakîkatin ortaya çıkması, (kendince) ona lâyık olan, yâhud hakkı olarak görülen şeyi iptal edici bir husûstur. İşte bundan dolayı insanlar, başkalarının aleyhinde bulunduklarından daha çok sûfiyye aleyhinde bulunmuşlar, rütbe sâhibi olanlar başkalarından daha fazla onlara musallat olmuşlardır.

Sondaki beşinci sebeb dışında, anlatılan (inkâr) çeşitlerinin tamamının sâhibi, ya sevâb kazanır, yâhud da ma’zûr görülür. Allah en iyisini bilir.”[1] (Zerruk’dan Nakil Bitti.)

Âlem-i Misâl ne demektir, İslâm’da ve hakîkatte böyle bir âlem var mıdır? Âlem-i Misâl, Idée Pla toniques’i, Müsül-i Eflâtûniyye (Eflâtunculuğun misâlleri) ve A’yâ n-i Sâbite… Bunlar ne demektirler, aynı mıdırlar, yoksa ayrı ayrı şeyler midirler?

Bu tâ’bîrler de, benzeri niceleri gibi, sathî bakışların kurbanı edilerek aynı ve bir zannedilen ama farklı ma’nâlar taşıyan değişik ıstılâhlardır. Biz bu makalemizde in şâellâh sadece Âlem-i Misâl mes’elesini tahlîl edecek, A’yân-i Sâbite mevzûunu ise bir başka makaleye bırakacağız. Günümüzdeki bir takım ilim adamı iddiâsındaki ve pozlarındaki hakîkatte ilim ve Tasavvuf düşmanları bu Âlem-i Misâl’i dillerine dolamışlardır. Bu pek tabiî bir şeydir. Çünki, İmam Zerrûk rahimehullâh’ın Kavâid’inin 208. kâidesinin beşinci maddesinde de öz olarak ifâde ettiği gibi, on ların derdi, nefis tatmin etme hesâ bıdır. Kavgaları, gerçekte Allah’la, Resûlüyle, Sahâbeyle, Müctehid imâmlarla ve Evliyâullâh iledir. Bir yanda bu tipler kendilerine içirilen çorbaların hakkını vermeye gayret ederlerken, öte yanda ise hakîkaten Sünnet’in muhâfazası düşünce ve hamiyyetiyle -kanaatimizce- ikinci maddedeki sebeble buna karşı çıkan, ama hakikaten büyük olan bir zâtı da görüyoruz. Şarlatanlar kendi içlerinde hiç de mühim olmamakla berâber, bir ilim devinin şu husûstaki görüşleri tahlîl ve tem hîsa fazlasıyla lâyıktır.

Büyük muhaddis, fıkıh ve kelâm üstâdı, asrının müceddidi, Mu hammed Zâhid el-Kevserî rahime hullah, yine büyük muhaddis ve sû fî Veliyyullah ed-Dihlevî’yi önce son derece övdüğü, sonra çizgi dı şı kabûl ettiği bir takım görüşleri yü zünden kıyasıya dövdüğü, daha sonra da, bazı yanlışlıklarından dönmesi sebebiyle yine tezkiye et tiği yazısında şöyle diyor:

[“Onlardan (Dihlevî’nin yalnız kaldığı görüşlerinden) biri de, ha dîslerin müşkilâtını (çözülmesi ve anlaşılması zor ibârelerini) Âlem-i Misâl diye isimlendirmekte olduğu bir âlemi hayâl etmek üzerine binâ edilen îzâh şekillerine bağlamasıdır ki, mutasavvifeden bazılarının Müsül-i Eflâtûniy-ye’den alarak yapmış oldukları iddiaya göre, ma’nâlar o âlemde cisim hâline gelirler.

Bu âlem, varlığı ne Şe rîatte, ne de akılda sâbit olmayan bir hayâldir. Bu yüzden, müşkilâtın halledilmesini bu âleme ihâle etmek, hayâle ihâle, hatta onları Âlem-Misâlin mechûllüklerine at mak sebebiyle, hadîslerin ma’nâ larını nefyetmek olur. Bununla be raber, bir şeyi birinci asırda birbiriyle konuşanların anlamayacağı ma’nâlara hamletmek, süz me ve katıksız bir ifsâd ve haktan sap makdır. Artık, müşkilâtın çözülme si için, isnâdlara ve râvîlerine, bir de sâlih imamlara göre mu’teber delâlet şekillerine bakmaktan başka bir çâre kalmıyor.”][2]

İmâm Kevserî rahimehullah, “Bununla beraber bir şeyi birinci asırdaki birbiriyle konuşanların anlamayacağı ma’nâlara hamletmek, süzme ve katıksız bir ifsâd ve haktan sapmakdır. Artık, müşkilâtın çözülmesi için, isnâdlara ve râvîlerine, bir de sâlih imamlara göre mu’teber delâlet şekillerine bakmaktan başka bir çâre kalmıyor” derken son derece doğru, mühim ve müd hiş bir hakîkati dile getiriyordu. Yal nız bu endîşesine ve derdine dayandırdığı, bunu esâs yaptığı önceki sözünde, yani “mutasavvi-feden bazılarının Müsül-i Eflâtû niyye’den alarak yapmış oldukları iddiaya göre, ma’nâlar o â lemde cisim hâline gelirler.

Bu âlem, varlığı ne Şerîatte, ne de akılda sâbit olmayan bir hayâldir” şeklindeki ifâdelerinde haklı mıydı?.. Başka bir ifâdeyle, küllî teşhîsinde yerden göğe kadar haklı olmasının yanında, bu küll’ü, efrâdından saydığı sözünü ettiği ferde tatbîkinde isâbet etmiş miydi? Bildiğimiz kadarıyla O, bu hususta eserlerinin her hangi bir baş ka yerinde konuşmamış ve bir şey söylememiştir. Şâyet meseleye de ğişik yerlerde farklı zâviyelerden baksaydı ne demek istediğini daha bir iyi anlama şansını yakalayabilecektik. Yâhud mesnedlerini görüp belki de tatmîn olacaktık. Lâkin bunları biz bilmiyoruz. Öyleyse de dikleri karşısında mukâbil ve muârız deliller ile aşılmaz karînelere da yanarak tevakkufta, hattâ edeb dâ iresinde i’tirâzda bir nisbette ma’ zûr sayılacağımızı düşünüyoruz.

Onunla alâkalı olarak sadece bir sempozyumda yarım kitâb say fası bile tutmayan bir mülâhazaya istinâd eden teblîğe şâhid olduk. Teblîğci de müzâkereci de şu satır ları bir kelimeyle bile olsun ilmî na kil ve dirâyet ilâvesi olmaksızın nihâyet mertebede âfâkî olarak konuşarak sözlerine nokta koydu lar. Onlara ve o meclisin reîsine, meclis hitâmında bir iki kelime söy lemeye çalıştıysak da olmadı. Herkes meseleye yabancıydı. As lın ve esâsın kabuğunu aşıp içine girmek şöyle dursun, dibinden bile geçilmemişti.

Asrının sâhâsındaki müceddidi İmâm Kevserî, -maksadı pek ulvî ve münâkaşa götürmez seviyede değerli ise de kanaatimizce- burada yanılmaktadır. Anlaşılan o ki, O bu meseleyi sathî bir nazarın ve lüğavî bir yakınlığın ötesinde bilmiyordu. Böylesi büyükleri hataya nis bet etmek, onlara, -bize nisbetle- ancak talebe olabilecek olanlardan sâdır olan -bir cihetiyle- sû-i edeb dir. Lâkin böyle bir hüküm vermekte, Ondan daha büyük olduğuna inandığımız imamların bu husustaki söyledikleri sözlerden kuvvet al maktayız. Bunun yanında da yine kendisinin son derece övmekte ol duğu, devrinde Mısır müftîliği yapan Allâme Muhammed Bahît[3] rahimehullah’ın iki mes’elede ya nıldığına dâir sarf ettiği ifâdelerinden[4] cesâret almaktayız.[5]

Biz mes’elemize gelelim…

Mehmed Alî Aynî[6], Tasavvuf Târîhi[7] isimli eserinde, Eflâtun’ dan aktarma yoluyla şöyle diyor:

Eşyânın aslı ve zâtı mes’elesi, bu (Dialectique/iyalektik)/aklî na zarla delîl getirmeyle halledilebilir. Bu yolla ferdlerdeki ortak ve değişmez olan şey araştırılır, çokluktan tekliğe doğru kesintisiz sevk olunur. Hâricî hakîkatlerin ferdlerin den bazıları hisler ile bilindiğinden, bunlar nazar-ı aklî (dialectique) ile mukâyese olunur. Ortak ve sâbit olan cihetlerine bakılır. Ondan sonra bunlar müstakil, ayrı ve kendi başına var olan bir illete (varlık sebebine) nisbet olunur. Bu illete Idée/ideâ/[8] misâl ismi verilir.

Misâl ne Cinsdir, ne de Nev’ dir/türdür. Bu hem Cins’in ve hem Nev’in his/duyular üstü yani ma’ kûl/akılla bilinecek illetidir. Diyalek tik, Cins ve Nev’e bir hâricî hakî kat atfetmiyor; onlara başlı başına var olan varlıklar nazarıyla bakmıyor; yalnız onları ferdlerden ayırmakla iktifâ ediyor. Nev ve Cins’in üstünde âli ve bizâtihî kâim bir takım mebâdî/başlangıçlar ve hakî katların mevcûd olduğuna hükmediyor ve bunların başka bir âlemde bulunduklarını söylüyor. Öyleyse Eflâtun’a göre âlem nedir? Âlem, ne Prutağuras’ın iddia ettiği gibi ihsâstan ibârettir, ne Eleâ filozoflarının kanaat getirdikleri gibi sâbit ve sürekli mevcûdla kâimdir. İlim, ma’kûl’u/akıl ile bilinebilecek şeyi vâsıtasız kavrayan ve mevzûu/sa hası ile tek bir şey olan akıldır. Bu halde ilim, Misâl’dir/ İdée’dir.

Acaba Eflâtun’un tasavvur ettiği bu Misâlin, bu ma’kûl’un mebdeinin/başladığı yerin mahiyet ve vazî fesi nedir? Tek başına alındığında, Misâl nedir? Hislerle (görme, duy ma, dokunma, koklama ve tatma ile) bilinen âlem’e nisbetle Misâl nedir? Ondan evvel mücerred mi sâl/başka şeylerden soyunmuş ve kendi başına olarak misâl nedir?

Eflatûn diyor ki, hislerle bilinen âlemde her şey dâimî bir değişme ve bir halden başka bir hâle intikal hâlindedir. Her şey, tamam değil, eksiktir. Buna binâen mevcûdâtın en kâmil ve en tamam bazı üstün mebde’lere ihtiyâcları açıktır. Bu mebâdî misâllerden ibârettir. Meselâ insanın ve hayvanın imkân sahasına çıkabilmesi için Sermedî olan hakîkatler âleminde bir nümû nesi, bir misâli bulunması elzemdir. Bir de, insan ve hayvân nümû nelerinin his ve şehâdet âleminde gördüğümüz insan veyahut hayvanda tamam olmayan bir sûrette gözüken vasıfları en tamam ve ek mel bir derecede hâiz olmaları îcâb eder. Bu yüzden varlığın sûret lerinin her nev’ine mahsus en kâ mil nümûne fiilen o Misâl Âleminde mevcûddur.

İşte insanın aslı ve zâtları bu misâllerden ibarettir. Eş ya o misâllere ortak olmaları sayesinde kendilerine mahsus olan mahiyeti kazanır. Fakat hem her mevcûdun ve hem hislerle bilinen varlıklardaki her üstünlüğün kayna ğı ve başlangıcı olan misâlin mahiyeti nedir? Eflâtun’a göre misâl yal nız işler ve hadiselerde varlık kisvesine bürünen mücerred ve akîm olan bir başlangıç değildir. Misâl, bir maya bir cevherdir. Hakîkî var olan odur. Bunun sebebi şudur ki, varlıklara misâllere ortak oluşlarından kat’î nazar ederek başlı başına bakılırsa, bir hususi cevher, bir mayaya malik olmadıkları anlaşılır. Bunun delîli şudur ki eşya az çok zıtları kâbildir. Mesela aynı bir şey kıyaslanarak hem büyük hem kü çük, hem güzel, hem çirkin, hem iyi, hem fenâ oluyor.

Yalnız misâldir ki kendine zıt olan şeyi kabul etmez, bizâtihî büyük, bizâtihî gü zel ve bizâtihî iyi vardır. Bu sebepledir ki bütünüyle eşyanın kendisiyle var olduğu şey ve kendi zatıyla hasıl olan L’essence/Misâldir. Bi naenaleyh yegâne hakiki vücûdu olan şeyler ebedî ve sermedî olan misâllerdir. Diğer cüz’i eşya ise o nümûnelere göre varlık sûretine bü rünmüş şeyler olur. Ancak yalnız mesela bizâtihî insan gibi tabii cins lerin misâlleri değil, sun’i cinslerin de âlemi ezelde nümûneleri vardır. Faraza kullandığımız masanın  lem-i Misâl’de birer nümûnesi ya ni bizâtihî masa vardır. Bundan başka küçüklük misâli, büyüklük mi sâli, denklik misâli, denk olmama misâli gibi nisbet ifade eden misâller de vardır. Aynı şekil de güzellik, ilim, hak, hayır varlığı misâlleri de vardır.[9](Aynî’den Nakil Son Buldu.)

Yanlış yoldakilerin her dediklerinin yanlış olması lâzım gelmeyeceği gibi, onların, doğrularını da in kâr etmemiz îcâb etmez. Zîrâ,

İbnü Ebî’d-Dünyâ, Mekâri-mu’l-Ahlâk’ında şöyle diyor:

“Denilirdi ki;

Ne kadar üstün seciyye-ahlak ve güzel iş varsa, onları, (insanlara), Allah celle celâlühû dîn ile ulaştırmıştır.”[10]

Şübhesiz ki, hak ve doğru söz de bunlara dâhildir. Allah celle celâlühû’ya isnâd edilen ve bir muhaddis tarafından kabûl gören şu söz, kuvvetle muhtemel hükmen merfû’ bir hadîs, veya Sünnet süzgecinden geçmiş ve o kanalla gelmiş, Eski Mukaddes Kitablar da geçen bir sözdür. Allahu a’lem. Dolayısıyla, en bâtıl felsefî görüşlerde ve sistemlerde bile, doğru bakıyye ve kırıntılar, ya tamâmen veya kısmen değiştirilmiş olarak veyâhud nâdiren de olsa hiç değiştirilmeden aslı gibi bulunabilir. Bu dediğimizin misâlleri muharref din lerde, hatta dinle alâkası kalmayan dünya görüşlerinde bile ziyâdesiyle vardır. Ancak, onlardan kalkarak değil de, Kitâb ve Sünnet’den hare ketle ve onları toptan reddetme yerine, onlarda da bulunan hikmetleri almak îcâb eder.

Hikmet mü’minin kaybettiği bir şeydir; onu nerede bulursa alır, sözünün hadîs olup olmadığı münâkaşasını bir yana koyacak olsak bile, -doğruluğuna her hangi bir kâfî mâni’ bulunup gösterilmedikçe- hemen inkâr edilmemelidir. Hatta belli şartlarda kabûl bile edilmelidir. Evet, kendi yerinde ve sâhâsında bulunmayan değerli şeyler çoğu kez sahtedir. Düşman elinde ve diyârında bulunan kıymetli eşya ekseriya bubi tu zağı olur. O sebeble, şu noktalarda gâyet temkinli ve ihtiyâtlı davranmak, akıl, firâset ve ilim îcâbıdır.

Şu husûsta müstakil olarak söy lenebilecek daha bir takım şeyler varsa da, merhûm Süleymân Ned vî tarafından yazılıp, Ömer Rızâ tarafından Türkçeye çevrilen İslâm Târihi Asr-ı Seâ det’de[11] yazılanların bir kısmını bu raya almakla iktifâ edeceğiz. Zîrâ Nedvî, aşağıda da görüleceği, basî ret ve insâf ehlince kabûl ve teslîm edileceği gibi, mes’eleyi birçok cihetiyle cid den iyi tahlîl etmiş ve zannımca nerdeyse geriye söylenecek bir söz de bırakmamıştır.

Süleymân Nedvî şöyle diyor:

Misâl Âlemi

Filozoflar hayat hakkındaki nazariyeleri itibariyle Vahdiyye (Mo nisme) ve Seneviyye (Düalisme) olarak iki mezhebe ayrılırlar.

Vahdiyye mezhebine mensub filozoflar kainatın bölünmez bir bü tün teşkil ettiğini söylerler. Bu mez hebe mensub feylesoflar iki taifeye ayrılıyorlar.

1. Maddeyi her şeyin başı kabul ederek akli melekeleri, hayatı, hikmeti ve onun tecellileri ve hâsse lerinden sayanlar. Bunlara maddeciler, materyalistler yahud ta biatçı lar (Naturalistler) de denilir. Diğerleri maddenin varlığını inkâr ederek, hakiki varlığın ruhtan ibaret ve madde âleminin bir vehim ve hayal olduğunu söylerler. Bunlara göre bütün kainat ruhun ve münhasıran ruhun tecellilerinden ibarettir. Bunlara ruhaniyyun diyebiliriz.

2. Seneviyye’ye (Dualist’lere) gelince bunlar âlemin iki başlangıcı bulunduğunu söylerler. Madde ve ruh. Âlem bunların cilvegâhıdır. İs lam feylesofları içinde ilim ve hik metden başka marifet nurunu bu lunduran bir mektep vardır. Bu mektep bu mes’eleleri nazar ve is tidlal ile değil, zevk ve irfan ile hâl leder. Bunlara göre üç âlem vardır:

(1) Cesetler âlemi, yahud şehâ det âlemi (maddi âlem),

(2) Ruhlar âlemi, veya ğayb â lemi bu âlem maddeden âzâdedir.

(3) Misâl Âlemi, yahud berzah âlemi, bu âlemde cesetler ve ruhlar âleminin kanunları birlikte cereyan eder. Madde âleminin eşyası bu âleme vardığı zaman maddeliğinden kurtulur. Ruhlar âleminin maddi olmayan mevcûdâtı/ varlıkla rı ise orada cesetleşip cisimleşerek görünür.

İmâm Rabbânî, Mektubât’ında diyor ki;

Mümkinat/varlıklar âlemi üç kısımdır: Ruhlar âlemi, Misâl Âlemi, Cisimler âlemi.

Misâl Âlemine berzah da denir, çünki ruhlar âlemiyle cesetler âleminin arasındadır. Ruhlar âlemiyle cesetler âleminin ma’nâlar ve hakikatleri latîf sûretlerle Misâl Âlemine bir ayna gibi akseder, yansır. Orada ma’nâ ve hakîkatin müstakil ve münâsib bir sûreti vardır. Gerçekte bu berzah âleminde hiçbir şekil ve sûret yoktur. Orada sûretlerle şekiller diğer âlemlerden akseder. Berzah âlemi bir ayna gibidir, aynanın içinde hiçbir sûret yoktur. O yalnız dışarıdaki sûretleri gösterir.[12]

Bazı zatlar bu İslam feylesoflarının Âlem-i Misâl’i ile Eflâtun’un Müsül’ini/idéa’larını karıştırırlar. Halbuki Eflâtun Vahdiyyûn’dan idi. Bu âlem ile sâir âlemlerin bir başlangıcı bulunduğuna (kadîm olmadığına) kani olanlardandı. Bunların nazariyeleri bu hislerle bilinen âlemdeki her şeyin teker teker müşahhas olduğudur. Herkesin nefs-i küllî yahud nev’i mutlak hâriçte mevcûd değildir. Mesela bunlara göre ‘bir adam gülüyor,’ ‘bir at kişniyor,’ ‘köpek havlıyor’ denildiği zaman mevzubahis ettiğimiz ferd belli bir insan, belli bir at, belli bir köpek değildir. Bütün beşer nev’i yahud at veya köpek nev’idir. Küllî insan yahud mutlak at nev’i veya mutlak köpek nev’i bizim âlemimizde mevcûd değildir. Başka bir âlemde mevcûddur.

Küllî insanın yahut köpek veya at nev’inin bulunduğu bu yer neresidir. Bu suale verilen umumi cevab, bunların bizim beynimizde mevcûd olduklarıdır. Fakat bizim sınırlı olan beynimiz bütün âlemi içine alamaz. Bundan dolayı Eflâtun gibi Vahdiy yûn’dan olan filozoflar nev’iler ve küllîlerin yaşadığı başka bir âlem bulunduğunu, bu âlemin A’yân-i Sâbite yahut ilk nümûneler (nemâzic-i ûlâ) âlemi olduğunu söylerler. Biz bu dünyada bu A’yân-i Sâ bite’nin gölgelerini görüyor ve onlara efrad veya cüz’iyat namını veriyoruz. Bu nev’ilerin asıl varlığı Müsül veya A’yân-i Sâbite âlemindedir. Bu feylesoflar, bunu îzâh için A’yân-i Sâbite âleminde nev’i lerin, bu âlemdeki eşya için birer kalıp teşkil ettiğini, her şeyin bu ka lıplara göre îcâd edilerek ferdler ve cüz’iler halinde bu âleme gönderildiğini, bu âlemdeki her şeyin asıl kendi nev’inin bir gölgesi veya izi olduğunu iddia ederler. Bu nev’ler den her birinin nev’le alakalı bir rûhu vardır. Bu rûh onun ilâhıdır. Ona nev’in rabbi derler.[13]

Eflâtun’un âlem-i misâli budur. Halbuki bahis mevzuu ettiğimiz Misâl Âlemi bambaşkadır. Misâl Âlemini kabul edenler, yukarıda söylediğimiz gibi cesetler, ruhlar âlemlerine inanırlar. Misâl Âlemi cesetler ile ruhlar âlemine ait kanunların bir araya geldiği yerdir. Misâl Âleminde ruhlar mücessem yani cisimleşmiş olarak görünür. Maddi eşya başka bir münâsib sûret alır. Mesela hayat, ölüm, ma’rifet, hikmet gibi mücerred kıymetler orada cisim halini alır. Melekler ve ruhlar orada bir cisimle görünür. Misâl Âlemi rüyalar gibidir. Rüyada da rûhani birçok şeylerin cisim haline geldiğini, maddi şeylerin başka sûretler aldığını görürüz. İlim sahipleri bu rüyaları ta’bîr ederler. Meselâ, rüyada, ilim bir deniz, hiddet bir ateş, cesaret bir arslan gibi görünür. Basîret sahipleri derhal bu gibi şeylerin hakiki ma’nâsını anlarlar.

Misâl Âleminde canlı bir mev cûd yoktur. Orası ancak ruhlar âle miyle cesetler âleminin ma’nâlarını ve hakîkatlerini aksettiren bir aynadır. Basîret sahipleri ruhlar ve cesetler âlemlerinin sûret ve şekillerini görürler. İslam feylesofları arasında bu fikir ve bu nazariyeyi ileri süren ilk zat İmâm Gazâlî’dir.[14] Yalnız Gazâlî âlem kelimesini kul lanmaz, vücûd kelimesini kullanır. Ve bu âleme misâller vücûdu der. Bu âlemin varlığını isbat için takdim olunacak yegane delîl onun varlığına dair bir takım ihsaslar ve tasavvurlarımız(ın) bulunmasıdır. Bizim hissettiklerimiz ve bildiklerimiz dimağımızda mahfuzdur. Nasıl gelişi güzel eşyanın harici varlığını inkâr edemiyorsak dimağımızdaki bu ihsasları da inkâra imkan yoktur. Halbuki bu ihsasların fikri varlı ğını gözle görmüyor, kulakla duy muyor, dokunma, koklama veya tat ma hissimizle anlayamıyoruz. Ga zâlî bu esaslar üzere varlığı üç kıs ma ayırmıştır. Hislerle alâkalı vü cûd, akılla alâkalı vücûd ve hayâli vücûd.

İmâm Gazâlî Hayâlî Vücûd’u şu şekilde tarif ediyor.

Hayâli vücûdun manası lisân-ı halin bir temsîl gibi his olunması ve müşâhede edilmesidir. Bu Enbi-yâ’nın hal ve şânına layıktır. Bununla rüya arasındaki farkı gösterebiliriz. Rüyalarda (lisân-ı hal/hal dili) Peygamberlerden başka sâir insanlar tarafından görülür; sâir insanlar da rüyalarda bir takım sesler duyarlar. Mesela insan rüyasında deve ile konuştuğunu, yahud atının kendisine söz söylediğini, yahud bir ölüden bir şey aldığını veya (ona) bir şey verdiğini, yahud parmağından bir ay doğduğunu, yahud tırnağının bir kaplana çevrildiğini görebilir. Alelâde insanların rüyalarında gördükleri bu şeyleri, nebîler uyanıklık halinde görürler. Bu hayvanlar onlarla uyanıklık halinde konuşur. Uyanıklık halinde bunları gören bir adam için, hayâli kelam ile dille konuşulan kelam arasında bir fark yoktur. Alelâde insanlar ise rüyadan uyanmakla bir lahza evvel gördükleri şeylerin yok olduğunu görürler.

(Tam Velîlik) makamına yükselen insanlar, yalnız bu temsîlleri görmekle kalmaz, isterse bunları başkalarına da gösterirler. Bu gibi adamlar, hâiz oldukları rûhâni kuvvet dolayısıyla kendilerini dinleyenlere de gördüklerini göstermeye muktedîr olurlar.[15]

İmâm Gazâlî İhya-i Ulûm isimli eserinin Kabir Azâbı bölümünde bu noktayı açıklar.

Muhaddislerin imâmı Hattâbî Meâlimu’s-Sünen isimli eserinde bu gizli manzaralara (rüya) der. Ma alesef İmâm (Hattâbî)nin hiçbir ese ri bize intikal edememiştir.[16] Yalnız İbn-i Hacer, Buhârî şerhinde Şerîk İbnü Abdullah’ın Mi’rac esnasında Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve selem)’in ilahi yakınlığa nâil olduğu nu ifade eden hadîsini naklederken şu mütâlealarını naklediyor:

Bu hadîsten yalnız bu kadarı kendisine ulaşan ve diğer kısmını bularak onu Mi’rac kısmının başına ve sonuna eklemeyen bir kimse belki şübheye düşer ve hadîsin ma’nâsını anlamaz. Buna karşı bel ki hadîsi kökünden reddeder. Ya hud, Allah azze ve celle’ye cisim isnâd etmek gibi bir hatâya düşer. Halbuki bu iki hareket çizgisi de doğru değildir. Fakat hadîsin bir kısmını diğer kısmıyla birlikte okuyan onun bütün müşkilâtını yok et tiğini görür. Hadîsin başında da so nunda da onun rüya olduğu açıkça ifade ediliyor. Hadîsin başında ve hüve nâimun (=uykuda iken), so nunda da isteykaza/uyandı, deniliyor. Bazı rüyalar temsîlîdir. Rüyalar nasıl açıklanırsa bu tür rüyalar da öylece açıklanır. Bazı rüyalar da tabire muhtaç değildir. Çünki müşâhede/gözle görme gibidir.[17]

İmâm Hattâbî’den sonra Şey hu’l-İşrak bu rüya ile alakalı hâl lere âlem demiş ve onları vasfet meye çalışmış ise de bunu Eflâ tun’un Müsül Âlemi ile karıştırmış, Süyûtî de bazı eserlerinde bu fikri tervîc etmiştir.

Şair Hâfız Şirâzî de;

Âlemi hest ki in âlem ez an timsaliyest, demiştir.

Yani, âlem vardır ki, bu âlem onun timsâlidir.

Bu fikrin Nakşibendî Tarîka-ti’ne ne zaman girdiğini bulamadık. Fakat bu nazariyenin İmâm Rabbânî’den evvel bu tarikata girdiği açıklık kazanıyor. Çünki İmâm Rabbânî onu eserlerinin birçok yerlerinde zikrettiği gibi, Mü ceddidiyye namıyle tanınan takib çileri de bu nazariye[18] üzerinde faz la ısrar etmişlerdir.

Kelâm âlimleri içinde bu nazariyeyi kelam ilmine ilk tatbik etmeyi düşünen zat İmâm Rabbânî’nin tâ lebelerinden Hindistan’lı Molla Bed reddîn’dir. Molla Bedreddîn üstadı na yazdığı mektupta diyor ki: Kabir azâbı misâl âleminde medya na gelir. Bu azâb rüya içinde du yulan azâb gibidir. Yani temsîlîdir. İmâm Rabbânî, buna muka be le ederek şu sözleri söylemiştir: E ğer bu mütaleayı kabul edersen, onu ziyadesi ile genişletmek ve onu birçok fer’î mes’eleye taksim eylemen mümkin olur.[19]

Şah Veliyyullah, Hücce-tu’lla hi’l Bâliğe isimli eserinde bu dağı nık fikirlere muntazam bir şekil ve rir ve Misâl Âlemi için bir bahis ayı rarak onun usul ve fürûunu mevzu bahis eder. Mes’eleyi açıklamış ol mak için biz de bu bölümü buraya naklediyoruz:

(Şah Veliyyullah, Hüccetu’l-la hi’l-Bâliğa’de şöyle diyor):

Bil ki, birçok hadîslere göre varlık içinde maddi olmayan bir âlem vardır. Orada ma’nâlar, sıfat bakımından kendine münâsip sûretlerle bir misâle girer. Eşya, yeryüzünde vücûd bulmadan evvel orada tahakkuk eder. Eşya vücûd bulunca birer ma’nâ ile hüvviyyet kazanır. Amme’ye(=insanların ço ğuna) göre, cisimsiz tanınan bir çok eşya bir yerden bir yere intikal eder. Bir yerden bir yere iner de onları herkes görmez.

Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem buyuruyor ki,

(1)-“Cenab-ı Hak rahmi/akraba lık bağını yarattığı zaman rahm[20] kalktı ve dedi ki: Ya Rabbî burası (akrabalık bağını) koparmaktan sa na sığınanların iltica ettiği yerdir.”[21]

Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem buyuruyor ki

(2)-“Kıyamet günü Bakara suresi ile Âl-i İmran suresi iki bulut veya iki gölge gibi veya bir sürü kuş gibi gelerek kendi ehilleri-ni(kendilerini okuyup onlarla amel edenleri) müdafaa ederler.”[22]

Yine Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

(3)-“Kıyamete bütün ameller gelir. Evvela namaz, sonra sadaka, Sonra oruç gelir. ”[23]

Yine Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

(4)-“Ma’rûf ile münker Kıyamet günü herkese karşı dikilir. Ma’rûf herkesi müjdeler; münker, benden uzaklaşınız, der. Fakat hepsi ondan ayrılamaz.”[24]

Yine Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

(5)-“Kıyamet günü Cenab-ı Hak günleri (kendi heyetleriyle) olduğu gibi bir araya toplar. Yalnız Cum’a, parlak ve güzel olarak gelir.”[25]

Yine Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

(6)-“Dünya kıyamet günü çirkin, dişleri morarmış, yüzüne bakılmaz bir kocakarı gibi diriltilecektir.”[26]

Yine Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

(7)-“Siz benim gördüğümü görebilir misiniz? Ben, evlerinizin için de fitne yerlerini, yağmurları gördüğüm gibi görüyorum.”[27]

Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem İsrâ hadîsinde buyurdu:

(8)-“Dört nehir gördüm: İkisi zâ hir, ikisi bâtın, Cebrâil’e bunlar ne dir? dedim. (Cibrîl de), Bâtın olan lar cennettedir. Zâhir olanlar Nil ile Fırat’tır, dedi.”[28]

Küsûf namazına ait hadîste,

(9)-“Bana Cennet ile Cehennem tasvîr olundu.”

Bir rivayete göre bu hadîste,

(10)-“Cennet ve Cehennem, be nimle kıblenin duvarı arasında ba na tasvîr olundu.” [29]

Aynı hadîste,

Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in cennetten bir salkım ko parmak için elini uzattığı, Cehen nemin karşısında hararetten gerilediği, Cehennemde hacıların mallarını çalanı, kedisini ölünceye kadar bağlayan kadını, Cennette köpeğe su veren fahişeyi gördüğünü, söylemiştir.

Ve yine,

(11)-“Cennetin istenmeyen ve hoşlanılmayan şeylerle, Cehenne min de nefsin şiddetle arzu ettiği şeylerle çevrilmiş ve örtülmüş oldu ğu”nu söyledi. [30] Cibrîl’e ikisine de bakmasını emretti

Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem’in diğer bir hadisinde,

(12)-“Belâ iner, dua onu defeder,” deniliyor.[31]

Yine Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

(13)-“Cenab-ı Hakk aklı yarattı. Ona, gel, buyurdu. O da geldi. Sonra ona git, buyurdu. O da gitti.”[32]

Yine Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

(14)-“Ölüm bir koyun gibi getirilerek cennet ile cehennem arasında kesilecektir.”[33]

Kur’ân-ı Kerim’de Hazreti Meryem’den bahs olunurken,

“O’na elçimizi gönderdik, o da ona tam bir insan şeklinde temessül etti” buyrulmaktadır.[34]

Yine hadîste rivâyet olunduğuna göre,

(15)-Hazreti Cibrîl Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem’e görünür, Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem onunla konuşur, fakat başkaları onu görmezlerdi.[35]

Diğer hadîslere göre,

(16)-“Kabir yetmiş arşın kadar açılır,”[36]

Yahud,

(17)-“(Kâfire kabri adamın kaburgaları birbirine girene kadar daraltılır.”[37]

(18)-“Melekler kabre gelerek sual sorarlar.”[38]

(19)-Ölünün ameli gözünün önüne gelir.[39]

(20)-“Melekler ölüye ellerinde ipekler veya sert bezlerle gelir.”[40]

(21)-“Ölünün cesedini demirden topuzlarla vurur, ölü meşrıktan mağribe kadar duyulan feryatlar çıkarır.”[41]

(22)-“Kâfire doksan dokuz yılan musallat olur. Bunlar onu kıyamete kadar sokar ve parçalar.”[42]

Elhâsıl bu hadîsler gayet çoktur. Bu hadîslere dikkat eden insan üç şık karşısında kalır:

1. Onların zâhirini kabul ederek yukarıda anlattığımız âlem(-i misâl)’i isbat etmek. Hadîs âlimlerinin kâidesi de budur. Süyûtî de buna dikkat çekmiştir. Ben de o fikirdeyim.

2. Yahud bu vâkıalar onlara ma’rûz olanın cinsinden hâriç değilse de onun cinsine görülür. Gözüne temessül eder, denilir. Abdullah İbnü Mes’ud da o gün sema apaçık bir dumanla gelir.[43] âyeti celîlesini tefsîr ederken insanların kıtlığa ve kuraklığa uğrayarak açlıktan gökyüzünü dumanlaşmış göreceklerini beyan eder.

3. Yahud bunların başka ma’nâlarını anlatmak için bir takım temsîller olduklarını söyler. İmâm Gazâlî kabir azabından bahsederken bu üç makâmı anlatmış ve ‘bu hadîslerin sahîh olan zâhiri ve gizli olan sırları vardır. Fakat bu sırlar basîret sahiplerine aşikardır. Bu hakîkatler kime açılmazsa o hadîslerin zâhirlerini inkâr etmemelidir,[44] çünki îmânın en aşağı derecesi teslim olmak ve tasdîk etmektir,’[45] demiştir.

Bundan sonra, Şah Veliyyullah eserinin diğer fasıllarında vahy’i, mi’rac’i, melâike’yi görmeyi, nebî ler ile karşılaşmayı, beratı, sidre t’ül müntehâ’yı, ve bunlara ben zer hâdiseleri misâl âlemiyle temas ettirerek izah eder. Rüya âlemine tahsis ettiğimiz fasılda buna dair ma’lûmat vereceğiz.

Bütün bu nazariyeleri tetkîk ettikten sonra, delîlleri ve bürhanları anlamaktaki müşkilât/zorluklar açık lık kazanır. Her nazariye sahibi kendi tecrübelerine ve mülâhazalarına dayanarak bir nazariye ortaya koymuş, onunla tereddüt içerisindeki dimağını hayretteki kanaatini takviye etmek istemiştir. Yoksa şâ hidle ğaibe, görünenle görünmeye ni, idrak edilebilen şeylerle idrak e dilemeyecek şeyleri madde âlemi nin kanunlarıyla rûhâni âlemin hakî katleri ve husûsiyetlerini bulmağa teşebbüs etmek imkânsızdır. Hiçbir kimse bu dünyevî hikmetle bu bilmeceyi ne çözebildi, ne de çöze bilecektir.[46](A.Seadet’ten Nakil Bitti.)

MEKTUBÂT-I MA’SUMİYYE’DEN*

Urvetü’l Vüsqâ Muhammed Ma’sum Kuddîse Sirruhû

Mir Muhammed Hânî’ye nasîhattir:

Ey azîz birâder!..

Vakit çok kıymetlidir. Her şeyin en kıymetlisine harcanması gerekir ki, bu en kıymetli şey de, hakî kî Mevlâ celle şânühû ve Hak sübhânehû ve teâ lâ’nın râzı olduğu şeyleri yerine getirmek ve haramlardan yani Şer’î yasaklardan sakınmaktır…

Gerçek sâhib olan Allah celle celâlühû’nun fer mânına uymak ve ibâdetlerin lezzetini haramların lezzetinden daha çok olarak bilmek gerekir.

Lezzetli nimetlerin hiçbirisi, Nimetlerin Mevlâsı nın, hakîkî sâhibinin bir kimseden ve kazandı ğından râzı olması nimetine denk olamaz.

‘Râzı olmaması’ndan da daha çok hiçbir acı yoktur. (Bu râzı olması) Naîm Cennetlerine ulaş mak lezzetlerinden daha üstün ve (rızâsından) ayrı düşmek acısı da cehennem azabından daha yüksektir.

(Rızâsına) muvaffak kılınanlara ne mutlu!.. (Va zîfelerini) sonraya bırakanlara veyl olsun. Başta da sonda da selâm olsun.

———————————————————————————————————

* Müstekîmzâde Osmanlıca Tercümesi: Cild,1 Sahife,152, 211. Mektûb

Latin Harflerine ve Bugünkü Dile Çeviren: Ubeydullâh Âdemoğlu

——————————————————-

Netîce

——————————————————

Netîce olarak, diyebiliriz ki;

Nassla açıkça, veya delâlet, yahud işâret veyahud da iktizâ yoluyla Kitab ve Sünnet’de yer alan bir çok hâkîkati, muharref kitablar daki ve felsefî ekollerdeki ibârelerle olan kısmen veya tamamen şeklî benzerlikler bulundurması yüzünden reddetmek, ilim ve fikir adamlığıyla bağdaşmaz. Evet, bu hususta çok dikkatli olmak zorundayız. Ancak, sünnet edeceğimiz çocuğun, sünnet uzvunun kesmemiz îcâb eden parçasını mutlaka kesip atacağız; ama, îcab edenden fazlasını değil… Tamâmını ise asla kesmeyeceğiz…

وَصَلَّى الله عَلَى نَبِيِّنَا وَ عَلَى اَلِهِ و سَلَّمَ تَسْلِيمًا وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمَِينَ

Kaynak ve dipnotlar için : http://www.gurabamecmuasi.com/Dergi/index.php/12-sayi/132-alemi-misal-varmidir-varsa-ne-demektir.html

CEVAP VER

Mesajınızı girin
Adınızı buraya girin